‚Sarkozy paramızı aldı, borcunu bombalarla ödedi‘


Sarkozy paramızı aldı, borcunu bombalarla ödedi‘ © AP Photo/ Christophe Ena
AFRİKA

1032807795
Fransa’da yolsuzlukla suçlanan eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye karşı soruşturma devam ediyor. Sarkozy, seçim kampanyası için Eski Libya lideri Muammer Kaddafi’den 50 milyon euro almakla suçlanıyor. Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam’ın yandaşları, Sputnik’e açıklamasında, gizli anlaşmanın Libya’ya ekonomik ablukayı delme amacını taşıdığını anlattı.

Nicolas Sarkozy
© AFP 2018/ GEOFFROY VAN DER HASSELT
Fransız işadamı, Sarkozy’nin nasıl Libya’dan para aldığını anlattı
Sarkozy gözaltına alındıktan sonra Seyfül İslam Kaddafi, anlaşmanın yapıldığını kanıtlayan belgelere sahip olduğunu açıkladı. Kaddafi yandaşlarının sözcüsü Frank Puccarelli, söz konusunun, Sarkozy temsilcilerinin ön görüşmeler için Trablus’a geldiği 2006’ın sonbaharında yapılan sesli ve görüntülü kayıtların olduğunu söyledi. Kayıtlar, Libya istihbaratı tarafından gizli olarak yapılmıştı.
Puccarelli, “Sarkozy, bu konuda yalan söyledi. O genelde Kaddafi’nin kendisinin onunla görüşmeye çalıştığını iddia ediyor. Ama aslında tam tersiydi. Sarkozy’nin finansal partnere ihtiyacı vardı, zira cumhurbaşkanlığı seçimlerine girmeyi planlıyordu. Libya devleti ise cömertliğiyle biliniyordu. Kaddafi büyük bir hevesle oyuna katıldı ama yaptırımların kalkmasını talep etti. Libya lideri, yakını Abdullah Senussi için İnterpol’ün verdiği arama yetkisinin geri çekilmesinde ve ülkeye karşı ekonomik kısıtlamalara son verilmesinde ısrar ediyordu” dedi.

‚KADDAFİ’NİN VERSAILLES ÖNÜNDE BEDEVİ ÇADIRI KURMASINA İZİN VERİLDİ‘

Muammer Kaddafi

‚Kaddafi devrimle değil, planlı bir komplo sonucu devrildi‘
Sarkozy’nin tüm şartları kabul ettiğini belirten Puccarelli, “Sarkozy yönetiminin ilk yıllarında gerçekten de Fransa ve Libya arasında yakınlaşma yaşandı. Kaddafi iki kez Paris’i ziyaret etti, Versailles önünde Bedevi çadırı kurmasına izin verildi. Her şey 2011’de değişti. Libya’da kitlesel gösterilerin bastırılmasına yanıt olarak Fransa, NATO’nun askeri müdahalesine destek verdi. Paris, herkesten daha aktif müdahaleye katıldı ve bu Kaddafi’nin hayatına mal oldu” diye hatırlattı.

‚BÜYÜK ORTADOĞU’YU YENİDEN İNŞA ETMEK İSTİYORLARDI‘

“Sarkozy’nin, Amerikalıların geliştirdiği planı hayata geçirdiğinden eminim” diyen Puccarelli, “Onlar, Büyük Ortadoğu’yu yeniden inşa etmek istiyordu. Mısır, Tunus ve Libya’daki laik rejimlere darbe indirildi. Bu ülkeler ABD’yi rahatsız ediyordu çünkü büyüme potansiyeline sahipti. Sarkozy, Amerikan oyununa katıldı. Bu şaşırtmıyor zira Fransa’yı NATO’nun askeri kanadına geri getirmişti” diye ekledi.

‚SARKOZY CİHATÇI VE RADİKAL GRUPLARI FİNANSE ETTİ‘

Nicolas Sarkozy- Muammer Kaddafi
© REUTERS/ PASCAL ROSSİGNOL
‚Sarkozy hakkında açılan soruşturma Libya’da memnuniyetle karşılandı‘
Kaddafi yandaşları, Sarkozy’nin yargılanmayı hakkettiğini düşünüyor, zira onun yüzünden Libya’da binlerce kişi hayatını kaybetti. Puccarelli, “Sarkozy, isyana katılan cihatçı ve radikal grupları finanse etti. Bu gruplar halen faaliyet gösteriyor. Onlar, Kaddafi rejiminin binlerce eski memura karşı baskıdan, on binlerce kişinin ölümünden ve işkencelerden sorumlu” dedi.
Puccarelli, “Batı’nın desteklediği ılımlılar dahil cihatçılar ve radikaller aralarında anlaşmaya vardı, bu çok tehlikeli. Libya’daki IŞİD yandaşları, tam da Sarkozy’nin 2011’de finanse ettiği yerel halk güçlerinin kontrolündeki bölgelerde barınıyor” uyarısında bulundu.

Advertisements

ABD’lerinin Kürt politikası


Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt politikası,
Ümit_Yazıcıoğlu_1908
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Bu çalışmada ABDnin Kürt politikası, Irak Kürdistanın bağımsızlığa giden yolu, Zeytin dalı hareketi, Ortadoğu ekseninde Türkiye, İran ve İsrailin siyasi ,askeri tavır ve tutumları, bilimsel olarak irdelenmiştir.

1.) Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt Politikası

Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt politikasının özünde bağımsız Kürdistan’ın kurulması ve Kurulacak olan bu bağımsız Kürdistan’ın Akdeniz’e açılım politikası mevcuttur. Aslında Türkiye’yle Amerika arasında dolaylı bir sıcak çatışmada var. ABD’nin askeri olarak eğittiği ve silahlandığı bir kaç gurup Türkiye’yle savaşıyorlar, çünkü PKK’nın Suriye kolu olan YPG‘yi ABD destekledi ve halen destekliyor. ABD bu politikasıyla Türkiye’nin çıkarlarını bölgede tehdit edeceğini görmemezlikten geldi. Dolayısıyla bu politika, Amerika’yı kısa ve uzun dönemde Türkiye açısından hileci, sözüne güvenilmez bir duruma soktu. Bu sorun her iki ülke arasında ilişkileri zedeledi ve düzelmesi epey zor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşmasında ‘’Türkiye’ye stratejik ortağımız“ diyeceksiniz, sonra teröristlerle iş birliği yapacaksınız. Bizimle stratejik ortaksan bizimle birlikte yürüyeceksiniz. Bizi aldatmaya kalktınız. Öyle bir aldatmaca ki, 5 bin TIR buraya silah soktunuz. O açılan tüneller, tünellerin içindeki silah mühimmat depoları, silah mühimmat evleri. Bunların hepsini yıkıyoruz. Onlar kaçıyor biz kovalıyoruz. Bütün mühimmat da yavaş yavaş bizim elimize geçiyor, geçecek.” açıklamasını yaptı.[1]

ABD ise bölgedeki Kürt kartını oynarken Türkiye’yi ve Arapları rahatsız etmek istemediği görünümünü vermek istiyor ama kimse ABD’nin ajitasyonlarına inanmıyor. ABD kendisinin siyasi ve ekonomik çıkarlarından rahatsız olan Türkiye ve diğer birkaç bölge ülkesini rahatsız eder kuşkusuna kapılarak, bölgedeki çıkarlarından vazgeçmiyor. Emperyalist İngiltere’nin bölgedeki mirasını da devralan ABD’nin Kürtlere olan ilgisi Rusya ile çekişmesinin bir yansıması olduğu gibi, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçasıdır ve bu ilgi her durumda taktikseldir. Bununla birlikte ABD’nin Kürt politikasında yeni bir aşamaya geçildi. Bu süreç sadece Irak’la sınırlı değil. Irak’ta IKBY lideri Mesud Barzani başkanlığında bağımsız bir Kürt devleti, Suriye’de ise ilk aşamada PYD-YPG kontrolünde ‚otonom bir Kürt yönetimi‘. Bu, ABD’nin uzun vadeli stratejisinin üçüncü aşamasına geçilmesi demekti.

Bu nedenle bir yandan ABD ve AB “Kürt kozu “nu ellerinde bulundurmak isterken öte yandan‘da Türkiye’yi de küstürmek istemiyor, çünkü Suriye’de ve Irak’taki iç karışıklıklar Türkiye’yi olumsuz etkileyecek, problemlere yol açabilecek, yeni gelişmelere neden olabilir tespitin bilincinde. Dolayısıyla NATO üyesi Türkiye’nin kendi sınırındaki sınır güvenliği gerekçesini ileri sürerek, Fırat Kalkanı Operasyonunun ardından 20 Ocak 2018 tarihin de Zeytin dalı Operasyonu ile Suriye topraklarında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) yapılanmasıyla birlikte askeri bir harekatı başlattı. Buna nazaran ABD’nin günümüzde Afrin hakkında yaptığı açıklamalar Zeytin Dalı Harekatı’nın nedenlerini, hedeflerini ve mahiyetini hala ya anlamamış ya da anlamak istemediğini de göstermektedir.

Ortadoğu’daki sorunları, Ortadoğu ülkeleri kendi aralarında tüm aktörlerin içinde yer alacağı bir Konferansta her şey hürce tartışarak çözmelidir. Aksi Ortadoğu’ya huzur getirmez.

Bölgede İsrail’in en önemli hasımı ise İran’dır. İran’ın da en büyük dostu Suriye’dir.

Amerika’nın Suriye’de iki büyük hata yaptı. Washington’un en büyük hatalarından biri DAEŞ’e çok fazla odaklanması, Suriye’deki çatışmayı görmezden gelmesi. İkincisi de alanda PYD gibi yerel militanlara çok ama çok dayanması. Türkiye-Amerika ilişkilerinin bozulmasının bu hale gelmesinin asıl sebebi ‘de budur. Yakın zamanda Suriye’de önemli bir değişiklik olmaz.

Ortadoğu’nun en önemli siyasi ve askeri oyunculardan diğer birisi ise İsrail’dir, çünkü İsrail’in stratejik menfaatleri onun Ortadoğu’da etkili bir devlet olmasını zorunlu kılıyor. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren aslında ABD’nin bölgedeki yanlış politikaları ve İran’ın Hizbullah’a ve Hamas’a gönderdiği silahlardır. İran’ın gönderdiği bu silahlar Hizbullah ve Hamas’ın eline Suriye’den geçerek ulaşıyor. Bundan dolayı İsrail kendi devlet çıkarları ve güvenliği nedeniyle, Suriye’yi de İran gibi düşman sayar. Fakat bu arada tekrar vurgulamakta yarar var. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İsrail değil bilakis emperyalistlerdir.

İran ise Ortadoğu’da hegemonik bir güç olmak istiyor. Bunun için Suriye’deki savaşı kazanması şart. Zaten ambargolar dolayısıyla çok sıkıştı, içeride de sorunları var. Yani İran ciddi tehlikelerle karşı karşıya. Suriye’deki savaşı kazanırsa, bunları aşabileceğini hesaplıyor. İran’ın geleceği, Suriye’deki bu savaşın gelişimine bağlıdır. Burada kaybederse, bırakın hegemon güç olmayı, şu anki varlığını bile sürdüremez. Bu nedenle Suriye’deki savaştan kazançlı çıkmak için, her yöntemi deniyor. En başta da bütün Kürtleri yanına almaya çalışıyor. Kürtleri yanına alamazsa kazanamayacağını biliyor. Bütün çabası bunun içindir.

Son yıllarda Orta Doğu ve bölgedeki durum günden güne kötüleşiyor. Türkiye ve İran açısından bakıldığında ABD’nin Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceği düşüncesi hâkim. Zira ABD Bölgede Irak sınırlarını koruyamıyor, dinci teröristlerle mücadele edemiyor. Bu durum değerlendirildiğinde Türkiye, sınırında devlet olmayan silahlı bir örgüt görmek istemediği gibi, bağımsız bir Kürdistan’ın oluşması yüzünden bölge sınırlarının yeniden çizilmesini de istemiyor.

2.) Bağımsız Kürdistan devletine giden yol.

Kürtler, dünyada devleti olmayan en büyük ve mazlum bir halktır. Cenab-i Allah beni Kürt anne babadan doğurmuş, ben Türk de, Amerikalı da Arap da, Ermeni‘ de olabilirdim. Ama Kürt doğmuşum. Şimdi benim elimde olmadan, Allah’ın isteğiyle olan bir şeyden, Kürt kimliğinden niye vazgeçeyim. Türklerle önce Müslüman, sonra akrabayız. Birlikte savaşıp bu ülkeyi kurduk. AK-Parti hükümeti kendini zamanında toparlayarak Kürtlerle barışmalı ve bazı meseleleri halletmelidir. Bu bağlamda ayrıca burada belirtmekte yarar var ABD’lerinin Kürt politikasının özünde yukarıda ‘da belirttiğim gibi bağımsız Kürdistan’ın kurulması ve Kurulacak olan bu bağımsız Kürdistan’ın Akdeniz’e açılması politikası mevcuttur.

Kürtler dört ayrı ülkeye dağılmış 45-50 milyona yakın nüfusları olan bir halk. Eskiden beri bağımsız Kürdistan istikametinde yollarına devam edeceklerini düşünüyorum. Bu büyük halkın bağımsız bir devlet olma hayali var. Bu bağlamda Self-determinasyon hakkındaki hukuki ve siyasi görüşleri dile getirmekte de fayda var kanaatindeyim. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, bir ulusun ulus olmaktan kaynaklı en temel hakkıdır. Bir ulus eğer isterse başka bir ulusla aynı coğrafyayı paylaşarak, aynı sınırlar içerisinde kendi kimlik dil ve kültürüyle kardeşçe beraber yaşayabilir, isterse de ayrı devlet kurma ve sınır koyma şeklinde de yaşayabilir. Hukuki ve siyasi gerçekler karşısında self-determinasyon ilkesi, uluslararası hukukun genel bir ilkesi olarak kabul edilmektedir. Kürtlerin bağımsız devletlerini kurmak istemeleri de son derece meşrudur. Bundan böyle Türkiye artık Kürt sorununu kendi iç meselesi olarak göremez, Türkiye’nin çözümü sadece kendisi için değil Irak’taki Kürtler be bölgedeki Kürtler , için de olmalıdır.

Bu bağlamda Başkan Barzani’nin hedeflediği “bağımsızlık referandumunu” Türkiye olarak onaylamalıydı. Irak Kürtleri bağımsızlıklarını ilan etmeliydiler Devamında da Irak Kürdistan’ının bağımsızlığının güçlenip, derinleşmesi için elimizden geleni yapmalıydık. Günümüzde Türkiye ‘yede bu gelişmenin herhangi bir zararı olmazdı. Devlet siyasetimizi bu bağlamda yürütseydik bu gelişim “Kürt kartını” kullanmayı seven ama “Kürt siyasi kimliğinin güçlenmesinden nefret eden” emperyalistler için sonun başlangıcı olurdu. Ama ülkemizi idare eden siyasilerimiz meseleye başka biz gözle baktılar, tarih kendilerinin bu konuda yanıldıklarını onalar bir gün gösterecektir.

Türkiye’nin Ortadoğu’da hem Irak’taki ve hem de Suriye’deki olaylara etkisinin belli bir sınırı vardır. Irak’ta ne olacağına ise Iraklılar karar verir. Eğer Iraklılar kuzeyde bağımsız bir Kürt bölgesi olmasına karar verirse. Türkiye’nin o Kürt bölgesiyle, yani bağımsız bir Kürt devleti ile, dostane ilişkiler sürdürmesi lazım. Bu bağlamda günümüzdeki siyasi ortamı değerlendirecek olursak. Ortadoğu’da Kürdistan‘ın bağımsızlık ilan edebilmesi için onu paylaşan devletlerden birinin izlediği Kürt politikasından vazgeçmesini gerekir. Örneğin KBY’inin bağımsızlık ilan edebilmesi için Kürdistanı paylaşan devletlerden en az birinin Kürtlerin millet-devlet olma hakkını tanıması gerekir.

Ayrıca Ortadoğu’da Kürdistan‘ın bağımsız olabilmesi için onu paylaşan devletlere rağmen Kürdistan’ın denizle irtibatlandırılmasının sağlanması gerek. Bunların yerine getirilmemesi nedeniyle Kürdistan’ın bağımsızlığının ilan edilebilmesi oldukça zordur (veya artık mümkün değil, elli yıl geri ertelendi) kanaatindeyim.

Değerli Başkan Mesut Barzani’ye bu ana kadar danışmanlık yapanlar bu gerçekleri görmedikleri için hem kendileri yanıldılar, Barzani’yi yanıltılar ve hem de aziz Kürt milletini yanıltılar.

Değerli Başkan Mesud Barzani’nin etrafını dalkavuklar, emperyalistler, işbirlikçi ve ihanetçiler sarmıştı. Elbette Kürtlere çok yazık oldu. Bana göre biz Kürtler bağımsızlık referandumunda uluslararası emperyalist desteğe güvenerek yanlış hesap yaptık. Maalesef bana danışmadılar. Eğer konuyla ilgili benim düşüncemi alınmış olsaydılar, bu konuların tek taraflı çözülmesinin zor olduğunu, Türkiye ve Rusya’nın resmi desteklerini almalarının zaruri olduğunu en azından detaylı olarak kendilerine belirtirdim.

Diğer taraftan Ortadoğu’da bölge devletlerinin zayıflanması ve bölünmesi ABD ve İsrail’in çıkarlarına uyuyor. Bağımsız bir Kürt devletinin oluşmasını ise İran ve Türkiye acısından bölgede baş ağrısı yapabilir kanaatinde olanalar var. Büyük bir ihtimalle Kürdistan’ın oluşması sadece Irak Kürdistan bölgesiyle sınırlı kalmayacak. Dolayısıyla Bülent Arınç, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığından yana oldukları açıklamasına dikkat çekerek ‘Dış mihraklar Irak’tan elini çeksin’ ifadesini kullandı’’.

Kürt milleti bağımsız devletlerini kurmak için kimseden izin isteyecek değil. Kürt halkının bir referandum yoluyla kendi kaderini tayin etmesinin zamanı gelmişti. Ortadoğu’da ve dünyada siyasi ortam buna müsait(ti). Referandum ise bağımsızlık ilanı anlamına gelmemekte. Daha ziyade Kürt halkının bağımsızlık konusundaki irade ve düşüncesinin ne yönde olduğunun bilinmesi ve Kürt siyasi liderliğinin uygun zaman ve koşullar altında halkın iradesini yerine getirmesi için yapılan bir seçimdi. Bu nedenle Sayın Barzani 25.9.2017 tarihinde Kürt halkına sordu. Bağımsız bir devlet istiyormusunuz? Kürt milletinin %92si bu soruya evet diyerek yanıt verdi. Bu sonuçtan Türkiye ülke olarak gocunmamalı. Ayrıca hepimizin bildiği gibi Güney Kürdistan dünyanın en değerli toprağıdır. Kürtlerde Türklerin hem dostları ve aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarıdırlar.

SETA’nın yayınladığı Temmuz 2014 tarihli bültene göre; “IKBY Başkanı Mesud Barzani, 1 Temmuz 2014’te BBC’ye verdiği bir röportajında, ilk kez dünya kamuoyuna Kürdistan bölgesi için bağımsızlık düşüncesinde olduklarını ve bunu artık gizlemelerine gerek olmadığını açıkça ifade etmişti. Bu açıklamaya en sert tepki ise, İran’dan gelmişti. İran, bağımsız Kürdistan’ın kurulmasının bölgede yeni bir kanser uru olacağını belirterek buna karşı çıkmıştı. İsrail başbakanı ise Kürtlerin siyasal bağımsızlığı hak ettiklerini, bundan dolayı bağımsızlık özlemlerinin desteklenmesi gerektiğini belirterek arka çıkmıştı. Türkiye ise (aynen bugün olduğu gibi) bu konuda büyük ölçüde sessiz kalarak nötr bir tutum takınmıştı.

Bu konuda sadece dönemin AK -Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Hüseyin Çelik konuşmuş ve Financial Times gazetesine verdiği röportajda ‘Irak bölünürse Kürtlerin de kendi geleceklerine karar verme hakkı vardır’ demişti. Bağımsızlık Kürt Milletinin ‘de en tabi hakkıdır. Kürtlerin bu meşru hakkına ve Kürdistan bayrağına karşı çıkanlar, Kürt düşmanıdır. Türkiye Irak Kürtlerinin bağımsızlığını kabullenmelidir. Kürdistan halkı, kendi kaderini tayin hakkını başkalarının bir hediye olarak kendilerine sunmasını bekliyorsa, bağımsızlığı hiçbir zaman için elde edemeyecektir. Halbuki bu hak mevcuttur ve Kürdistan halkı kendi kaderini tayin hakkını talep ederek Birleşmiş Milletler Cemiyetini harekete geçirmelidir.

Tüm Ortadoğu Uzmanları, Irak’ta yaşanan son olayların ülkenin etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünmesine yol açabileceği görüşünde birleşiyorlar. Bağımsız Kürdistan devleti gözümüzün önünde oluşuyor. Tabii ki bu süreç hızla ilerlemez, yıllarca sürebilir’. İsrail’in Irak Kürdistanın’daki gelişmeler ile ilgili tutumu ise zaten önceden belliydi. Türkiye ile stratejik ilişkilerin kesilmesi, Arap komşuları tarafından resmen tecrit edilmesi ve İran’ın ona karşı tavır alması İsrail’i yeni bölgesel ortaklarla ilişkiler kurmaya mecbur bırakıyor.

Diğer taraftan Kürtler açısından bilinmesi gereken gerçek şudur: Ne var ki Kürdistan’ın dört tarafı içten ve dıştan hainlerle çevrilidir. Kürdistan lakin ve lakin metre kare başına en fazla ajan ile hain barındıran bir coğrafyadadır. Dolayısıyla Paranoyak ve deli olmak için haklı nedenlerimiz var. Örneğin Pavel Kürt milletine ihanet etmiştir. İhanetin telafisi, kahpeliğin bahanesi olmaz. Tarihte Kürt hareketlerinin ortak hatası kendi öz güçlerine güvensizlik, Emperyalist veya Sosyalist ülkelere bel bağlama olmuştur. Bu durum Kürtlerin bağımsız devlet olmalarını hep engellemiştir. 25.9.2017 tarihli Referandumun sonuçları Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının tapusudur. Değerli Başkan Mesut Barzani ‘de büyük bir devrimcidir. Talabani’nin çocukları ise işbirlikçidir. Bu bağlamda bilinmelidir ki Kerkük’te yaşanan dört sömürgeci devletin ordu, polis ve özel kuvvetlerinin ortaklığına dayanan ve terörist çetelerin, Kürd karşıtı dünya sistemi ile Kürdistan’da ki iç ihanetin katkıları sayesinde Kürdistan’da olgunlaşan bağımsız devlet fikrinin yok edilme çabasıdır. Kerkük hadisesi Kürd sağının veya Kürt vatanperverlerinin yenilgisi değildir.

Türkiye Kerkük’teki Musul’daki Türkmenleri silahla kurtaracağız diye işgale kalkarsa yanlış yapar. O zaman tüm dünya ülkeleri başta ABD, AB, Suriye, Irak, Iran, Rusya bu gelişmeye karşı çıkarlar. Kerkük ve Musul Türkiye toprağımı diye sorarlar? Kürtleri ‘de yanınıza alamazsınız.

Kim ne derse desin ABD’leri Ortadoğu’daki kendi ulusal çıkarlarından vazgeçmez. Bilakis bu çıkarları nedeniyle Kürt gençlerinin ölüme gönderilmesine hem sebep olmuştur ve hem de göz yummuştur. Şöyle ki Kürt gençlerini NATO’nun en güçlü ordusunun önüne emperyalistlerin yani AB ve ABDnin direktifleri sonucu yem olarak atanlar Efrin’de beş bin Kürdün ölümüne ve on binlerce Kürdün evsiz kalmasına sebep oldular. Hiç bir Kürt aydını bu realiteyi inkar edemez. İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Türkiye ve Ortadoğu’daki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır. Mutlu insanlar; her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir.

NATO üyesi Türkiye’nin kendi sınırındaki sınır güvenliği gerekçesini ileri sürerek, NATO, AB, ABD ve Rusya’nın onayıyla, Fırat Kalkanı Operasyonunun ardından 20 Ocak 2018 tarihin de Zeytin dalı Operasyonu ile Suriye topraklarında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) yapılanmasıyla birlikte askeri bir harekata başlattı. Bana göre Türkiye’yi sosyal emperyalistler ve emperyalistler büyük bir tuzağın içine çektiler. Televizyon ve Radyolarda ellerinde sopalar ile konuşanların büyük bir kısmı halkı yanlış bilgilendiriyor ve yanlış yönlendiriyor. Türkiye acık açık Suriye’de aslında ABD ile çatışıyor. Bu savaş çok uzun sürebilir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti İkna edilmeli, bu savaş acilen durdurulmalı. Bu doğru tespitime çağımız Türkiye’sinde siyaset siyasi bir çözüm bulmalıdır.

3. ‘’Zeytin Dalı ‘’ harekatının neden ve sonuçları

Bu arada bir realiteyi tekrar dile getirmek istiyorum. Osmanlı Meclis-i Mebusanın’da, 28 Ocak 1920’de, tam bundan 98yıl önce Misak-ı Millî sınırları kabul edildi. Terörist DAEŞ in Musul ‘u işgalinden sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sık sık konuşmalarında Misakı Milli sınırları vurgusunu hep gündeme getiriyordu, yeni Nesil’e bunu anlatmak en önemli görevlerimizdendir diyordu. Dolayısıyla Ortadoğu’daki son siyasi durum yani ‘’Zeytin Dalı ‘’ harekatı 28. Ocak 1920 de alınan Misak-ı Millî kararlarının uygulanmasının Türkiye acısından zaruri hale geldiğinin ifadesi olarak

okumak lazım. Diğer taraftan günümüzde „Türkiye yeni bir Kobani hadisesi yaşamak istemiyor. Dolayısıyla 28 Ocak 1920’de alınan kararlara sadık kalarak bugünden itibaren Suriye’de daimi kalacak, geri dönüş yapması Türkiye acısından artık mümkün değildir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki askeri etkinliğine Şam, Tahran, Moskova, AB, ABD’de karşı çıkmıyor. Efrin’e yapılan askeri operasyondan sonra Suriye’de de Kuzey Kıbrıs benzeri yeni bir durum uluslararası arenada doğdu. Türkiye etki alanını daimî tutmak ve denetlemek zorunda kendini hissettiği için, dengeli görünüyor ama Suriye’de kalıcıdır. Suriye’de iç savaşının başladığı tarihten bu yana ABD’nin gizli bir ajandasının olduğu malum. Lozan’ı Millete zafer diye yutturmaya çalışanlar var, ama bağırsan sesimizin duyulacağı adaları Lozan’da hediye ettiler. Lozan ne bu ülkenin tapu senedi nede Efrin harekatının nedeni değildir.

Üzülerek belirtmeliyim ki “Bizim Efrin’e girmemizde kesinlikle işgal gibi, toprak kazanma gibi bir amacımız yok. Amacımız terör örgütünü oradan tamamen temizleyerek terör tehdidini ortadan kaldırmaktır“, demekle sorun bitmiyor, çünkü ana Sorun, Siyasi, Sosyolojik ve Hukukidir. İster “Öcalan bunları yakalasa sopayla kovalar “deyin, isterseniz sabah akşam bomba yağdırın, örgüt bu metotla bitmez! Öcalan 1999’da yakalandı. O dönemden bu zamana kadar 19 yıl geçti. Kürt gençleri niçin dağa çıkıyor sorusuna cevap bulamadığınız için örgüt bitmedi ve bitmez. Eğer Türkiye’de Çekiç Güç konuşlanmasaydı PKK de tüm ülkede ve Ortadoğu’da bitecekti görüşünde olan siyasetçilerimizde külliyen yanılıyorlar. Eğer 01 Mart 2003’de TBMM sunulan başbakanlık tezkeresi meclis tarafından red edilmeseydi, o zaman ordu Güney Kürdistan’a girip Kerkük, Musul ve hatta tüm KBY‘i coğrafyasındaki Kürtlere federatif yapı vererek ülkeye bağlayacaktı görüşünde olanlarınızda yanılıyorsunuz.

Rojava’ya daha doğrusu bilakis Efrin’e yapılan askeri müdahalenin asıl gayesi, yeni Suriye’nin inşasında Kürtlerin siyasi haklar kazanmasını engellemektir, görüşünde olan Avrupa Parlamentosu üyeleri , batı basını ve diğerlerinin bu konudaki görüşlerinde haklılık payı vardır, kanaatindeyim. Çünkü bugünkü koşulların ötesinde Türkiye açısından en büyük tehlike, bu savaşın bir şekilde bitmesinden sonraki Suriye’nin siyasi devlet ve idari yapılanmasındaki durumudur. Dolayısıyla Suriye’de muhtemelen Irak’a olduğu gibi. yeni bir anayasa kabul edilecek. Türkiye acısından esas tehlike bu gelişmeden kaynaklanıyor. Zira Irak anayasasına koyulan 117.ci Madde var. Irak anayasasının bu 117.ci Maddesi diyor ki, Irak’ın kuzeyinde Kürt bölgesi olacak, Kürt bölgesinin yasama, yürütme organı, yargısı olacak ve silahlı gücü olacak. Yani tercümesi şu adı konulmamış bir Kürt devlet merkezi hükümete bağlı işlev yapacak. Aynı şeyin Suriye’de yapılacağından Türkiye çekiniyor. Bu nedenle Türkiye böyle bir gelişmenin kendisi için beka sorunu doğuracağı kanaatinde. Bu eğer Irak’ın kuzeyindeki siyasi yapılanma Suriye de günümüzde ortaya çıkarırsa , o zaman bu durumun Türkiye için bir güvenlik riski olduğunu Türkiye vurguluyor, daha açık belirtmek gerekirse bu gelişmenin Türkiye coğrafyasında yaşayan yirmi beş otuz milyon Kürdü ‘de etkileyeceğinden çekiniyor. Nitekim bugün Irak’ın kuzeyinde Irak devleti yok, Irak ordusu yok, Irak polisi yok, Irak valisi yok. Ne oluyor orada? Orası Kürdistan Bölge Yönetimi tarafından idare ediliyor. Anı şeyin Suriye’de olmasını Türkiye istemiyor. Burada Türkiye’nin tehlikeli gördüğü siyasi gelişme Irak’ın kuzeyindeki rejimin Suriye’nin kuzeyinde inşa edilmek istenmesidir. Bu gelişmeyi önlemek için Türkiye Efrine operasyon yaptı, yoksa amaç sadece PYD, PKK’yi bitirmek değildir.

Suriye’de bir başka gerilim noktası daha var oda büyüyor. ABD ile Türkiye’nin bölgedeki çıkarları giderek daha da farklılaşıyor. Aslında NATO müttefiki olan bu iki ülke, barikatın farklı taraflarında. Ankara, Türk ordusunun Efrin’deki eylemlerinin Suriye’deki siyasi sürece yönelik faaliyetleri ile çelişmediği ve bu yönde hareket etmeye devam edeceği yönünde Rusya’ya güvence verdi. “Bu arada başka şeylerin yanı sıra, ABD de eylemleriyle Efrin’deki durumu alevlendiriyor. Bu durum bölgedeki istikrarsızlığı daha da arttırabilir.

Sonuç:
Çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle 1991-2003 döneminde atılmayan adımlar günümüz Türkiye’sinde Stratejik hata olarak değerlendirilmekte, dolayısıyla 1991-2003 döneminde yapılan hataların, bugünkü Suriye coğrafyasında yapılmaması için Rojava’ya ve Efrin’e operasyon yapılıyor.

Fakat Türkiye Coğrafyasında bir Kürd sorunu var ve bu sorun günümüzde uluslar arası bir sorun statüsünde. Türkiye’nin geleceği açısından da bu sorun hayati önem taşımaktadır. Eğer bu soruna biz ülke olarak çözüm bulamıyorsak, ya da bu sorunun çözümüne siyasi yanlış yaparak yaklaşıyorsak, emperyalistler veya başkaları bizi rahat bırakmaz. Hem Emperyalistler ve hem de yeni dostumuz olan sosyal emperyalistler o zaman ülkemizdeki kronikleşmiş bu yaraya parmaklarını sokar bu yarayı kaşırlar, Anadolu’yu karıştırırlar, sıkıştırırlar, güçsüzleştirmeye çalışırlar.

82 Milyon hep bir ağızdan böyle dostluk olur mu, bu yaptığınız müttefikliğe sığarmı, diye bağırırsak bile, hiç bir şeyi değiştiremeyiz. Kürt sorunu tarihi, hukuki, politik, felsefi ve sosyolojik olarak ele alınmalı, ve bu sorun Anadolu’da ve Ortadoğu’da çözmelidir. Efrin’e yapılan operasyonlarla bu sorun çözülmez. Efrin başımıza Vietnam‘da ABD’nin yaşadıklarını, Afganistan’da Rusya’nın yaşadıklarını getirebilir

Zeytin, huzurlu ve sakin bir hayat ise incir fantezi ve sanattır. Zeytin ile incir birlikte ve uyumlu olduğunda ülke huzur ve mutluluğu elde eder. Türkiye, Kürt sorununu tarihi, hukuki, politik, felsefi ve sosyolojik olarak ele almalı, ve bu sorunu çözmelidir. Efrine yapılan operasyonla Ortadoğu’daki Kürt sorunu çözülmez ve şimdi bu sorun tüm dünyaya yayılmış bulunmaktadır.

Her ne kadar ‘’Kerkük düşmeseydi, Efrin’e saldırı zor olurdu’’, görüşü Kürt aydınları tarafından tartışılıyorsa da Türkiye’nin Efrin‘e yaptığı askeri operasyonu Kerkük de yaşanan iç ihanetin sonucuna bağlamamak çok erkendir. Zira, her iki hadisenin ‘de uluslararası bağının olduğunu unutmamak gerekir. Bu bağlamda Rus Diplomatlar Birliği Başkan Yardımcısı Baklanov, Kürt devleti konusunu gündeme getirmek için ortaya çıkan fırsatlara rağmen, bunun için gerçek koşulların bulunmadığını ve böyle bir sloganla ilerlemenin çok tehlikeli bölgesel sonuçlara yol açabileceğini belirtti.

Baklanov‘un bu tespitine rağmen unutmamak gerekir ki 25.9.2017 tarihli Referandumun sonuçları Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının tapu senedidir. Hepimizin kabul ettiği gibi Kerkük’e yapılan saldırı yürekleri dağlayan tarihsel bir olaydır. Bağdat’la anlaşanlar mensup oldukları aile çıkarlarını öne çıkararak Kürdistanı düşmana peşkeş çektiler, elbette bular ihanetçidirler, bir gün bunun hesabını aziz Kürt milletine vereceklerdir. Dolaysıyla Kürtler Kerkük yenilgisi nedeniyle birbirlerini suçlamamalı, zaten ihanet teşhir edilmiştir, süreci karşılamak, oyunu bozmak için Kürdler güçlerini birleştirmelidir. Kürtler açısından asıl önemli olan darbe almak değil, alınan darbeye rağmen hep ayağa kalkabilmektir.

Efrin’de yaşayan Kürdler, kendi yaşadıkları alanları, yaşadıkları toprakları kolay kolay terk etmezler, savunurlar, örgüt direnir, kanaatindeyim. Efrin Kerkük gibi olmaz. Efrin’de iç ihanet yok ama dayanışma var. Bu bağlamda hadiseyi objektif değerlendirecek olursak, Türkiye’yi sosyal emperyalistler ve emperyalistlerin büyük bir tuzağın içine çektiğini fark edebiliriz. Türkiye’de bazı Televizyon ve Radyolarda elinde sopalar ile konuşanların büyük bir kısmı halkı yanlış bilgilendiriyor ve yanlış yönlendiriyor. Türkiye acık açık Suriye’de ABD ile çatışıyor. Bu savaş çok çok uzun sürer. Savaş her şeyin babasıdır, yüce kralıdır” diyerek, insandaki ve evrendeki mücadelenin varlığına dikkat çeken düşünürlerden ilki Herakleitos dur. Dünyadaki tüm öğelerin karşıtını içinde barındırdığının, her varoluşun çatışmalı bir ilişki yapısı ortaya koyduğunun felsefesini yapmaya çalışan Herakleitos; gölgenin de ışığın da, kötülüğün de iyiliğin de birbirinden ayrılmaz bir bütün ve doğalarının da aynı olduğunu vurgulamıştır.

Alman ARD TV kanalı bugün yerel saatle 22:45 de yapmış olduğu bir yayında Türkiye’nin “Meşru Müdafaa“ iddialarını çürüten haberler yaptı ve birde bu haberlerin yanına batı basınında çıkan makaleleri eklersek, dış politikada Türkiye’nin Efrin hadisesi nedeniyle yavaş yavaş zor durumlarla karşı karşıya kaldığıda malum.

Filistin’de bir kişinin kolu kırılsa bütün dünyada gündem olur. Fakat basına bakıyorum Efrin bombalanıyor insanlar ölüyor Avrupa’daki Kürtlerden başka ses çıkaran yok. Bölgede çıkarlarını düşünen devletlerin çoğaldığı, fedakârlığın azaldığı yerlerde yalan, dolan, hile, ahlâksızlık artar ve Kürtlerin dostu olduklarını iddia eden devletlerde iki yüzlü olurlar. Demek ki başkasının anlayacağı dilden konuşamıyoruz. Böyle bir ortamda doğru sözlü olan, sözünü esirgemeyen ve sakınmadan herkesi eleştiren kişiyi kimse sevmez. Herkes onu kınar. Beni sevmemekte, kınamakta kanınızca sizde haklısının, sadece rica edeyim hiç olmazsa küfür etmeyin.

Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olan Kürdün bahçesine bir damlası bile düşmez. Birçok acemi Kürd müneccim, gökte yeni yıldızlar keşfedeyim derken gaflete dalarak yollarının üzerindeki kuyuyu göremediler. Kürtler akıllanmalı tarihlerinden ders almalılar.

[1] Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, „Afrin’deki gelişmelerden kaygılıyız“ diyen ABD’ye, “Kaygılarımızı sizlere ilettiğimiz zaman neredeydiniz. Bizi aldatmaya kalktınız“ diyerek tepki verdi. http://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/200320182

Şehir, Şehirlilik, Medeniyet


311101201411815613249167
Prof. Dr. Mustafa ILICALI
Şehir, Şehirlilik, Medeniyet

Bugün siz değerli okuyucularımla; şehir, şehirlilik, medeniyet kavramları üzerine paylaşımlarda bulunacağım ve bu bağlamda günümüze ve ülkemize dair çıkarımlar yapacağım.

Ulaştırma; tarih boyunca toplumların gelişimine önemli katkı sunmuş olup teknolojik gelişmelerin itici gücü olmuştur. Ulaştırma imkânlarının artması paralelinde, toplumların birbirleriyle iletişimi ve etkileşimi güçlenmiş, bu da insanlığın ortak medeniyetine önemli katkılar sunmuştur. Ulaştırma; günümüzde önde gelen hizmet sektörlerinden birisi olup sosyal, teknik, ekonomik, kültürel ve politik parametrelerle etkileyen ve etkilenen bir ilişkiye sahiptir.

Modern süreçle birlikte; teknik imkanların alabildiğine gelişmesine paralel, sadece kavramların dönüşmesine değil aynı zamanda yeni kavramların meydana çıkmasına da şahitlik ettik. Bu çerçevede; bizler teknik imkanların hizmet ve insan odaklı olarak seferber edilmesine paralel, verimliliğin mevcut olanaklar dahilinde azami ölçülere çekilme gayesine esas alan anlamda ‘akıllı’ kelimesini kullanmaktayız. Akıllı yollar, akıllı binalar, akıllı şehirler ve benzeri kavram yaklaşımlarımız buna birer örnek teşkil etmektedir.

Bulunduğumuz yerden, yerkürenin tamamına baktığımızda, içinde bulunduğumuz süreci 100 yıllık, 150 yıllık, 300 yıllık yakın geçmişimizin sorunları, artıları-eksileri, kazançları ve kayıplarıyla beraber oluşturduğu deneyimden hareketle, son 20 yılda gelmiş olduğumuz siyasi süreçle, stratejik bir nokta olarak okumaktayız. Bu ise bize; modernite ile 150 yıllık teknik, felsefi, sosyolojik, ekonomik, kültürel bir yüzleşmeyi hem zorunlu kılmakta ve hem de bir imkan olarak sunmaktadır. Bu anlamda; kapsamlı ve bütüncül bir mevcut durum analizi, GZFT analizi ve Gelecek Projeksiyonu yapmamız gerektiği ve bu çerçevede ilgili, yetkili ve muhatap olan herkese hayati görevler düştüğü ortadadır.

Ülkemiz; şehirleşme ve şehirlilik kavramının içini gerek teoride gerekte pratik uzun yıllar boyu tam olarak dolduramamış, bu da her alanda olduğu gibi planlama eksiklikleri ve disiplinler arası koordinasyon kopukluğu gibi sebeplerle birleşerek karmaşık problemlere yol açmıştır. Kültürel ve sosyal düzeyde üretilemeyen çözümler, ekonomik kısıtlarla da birleşince göç olgusu büyük bir ivmeyle ortaya çıkmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca 4 ana göç dalgası ortaya çıkmıştır. Bu göç dalgalarının her birinin dönemsel ve karakter olarak kısmi farkları olmasına karşın, geneli itibariyle önce köyden köyün bağlı olduğu kasaba, nahiye, ilçe ve il merkezine, sonraki adımda; il merkezlerinden yöre merkezlerine, sonrasında bölgesel merkezlere, son adım olarak ise İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Mersin, Kocaeli, Konya, Antalya, Samsun ve Manisa gibi merkezlere doğru bir göç yönü ortaya çıkmıştır.

Şehir; bir yerleşim biriminin tarihi ve sosyal bütünlüklü sürecini ihtiva eder, topografyasından beşeri yapısından vurgular taşır, teknik imkanları dahilinde bunu farklı şekillerde ortaya koyar. Sözgelimi; Ankara; karasal iklimin hakim olduğu, Cumhuriyet döneminde başkentliği sebebiyle hızla gelişmiş ve dolayısıyla daha rahat planlanmış, daha düzenli(regular) ve olağan bir şehirleşme süreci takip etmiştir. İzmir; kozmopolitliğini ‘Mübadeleler’ ile birlikte daha cumhuriyetin ilk yıllarında farklı bir şekilde yeniden formatlamış, sürdüre gelmiş ve 3.büyük kent olarak on yıllar boyu göç alan bir yapıya sahip olmaya devam etmiş ve fakat çoğu zaman bu süreci iyi yönetememiştir. Konya; genelde düzlük bir topografya üzerinde kurulu, Selçuklu Başkentliği tecrübesi ve tarihi zirve şahsiyetlere ev sahipliğiyle, Cumhuriyet’ in kuruluşundaki büyük şehirlerden biri olup, son 30 yılda; üst düzey yerel yönetim hizmetleriyle göçü çok iyi yönetmiş ve Kayseri, Gaziantep v.b. örneklerle birlikte düzenli, geniş caddeli sokaklarıyla göçü başarılı bir şekilde yönetmiştir. Memleketim olan Erzurum; uzun tarihi süreç boyunca sürekli olarak önemli tecrübelere ev sahipliği yapan Merkezi ve Sürekli Şehir Kültürlenmesi tecrübesini yaşatan bir şehir olarak Anadolu’ daki zirve şehirlerdendir. On yıllar boyu; merkezi ve yerel yönetimler bazındaki zaaflar; Cumhuriyet’ in kuruluş döneminden beri en büyük şehirlerden biri olan Erzurum’ umumuzda zaman zaman bu ivmenin kaybedilmesine yol açmıştır. Bu zaaflar; sert iklim, iletişimsizlik ve ulaşımsızlık gibi problemlerin boyutunu olduğundan daha da büyütmüştür. Erzurum; halen ‘Şehir Kültürü’ yapısını ciddi şekilde korumaktadır. Aynı şekilde; Urfa, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Trabzon ve Sivas v.b. şehir tecrübeleri de başlı başına incelenmeye değerdir. Bu anlamda; eşsiz İstanbul örneğine bakacak olursak; Tarihin en hızlı aktığı Coğrafya’ nın en büyük tehditlere ve fırsatlara gebe olduğu Anadolu-Mezopotamya-Kafkaslar-Balkanlar-Ön Asya’ nın Merkezliğindeki Megakent; Avrupa’nın onlarca ülkesinden daha büyük bir nüfusa, eşsiz doğal ve tarihi güzelliklere, Boğaziçi’ ne ve Dünya’ daki bütün güncel teknolojik v.b. iletişim araçlarına doğrudan erişilebilirlik imkanına sahiptir. Bu imkanların arkaplanındaki tarihi sürece baktığımızda; bunun ‘sürekli işgaller, kuşatmalar, engebeli topografya, büyük göç hareketleri üzerinde bulunma’ gibi gerçeklerle buluştuğunu görüyoruz. Bütün bu tecrübesiyle İstanbul doğal yapısı ve tecrübesi itibariyle olağan dışı(irregular) bir devasa şehirdir. İstanbul; şehirleşme-ulaşım-göç-hizmet-silüet-dönüşüm v.b. parametreleri itibariyle çok daha büyük ölçeklerde ve kendine has özellikleriyle değerlendirilmesi gereken bir yapıyı ifade etmektedir.

Hepinize sağlıklı, huzurlu, mutlu, başarılı haftalar dilerim.

Tahir Elçi’nin kızı: Adalet yerini bulacak‘ demek çocukluk!


tahir_elcinin_kizi_adalet_yerini_bulacak_demek_cocukluk_h2491

Tahir Elçi’nin kızı: Adalet yerini bulacak‘ demek çocukluk!18 Ocak 2016 Pazartesi 23:53Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin ailesi 28 Kasım 2015’ten bu yana bir kabusu yaşıyor…Paylaş
Tweet
Tahir Elçi’nin kızı: Adalet yerini bulacak‘ demek çocukluk!
Tahir Elçi’nin kızı Nazenin Elçi, T24’ten Hazal Özvarış’a konuştu. İşte o röportaj:
Robert Kolej’de son sınıfta okuyan Nazenin Elçi, 18 yaşında. Büyüklerin kirlettiği bir dünyada Nazenin’lere düşen bu; 18’inde, sonunda babasını da çalan siyasi cinayetleri konuşmak…

O günü, öncesini, sonrasını, rüyalarını, kardeşini, Diyarbakır’ını anlatan Nazenin Elçi’ye cevaplamayı arzu etmediği sorular için ısrar etmedik, söyleşi metnine son biçimini vermeyi kendisine bıraktık. Faili meçhul siyasi cinayetlerle annelerin, babaların, eşlerin, evlatların sonsuza kadar yaralandığı memleketin geride bıraktığı hâller için, buyrun.

– Seninle babanı son yolculuğuna uğurlarkenki feryadınla tanıştık. Adını da çığlığınla birlikte öğrendik. Ama şu soruların cevaplarını bilemedik; ne demek Nazenin, hikâyesi ne?

İsmimi annem koydu, annem edebiyatı çok sever. Nazenin ismi de divan edebiyatında çok geçiyormuş. Bir gün bir şiirde görüp karar vermiş. Farsçadan geliyor, narin yapılı, nazik endamlı demek. İsmimi seviyorum ama ‘narin’ veya ‘kırılgan’ olmak istemem açıkçası. Başka bir adım daha var; Pahiz. Kürtçede sonbahar demekmiş. Bu ismimi de babam koydu.

– Tahir Bey’in ölümü ardından anlatılanlardan hem 1998’de, hem 1993’te JİTEM merkezinde işkence gördüğünü öğrendik. Bu anılar sen büyürken duyduğun, evde anlatılan hikâyelerden miydi?

Hayır. Bir yerlerden biliyordum, ama bunu hiçbir zaman evde açıkça konuşmadık. Beni uzak tutmaya çalışıyorlardı. Çok küçükken bir gün babamın bürosunda, kitaplarının arasında bir bilgilendirme kitapçığı görmüştüm, içinde işkence görmüş insanların resimleri vardı. Onu görünce şok olmuştum. Küçüktüm, ama ne olduğunu anlamıştım. O kitabı karıştırdığımı görünce babam çok üzülmüştü.

– 1992’den itibaren bölgede insan hakları avukatlığı yapan, katliamları, faili meçhulleri ortaya çıkarmaya çalışan bir babanın çocuğu olmak ne demek; büyürken başka nelere tanık oldun?

Annem ve babam her zaman davaları konuşurlardı. Anlatılanlar ne kadar trajik olursa olsun başka hayatlarla ilgiliydi. Bana farkındalık kattı, ama acıyı kendin yaşamakla aynı değil.

– Çocukluğunu da gözümüzde canlandırabilmemiz için anlatır mısın; baban seni nasıl güldürür, nelerle kızdırırdı?

Annem ve babam, her zaman çok iyi anne ve babalardı. Ben babamı bildim bileli sadece beni mutlu etmeye çalıştı. Her anne baba çocuğunun iyiliğini ister ama onun ekstradan bir çabası vardı. Bana yeni şeyler öğretmek istiyordu, büyümemde yardımcı olacağını düşündüğü her şeyi paylaşmaya çalışıyordu. Örneğin, Türkiye’de olanları anlamak zor, ben sürekli haberleri takip ederdim, anlamadığımda “Peki baba, bu neden oldu” diye sorardım, o da kendi bakış açısından açıklamaya çalışırdı.

– “Sürekli haber takip ediyordum”, bölgede yaşamayan akranlarının sık kurmayacağı bir cümle.

İstanbul’a gelip de Diyarbakır’dan uzak kalmakla ilgili bence. Orada bir şeyler oluyor ve ne olduğunu öğrenmek için haberlere bakıyorum. Mesela, 40’ı aşkın kişinin öldüğü 6-8 Ekim Kobanê olaylarında… O zaman yurtta kalıyordum ve çok farklı bir dünya vardı. Herkes dersleriyle, sosyal hayatlarıyla ilgileniyordu. Ben de bunun parçasıydım. Ama bu durum bana acı geliyordu; insanlar ne olduğunun farkında değildi. Çocukluğumu geçirdiğim sokaklarda insanlar birbirlerini öldürüyordu. İkide bir haberleri açıp ne oldu, ne bitti diye bakıyordum.

– Arkadaşların ne yapıyordu?

Kötü durumda olduğumu görüyorlardı.

– Tepkileri bununla mı sınırlı kalıyordu?

Kişiden kişiye çok değişiyor. Yine ilgilenen var, ama genel olarak orada yaşanan gerçekleri bilmeme hali var. Fakat diğer okullardakine kıyasla bizim okulda insanlar biraz daha ilgili ve duyarlı.

– Sen Kürt olduğunu ne zaman fark ettin? Bu yüzden ayrımcılığa uğradığın oldu mu?

Fark etmek gibi bir durum yoktu, her zaman Kürt olduğumu biliyordum. Evet rahatsızlık verici tepkilerle karşılaştım.

– Ne gibi?

İlk söylediğimde Kürt olduğuma inanmamaları gibi. İnanınca da önyargılı bakışlarla ve sözlerle karşılaştım.

– Nereden geldiğini bildikleri için mi?

Evet. Çoğu zaman şaşırıyorlardı, “Peki nasıl böyle düzgün konuşuyorsun?” diyerek. Ya da onlara benzemem şaşırtmış olmalı. Ama bu tepkileri verenleri hiçbir şekilde suçlamıyorum, böyle görmüşler, duymuşlar. Akıllarına kendisine benzemeyen bir Kürt resmi yerleştirilmeye çalışılmış. Okuldaki arkadaşlarımdan “Aa sen busun!” diye bir tepki hiçbir zaman görmedim, ama şunu gördüm: Bir kopukluk var, birbirimizi tanımıyoruz. O yüzden beni görünce şaşırıyorlar.

– Behice Boran’dan Halil Berktay’a, Abidin Dino’dan Cem Karaca’ya Robert, Türkiye’nin en kalburüstü insanlarının geçtiği eğitim kurumu oldu. Diyarbakırlı bir avukatın kızının kimileri tarafından ‘beyaz Türk ekolü’ olarak da görülen, girmenin muazzam bir başarı istediği Robert Kolej’e sen nasıl girdin?

Robert’in nasıl bir okul olduğunu biliyorduk. Sizin de söylediğiniz gibi önemli insanların mezun olduğu bu okula gitmemi babam çok istiyordu. Gözümde Türkiye’nin en iyi okuluydu, hâlâ da öyle. Bunun için çok istemiştim oraya girmeyi. Çok seviyorum okulu, iyi ki girmişim.

– Burslu mu girdin, yoksa maddi yükü de var mıydı?

Maddi yükü vardı, ödedi babam. Benim çok istediğimi bildiği için onun için zor olsa da ödedi.

– Hukukçu olmaya ne zaman karar verdin?

3-4 yıldır istiyordum.

– Bu süreçte Tahir Elçi, mağdurların avukatı olarak AİHM’e taşıdığı 1993’teki Ormaniçi, 1994’teki Kuşkonar, Koçağılı katliamları davalardaki süreci, kazandığındaki hisleri eve nasıl yansıtıyordu?

Ben onun işinin çok zor olduğunu, zorlandığını biliyordum. Bizim yanımıza her geldiğinde çok mutlu oluyordu. Bizim etkilenmemizi istemezdi. Ben ona “Avukat olacağım” dediğimde şaşırdı, durdu, düşündü biraz ve “Yok ya” dedi. Neden diye sorunca, “Çok zor, çok tehlikeli, gerek yok” dedi.

– Seni olumsuzluklardan sakınırken “Avukatlık tehlikeli” demesi senin zihninde nasıl yankılandı?

Haklı olduğunu bilsem de, tam olarak ne demek istediğini onu öldürdüklerinde anladım. Ama fikrim değişmedi, korkmuyorum.

– Tahir Elçi’nin gözaltına alınmasına yol açacak “PKK terör örgütü değildir” dediği CNN Türk’teki programı izlemiş miydin?

Normalde izlerdim. O akşam o programa çıkacağını bilmiyordum. Ertesi gün okulda yanımda oturan arkadaşım Ekşi Sözlük’e bakarken sayfanın solundaki listede babamın adını gördüm. İyi bir şey olsa en çok konuşulanlar arasına girmez diye düşündüğüm için kötü oldum. Açıp okuyunca öğrendim haberi. Sonra aradım, konuştuk. “Böyle bir şey demişsin baba, çok olay olmuş” dedim, o da “Evet, olay oldu da önemli değil” dedi, pişman değildi.

– Gözaltına alındığında neredeydin?

İstanbul’a getirildiği gün yanındaydım. Baroda gözaltına beklerken telefonda konuştuk, o kadar sakindi ki “Boşver kızım, bir şey olmayacak” dedi. Sabah kalkar kalkmaz Diyarbakır’dan 2 civarı alınıp İstanbul’a getirildiğini okudum. Hemen evden çıktım, Bakırköy Adliyesi’ne gittim. Savcıyla konuşmaları çok uzun sürdü. Savcının hâkime gidip gitmeyeceğine karar vermesi gerekirken Adalet Bakanı (Kenan İpek) daha onlar görüşürken “Tahir Elçi hâkim önüne çıkacak, kararı bekleyelim” dedi. Söylediği komikti çünkü bu kararın ne kadar yukarıdan verildiğini gösteriyordu.

Sonra savcının odasından çıktı, beni gördüğünde ilk söylediği şey “Sen neden okula gitmedin?” oldu. Güldüm, “Gelmek istedim baba” dedim. Sonra onu alıp hâkimin yanına götürdüler. Ben de izlemek için ısrar ettim. Ve babamı, hâkim karşısında savunmasını dinledim. Söylediklerinin arkasındaydı, yanlış anlaşılmasına sebep olan o cümleyi hukuki gerekçeleriyle açıkladı. Şimdi diyorum ki iyi ki o gün oraya girip onu dinlemişim. Çünkü o kadar etkilendim ki. Çok kendinden emindi. Duruşu o kadar etkileyiciydi ki… Babama bir kere daha hayran kaldım.

– Tahir Elçi gözaltından çıktıktan sonra geçen 31 gün nasıl geçti, neler konuştunuz?

Bir tehlikenin olduğunu biliyordum. O bana “Korkma” diyordu ama sürekli tehditler aldığını biliyordum Twitter’dan. O da söylüyordu ama korkutmamaya çalışıyordu. İçten içe gergin olduğunu düşünüyordum ama bize göstermek istemiyordu. Daha çok annem gergindi. Tedbirli olmaya çalışıyordu. Sürekli dışarı çıkarken “Dikkat et” diyordu. Babam daha rahattı.

– 28 Kasım günü haberi nasıl aldın, neredeydin?

Okuldaydım, deneme sınavında. Cumartesi günüydü. Çıkmak istedim. Beni bekleyen bir öğretmen vardı. Seni müdürün odasına götürmem lazım, dedi. Ne oldu diye sordum, “Bir şey yok, öğrenirsin. Benimle gel” dedi. Davranışlarından bir şey olduğunu anladım. Annemi aramayı düşündüm, ama korktum. Nedense babamı aramayı düşünmedim çünkü babama bir şey olduğunu içten içe biliyordum. Sonra telefonu elime aldım, bir sürü kişi aramıştı. Elim haberlere gitti. Nedense haberleri açınca görecekmişim gibi bir his geldi. Açınca siyah ekranın üzerinde “Tahir Elçi öldürüldü” yazıyordu. İnanmadım. Gerisi zaten kötü… Diyarbakır’a geldim. Hâlâ inanmıyorum. O kadar gerçeküstü geliyor ki. Bazen telefonu elime alıyorum babamı aramak için ve arayamayacağımı fark ediyorum, şaşırıyorum.

– Kardeşin nasıl?

Kardeşim hep içine kapanıktı, hiç konuşmuyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.

– 28 Kasım’dan itibaren olay anını gösteren videolar internete düştü. Hiçbirini izleyebildin mi?

Hiçbirini izlemedim, izlemek de istemedim. Hatta bilmiyorum, o videolarda vurulduğu an var mı… Annem de izlememiş. Haberleri okuyorum sadece. Ama ölümünün ertesi günü internette bir fotoğraf gördüm. Babamın suratı, yakından… Kan içindeydi. O fotoğraf sonra kaldırıldı. Onu görünce ilk düşündüğüm “Kardeşim bu fotoğrafı görmemeli” oldu. Hiçbir çocuk babasını bu şekilde görmemeli. Ama sonra öğrendim ki kardeşim zaten görmüş o fotoğrafı. Annem de görmüş. Bana söylememişler. O ne hissediyordur o yaşta bilmiyorum.

– Türkan Elçi ilk konuşmalarında ‘suikast’ dedi, fakat Aralık, 2015’te Amberin Zaman’a “Büyük ihtimalle polis diye düşünüyorum. Kişisel tepki mi, organize mi bilmiyorum. Kaza da olabilir” dedi. Sen ne düşünüyorsun?

Ben şöyle düşünüyorum; bir kaza olduğuna hiçbir zaman inanmadım, inanmıyorum. Kişisel de değildir, organize olduğunu düşünüyorum. Ve ‘neden yapsınlar’ diye sorarsanız da babam her zaman “Barış istiyorum” diyordu. Ve onun gibi düşünen çok fazla insan yoktu. Barış isteyen sadece halk var. Babam da barışı istemeyen, söyledikleri işlerine gelmeyen, sözlerinden rahatsız olanlar tarafından öldürüldü. Suikasttı.

– Hem Tahir Elçi’nin kızı, hem de hukukçu olmak isteyen Nazenin Elçi olarak, sen soruşturma sürecini ne kadar takip edebildin, soruşturmanın gidişatı olayın aydınlatılması yolunda hukuka dair sana bir ümit veriyor mu?

Hiçbir umudum yok. Kaç gün olmuş hiçbir şey bilmiyoruz ve bilmeyeceğiz. “Katili bulacağız, adalet yerini bulacak” demek saflık, çocukluk olur.

– Bir yandan yıllardır saklanan katliamları belgeleyip yargının gündemine sokan bir Tahir Elçi gerçeği varken bunu demene yol açan ne? Örneğin Hrant Dink cinayetinin çözülmemesi mi?

Evet. Umutsuzum çünkü katliamları belgeleyip yargının gündemine getiren bir Tahir Elçi artık yok. Babam gibi cesaretli ve dürüst bir hukukçunun yetişmesi kolay değildir. Bu özelliklere sahip insanların kıymetinin bilinmemesi beni bu noktada üzdü.

– Senin, sizin devletten talebiniz ne? Failin bulunması mı yoksa 80 darbesinden önce öldürülen Savcı Doğan Öz’ün “Aile olarak hiçbir zaman tetikçinin peşinde koşmadık” diyen kızı Bengi Öz’ün dediği gibi cinayetin arkasındaki teşkilatın nasıl bir teşkilat olduğunun ortaya çıkması mı?

Aynen öyle. Tetikçiyi bulmak, kurşunun kimin silahından çıktığını bilmek çok önemli olsa da onu kimlerin yönlendirdiğinin bilinmesi çoğu şeyi çözer. Ama işin arkasında kimin olduğunu ortaya çıkarmak bana imkânsız gibi geliyor. Çünkü devlet istemediği sürece bu cinayet çözülmez.

– Bunları söyleme konumuna getirilmiş bir insan ülkeye dair ne düşünür; örneğin “Türkiye’de doğmasaymışız” aklından geçen cümlelerden biri mi?

Türkiye’nin nefret dolu bir ülke olduğunun hep farkındaydım, ama babam ölene kadar hiçbir zaman başka bir ülkede doğsaydım diye düşünmedim.

– Teselliler işe yarıyor mu yoksa yoruyor mu?

Çok işe yarıyor. Cenaze töreninde kendimde değildim, yanımdakiler beni uzaklaştırmaya çalışıyor, çekiştiriyordu. Benim gibi ağlayan bir kız o sırada beni durdurup omuzlarımdan tuttu, “Benim de babamı öldürdüler” dedi. Sustum, kendime geldim. Acımı paylaşan insanlar var. Babamı hiç tanımamış, ama onu anlamış insanlar var. Onların varlığını bilmek beni rahatlatıyor. Keşke o kıza, bizi anlayanlara teşekkür edebilsem.

– Robert’ten arkadaşlarının “Yanındayız” yazılı bir pankartın arkasında çektirdiği fotoğrafı gördük. Görmediğimiz neler oldu?

O pankart tamamen arkadaşlarımın fikriymiş. Ben yokken öğrencilerin çıkardığı okul gazetesinin o sayısı babama ithaf edildi. Okul yönetiminin de istediği benim okula geri dönüp normal hayatıma devam etmem. İyiliğim için beni bu konulardan uzaklaştırmak, eski hayatıma geri döndürmek istediler.

– Ne kadar süre sonra okula dönebildin?

Bir hafta sonra dönmemi istediler. Yaklaşık 10 gün sonra döndüm. Ama derslerin hiçbirini dinlemedim, çoğu zaman derslerin yarısında çıktım. Çünkü kalabalık geldi. Orada olmak anlamsız geldi. Ama şu an alıştım.

– Rüyalarında neler oluyor?

Rüyalarımda hep babamın öldüğü güne geri dönüyorum. Bazen bir yerden çıkıyor ve gülümsüyor, “Gerçek değildi kızım, burdayım” diyor. Başka sürekli gördüğüm bir rüyada da annemi arıyorum evin içinde, sonra tanımadığım biri “Astılar onu” diyor.

– Ölümlerin ardından bazen sevdiklerimizin eşyalarını tutarız; senin öyle bir eşyan oldu mu?

Öldüğünün ertesi günü, o an yanında olan eşyalarını, çantasını getirdiler. Tek başıma odama gittim, çantasını açtım, en son elinde olan çantayı… Ve oradaki her şeye teker teker baktım. Mesela tarağı vardı. Not defteri, kalemi vardı. Onları aldım. Hiç o çantanın içindekileri çıkarmak istemiyorum. Hep orada kalsın istiyorum. İstediğim zaman açıp bakmak istiyorum oraya. Benim için bir yarım kalmışlığın göstergesi çünkü. O da her insan gibi sabah kalkıp çantasını almış ama orada öyle kalmış… Fotoğraflara çok bakıyorum.

– En sevdiğin fotoğrafınız hangisi?

Ölmeden bir hafta önce, bir düğünde çekildiğimiz fotoğrafı çok seviyorum. Başka fotoğraflarımız da var seyahatlerimizden. Biz ailece gezmeyi çok seviyoruz. Tatillerde hep bir yerlere gidip geziyorduk, o yüzden seyahatlerden çok fotoğraflarımız var.

– En çok eğlendiğiniz hangi ülkeydi?

İspanya’ydı. Barcelona’nın eğlenceli bir tarafı var. Biz de şehirde hep yürüdük. Hâlâ oradan fotoğraflar var, kardeşimle babam salıncakta sallanıyor, annem onları sallıyor. Ben de onları çekmiştim.

– Şu an hayat senin için, sizin için nasıl devam ediyor?

Bu benim için farklı, annem için farklı, kardeşim için çok farklı… Ben her ne kadar dediğim gibi günlük işlerimi yapsam da, okula gitsem de gelsem de kafamda sorular var.

– Senin soruların neler?

Şimdi ne olacak? Çünkü ne yapacağımı bilemiyormuş gibi hissediyorum. Her ne kadar 46 gün geçse de babamın öldüğü gerçeğini kavrayabilmiş değilim, tam olarak kabullenemedim. İstanbul’dayken daha rahatım, arkadaşlarım ve okul beni meşgul ediyor. Ama Diyarbakır’dayken aynı değil. Diyarbakır’da bir savaş var ve geçen 2 hafta tatil için oradayken silah sesleriyle uyandım. Ben oradayken geceleri uyuyamıyorum. Çünkü sadece karşıdaki dumanları görüyorum, sadece silah seslerini duyuyorum. Evimiz şehirden biraz uzak olmasına rağmen, aramızdan Dicle geçmesine rağmen her şeyi duyuyordum. Diyarbakır’dayken sürekli bir korku içindeyim. Sürekli annemle kardeşime bir şey olacakmış gibi hissediyorum. Evimize birileri girecekmiş, bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum. Birisine zarar gelecekmiş gibi hissediyorum.

– Ailen dışında birilerine zarar geldiğinde ne hissediyorsun?

Haberlerden okumak çok ayrı, ben de herkes gibi haberlerden okuyordum. Görmüyorsun çünkü orada ne olduğunu. Geçen hafta İstanbul’dan 106 kişinin geldiği barış toplantısına gittim. Annemle Rakel Dink konuşma yaptı, onlardan sonra Sur’da yaşayan bir aile çıktı ve oradaki anne herkesin karşısında kızının tişörtünü çıkarıp vücudundaki yaraları gösterdi. Ve o an benim için her şey değişti. O savaş, her ne kadar haberlerden okuyup, “Bugün yine insanlar öldü”, “O kadın evinde vuruldu”, “Şu kız annesinin cenazesini pencereden izledi ama gidip alamadı” haberlerini okuyorsun ama görene kadar anlamıyorsun. O gün o insanların konuşmasını dinleyince daha bir gerçek oldu ve alt üst oldum, Diyarbakır çok tehlikeli bir yer oldu.

– Senin barışa dair bir umudun var mı?

Umutlu olmak çok zor, ama barışı sürekli umut etmek zorundayız.

Rusya-İngiltere krizinin merkezindeki Noviçok sinir gazı hakkında bilinmesi gerekenler


Rusya-İngiltere krizinin merkezindeki Noviçok sinir gazı hakkında bilinmesi gerekenler

İngiliz istihbaratının kullandığı eski Rus casus Sergey Skripal ile kızı Yuliya’nın İngitere’nin Salisbury kentinde sinir gazıyla zehirlenmesi vakasının ardından, Noviçok sinir gazı gündeme oturdu.

İngilizce’de Newcomer, Novichok agent diye adlandırılan Noviçok kimyasal ajanları grubu, 1980’li yılların ortalarında Sovyetler Birliği’nde üretildiği tahmin edilen bazı zehirli maddeler için kullanılan genel bir addı.
Eylül 1992’de Moskovskie Novosti gazetesi, Organik Kimya ve Teknoloji Araştırma Enstitüsü’nden (GNİİOHT) Vil Mirzayanov’a ait bir makale yayınladı. Rus uzman, yazısında SSCB’nin uluslararası anlaşmaları ihlal ederek 3. nesil kimyasal silahların üretim ve testlerini yapmaya devam ettiğini ileri sürmüştü.

ÜRETİM PROGRAMI 1973’TE BAŞLADI

Mirzayanov’un aktardığı bilgilere göre yeni kimyasal silahların üretim programı (Foliant) 1973’te başlamıştı. Programın başlıca hedeflerinden biri, sinir sistemine tesir eden 3. nesil yeni kimyasal maddelerin üretimiydi. Söz konusu kimyasalların zehirleme etkisi, o zamana kadar bilinen yerli ve yabancı menşeili tüm V gazlardan fazla olmalıydı.Yeni kimyasal silahın üretim programına 200’ün üzerinde kimyager ve mühendis istihdam edildi. Program kapsamında 3 yekpare kimyasal ajan (madde 33, A-232 ve A-234), ardından bu maddelerin bazında ‘Noviçok’ kod adını alan 5 tür ikili kimyasal silah üretildi.

NOVİÇOK 1990’DA SOVYET ORDUSUNA TESLİM EDİLDİ

Sovyet menşeili V gazın (madde 33’ün) ikili türevi olan Noviçok gazına herhangi bir numara verilmemiş, 1980’lerde Novoçeboksarsk kentinde bu maddeden onlarca ton üretilmişti. Noviçok 1990’daysa Sovyet ordusuna teslim edilmişti.

A-232’nin bazında geliştirilen Noviçok-5’in zehirleme etkisi VX gazlarına göre 5-8 kat yüksek. Bu madde ile zehirlenmenin standart panzehirlerle tedavi edilmesinin çok zor olduğu biliniyor. Noviçok-5’in test üretimi Volgograd’da başlatılmış, testleriyse 1989-1990 yıllarında Özbekistan’da bir poligonda gerçekleştirilmişti.

A-230’un bazında geliştirilen Noviçok-7 maddesinin uçuculuğu Soman bileşiğindeki gibi, fakat zehirleme oranı ona göre 10 kat fazla. Noviçok-7’nin test üretimi Saratov bölgesinde yapılmış, madde 1993’te aynı bölgedeki poligonda test edilmişti.

Noviçok-8 ve Noviçok-9 maddeleriyse aynı enstitüde sentezlendi, fakat üretimine başlanmadı.

ÇALIŞMALAR 1992’DE DURDURULDU

Londra Emniyet Müdür Yardımcısı Mark Rowley ile İngiltere Kamu Sağlığı İdaresi Başkanı Dame Sally Davies

Bazı bilgilere göre Foliant programı kapsamındaki tüm çalışmalar 1992’de durduruldu.

Sinir gazları kişinin sinir sistemini doğrudan zehirler ve hayati fonksiyonları felce uğratırlar. Tüm sinir gazları saf haliyle renksiz ve kokusuz sıvılardan oluşuyor. Solunum organlarına gaz veya havada gaz gibi davranan çok küçük katı parçacıklar veya damlacıklar şeklinde nüfuz eder. Sıvı haldeki sinir ajanları vücuda deri veya mukozadan nüfuz eder. İnsan ayrıca sinir ajanları ile kirlenmiş sıvı veya katı yiyecekler yiyerek zehirlenebilir.

SİNİR AJANININ BELİRTİLERİ

Sinir ajanının solunum yollarından vücuda girmesi halinde hızlı bir zehirlenme olur, insan 1-10 dakika arasında ölür. Ajan ciltten girdiğinde ise zehirlenme daha yavaş gerçekleşir. Açık ciltte VX’in ölümcül dozu, bir veya iki damlaya (5-15 miligram) eşit.

Sinir gazının düşük dozda olması halinde insanda genel olarak şiddetli nezle, gözbebeklerinde anormal kasılma, görme bozukluğu ve göğüste baskı hissi oluşur. Daha yüksek dozda bu belirtilerin tezahürü daha da belirgin hale gelir.
Diğer belirtilerse mide bulantısı ve kusma, spazmlar, istem dışı kasılmalar, istem dışı dışkı ve idrar çıkarma, çırpınma ve koma olarak meydana gelir. Tüm bunları solunum durması ve ölüm izler.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben.


Ümit_Yazıcıoğlu_1908
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Sayın Cumhurbaşkanım,

biraz eleştiri yapacağım, umarım kırıcı olmaz. Yerel seçimler öncesi 21 Mart 2014 günü geldiğiniz Erzurum’da, İstasyon Meydanındaki mitingde “İnşallah Tekman tünelini de talimatını verdim, onun üzerinde de ayrıca çalışıyoruz. Çünkü o yolu tünelle iyice kısaltacağız ve o sorunu çözeceğiz inşallah” bu cümlelerle ‘Tekman Tüneli’ni ilk kez dillendirdiniz.

O gün zat-ı alilerinizin Yukarıdaki bu sözlerini biz Tekmanlılar ve tüm Erzurumlular müjde olarak kabul ettik ve çok sevindik.

Ama bugüne kadar bu Tünel bir türlü yapılmadı.

Tam 1946 yılından beridir 66 kilometrelik Erzurum- Tekman yolu bitirilemedi. Nenehatun köyünden giriliyor, sürekli rampa ve virajlar alarak Ejder tepesinin arkasına çıkıyoruz. Bir bakım evi var içinde kimse yok. Zaten, kış geldiğinde yol hemen kapanıyor.

– Peki Tekman’a özellikle kışın nasıl gidip- geliniyor?, diye sorabilirsiniz

– Erzurum’dan Pasinler- Köprüköy- Çobandede- Yağan üzeri gidiliyor. Erzurum’un en yakın ilçesine bu güzergah izlendiğinde 156 kilometre yol alarak ulaşıyorsunuz.

TEKMAN TÜNELİ ACILIRSA BU TÜNELİN ULAŞIMA KATKISI NE OLACAK?, diye sorabilirsiniz.

– Tekman Erzuruma çok yakın ama gitmesi çok zor bir ilçe.

– Erzurum ile Tekman arasındaki Nenehatun’dan çıkan yola 6 kilometrelik bir tünel yapılırsa karayolu 166 kilometreden 41 kilometreye, 8,5 kilometrelik tünel yapılırsa karayolu 36 kilometreye düşecek. Çünkü özellikle kışın 2 bin 874 rakıma çıkmak imkansızlaşıyor.

– Ya diğer ilçeler ve Muş’un durumu ne olacak?, sorusuna Muş valiliğinden bilgi alabilirsiniz. Buna nazaran ben görüşümü belirteyim.

– Tekman Tüneli projesi, 165 kilometrelik Erzurum- Hınıs arası karayolunuda 91 kilometreye, 235 kilometre olan Erzurum- Muş arasını yoluda 190 kilometreye düşürecek. Istanbula her türlü hizmeti yaptırtıyorsunuz, biz Tekmanlılarda ilçemizin ihtiyacı olan hizmetlerin Tekmana yapılmasını talep ediyoruz.

– Tünelin komşu illerle ulaşımda bir faydası olur mu?, diye sorabilirsiniz.

– Olmaz mı, sadece Muş değil, Bitlis ve Van illerine de ulaşım kısalacak.

– Peki bu fikir şimdi tekrar nereden çıktı?, diyeceksiniz. O nuda harbi söyleyeyim Tekmana atadığınız kayyumda çalışıyor, çabalıyor ama verimli bir hızmet getiremiyor, biz Tekman’lılar zat-ı alilerinizden ilçemize hızmet getirilmesini, ilçemizin sorunlarının giderilmesini talep ediyoruz. Bu arada konuştuğum bir çok Tekmanlının “Kürt olduğumuz için devlet bizi hizmetten mahrum bırakarak cezalandırıyor“, sözünüde açık açık burada belirtmek istiyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

– Vallahi her Tekmanlı’nın hayalinde böyle bu Tekman Tünelinin açılması projesi vardır. Bu sorunu zat-ı alilerinizden rica ediyorum, rica ediyoruz lütfen çözün.

Erzurum-a-15-yilda-22-katrilyon-liralik-yatirim--201803161653

Diğer taraftan bugün Erzurumda yapmış olduğunuz konuşmanızda Cumhurbaşkanımız ve AK-Parti Genel Başkanı olarak Erzurum İl Kongresinde önemli açıklamalarda bulundunuz. “16 Nisan halk oylamasında yüzde 75’lik oranıyla Türkiye sıralamasında beşinci sırada yer alarak vefasını gösteren Erzurum’a bir kez daha şükranlarınızı sunduğunuzu dile getirdiniz ve „İlçeler arasında öne çıkan yüzde 91’lik evet oyuyla Pazaryoluna, yüzde 90’lık Tortum ve Köprüköy’e yüzde 85’lik oranla Uzundere ve İspir’e, yüzde 83 ile Aşkale ve Narman’a, yüzde 82 ile Aziziye, Oltu ve Pasinler ilçelerimize özellikle teşekkür ettiniz“.

İzninizle zat-ı alilerinizden sormak istiyorum biz Tekman’lılar, Hınıs’lılar ve Erzurumun diğer cenup ilçelerinde yaşayan vatandaşlarımız hiç zat-ı alilerinizden teşekkür almayı hak etmiyorlarmı?

Erzurum’a 15 yılda 22 katrilyon liralık yatırım yaptıklarınızı anlattınız. „Niye siz bize aşıksınız ama biz de size aşığız. ‚Aşkınan koşan yorulmaz‘ dedik yorulmadık yorulmayacağız cümlelerinizi çok takdir ettim. Dolayısıyla biz tüm Tekman’lılar Erzurum için yapılan bu 22 katrilyon liralık yatırımdan Tekmana yatırım yapılmasını zat-ı alileriniz den rica ediyoruz.

Ayrıca bu bağlamda belirtmekte yarar görüyorum. Devlet 29. Ekim 1923 den bugüne Tekman’a yeterli bir hizmet getirmemiştir ve hep yöre insanına hor gözle bakmıştır. Bu durumun ana sebeplerinden birisi Şeyh Said İsyanının 6 Ocak 1925 yılında Şeyh Said ve Seyda Ömer’in yörenin ileri gelenleriyle birlikte Tekman’ın Kırıkan köyünde ilk değerlendirme toplantısını yapmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Seyda Ömer Yazıcı Zaza Kürtlerindendir, büyük bir İslam alimidir, aslen Bingöl Kiğili‘dir, 1925 Şeyh Said hareketinde Tekman’ın Hırbe Xello ( şimdiki ismi Erence ) köyünde Köy imamıdır ve aynı zamanda zat-ı alileri benim de dedemdir.

Cenab-i Allah benide Tekman’lılarıda Kürt anne babadan doğurmuş, bende Tekmanlılarda Türk de, Amerikalı da, Arap da, Ermeni‘ de olabilirdik. Ama Kürt doğmuşuz. Şimdi elimizde olmadan, Allah’ın isteğiyle olan birşeyden, Kürt kimliğinden niye vazgeçelim.

Türklerle önce Müslüman, sonra akrabayız. Birlikte savaşıp bu ülkeyi kurduk. Türkiye kendini zamanında toparlayarak Kürtlerle barışmalı ve bazı meseleleride halletmelidir.

Diğer taraftan bu vesileyle AK-P hükümetinede bir tavsiyem olacak, Irak Kürtleriyle diplomatik ilişkileri geliştirerek tüm Kürtleri ülkeye kazanın. Irak Kürtlerini çeşitli nedenlerle İran acemlerinin ve Irak Araplarının yanına itmeyin.

En derin Saygılarımla teşekkür eder, işlerinizde başarılar dilerim,

Tekmanlı bir Vatandaşınız
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

uemityazicioglu@hotmail.de

Tekman Kaymakamlığının bir eksikliği


Tekman Kaymakamlığının bir eksikliğinizi söyleyeyim.
Ümit_Yazıcıoğlu_1908
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Erzurum’dan Palandöken dağını delerek Tekmana ulaşmak için gerekli olan Şah Welat yolu üzerinde iki tane tünelin halen açılmaması lütfen bu iki tünelin açılmasını sağlayın.

Cumhurbaşkanı Erzurum-Tekman-Palandöken yolunu ve bu yola iki tane tünel açtırarak faaliyete sokacağına söz vermişti. Halen bu tüneller yapılmadı ve ŞahWelat yoluda trafiğe açık değil.

Yarın Aziziye İlçesi Ilıca Mahalle AK-Parti teşkilatları CB Sn @RT_Erdogan ‘ın teşrifleriyle gerçekleşecek. Cumhurbaşkanı Erzuruma yarın geleceği için bu yolu şimdi bir greyderle açmak iyide, bu yolun her zaman trafiğe açılması lazım.

Lütfen değerli Kaymakam bey siz aynı zamandada Belediye kayyumusunuz ilgilenin yol güzergahına tüneller yapılsın.

İslam düşünce geleneği içindeki ismiyle „Kelam“


İslam düşünce geleneği içindeki ismiyle „Kelam“

Teoloji veya İslam düşünce geleneği içindeki ismiyle „Kelam“, İslam dininin inanç esaslarını akılla temellendirme, kanıtlara dayanarak savunma; bu inanç esaslarına içeriden ve dışarıdan yöneltilen eleştirileri karşılama amacıyla oluşturulmuş akli bir çaba, entelektüel bir disiplindir. Böyle bir disiplinin veya bir savunma sanatının oluşmasını gerektirecek tarihi nedenlere kısaca değindikten sonra, bu akli çabanın ayırt edici özelliklerini ortaya koyacağız.

İslam teolojisinin doğuş nedenleri Kur’an, çoktanrıcılığın egemen olduğu bir toplumda Tevhid, yani Tanrı’nın bir olduğu ve öldükten sonra insanların dirileceği (ahiret hayatı) inancına dayalı, ahlak bakımından iyi ve adaletli bir toplum oluşturmayı amaçlayan dini ve ahlaki bir kitaptır. Teoriden ziyade iman ve iyi davranış (amel) üzerine vurgu yapar.

İlk İslam toplumu bu ilkeler üzerine oluşturulmuş sade ve etkili bir toplumdu. Fakat bu uzun sürmedi. Üçüncü halife Hz. Osman’dan itibaren toplumda politik sorunlar ve fikir ayrılıkları çıktı. Hz. Osman’ın öldürülmesi üzerine „Hariciler“ denen dini-politik bir grup oluştu ve bunlar, ahlaklı pratik davranışın imandan ayrılmayacağına inandıkları için büyük günah işleyenin dinden çıktığını ileri sürdüler. Dini kültürleri zayıf ve çölde yaşadıkları için oldukça sert ve bağnaz olan bu gurup, Hz. Ali’yi öldürüp, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara çok sert şiddet uyguladılar. Daha sonra bunlara karşıt olarak ortaya çıkan ve „hükmü erteleyen“(Mürcie) olarak isimlendirilen grup, büyük günah işleyen kişinin mümin olduğunu söyledi. Çünkü onlara göre Müslüman olmanın şartı iman etmektir. Büyük günah işleyenin öte dünyadaki durumu Allah’a kalmıştır. Bu görüş, daha sonra „Ehli Sünnet“ denen orta yolu ve çoğunluğu temsil eden grubun genel kanaati olmuştur.

Bir diğer tartışma konusu „kader“ olmuştur. Bazı kişiler, Kur’an’daki bazı ayetleri -onların edebi özelliklerine ve bağlamına dikkat etmeden- sözlük anlamında yorumlayarak, Tanrı’nın insanın bu dünyada başına gelen bütün olayları ezelde takdir ettiğini, dolayısıyla insanın rüzgarın önündeki yaprağa benzediğini iddia ettiler. Bu görüş, iktidarı Hz.Ali’den hile ve zorla alan Muaviye ve oğullarının işine yaradığı, yani kendi iktidarlarını kitlelerin nezdinde meşrulaştırmayı sağladığı için yayılmaya çalışılmıştır.

Daha sonra bu görüş de karşıtını doğurdu. Mabed el-Cühenî (ö. 704), Gaylan ed-Dımeşkî (ö. 742) ve Hasan el-Basrî (ö. 728) gibi kişilikler Emevi iktidarına ve onun destekledigi „Cebriye“ denen kaderci akıma karşı çıktılar ve kaderi inkar ettiler. Erken dönemde ortaya çıkan ve daha sonra Kelam ilminin sistematik sorunlarından biri olan bir sorun da Tanrı’nın sıfatları sorunudur. Bilindiği gibi Kur’an’da Tanrı insana benzetilerek anlatılır. Erken dönemde İslam’ın yayıldığı coğrafyada yeni Müslüman olan bazı kişiler -eski inançlarının da etkisiyle- Tanrı’ya maddi bir özellik yüklediler. Bu görüş de karşıtını doğurdu. Cehm b. Safvan (ö. 745), ilk defa ezeli takdiri savunan görüşünün yanında Tanrı’nın sıfatlarını da bütünüyle reddetti. İslam’ın doğuşundan sonra ilk iki yüzyılda teoloji (kelam) henüz oluşmamıştı. Bunun yerine bahsettiğimiz gruplaşmalar, bu grupların oluşturduğu özel inançlar (akaidler) ve bunların birbirleriyle tartışmaları vardı. İslam toplumunun içinde bu tip ayrışmalar ve düşünce tartışmaları olurken; İslam’ın yayıldığı İran, Irak, Suriye ve Kuzey Afrika bölgelerinde Müslümanlar, bu bölgelerin eski dini inanç sistemleri (Maniheizm, Mecusilik, Mazdeizm, Helenleşmiş Hıristiyanlık) ve yeni-platonculuk gibi felsefe kültürleriyle karşılaşmışlardır.

2. İlk teoloji ekolü Mu’tezile

İşte böylesine bir ortamda (VIII. yüzyıl) bazı Müslüman bilginler, ortaya çıkan sorunları sadece dini metinlerin (Kur’an ve Hadisler) sözlük anlamlarına bağlı kalarak, olduğu gibi ve dogmatik bir şekilde değil de, birtakım akıl esaslara dayanarak ve gerektiğinde bu metinlerdeki mecazi ifadeleri yorumlayarak (te’vil) çözmeye çalıştılar. Sistematik anlamda teolojiyi (kelam) kuran ve giderek aynı zamanla ilk teolojik ekolü oluşturan bu akılcı gruba hakim görüşten ayrılanlar anlamında „Mu’tezile“ ismi verilmiştir.

Mu’tezile, ilke olarak dini metinlerin insan aklına zıt olarak oluşmadığı, akla göre mümkün olmayan şeyin dine göre de mümkün olamayacağını ve eğer akıl ile din metinleri arasında bir çelişki ortaya çıkarsa, aklın esas kabul edilip dini metnin yorumlanması gerektiğini kabul etmiştir. Mu’tezile, bu metodolojik ilkelerden kalkarak Tanrı’nın zatından ayrı sıfatlarının olmadığı, ahlaki anlamda iyi ve kötünün dini metinden önce insan aklı tarafından bilinebileceği, Tanrı’nın hiçbir kötülüğü yaratmadığı, insanın eylemlerinde özgür olduğu, Kur’an’ın anlamının Tanrı’yla birlikte ezeli bir şey değil, O’nun tarafından yaratılmış olduğu gibi daha birçok konuda özgün görüşler ileri sürmüştür. Mu’tezile, kendini „beş esas“ ile tanımlar. Bu esaslar şunlardır:

1- Tanrı’nın tekliği ve yaratılmış varlıklardan hiçbir şeye benzemediği (tevhid),

2- Tanrı’nın adil oldugu, O’ndan hiçbir kötülügün çıkmadıgı (adalet),
3- Büyük günah işleyen kişinin ne mümin ne de inkarcı oldugu,

4- Ahirette herkesin adil bir şekilde mutlaka yargılanacagı,

5-İyiliğin tavsiye edilmesi ve kötülüğün engellenmesi. Bu ekol, büyük çoğunluğu Abbasiler döneminde yaşamış çok sayıda düşünürü kendine çekmiştir. Bu bilginler, ekollerini savunmak için yüzlerce eser yazmışlardır. Ne yazık ki başta Mogol istilası olmak üzere başka bazı nedenlerden dolayı, İslam düşüncesinin bu ilk akılcı akımının eserlerinden pek azı günümüze kadar gelebilmiştir.

a. Mu’tezilenin şahsında teolojiye duyulan tepkiler

Teolojiyi temsil eden Mu’tezile’ye Sünni orta yolu temsil eden ve birçoğu hukuk mezhebi kurucusu ve önderi olan Hadis ve hukuk bilgini sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Ebû Hanife, Ahmed b. Hanbel,İmam Şafii,İmam Mâlik, Ebû Yusuf, Evzai, Süfyan es-Sevrî, Zühri vs. ünlü kişilikler inanç konularında Mu’tezile’nin yaptığı yorumlara karşı çıkarak, halkı bu ekolün görüşlerinden etkilenmemesi için korumaya çalışmışlardır. Onlar, metafiziğe ilişkin ayet ve hadislere olduğu gibi inanılmasını savunuyorlardı. Tanrı imgesini her türlü cisimsel çağrışımdan uzak tutma (tenzih), benzetme ifade eden ayetlerin (örneğin, Allah’ın eli, yüzü vs.) gerçek anlamlarının ne olduğunun bilinemeyeceğini itiraf etmek, bunlar hakkında soru sormamak, bu tür ifadeleri başka kelimelerle yorumlamamak bunların temel ilkeleri idi.

Teolojiden daha sonra ortaya çıkmış olan „tasavvuf“ ve „Yunan tarzında felsefe“ disiplinlerine bağlı olan bilginler de teolojiyi eleştirmişlerdir. Tasavvufçular duygusal bir dindarlığı (gönül Müslümanlığı) ve sezgisel bir bilgi yolunu savundukları için, akla öncelik veren teolojiye karşı çıkıyorlardı. Filozoflar ise, teologların sorunları halkın anlayamayacağı kadar girift ve karmaşık hale getirdiklerini, diğer taraftan filozofları ikna edemeyecek kadar da zayıf ve temelsiz kanıtlara dayandıkları gerekçesiyle eleştirmişlerdir.

Ünlü İslam bilgini Gazali, teolojiyi tıp bilimine benzeterek İslam toplumunda bir grup entelektüelin bu işle uğraşmasını ve inanç konularında sorunları olan kişilere yardımcı olmasını normal karşılamış; fakat, halkın genelinin bu disiplinden uzaklaştırılması gerektiğini savunmuştur.

b. Sünniliğin teolojiyi benimsemesi ve ilk sünni ekoller
Sünnilik, bir müddet teolojiye direndikten sonra onu benimsemiştir. Mu’tezileden ayrılan Eş’arî (ö.941) bir kitapçık yazarak bu ilimle uğraşmanın lüzumu ve gerekçesini anlatmıştır. „Eş’arîlik“ olarak bilinen teoloji okulu ondan sonra gelişmiştir. Eş’arî’yle çagdaş olan ve aynı zamanda bir Türk olan Ebû Mansur Mâtûrîdî (ö. 944) ise, Maveraünnehir (Bugünkü Türk Cumhuriyetleri) bölgesinde başka bir Sünni teoloji okulu kurmuştur. Mâtûrîdî, daha önce Ebû Hanife’nin ortaya koymuş olduğu inanç ilkelerini akıl ile temellendirmeye çalışmıştır.

Mâtûrîdîlik, teolojik konumu bakımından Mu’tezile ile Eşarîlik arasında bir yerde durmaktadır. Örneğin, Tanrı’nın sıfatları konusunda Eş’arîlige yakınken; insanın sorumluluğu ve dini ahlakın doğası konularındaki görüşleri Mu’tezile’ye daha yakındır. Teoloji, kuruluş aşamasından sonra (8. ve 9. yüzyıllar) giderek gelişmiş ve bilgi, bilginin kaynağı, imkanı, çeşitleri; varlık, varlığın mahiyeti, zorunluluğu, imkanı, yaratılmışlıgı; Tanrı’nın zatı, sıfatları, varlığının kanıtları; imanın mahiyeti, pratik ahlaki davranışla ilişkisi; kader, yani insanın eylemlerinde ve seçiminde özgür olup olmadığı; peygamberlik, peygamberliğin ispatı, mucizenin imkanı, peygamberlerin sıfatları; ahiret; Kur’an’ın yaratılıp yaratılmadığı gibi konuları kılı kırk yararcasına akli ve nakli kanıtlarla tartışmıştır.

ÜY

“Hodrî Meydan!”


Bîranîna-Barzanî-2018-1

20180301_123356
Ali Beyköylü/ Mart 1, 2018

Kürt ve Kürdistan sorununun tarihini incelerken özellikle yakın dönem Kürt siyasal-ulusal mücadelesinin tarihini kavrayabilmek için kısaca daha önceki yıllara bakmak lazım.

Birinci Dünya savaşı emperyalistlerin Orta Doğu’yu paylaşma ve bu arada Kürdistan’ı sömürgeci devletler arasında paylaştırma savaşı olarak masa başı antlaşmalarla tarihteki yerini aldı.

Fakat Kürtler bu tarihi adaletsizliğe karşı hep direndiler. Güney Kürdistan’da ve Kuzay Kürdistan’da direnişler yıllarca sürdü.

Kürt halkının bu bitmez tükenmez özgürlük talepleri, emperyalistlerin destekleriyle sömürgeci devletler tarafından inkar ve imha ile bastırıldı. Şeyh Mahmud BERZENCI, 1925 Şeyh Said, Ağrı, Dersim, Mahabad vb. diğer Kürt hareketlerinde olduğu gibi.

Kuzey Kurdistan’da yıllarca planlı bir şekilde uygulanan sürgün politikaları ile Kürtler asimilasyona tabi tutuldular.

İkinci Dünya Paylaşım Savaşı sırasında da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti de yine aynı kapitalist-emperyalist sistem ile emperyalist Sovyet sistemi kendi çıkarları doğrultusunda anlaşarak tarihi bir ihaneti gerçekleştirdiler. Henüz bir yaşını doldurmamış bir bebek gibi masum, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni orta- dan kaldırdılar ve liderlerini darağaçlarında sallandırdılar. Kürdistan’ın tümü Kürt halkı için bir cehenneme dönüştürüldü. Netice- de Mustafa BARZANI pêşmergeleriyle uzun ve meşakkatlı bir yürüyüşten sonra SSCB’ye iltica etmek zorunda kaldı.

Artık Kürdistan yıllarca lidersiz ve örgütsüz bir şekilde ahu-zar içinde kaldı. Adeta Kürdistan’ın üzerine ölü toprağı serpilmişti. T.C. yöneticileri histerik şoven duygularını “hayali Kürdistan’ı Ağrı dağına gömdük” diye dile getiriyorlardı.

Artık dünyada Kürtlük adına Kürt yok. Her Sömürgeci işgalci devlet Kürtleri kendilerine mal etmeye çalıştı. Türk-Kürtler, Arap-Kürtler, Fars-Kürtler gibi. Ama bu hunhar katliamcılar bir şeyi unutmuşlardı ki, bin yılların kültürünü taşıyan ve insanlık kültürünün beşiği olan Mezopotamya’nın bu kadim halkının küllendiği topraklardan yeniden fışkıracağını.

Nihayet yaşanan yenilginin sus- kunluğu, BARZANI’nin 1958 yılında Irak ve Kürdistan’a dönüşü ile bozuldu. İki üç yıllık barış ve sükunet ortamından sonra, darbeci yönetim ile ihtilafa düşmesi neticesinde 11 Eylül 1961’de Irak yönetimine karşı başlattığı hareketle Kürdistan dağlarında özgürlük mücadelesi yeniden alevlenmeye başladı.

BARZANI’nin yeniden başlattığı hareket kısa bir zaman içinde bütün Kürdistan’da duyulmaya başladı. Türk basını bu Kürt ulusal hareketini aşağılamak için bunu bir “eşkıya hareketi”, “çete hareketi”, “aşiret isyanı” şeklinde göstermeye çalışıyordu. Buna rağmen, yıllarca ezilmiş, hor görülmüş, aşağılanmış, Kürtlüğünden utandırılmış Kürt halkı ve gençleri bu yazıları yazan gazete ve dergileri bile alarak ve burada yazılanları birbirine aktararak bir ümit ışığı aramaya çalışıyorlardı. Gazete ve dergilerde çıkan BARZANI ve pêşmergelerin resimlerini keserek ceplerinde ve yüreklerinin üzerinde taşıyarak, ulusal duygularını tatmin etmeye çalışıyorlardı.

1960 Askeri Darbesi ve 1961’de yürürlüğe konan Anayasa’nın getirdiği daha demokratik bir ortam ve rahatlama, fikri açıdan yeni bir döneme yol açtı. Sol yayınlar rağbet görmeye başladı. Metropollerdeki Kürt gençleri de bu ortamda bir arayış ve okuma seferberliğine girdiler. Türkiye’de sağ-sol tartışmaları süratle gelişmeye başladı.

İşçi-emekçi kesimi örgütlenme faaliyetine girdiler. Türkiye İşçi Partisi (TIP) kuruldu. Kürt aydın ve gençliği de bu sağ ve sol yelpazeler arasında bölünmeye uğradılar. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türk Talebe Federasyonu (TTF), Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) gibi örgütler kuruldu. 1964-1965 yıllarında MTTB yönetimini ellerine geçiren bazı Kürt gençleri iktidarın desteği ile “vatandaş Türkçe konuş” kampanyası açtılar. Yoğun bir propagandaya girdiler. Kürtler Kürtleri asimile olmaya çağırıyordu.

Diğer yandan Kürt aydınları ve gençliği TIP ve FKF içinde yer almaya başladılar.

Basında Kürt sorunu ve Irak’taki Kürt Ulusal mücadelesi tartışılıyor; Kürt aydınları baskı ve zorluklara rağmen zaman zaman Kürtçe dergi ve kitap çıkarmaya çabalıyorlar (Dicle-Fırat, Yeni Akış, Kürtçe Alfabe, Mem û Zîn‘in Latin harfleriyle yeniden basımı) gibi.

Kürdistan’dan gelen gençler Ankara ve İstanbul gibi metropol üniversitelerinde okumaya başladılar. Bu süreç içinde tanışma ve ortak değerler etrafında toparlanma fırsatını elde ediyorlar. Yurtlarda, derneklerde, cemiyetlerde ve kulüplerde dayanışma içine giriyorlar ve böylece ortak değer ve kimliklerinin farkına varıyorlar. Dayanışma gecelerinde bir araya gelip kültürlerini, folklorlarını ve stranlarını dillendiriyorlar. Düzeninin asimile etmeğe çalıştığı bu gençler, süreç içinde metropollerdeki Kürt aydınlarıyla tanışma ve etkileşim sonucu, onların ulusal kimliklerinin bilincine varmasını sağlıyordu. Aynı zamanda süren faşist ve asimilasyoncu baskılarla karşılaşıyorlardı. Bu dönemde genelde Türk solu içerisinde yer alan Kürt gençleri “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme” ilkesini tartışıyorlar. Bu gelişmeler bir taraftan faşist baskılar, diğer taraftan Türk Solu içindeki sosyal şoven baskılar ve dışlamalar, Kürt aydın ve gençleri arasında ayrı örgütlenme tartışmasını ortaya çıkardı.

Güney Kürdistan’da ulusal dire- nişteki gelişmeler bir ümit ışığı gibi Kürt aydın ve gençleri arasında yaygınlaşmaya başlamıştı.

Bu sis ve dumanlı atmosfer içinde Kürtler kendilerine bir yol ve yordam arayışı içine girdiler.

1965-1966 yıllarında bir grup Kürt genci Ankara’da kendi aralarında sürekli bir görüşme arayışı neticesinde Koma Azadîxwazên Kurdistan adıyla bir grup oluşturdular. (M. Ali Dinler, M. S. Bilgin, A. Kotan, H. Buluttekin, M. Uysal, M. Çadırcı, A. Beyköylü).

Bu grup, Kürt gençleri arasındaki asimilasyonu kırmak ve Kürtlük bilincini geliştirmek için, Kürt tarihiyle ilgili bazı bildiriler basıp KAK rumuzu ile dağıtıyordu. Fakat pek etkili olmuyordu.

Faşist ideolojiyi besleyen Ötüken adlı dergi, 1967 Nisan ayı sayısında Nihal Atsız’ın Kürt düşmanlığını işleyen Vasiyetname niteliğindeki makalelerini art arda yayınladı.

Bu makale; faşizmin kin, nefret, katliam ve sürgün kokan insanlık dışı yüzünü ortaya koyuyordu. Sömürgeci-işgalci sistemin inkar ve imha politikalarına yeni bir yol ve yöntem öneriyordu.

Kürdistan’ın Kürtlerden boşaltılıp Orta Asya’dan Türk soyundan kimselerin getirilip yerleştirilmesini isti-yor ve özetle yazısının sonunda da Kürtlere bir önermede bulunuyordu: “Def olup gidin, nereye giderseniz gidin, Barzani’ye gidin, Hindistan’a gidin, Afrika’ya gidin, Birleşmiş Milletlere baş vurup kendinize yurtluk isteyin, Türk milletinin aşırı sabırlı olduğunu, ayranı kabardığı zaman önünde durulamayacağını gidin ırkdaşlarınız Ermenilere sorun da aklınız başınıza gelsin.”

Bu faşist ırkçı görüş Kürtler için kabul edilemez ve cevapsız bırakılamazdı. Bu yazı metropollerdeki Kürt gençleri arasında yaygın bir tepkinin oluşmasına neden oldu. Fakat buna kim ve nasıl bir cevap vermeliydi?

Koma Azadîxwazên Kürdistan grubu, bu düşünceyi ve dergiyi protesto etmek için yol ve yöntem aramaya başladı. Bu faşist ve ırkçı düşüncelerin örgütlü partisi olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve lideri Alparslan Türkeş’le görüşerek protesto etmeyi arkadaşlara önerdim. Bu öneri üzerine Ankara-Erzurum Talebe Yurdu yönetiminde ben ve Sabahattin Deliçakı telefonla randevu alarak görüşmeye gittik.

Elimizde Ötüken dergisi ile başkanlık odasına girdiğimiz zaman aynı dergi A. Türkeş’in masası üzerinde dikkatimden kaçmadı. Odada A. Türkeş ve MBK’sinden bir arkadaşı vardı. Ötüken dergisindeki bu yazının doğulu gençler arasında bir tepkiye yol açtığını, böyle devam ederse olaylar çıkabileceğini söyledim.

A.Türkeş ise bu yazıyı okuduğunu ve tasvip etmediğini, Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğunu, Kürtlerin de Türk olduğunu ve Orta Asya’dan geldiklerini, kendisinin ne kadar Türk o kadar Kürt ve ne kadar Kürt ise o kadar da Türk olduğuna anlatarak bizi inandırmaya ve Erzurum’daki çift minarelerde taş işlemelerdeki nakışlarla Doğulu kadınların dokudukları yün çoraplardaki nakışların aynı olduğunu ve dolaysıyla aynı kültürden olduklarını, çeşitli örneklerle ispatlamaya çalıştı.

Tartışmamız bir saatten fazla sürdü. Bu şekilde daha fazla tartışmaya gerek görmediğim için, ayağa kalktım ve Kürtleri inkâr, imha ve sürgün etmekle bir yere varılamayacağını, çıkacak olaylardan sorumlu olacaklarını, bu düşüncelere karşı sonuna kadar mücadele edeceğimizi söyleyerek odadan çıktık.

Bu görüşmeyi KAK grubundaki arkadaşlarla değerlendirdikten sonra, bir bildiri yayınlamayı kararlaştırdık.

M.Kotan, H. Buluttekin, M. Çadırcı ile bildiri metnini hazırladık. Bildiri özetle şöyle idi.

“Hodri Meydan!

Kim kimi kovuyor?

Asırlardan beri bu topraklarda yaşamış ve yaşayacak olan Kürt halkını kovacak bir güç daha ne anasından doğmuş ve ne de doğacaktır….

… Asıl def olup gitmesi gerekenler halkları birbirine düşürmek isteyen bu örümcek kafalı faşistlerdir… vs.”

Bu bildirimizi dağıtabilmemiz için meşru ve yasal bir zemine oturmamız gerekirdi.

Ankara’da Kürt öğrencilerin dayanışma ve barınma için kurdukları cemiyetler, dernekler ve yurtlar vardı. Bildirimizi bu kurumların yönetimlerine sunduk. 19 kurumun onay ve imzasını aldıktan sonra, bu bildiriden on bin adet bastırdık. Bu dayanışma Kürt aydınları ve gençleri arasında coşkulu bir gelişme yarattı.

Bildirimizin dağıtım işi organize edildi; Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır ve diğer yerlerde dağıtılması üzere gönderdik. Mayıs ayının son haftasının cumartesi günü resmi dairelerin tatil saati olan saat 13:00’da dağıtım yapıldı.

Bu beklenmeyen protestomuz her yönüyle toplumda büyük bir etki yarattı. Günlük gazetelere haber oldu ve köşe yazarlarının yorum köşelerinde yer aldı (Çetin Altan, İlhami Soysal vs.).

Mecliste ve senatoda sert tartışmalara yol açtı. Kürdistan’da büyük bir ilgi gören “Hodri meydan! Kim kimi kovuyor?” bildirimiz il, ilçe ve köylere kadar dağıtılmıştı. TKDP ve TIP için halk arasında iyi bir propaganda fırsatı yaratmıştı.

Eylül ayında Ankara’da bir araya gelen arkadaşlarla bu gelişmeleri değerlendirdik. Kürt halkının yıllarca küllenmiş arzu ve taleplerini mitinglerle ortaya koymayı kararlaştırdık. Bu demokratik girişimimiz kısa zamanda taraf ve zemin buldu. Miting tertip komitesi oluşturuldu. Ekim ayının ilk haftasında başlayan bu mitingler; Batman, Silvan, Diyarbakır, Ergani, Siverek, Tunceli, Ağrı ve en son olarak da Kasım ayında Ankara’da[1] yapıldı.

Bu mitinglere halkın çok önemli ilgisi ve katılımı oldu, mitinglerde Kürt halkının özlem ve taleplerini dile getiren konuşmalar yapıldı, şiirler okundu. Pankartlar ve sloganlar “Hodri meydan!” bildirisine can ve kan katı. Bu mitingler zinciri, tarihe “Doğu Mitingleri” olarak damgasını vurdu. Kürtlerin demokratik yollarla özlem ve taleplerini dile getirilmesi ve legal örgütlenme girişimlerinin yolunu açtı. Aynı zamanda Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın kuruluş çalışmalarına önemli bir zemin oluşturdu.

Türk sol hareketi bu yıllarda başlayan bitmez-tükenmez ve uzlaşmaz teorik ve ideolojik tartışmalar içine girdi.

Sağda devlet destekli ve MHP’nin dümen suyunda yürüyen ırkçı-faşist gruplar ve örgütlenmeler her yerden radikal tabanlar oluşturarak pervasız ve saldırgan eylemlerde bulunuyorlardı. “Komünizmle Mücadele Dernekleri” gibi örgütlenmelerle devrimcilere, Alevilere ve Kürtlere karşı eylemler düzenleniyordu. Doğu Mitingleri’ne karşı Erzurum’da yapılan “Şahlanış Mitingi” gibi.

Bu gelişmeler ve tepkiler Türk solunda bölünmelere ve radikal örgütlenmelerin oluşmasına yol açtı. FKF, Dev-Yol, Dev-Sol, gibi örgütler giderek illegal örgütlere dönüştüler.

Bu gelişmeler ve tepkiler Kürt gençlerini ve devrimcilerini derinden derine etkiliyordu. Kürt gençlerinin “ayrı örgütlenme” tartışmaları gündeme oturmuştu. FKF’den ayrılan bir grup Kürt genci ile arayış içerisinde olan yurtsever Kürt gençleri bir araya gelerek 1968 yılı boyunca bir dizi toplantı yaptılar. 1969’un Mayıs ayına kadar çok detaylı tartışmalardan sonra kurulacak örgütün ismi ve tüzüğü üzerinde anlaşmaya varıldı. Böylece Devrimci Doğu Kültür Ocağı’nın kurucular listesi oluşturuldu.

İlk yönetim kurulu başkanlığına seçilen Yümni BUDAK ile beraber dernekler masasına gerekli evrakları- mızı vererek resmen kuruluşumuzu gerçekleştirdik. Bu süreç içinde katkıları çok yoğun olan arkadaşların bu kuruluşu daha detaylı anlatacaklarına inanıyorum. Yalnız burada süreci ve DDKO’yu olumsuz etkileyen bir gelişmeyi detaylı olarak anlatmam gerekir.

DDKO’nun kuruluş tartışmaları ve çalışmaları sırasında Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin cemiyet başkanı olan Nezir Şemmıkanlı katılmıyordu. Bir gün bana DDKO’nun kuruluşunun içinde olmadığını ve hatta dışlandığına üzüldüğünü söyledi. Kendisinin birçok imkân ve ilişkiye sahip olduğunu ve bunları böyle bir faaliyete sunabileceğini anlatı. Akabinde devam ederek, eğer arkadaşlar bu ilişkiyi ve zemini bulamazsa İstanbul’da kurulacak DDKO ile ilişki kuracağını söyledi. Kendisinin böyle imkan ve olanaklara nasıl sahip olduğunu ve niye değerlendirmediğini sordum.

Bahçelievler’de kiraladığı bir evde kaldığını ve eve gidersek bana bazı şeyler göstereceğini söyledi. Gittik ve bu arada yatağının altında bazı şeyler çıkardı; Bir Kürdistan haritası ve bazı mühürler ve yazılar. Bunları liseden arkadaşı olan Fevzi Kılıç’ın kendisine verdiğini, Avrupa’dan bir Kürt milliyetçisi olan dayısı Dr. A. Rastgeldi’nin gönderdiğini söyledi. Fevzi Kılıç’ın Ankara Belediyesi’nde çalıştığını ve bir çok imkana sahip olduğunu, eğer bunları değerlendirirsek bir çok olanaklar elde edileceğini söyledi. Ve Fevzi Kılıç’la beraber İstanbul’a gideceğini, kendisine yardımcı olmamı istedi.

Ben ise Fevzi Kılıç’ı tanımadığımı onu tanımam gerektiğini dedim. “Tamam ben onu ararım yarın akşam yemeğinde beraber oluruz” dedi. Fevzi Kılıç gece gazinolarını ve eğlence yerlerini denetleyen görevde çalışıyormuş. Akşam yer ayırdığı bir gazinoda buluştuk. Restoranın bahçesinde itina ile hazırlanmış tek bir masada oturduk. Sohbet sırasında Fevzi sahip olduğu imkân ve olanaklardan ve ilişkilerden bahsetti. Bu hususta Nezir ile samimi oldukları için anlaştıklarını ve dayanışma içine girdiklerini, kendisinin de milliyetçi bir Kürt olduğu- nu, Kürt gençlerinin DDKO’da bir araya geldiğine sevindiğini, fakat memur olduğu için bu kuruluşta yer alamadığını, ama katkıda bulunmak için elinden geleni yapacağını söyledi. (Bu sohbetimiz sırasında Nezir tuvalete gitmişti).

Ankara’da güvenilir bir zemin bulamadığını, Istanbul’a kurulacak DDKO’ya yardımcı olabileceğini bunun için Istanbul’a gitmeyi istediğini söyledi.

Benim Doğu Mitingleri ve DDKO’nun kuruluşundaki çalışmalarımı duyduğunu, memur olduğu için bu çalışmalara katılamadığını, ama Avrupa’daki dayısı Dr. A. Rastgeldi ile olan ilişkileri ve onun isteği üzerine ilişki kurmak istediğini söyledi.

49’lardan bazı Kürtlerin bu meseleyi istismar ettiğini, Doğan Kılıç’ın illegal faaliyetler içinde olduğunu, Tunceli dağlarındaki mağaralarda silah depoladıklarını, devlete karşı silahlı mücadeleye gireceklerini duyduğunu, bunları bizim duyup duymadığımızı sordu.

Anlattığı bu şeyleri duymadığımızı, bu gibi olayların yanlış olduğunu ve legal çalışmalara engel teşkil edeceğini söyledim.

Ben ise Kürt halkının yoksul olduğunu, kalkınmaya ve bilinçlenmeye muhtaç olduğunu, demokratik ve legal örgütlenmelerle bilinçlenebileceğine inandığımı söyledim. Mesela ben bu an bir kooperatif örgütlenmesi çalışıyorum. Memlekete döndükten sonra bu kooperatifçiliği halkın içinde yaygınlaştırmaya çalışacağım. Bu şe-kilde halk hem bilinçlenecek ve hem de ekonomik güç haline gelecek. Bu sohbetimiz devam ederken Nezir geldi, o da vaktin geç olduğunu söyleyerek tekrar görüşmek üzere ayrıldık.

Ertesi gün Nezir ve Fevzi ile olan bu ilişkiyi bazı arkadaşlara anlatım, arkadaşlar şok oldular. Fevzi Kılıç’ın şaibeli biri olduğunu, onun ilişkiye gireceği arkadaşları duyarlı kılmak lazım dediler. İstanbul’daki arkadaşları nasıl duyarlı kılacaktık.

Ankara’da istediği zemini bulamayan Fevzi Kılıç’ın Nezir’le beraber İstanbul’a gitmeleri ve bilinen şaibeli durumu bizleri daha fazla tedirgin ediyordu.

Amacımız kuşku duyduğumuz bu iki kişiyle ilgili İstanbul’daki arkadaşları da uyarmaktı. Bunun için bu kuşkunun bunlar tarafından sezilmemesi gerekirdi. Bu durumu bilen arkadaşlar benim bunlarla beraber gitmemin daha uygun olacağını söylediler.

5 Haziran 1969 tarihinde akşam Nezir beni aradı ve İstanbul’a gitmek için bilet alacaklarını söyledi, eğer gitmek istersem benim için de alacaklarını söyledi. Ben de olur dedim. Akşam saat 21:00’de Nezirle otogarda buluştuk. Aynı saatte gelmesi gereken Fevzi, saat 23:00 olduğu halde gelmedi.

Nezir’e, bu adama güvenmediğimi, yalan söylediğini ve bu işten vazgeçmemiz gerektiğini söyledim. Tam o sırada Fevzi karşımıza çıktı. Tren garında bizi beklediğini, onun için geç kaldığını söyledi. Ben yer ayırmışım biletleri alıp geleyim dedi. Biraz sonra geldi, önde ayırdığı yerlerin satıldığını ve arka sırada 3 kişilik yer aldığını söyledi. Bilet alınan otobüs de Gazanfer Bilge firmasının arabasıydı.

Gerede’yi geçtikten sonra Fevzi kalkıp ön tarafa gitti ve orada bazı kişilerle tartışmaya başladı. Yolcular aralarına girerek onu yerine yani yanımıza getirdiler. Kavganın sebebini sorduk, bizim yerimiz almışlar kalkmalarının istedim bana küfür ettiler dedi. Ve cebinde bir ustura bıçağı çıkararak adamlara küfür savurmaya başladı. Otobüsü eyleyin aşağı inelim kim kimin anasını beller görelim. Bolu dağlarındaydık. Fevzi hırçınlık ediyordu. Yolcular rahatsız oldular. Nezir’e bu adam başımızı belaya sokacak inmeyelim dedim. O şekilde gerginlik içinde Düzce’ye vardık. Yarım saat dinlenme molası verildi. Biz tam arka kapının yanında olduğumuz için önce Nezir indi, Fevzi ayakkabılarını giymekle oyalanırken, Nezir’in arkasından tam da ben inerken, Fevzi’nin kavga ettiği adamlar arka kapının önüne gelmiş ve bana ateş etmeye başladılar. Ben vuruldum, sarsıldım ve kapının eleğini tutum, kapıyla beraber arkaya doğru savrularak yere düştüm. Atılan diğer kurşunlar bana isabet etmedi. Nezir geri döndü ve bana doğru geldi. Bağırarak ben vuruldum dedim, sen kaç kendini kurtar. Nezir lokantanın içine doğru kaçtı ve ateş eden kişilerde onun arkasına doğru koştular. Nezir’in anlattığına göre kendisini görememişler, ateş edenler 3 kişi olup lokantanın arka kapısından kaçmışlar.

Nezir yanıma gelip beni kaldırırken, yolcular bir arkadaşımızın da otobüsün içinde vurulup düştüğünü söylediler. Bizi hemen bir taksiye atıp hastaneye gönderdiler. Müdahale yapılıp film çekildi, sol kolumun koltuk hizasında giren kurşun kolumu delerek koltuk altından vücudumun içine girmişti. Doktorlar bu durumda müdahalenin daha tehlikeli olacağını söylediler. Bu şekilde beni servis odasına çıkardılar. Fakat kolum felç olmuştu. Olay saat 02-2:30 sıralarında olmuştu.

Bir müddet sonra Nezir yanıma geldi ve doktorların benim tehlikeyi atlattığımı söylemişler. Fakat Fevzi Kılıç hastaneye gelinceye kadar ölmüş. Bana atılan ikinci kurşun ben savrulup yere düşünce, otobüsün içinde bekle-yen Fevzi’nin kalbine isabet etmiş. Sabahleyin elbiselerini Nezir’e teslim etmişler, cebinde çıkan kimliğini ve eşyalarını tespit etmişler. Cebinde bir de Milli İstihbarat Teşkilatı (MIT) elemanı olduğuna dair bir kimlik çıkmış. Nezir gelip durumu anlatı. Ben de aferin dedim, iyi iş becermişsin. Sana bu adama güvenmediğimi söylemedim mi?

Sabah kontrolünde gelen doktor ve hemşire, Ankara’dan İçişleri Bakanı Faruk Sukan’ın telefonla aradığını ve durumu sorduğunu, onlar da Fevzi Kılıç’ın öldüğünü ve benim durumumun iyi olduğunu söylemişler.

Nezir hemen olaydan sonra Ankara’daki yurtlara ve Erzurum’a telefon açmış. Sabaha doğru Ankara’dan ve İstanbul’dan onlarca talebe gelmişti. Öğlenden sonra babam ve annem Erzurum’dan geldiler. Beni hastaneden alıp Ankara’ya götürdüler ve Ankara Hastanesi’ne yatırdılar.

Orada doktorlar müdahaleye gerek görmediler. Hemşireler, Bakan Sukan’ın yine durumu sorduğunu söylediler.

Durumu ziyarete gelen arkadaşlara da anlatım. Olayın gelişimi, İçişleri Bakanı Faruk Sukan’ın da tertibin içinde olduğunu gösteriyordu.

Zaten daha önceleri Ankara Mitingi sırasında da gerekli güvenliğin alınması için kendisine başvurduğumuzda, aramızda tartışma çıkmıştı.

Tabi sonradan DDKO yargılamaları sırasında bu planın ve tertibin netliği savcının hakkımızda düzenlediği iddianamede ortaya çıktı. Fevzi Kılıç’ın 321/21 numaralı eleman olduğu ve ölmeden önce verdiği raporlar ve ses kasetleri aleyhimize düzenlenmiş şe-kilde delil olarak karşımıza çıktı.

Daha önce Nezir’in evinde yapılan aramada çıkan Kürt bayrağı, mühürler ve bazı belgeler, sonradan DDKO’ya yapılan baskın ve aramada, sanki söz konusu belgeler DDKO’da bulunmuş gibi tutanaklara yansıyacaktır. Bu düzmece delillerle, DDKO’lara dış ilişki içinde oldukları suçlaması yapıldı.

Bundan dolayı bu olayın hem mağduru ve hem de sanığı olduğum için iyi anlaşılsın diye biraz detaylı anlatma gereği duydum.

Bu olaydan sonra ben felç olan kolumun tedavisi için ameliyat oldum ve bu arada da okuldan mezun oldum. Mezuniyetten sonra Erzurum’a yerleştim ve kurduğum kooperatifin gelişmesi için bir çabanın içerisine girdim.

Artık DDKO ve arkadaşlarla olan ilişkim kesilmişti. Ta ki yargılama süreci başlayıncaya kadar.

10. 2006
Kovara BÎR, Hejmar: 5

[1] Ankara Mitingi’nin tertip komitesi; mitinge konuşmacı olarak davet edilecek kişiler üzerinde anlaşamayarak ikiye bölündü. Siyasi parti temsilcilerinin konuşmacı olarak davet edilmesi kararı üzerine; miting komitesi başkanı ve TIP yanlısı Ruşen Aslan’nın istifası neticesinde, yurtsever gençler mitingi neticelendirdi.

Şeyh Said hadisesinde yerleri bilinmeyen Naaşlar


Şeyh Said hadisesinde yerleri bilinmeyen Naaşlar

Ümit_Yazıcıoğlu_1908
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Geride bıraktığımız yüzyılın ilk yarısında Kürtler açısından büyük dramatik gelişmeler yaşandı. Bugün Kürt halkının ulusal önderlerinden Şeyh Said ve 46 arkadaşının idam edilişlerinin 93cü yıldönümü.

Merhum Şeyh Said. Kürt Tarihinde her konuda söz söyleme hakkı olan mutlak güç sahibi siyasi ve ruhani bir lider olarak belirlenmektedir.

Şeyh Said 1865 yılında Erzurum’un ilçesi Hınıs’a bağlı Kolhisar Köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Palu, Muş, Malazgirt’te medrese eğitimi gördükten sonra babasının Hınıs’a göç etmesiyle oraya yerleşmiştir.
Binbaşı Kasım’ın ihbarıyla 15 Nisan 1925 günü Muş-Varto arasında Murat Nehri üzerinde bulunan Abdurrahman Paşa köprüsünde yakalanmışlardır.

Şeyh Sait ve arkadaşları hemen Diyarbakır’a getirilir Şark istiklal Mahkemesi denen mahkemede adil olmayan yargılamalar yapılır. 28 Haziran 1925 Pazar sabahı, mahkeme heyeti, kararını açıklamak üzere daha sahneye çıkmadan, Diyarbakır’ın Dağ kapı meydanında çekiç, testere ve keser sesleri duyulmaya başlanmıştır. Merhum 48 arkadaşı ile beraber 28 Haziran 1925 günü sudan sebeplerle idam cezasına çarptırılır. Ve 46 kişi aynı gece bundan 93 yıl önce Diyarbakır’da infaz edilir.

İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; „Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler. “
Şu bir gerçek ki, 1925 Ayaklanması ulusal bir harekettir. Hadiseyi kendi şartları içerisinde değerlendirmek lazımdır. Bu ulusal Kürt hareketini, irticai bir hareket olarak lanse etmek yanlıştır.
seyhsaid-2
Ancak isyan, milliyetçi Kürt cemiyetleri, aşiret reisleri ve şeyhler arasında iş birliğinin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu dönemin koşuları dikkate alındığında bile 1925 Kürt ayaklanmasını “Kıyam” olarak, değerlendirmek, doğru değildir, çünkü Şeyh Said müstakil bir Kürt devleti kurmak için savaşmıştır. Olayı siyasi olarak organize etmiş değildir. Organizeyi Azadi örgütü yürütmüştür. Bu Örgütün kadrosunu birkaç kişisel etki dışında, deneyimli askerler oluşturuyordu. Bu örgütün Kürt tarihinin bir dönemine damgasını vurduğu kesindir. Ancak resmi tarih, Azade’yi hep atlamıştır. Dolayısıyla devletin resmi kaynaklarında ve resmî ideolojinin perspektifleriyle olaya bakan çevrelerin değerlendirmelerinde Azadî pek geçmez, çünkü Azadînin varlıgı ve kabulü, talimatlarla inşa edilen resmi ideolojinin yıkımı demektir.

Bu arda unutmamak gerekir ki Azadî kadroları o dönem, Bolşevikleri ikna etmek için, örgütün yapısı ve gücü hakkında kendilerine bilgi verirler ve bu bilgiler daha sonra iki yüzlü Bolşevikler vasıtasıyla Ankara Hükümetine ulaştırılır. Dolayısıyla gelişmelerden Hükümet haberdar olur, Şeyh Said’i takibe alır ve Piran provakasyonu gerçekleşir.

“1925 Ayaklanmasının, Şeyh Sait Hareketi olarak anılması, ayaklanmanın örgütlü bir faaliyet olduğu realitesini göz ardı etmek olur. Aksi halde kapsamlı ve doğru bir tahlil yapılamaz. Bu direniş, Kürdistanın ulusal bağımsızlığını amaçlayan örgütlü bir harekettir.

445_197_78411691551491554774

Şeyh Said neden isyan etmiştir?

Gecen yazımda bu sütunlarda özet olarak, Merhum Şeyh Said efendinin liderliğinde yürütülen 1925 Kürt ulusal ayaklanmasını dile getirmiştim. Bu konuda okuyucularımdan çok yorum aldım. Yorum yazanların bir kısmı uluslararası ilişkileri iyi bilmedikleri veya ecnebi devletlerinin arşivlerinde bu konuda detaylı araştırma yapmadıkları için, hareketin ulusalararası arenadaki, ulusal yanını görmemezlikten gelmektedirler. Bazı kelime oyunlarıyla harekâtın sadece dini yanını öne çıkarmak istemektedirler. Bu arkadaşların dini düşüncelerine onlar kadar benimde sayğım var. Fakat bu insanlarımıza tavsiyem hadiseyi objektif olarak değerlendirmeleri, eleştirilerinide kalp kırmadan yapmalıdırlar.

Rahmetli Şeyh Said Efendi Kürd halkının, kendi kadim toprakları üzerinde siyasi iktidar sahibi olması, kendi geleceğini özgürce belirlemesi için 1925 Kürt ulusal ayaklanmasının liderliğini yapmıştır. Asıl amacı bir „Kürt Devleti“ kurmaktı.

6. Ocak 1925 tarihinde Tekman’ın Kırıkhan köyünde yapılan toplantı

6 Ocak 1925″te Şeyh Said, Kürd ileri gelenleri ile Tekman’a bağlı olan Kırıkhan köyünde ilk değerlendirme toplantı düzenlerler. Bu toplantıya rahmetli Şeyh Said , rahmetli Seyda Ömer ve yörenin ileri gelenleri katılırlar. Rahmetli Seyda Ömer Yazıcı Zaza Kürtlerindendir, büyük bir İslam alimidir, aslen Bingöl Kiğili’dir, 1925 Şeyh Said hareketinde Tekman’ın Hırbe Xello ( şimdiki ismi Erence ) köyünde Köy imamıdır ve aynı zamanda zat-ı alileri benim de demdir. Yapılan ilk toplantıda Cami Öztürk isimli onun Şuşarlı yakın korumalarından biriside hazır bulunmaktadır. Merhum Cami Öztürk’ü o hayattayken görme olanağım oldu. Bizlere Şeyh Said hareketini ve kendisinin bu nedenle Hınıs’ta yattığı cezaevi yıllarını anlatırdı.

Bu bağlamda Tekman la ilgili kısa bir değerlendirmeyi de burada yeri gelmişken vurgulamak istiyorum. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra Tekman çeşitli nedenlerle 1946 yılına kadar Hınıs’a bağlı bir köy statüsünde adil olmayan muamele görmüştür. Devlet 29. Ekim 1923 den bugüne Tekman’a yeterli bir hizmet getirmemiştir ve hep yöre insanına hor gözle bakmıştır. Bu durumun ana sebeplerinden birisi Şeyh Said İsyanının 6 Ocak 1925 yılında Şeyh Said ve Seyda Ömer’in yörenin ileri gelenleriyle birlikte Tekman’ın Kırıkan köyünde ilk değerlendirme toplantısını yapmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

Tatos yani Türkçeleştirilen ismiyle Tekman, kuruluş tarihi tam olarak bilinmese bile, 1517 yılında Osmanlı idaresine katılmak zaruriyetinde kalmış Erzurum’un şirin bir ilçesidir. Bölgenin XIX. yüzyıldaki İdari Taksimatı ve İktisadi Durumu 1281/1864 tarihli salnameye göre Hınıs ve Tekman Erzurum sancağına bağlı kaza statüsündedirler. Malazgird ve Bulanık ile Varto-yı Ulya ve Varto-yı Süfla’da Muş sancağına tabi müstakil kazalardır. Bu iki sancağın merkezi Erzurum eyaletidir. Dolayısıyla Tekman 1527’de Osmanlı İmparatorluğu’nun idari taksimatını gösteren defterde (Topkapı Sarayı Arşivi, D 5246) Vilayet-i Kürdistan denilen ve Kürt aşiret reisleri tarafından yönetilen sancaklara tabidir.

Rahmetli Cami Öztürk’ün bana anlattığına göre, Rahmetli Şeyh Said efendinin o gün Kırıkhan köyünde kullandığı cümle şudur: „Bizi Türklerle birlik kılan şeriat ve hilafetti, Türkler şeriatı yok sayıp hilafeti kaldırdıklarına göre artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir bağ kalmamıştır. Dolayısıyla bizler Kürtlerin bağımsızlık hakkını yarın hiçbir kimse ile tartışma konusu yapmayacağız. İlahi adalet, uluslararası hukuk, vicdan ve insanlık onuru da bunu emreder. Şimdi bir Kürd Devleti kurulmalıdır, „“ demiş. Ama Kırıkhan’daki toplantıda kurmak istediği devletin idari şekliyle ilgili kesin bir görüş belirtmemiş. Dolayısıyla rahmetli Şeyh Said’in dini konumuna ve rolüne takılıp hareketin ulusal yanını görmemek büyük bir yanılgı olur. “

Adaleti olamayan istiklal Mahkemesi Savcılığının iddianamesinde Şeyh Said hareketinin ulusal yanının bir tarihi ispatıdır. Şöyle ki İstiklal Mahkemesi „sanıkların“ son söz ve müdafaalarını dinledikten sonra, ittihaz eylediği 28 Haziran 1341 [1925] tarih ve 341/69 numaralı kararı, aynı gün, Mahkeme Başkanı tarafından, açık celsede „sanıklara“ tebliğ edildi.

Mahkeme kararında şöyle deniliyordu: „Din ve şeriatı alet ittihaz ederek, hakikatte `müstakil bir Islam Kürt hükümeti´ kurmak[1] maksat ve gayesiyle Şeyh Said’in vukua getirdiği müsellah [silahlı] isyan ve ihtilal hareketlerine muhtelif şekil ve suretlerde karışıp katılarak isyanın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca, birçok şehir, kasaba ve köyleri -devlet ve hükümet zabıta ve askeri kuvvetleriyle, kanlı ve harp halinde, çarpışmak suretiyle- zapt ve işgal eden ve ihtilal bölgesindeki en mühim vilayet merkezlerinden Diyarbakır şehrini dahi muhasaraya alan ve orada dahi inat ve ısrarla harp ve kıtalden çekinmeyen ve nihayet uğradıkları acz ve mahrumiyetten sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zabit ve vatandaşları cerh, şehit, esir eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şahıslardan oldukları iddiasıyla muhakemeleri icra edilmiş olan seksenbir sanıktan; 1. Şeyh Said (Palu’lu, Nakşibendi Tekkesi şeyhi), 2. Melekanlı Şeyh Abdullah, 3. Kamil Beg, 4. Baba Beg, 5. Şeyh Şerif, 6. Fakih Hasan Fehmi, 7. Hacı Sadık, 8. Şeyh Ibrahim, 9. Şeyh Ali, 10. Şeyh Celal, 11. Şeyh Hasan, 12. Mehmet Beg, 13. Mustafa Beg, 14. Salih Beg, 15. Şeyh Abdullah, 16. Şeyh Ömer, 17. Şeyh Adem, 18. Kadri Beg, 19. Molla Mahmud, 20. Şeyh Şemseddin, 21. Şeyh Ismail, 22. Şeyh Abdüllatif, 23. Molla Emin, 24. Ali Arab Abdi Beg, 25. Mehmet Beg, 26. Süleyman Beg, 27. Molla Cemil, 28. Süleyman Beg, 29. Süleyman Beg, 30. Tahir Beg, 31. Mahmut Beg, 32. Şeyh Ali, 33. Hacı Halid, 34. Timur Ağa, 35. Abdüllatif Beg, 36. Mehmet Beg, 37. Süleyman Beg, 38. Bahri Beg, 39. Şeyh Cemil, 40. Yusuf Beg, 41. Ali Badan Beg, 42. Halid Beg, 43. Halid Beg, 44. Tahir Beg, 45. Tayip Ali Beg, 46. Çerkes, 47. Jandarma Hamid, 48. Hüseyin Hilmi Bey, 49. Hasan (Hani’li Salih Beg’in oğlu, 11 yaşında), isyanın asli faillerinden olarak „idam cezasına“ mahkum edildiler.

Ancak bunlardan Çapakçur Kaymakamı Hüseyin Hilmi Bey’in evvelce, muhtelif zaman ve mahallerde vatani hizmetleri olduğu anlaşıldığı için geçmiş bu hizmetlerinin hafifletici sebep olarak kabulü ile idam cezasının 15 sene kürek cezasına tahviline, Salih Beg’in oğlu Hasan’ın da 15 yaşını ikmal etmemiş olmasına binaen onun hakkındaki idam cezasının da `berayi ıslah´ 10 sene hapse çevrilmesine ittifakla karar verilmiştir.[2] Böylece, 13 Şubat 1925 tarihinde Piran’da başlayan Islamî/Nakşibendî direnişinin yönetici kadrolarından Şeyh Said ile birlikte toplam 47 şahsiyet, Mahkemece verilen idam kararı üzerine, 29 Haziran 1925 Pazartesi günü saat 03:00 sıralarında, Diyarbakır’ın Dağ kapı mevkiinde kurulan 47 sehpada asılarak idam edilmiştir.


İstiklâl Mahkemelerine rolü

1925 ayaklanmasının başlamasından birkaç gün sonra dönemin Başbakanı Fethi Bey (Okyar) siyasi baskılar sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Onun yerine İsmet Paşa (İnönü) yeni bir hükümet kurdu. Meclis, hükümete olağanüstü yetkiler tanıyan Takriri Sükûn Kanunu’nu çıkardı. Ankara ve Diyarbakır’da İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Kimse şimdi bana İstiklâl Mahkemeleri adil yargıladı, adil karar verdi diyemez, çünkü Şeyh Said ve arkadaşlarını mahkûm eden mahkemeleri günümüzde yasal olarak değerlendirmek bile yanlıştır. İstiklal mahkemeleri adil karar vermemişlerdir, adil yargılama yapılmamıştır. Bu realiteyi kimse artık inkâr etmemeli. Eğer adil bir yargılama olmuş olsaydı bu insanların cenazeleri en azından ailelerine teslim edilirdi.

Hadisenin Kıyam olarak değerlendirilmesi
Kıyam Arapça bir kelimedir. Ayağa kalkma, ayakta durma * Bir işe girişme, kalkışma, teşebbüs etme * Ayaklanma, baş kaldırma, karşı gelme * İslâm inancına göre, ölümden sonra, yeniden dirilip ayağa kalkma * (namazda) Ayakta durma anlamına gelir. Şeyh Said hareketini “kıyam „“ olarak niteleyen kardeşlerimiz bu tabiri kavram düzeyinde algıladıklarını belirtmekteler. Ben bu algılamaların farkındayım. Bence 1925 ayaklanmasında Kürdi ve İslami düşünceler belirleyici rol oynamıştır. Bu nedenle ben hareketi Kıyam olarak adlandırmayı doğru bulmadım.

www.yalanyazantarihutansin.org_102
Sonuç:
Netice itibariyle 1925 Ayaklanması Musul-Kerkük sorunu nedeniyle çıkarılmamıştır. Şeyh Said liderliğinde yapılan bu İsyan bir irtica hareketi olmadığı gibi, bölgede çıkarları zedelenen toprak ağaları tarafından da çıkarılmış değildir. Şeyh Said’in amacı bir „Kürt Devleti“ kurmaktı. Merhum dar bir gözlükle dünyaya bakmamıştır. Kürdistan „da, ağa, şeyh, aydın, Seyda, köylü, esnaf ve daha doğrusu bütün Kürtlerin birlikte hareket etmesini örgütleyebilmiştir. Kürdistanın yapı taşlarını bildiği için, Alevileri de Yezidileri de gayri Müslim’leri de kardeş görmüştür. Dolaysıyla 1925 Ayaklanması Kürt ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Kanaatimce Kürtler açısından bu ayaklanma ulusal temeldeki uyanışın önemli bir başlangıcıdır.

II.)
Şeyh Said’in Naaşı GATA’da mı?
Yakın tarihimizde, Kürt meselesi üzerine araştırma yapmanın bin bir türlü zorluğu ve engeli var. Zorluklardan biri resmî belge ve kayıtların araştırmacılara acık olmamasıdır. Şark İstiklal Mahkemeleri dosya ve tutanaklarının incelenmesi ancak TBMM Başkanlığının özel izni ile mümkün olabiliyor. Genelkurmay belgelerini incelemek ise benim gibi bilim adamları için hemen hemen mümkün değil.

Merhum Şeyh Said olayı, bugün bütün dünyada üzerinde fikir yürütülen büyük bir hadisedir. Hadise´nin dinsel mi, yoksa ulusal bir ayaklanma mı olduğu bugün de tartışılmaktadır. Şurası bir gerçektir ki, 1925 hareketi, din ağırlıklı ulusal bir başkaldırıdır. Bu tespiti rahmetlinin son sözlerinden anlamak çok mümkün. „Kendimi milletimin yolunda feda ettiğime hiçbir şekilde pişman değilim. İlerde torunlarımızın bizden dolayı düşman önünde utanç duymamaları bizim için yeterlidir“, diyor.

Dolayısıyla bende bir Kürt düşünürü olarak, bir bilim adamı ve yazar olarak Şeyh Said Ayaklanması ve rahmetlinin cenazesinin nerede olduğuna dair yıllardır arşiv araştırmaları yapıyorum. Bu konuda bugün sizlere önemli bir açıklamada bulunmak istiyorum. Geçenlerde İsviçre Dışişleri Bakanlığı arşivinde araştırma yaparken 08 Ağustos 1925 tarihinde İsviçre büyükelçiliği askeri ataşesinin Türkiye’den, İsviçre Dışişleri Bakanlığı’na göndermiş olduğu bir telgrafı okuma olanağım oldu (bu telgraf tabidir ki şifreyle yazılmış, kısa bir not). Belgenin Fotokopisini çekme iznim yoktu, sadece okuyabildim ve not alabildim. İçeriğini, daha doğrusu metinden anladığımı tercüme ederek sizlerle paylaşmak istiyorum.
„chzcyc 4
tf 24 xxxxx 25 2100
Ayaklanma nedeniyle Diyarbakır´da idam edilen, Kürtlerin Nakşi liderlerinden Şeyh Said, Şeyh Abdullah ve Piranlı Melle Mahmut’un naaşları, infazdan iki gün sonra askerlerce mezarlarından gece çıkarılarak, incelenmek üzere Ankara’da bulunan Askeri Tıp Fakültesi morguna gizlice bir askeri araçla bugün getirildi.
0721 nnnn col 5. 1925 8 12.00 1030 233 7306 52 1155“
Yukarıdaki bu satırlar 8 Ağustos 1925 yılında İsviçre istihbaratçılarınca yazılmış bir telgraf.

Şimdi idarecilerimize sormak gerekiyor, şifre numaralarını aynen verdiğim bu telgrafın anlattığı gerçek mi? Şeyh Said ve üç arkadaşının Naaşı halen Gülhane Askeri Tıp Akademisi´nin morgunda mı? Eğer naaşlar halen GATA morgunda ise, niçin aradan 93 yıl geçtiği halde, neden cenazelerimizi biz Kürtlere teslim etmiyorsunuz? Eğer naaşlar morgda değilse, GATA kayıtlarında Ağustos 1925’de bu meseleyle ilgili herhangi bir not veya kayıt var mı?

Diğer taraftan başka bir arşivde Şeyh Said ve arkadaşları hem şark istiklal mahkemesine ve hem de idama götürülürken, dakika dakika onların her hareketinin filme alındığı belirtiliyor. Böyle bir film var mı? Bu film o zamanın hükümeti tarafından incelendi mi? Genelkurmay arşivlerinde böyle bir film var mı? Eğer mümkünse arşivlerde bizlerinde inceleme yapmamıza olanak sağlanmalıdır. Eğer Şeyh Said’in ifadesi filme alındıysa, hadiseden 93 yıl gibi uzun bir süre geçtiği için, bizlerin bu filimleri incelemesi gerekir diye düşünüyorum.