ACI KAYBIMIZ


 

ACI KAYBIMIZ

Bingöl ili Kiğı ve Adaklı ilçesi eşrafından

Merhum Seyda Ömer ve Merhume Műgrê Yazıcı’nın kız evladı, 

Tekman Eski Belediye Baskan Abdulbaki Yazıcıoğlu’nun

 kız kardeşi,

Tekman Eski Daimî Belediye Baskan Vekili Ali Kaner,

Abdulkadir Acır, Şeyh Mehmet Acır ve Mahmut Ak’ın teyzeleri

Prof. Dr. Dr. Mag. Ümit Yazıcoğlu ve Filiz Koca ’nın halaları,

Gülizar Turan, Mehmet Şerif Turan und Hanifi Turan’ın

Biricik Anneleri,

Emekli Dilova Müftüsü Mehmet Resul HAKSÖYLER ‚in  halası

Bingöl Daimi İl genel Meclis üyesi Ziya Özdemir in teyzesi

Kızılçubuk Muhtarı Mehmet Ali Sezer in Anneannesi

Hacı Şemsi YAZICI

14.Ocak 2018 günü hakkın rahmetine kavuşmuştur

Cenaze 15. Ocak 2018 günü Bingöl’de defnedilecek

Taziyeler Bingöl Haci Hasip Camiinde alınaçaktır.

AİLESİ 

Merhumeye Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta ailesi ve tüm Bünğöl’lüler olmak üzere, dostlarına, yakınlarına yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederiz.

Dünyadaki bu geçici hayata elveda deyip ölüme merhaba diyen ruhlara hep birlikte dua edelim.

Kardeşin
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Merhumenin Ruhuna El fatiha : http://www.izlesene.com/liste/fatiha-suresi

 

 

Advertisements

Hasip Kaplan’ nın HDP’le ilgili sevimsiz açıklaması!


Hasip Kaplan’ nın HDP’le ilgili densiz açıklaması!
 ümit 345
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
     1920 Yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından Kürtlere muhtariyet veya özerklik sözü verildi. Ancak Kurtuluş savaşından sonra bu unutuldu. Bugün Kürtlerin yapması gereken Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920 yılında aziz Kürt miletine verdiği sözün çağımızda en azından anadoluda yerine getirilmesini sağlamaktır.
     Hasip Kaplan „Demirtaş’ın yerine bir Türk göz dikmesin!“ demiş. Kendilerininde bildiği gibi ilkel milliyetçilik hastalıklı bir duygudur. Bazen insanı insanlığından edebilir.
Halkların Demokratik Partisi (kısaca HDP) Türkiye Cumhuriyeti’nin Kanunlarına göre kurulmuş ve bu bağlamda Türkiyede hareket ve faaliyet gösteren, çoğulcu bir siyasî parti. Halkların Demokratik Kongresi’nin 27 Ekim 2013’te yapılan kongreyle partileşmesi sonucu kuruldu. Parti liderliği eş başkanlık sistemi üzerinden yürütülmektedir. Halkların Demokratik Partisi, Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri sonrasında kurulan 63. Türkiye Hükûmeti’nde iki bakanlıkla temsil edildi, Kocaeli Milletvekili Ali Haydar Konca Avrupa Birliği Bakanı ve İzmir Milletvekili Müslüm Doğan ise Kalkınma Bakanı olarak görev yaptılar. HDP iktidara gelmiş ülkeyi yönetmiş bir parti. Tabidirki kongresinde Türk bayrağı olacak.
     Bayrak bir devletin ve milletin bağımsızlığını sembolize eder. Her insanın tek tek sembolü olan bayrak insanlık onuru gereği her bireyin şerefidir ve korunmalıdır. Bir bayrağın korunması için kendi bayrağımız olması gerekmez. Tüm bayraklar kutsaldır. Her millete ve ulusa saygı duymamız da insanlık onurunun bir gereği olduğundan başkalarının milli marşlarına ve bayraklarına da sahip çıkmalıyız. Böylece kendi marşımıza ve bayrağımıza saygı duyulmasını da sağlarız.
     HDP’e üye olan, secme ve secilme hakkına sahip herhangi bir vatandaş genel başkanlığına aday olabilir ve HDP in genel başkanı secilebilir. Eğer Hasip Kaplan yapmış olduğu bu olumsuz açıklamasında Ahmet Türk’ün HDP genel başkanı secilmemesini vurgulamak istiyorsa, hata yapıyor. Ahmet Türk’ün HDP’in genel başkanlığına aday olmasına bu partinin tabanı, meclisteki mebusları olumlu bakar ve açık açık destek verirler.
     Diğer taraftan Hasip Kaplan ın açıklamasında kullandığı dil eşitlik ilkesine aykırı ve hukukçulara yakışmıyor. Hasip Kaplan’a burdan sormak gerekir acaba Ermeni, Süryani, Laz, Çerkez, Türk ve ya Rum vatandaş HDP’in genel başkanı olamazmı? Bu insanlar da bu memleketin vatandaşı değil mi?
     Hasip Kaplan açıklamasında surci lisan etmedi, bilinçli olarak maksadını aştı, değerli Recep Maraşlı’nında belirttiği gibi o „Kürt ulusal hareketini temsilen birilerini kastetti. Ne var ki bunu konuşan da sıradan biri değil birkaç dönem milletvekilliği yapmış bir hukukçu“.
     Değerli Ahmet TÜRK, tüm kesimleri birleştirebilecek tecrübeli bir siyasetçi, kimsenin sözüne bakmadan, HDP genel başkanlığına aday olmalı ve HDPin genel başkanı secilmelidir. HDP acısınında bana göre doğru olan bunu yapmaktır, gerisi hikaye.
     Anayasanın eşitlik ilkesine göre secme ve secilme hakkına sahip olan her vatandaş HDP genel başkanlığına aday olabilir. Ahmet Türk tecrübeli bir siyaset adamı ve HDPin genel başkanlığına laiktir. Ayhan BİLGEN bu işe kulaç atmamalı, çünkü çiçek daha henüz açmamıştır. Ayhan Bilgen, güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlı bir siyasetçidir, bu meziyetlerini nerede ve nasıl kullanacağını bilmezse, sabah rüzgarlarında savrulur gider. Buna sebebiyet vermemeli.
 HDP Kürt, Türk, Ermeni, Süryani, Çerkez, Arap ve tüm Anadolu da yaşayan Halkların evlatlarının Onur, Cesaret, Özgürlük İnancı ve eşsiz fedakarlıklarıyla bugüne gelmiş bir parti. Keşke Kürtlerin birbirine olan düşmanlığı sadece, partiler ve sosyal medya düşmanlığı ile sınırlı kalsa. Diğer taraftan öz kardeşini öldürmek için sömürgecilerin ‘’paralı uşakları’’ olmak için sıraya giren cahşlara ne demeli?
Kommentare

TATOS BEĞLERİNDEN DEĞERLİ HACI BABA ULUÇAY’IN VEFATI NEDEYİYLE TAZİYE MESAJIM


Değerli Hacı Baba Uluçay, bey efendinin 22. Aralık 2017 tarihinde Hakk’a yürüdüğünü an itibariyle derin üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.                                                                  Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta tüm ailesi ve Tatos beğleri , ailes  tüm Tekman’lılar olmak üzere, dostlarına, yakınlarına ve yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederim. Em ji XWEDA Hatine û Bêguman Dîsa Her Dê Vegerin Wî . Me wefata welatperwer, azadîxwaz û lehengê tekoşîna doza Kurdistanê, Siyasetwanê Kurd-Kurdistanî Birêz Hecî Baba Uluçay bi xemgînî bîhîstiye. Em ji XWED Ayê heq bi merhûm Birêz Hecî Baba Uluçay re rehmetê û ji malbat, rêheval, hezkiriyên wî û gelê Kurdistanê re jî sersaxiyê dixwazin. XWEDÊ wî bi rehma xwe şad bike û cihê wî bike biheşt.    RUHUNA EL FATİHA

Kardeşiniz

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

https://www.izlesene.com/liste/fatiha-suresi

Fahndungsersuchen der Türkei


Fahndungsersuchen der Türkei

Kein Weg zurück dank Interpol

Der Hamburger PKK-Dissident Selim Çürükkaya wollte für zwei Wochen in den Nordirak fliegen. Jetzt sitzt er schon über zwei Monate in Erbil fest.

Ein Mann in Anzug und Krawatte

Fragwürdigen Vorwürfen ausgesetzt: der deutsch-türkische Schriftsteller Selim ÇürükkayaFoto: privat

Selim Çürükkaya hat jetzt Zeit für sein neues Buch. Er ist im Gästezimmer von Bekannten untergekommen und schreibt dort über seinen kleinen Bruder, dessen Leben fast noch bewegter verlief als sein eigenes. Nach dem Aufstehen macht Çürükkaya seine Gymnastik, nach dem Frühstück setzt er sich dann an den Computer und schreibt bis zum Abend durch: über Saids Zeit in der PKK, seine Flucht nach Deutschland, seine Rückkehr als Peschmerga und die Mine des IS, die ihn vor zwei Jahren vor Mossul tötete. Es wird ein dickes Buch. Aber wenn Selim Çürükkaya Pech hat, ist es fertig, bevor er aus dem Gästezimmer wieder auszieht.

Der Schriftsteller aus Hamburg hat nämlich ein Problem: Der 63-jährige Deutsche sitzt seit September in Erbil fest. Während einer Reise in den Nord­irak erfuhr der Erdoğan-Kritiker, dass die türkischen Behörden über Interpol weltweit nach ihm fahnden lassen. Zwar setzen weder die Behörden in Erbil noch die in Deutschland das Festnahmeersuchen um. Aber würde sich Çürükkaya auf den Weg zurück nach Hamburg machen, könnte er unterwegs hinter Gittern landen.

Anzeige

Seine Situation erinnert an die des Kölner Autors Doğan Akhanlı. Die Türkei hatte auch ihn über Interpol suchen lassen, im August wurde er deshalb in Spanien festgenommen, erst im Oktober durfte er zurück nach Deutschland. Der Fall löste Empörung aus, da er zeigte, wie autoritäre Regierungen die Interpol-Struktur missbrauchen können, um Kritiker mit fragwürdigen Vorwürfen in Schwierigkeiten zu bringen. Liefert der Fall Çürükkaya jetzt den nächsten Beleg für die Anfälligkeit des Fahndungssystems?

Die Türkei beschuldigt den Hamburger, Terroraktionen einer PKK-Splittergruppe unterstützt zu haben. Tatsächlich war der Schriftsteller einst Funktionär der kurdischen Arbeiterpartei und saß deshalb elf Jahre in türkischen Gefängnissen. Vor einem Vierteljahrhundert brach er aber mit ihr und fiel bei seinen ehemaligen Genossen in Ungnade. „Meinen Freund Selim heute wegen seiner Vergangenheit zur Fahndung auszuschreiben ist absurd. Interpol macht sich wieder mal zum Handlanger von Erdoğans Verfolgungswahn“, sagt der Journalist Günter Wallraff, der Çürükkaya 1995 kennenlernte und monatelang in Köln versteckte, um ihn vor der PKK zu schützen.

GÜNTER WALLRAFF, JOURNALIST„Meinen Freund Selim heute zur Fahndung auszuschreibenist absurd“

Kurz zuvor hatte sich der Schriftsteller selbst in Lebensgefahr gebracht – mit einem Buch, in dem er seine eigene Geschichte erzählte: Çürükkaya wuchs als Sohn einer kurdischen Familie im Osten der Türkei auf und war Gründungsmitglied der PKK. 1980 landete er deshalb im Knast, erst 1991 kam er frei und ging zurück in den Untergrund.

Was er in den Monaten danach in einem PKK-Camp erlebte, schockierte ihn. In seinen Augen hatte sich die Gruppe unter Abdullah Öcalan zu einer stalinistischen Sekte entwickelt. Wer Kritik wagte, landete im Kerker oder wurde direkt erschossen. Da war zum Beispiel ein ehemaliger Mitgefangener, der nach seiner Haftentlassung ebenfalls seine Illusionen verlor und sich anderes als Çürükkaya direkt von Öcalan abwandte. Der Mann gründete eine neue Gruppe und nannte sie „PKK/Wejin“. Zu Deutsch: Neugeburt. Er wollte den Krieg gegen die Türkei fortsetzen, ohne dem despotischen Parteichef zu folgen.

Die PKK verurteilte ihn dafür im Sommer 1991 zum Tode, eine Woche später wurde er erschossen. Çürükkaya selbst hatte für die Hinrichtung plädiert, obwohl er seinem ehemaligen Mithäftling insgeheim zustimmte. „Wenn ich gesagt hätte, was ich dachte, hätte es mir den Kopf gekostet“, schrieb er später in seinem Buch.

Çürükkaya fügte sich zwei Jahre lang, wurde als Funktionär nach Deutschland geschickt und kümmerte sich hier nach eigenen Angaben um die Propaganda der PKK. Erst 1993 setzte er sich ab, schrieb sein Buch und landete damit selbst auf der Todesliste der Organisation. Er versteckte sich in Deutschland, erhielt Asyl und später die Staatsbürgerschaft.

Zwischen den Stühlen

Seitdem sitzt Çürükkaya zwischen den Stühlen: Er schreibt weiter gegen Öcalan an, für dessen Anhänger er ein Verräter bleibt. Gleichzeitig kritisiert er in seinen Texten den türkischen Staat, zuletzt in der Woche vor seiner Reise nach Erbil. Weil türkische Behörden das Grab seines Bruders mit dem Bulldozer platt gemacht hatten, verfasste Çürükkaya einen offenen Brief an Präsident Erdogan. „Vergessen Sie nicht, dass auch Sie das Ende eines jeden Tyrannen treffen wird“, schrieb er.

Vielleicht liegt es an solchen Sätzen, dass der türkische Staat dem PKK-Dissidenten nie verziehen hat. Laut Çürükkaya liegt in der Türkei seit Jahren ein Haftbefehl gegen ihn vor. Die Staatsanwaltschaft beschuldige ihn der antitürkischen Propaganda. Dass er auch im Ausland Probleme bekommen könnte, ahnte er erstmals vor vier Jahren, als er mit seiner Familie in den Urlaub flog: In Tunesien, erzählt Çürükkaya, hielten ihn Grenzpolizisten vier Stunden am Flughafen fest, dann setzten sie ihn in den nächsten Flieger zurück nach Deutschland. Gründe nannten sie nicht.

Reisen in den Nordirak schienen aber sicher. Çürükkaya ist öfters in der kurdischen Autonomieregion, die Sicherheitskräfte hielten ihn nie auf. Auch als er am 19. September von Düsseldorf nach Erbil fliegt, läuft alles wie immer. Er will an einer Gedenkfeier zum Todestag seines Bruders teilnehmen und zwei Wochen später zurück nach Deutschland fliegen.

Ein Zufall bringt seine Pläne durcheinander. Am 25. September halten die Kurden der Autonomieregion ein Referendum ab und stimmen für die Unabhängigkeit vom Irak. Die Zentralregierung in Bagdad verhängt als Reaktion eine Blockade gegen den Flughafen von Erbil. Seitdem gibt es von dort keine Passagierflüge. Will Çürükkaya ausreisen, muss er nach Bagdad fahren und von dort fliegen.

Wegen der Erfahrung in Tunesien zögert er aber. Was, wenn ihn die Polizei in Bagdad in eine Zelle steckt und an die Türkei ausliefert? Um sicherzugehen, lässt er sich einen Termin im deutschen Konsulat geben und trägt dort seine Geschichte vor. Einen Tag später kommt eine E-Mail aus der Rechtsabteilung: „Erkundigungen haben ergeben, dass ein weltweites Fahndungsersuchen (Red Notice) der türkischen Behörden hinsichtlich Tatvorwürfen im Zusammenhang mit der PKK vorliegt.“

Die Frage der „Red Notice“

Eine Red Notice kann jedes Interpol-Mitgliedsland über das Generalsekretariat der Organisation verbreiten. Den anderen Mitgliedern steht es dann frei, ob sie die gesuchte Person festnehmen und ausliefern. Zuvor prüft die Interpol-Zentrale zwar, ob das Ersuchen den Statuten entspricht; Fälle politischer Verfolgung soll sie eigentlich aussortieren. In der Praxis rutschen aber immer wieder fragwürdige Fahndungen durch.

Was genau in der Red Notice gegen Çürükkaya steht? Mitte November erhält sein Anwalt in Deutschland Auskunft vom Bundeskriminalamt. Schon am 14. Juni 2011 ging demnach das türkische Ersuchen beim BKA ein. Der Vorwurf: „Finanzierung von Kalashnikovs samt Munition im Zusammenhang mit der PKK/Wejin in den Jahren 1991–1995.“ In dem Schreiben folgt eine Liste mit 21 Attentaten, die die Bande im gleichen Zeitraum ausgeführt haben soll.

PKK/Wejin? Das ist die Gruppe, die sich 1991 gegen Öcalan erhoben hatte und deren Anführer mit Çürükkayas Zustimmung sterben musste, obwohl dieser inhaltlich mit ihm auf einer Linie lag. Ist es denkbar, dass der Schriftsteller die Zelle nach seinem Bruch mit Öcalan unterstützte und in Deutschland Geld für Waffen sammelte?

„Das ist eine große Lüge. Ich war nie Teil der PKK/Wejin“, sagt Çürükkaya. Mehr noch: Nach der Hinrichtung des Anführers 1991 sei die Splittergruppe am Ende gewesen, bewaffnete Angriffe habe sie danach nicht mehr ausgeführt.

Tatsächliche liegen keine Belege für Attentate vor. Entsprechend setzten die deutschen Behörden das türkische Fahndungsersuchen weder um, noch stellten sie Çürükkaya in Deutschland vor Gericht. Zunächst halfen sie ihm aber auch nicht: 2011 informierten sie ihn weder über die Red Notice, noch drängten sie bei Interpol auf die Löschung.

Erst diesen November, nach Çürükkayas Besuch im Konsulat, werden sie aktiv. Das BKA teilt Interpol am selben Tag mit, dass Deutschland dem Gesuchten Asyl gewährte und ihn später eingebürgerte. Die deutsche Botschaft wendet sich an die irakische Polizei und versucht, freies Geleit auszuhandeln. Erfolglos: Mitte Dezember erhält Çürükkaya aus dem Konsulat die Auskunft, dass „eine Ausreise über Bagdad für Sie im Moment nicht ohne Schwierigkeiten möglich sein wird“.

So wird das Gästezimmer in Erbil für den Schriftsteller zum Wartesaal. Vielleicht wird Interpol das Fahndungsersuchen ­gegen ihn irgendwann löschen. Einen Antrag darauf hat sein Anwalt gestellt. Die Entscheidung kann aber dauern.

Ansonsten bleibt Çürükkaya nur die Hoffnung, dass aus Erbil irgendwann wieder Flüge nach Deutschland starten. Die Regierung in Bagdad müsste dafür die Sperre des Luftraums aufheben. Diese Entscheidung kann aber noch länger dauern.

Die Kurden als ein Volk ohne souveränen Staat.


ümit 345
von Prof. Dr. Dr. Mag. Ümit Yazıcıoğlu
     Prolog
     Es stellt sich die Frage, wo liegt Kurdistan? Dies wird in der ersten kurdischen Chronik von 1596, dem „Sheref-Nameh“ wie folgt beantwortet: „Du Kurde, weißt Du, wo Deine Stämme leben? Hör zu, ich beschreibe Dir die Heimat Deines Volkes. Vom Taurus bis Iskenderun, vom Westen bis zum Schwarzen Meer verläuft die Grenze Deiner Heimat, vom Schwarzen Meer durch Ardahan den Fluß Aras entlang, merke das, führt die nördliche Grenze Deiner Heimat, vom Alwand-Gebirge durch den Urmiyeh-See bis zur Quelle des Flusses Aras verläuft die östliche Grenze Deiner Heimat, von Ahwaz und dem Hamrain-Gebirge bis Sandjar und Nassibain führt die südliche Grenze Deiner Heimat“.
     Die Kurden als ein Volk ohne souveränen Staat.
     Auf den meisten Landkarten handelt es sich bei der geographischen Bezeichnung von Kurdistan um die Bergregion, die das Gebiet vom Südosten der Türkei über den äußersten Norden des Irak bis in den westlichen Iran umfaßt. Demgegenüber bezeichnen vor allem kurdische Quellen das ethnographisch geschlossene Siedlungsgebiet der heute etwa 40 Millionen lebenden Kurden als Kurdistan, mehr als ein doppelt so großes Territorium. Dies erstreckt sich von den Taurus – Ausläufern in der Zentraltürkei im Westen bis zur iranischen Hochebene im Osten. Im Norden geht das Gebiet vom Berg Ararat bis zu den Ebenen Mesopotamiens im Süden. Dieses Gebiet, in dem das kurdische Volk seit Jahrhunderten lebt und seine politische Selbstbestimmung erlangen will, umfaßt ca. 550 000 qkm und ist so groß wie Frankreich.
     Türkisch-Kurdistan ist ein Teil der türkischen Republik und die Heimat des Teiles des kurdischen Volkes, der innerhalb der Grenzen dieses Staates lebt. Bezogen auf das Staatsgebiet der Türkei umfaßt nach kurdischen Vorstellungen Türkisch-Kurdistan mit 230 000 qkm rund ein Drittel des gesamten türkischen Territoriums. Es handelt sich vor allem um Ost-, Süd- und Südost-Anatolien. „Nach einer jüngsten Berechnung des Nationalen Sicherheitsrates in Ankara wird es in 30 Jahren mehr Kurden als Türken in der Türkei geben“. Die Kurden stellen die Mehrheit der Bevölkerung in den südöstlichen Provinzen der Türkei, so in Ağrı, Binğöl, Bitlis, Erzurum, Diyarbakir, Hakkari, Mardin, Siirt, Şirnak, Adıyaman, Mus, Urfa, Van u.a. Verwaltungsmäßig machen sie etwa 30 von 81 Provinzen des Staates aus. Das Volk der Kurden ist in der Türkei seiner Identität und seines Rechts auf Selbstbestimmung beraubt worden. „Jeder, der einen legitimen Anspruch darauf hat, Kurde zu sein, das heißt, jedes Kind, das von kurdischen Eltern geboren worden ist, bekommt automatisch eine türkische Identität. Ihm wird das fundamentale Recht, Kurde zu sein, verweigert“. Trotzdem besitzt das kurdische Volk alle Merkmale einer Nation, die die modernste Stufe der gesellschaftlichen Entwicklung der Völker in unserer Epoche ist. Denn es hat eine gemeinsame Sprache, eine gemeinsame Geschichte, welche durch territoriale Einheit und geistige Zusammengehörigkeit gekennzeichnet ist.
     Ihrer Abstammung nach sind die Kurden nach Ansicht der Ethnologen Nachfahren von indoeuropäischen Stämmen583, die sich in dieser Gegend vor etwa 4000 Jahren angesiedelt hatten584. Ihrem eigenen Selbstverständnis nach fühlen sich die Kurden als die direkten Nachfahren der Meder. Diese eroberten 612 v. Chr. Ninova und wurden ihrerseits 550 v. Chr. von den Persern erobert.
     In seiner ganzen Geschichte hat das kurdische Volk, abgesehen von kurzlebigen Stammesdynastien und der vom 22. Januar 1946 bis zum Frühjahr 1947 bestehenden „Republik Mahabad“, keine politische Unabhängigkeit gekannt. Hingegen dienten die kurdischen Fürstentümer vom Untergang des Mederreichs bis zum ersten Weltkrieg immer wieder den Interessen fremder Mächte als Pufferzone. Im Mittelalter war das Kurdengebiet ein Puffer zwischen Türken und Persern .
     Die Geheimverträge der Alliierten über die Aufteilung der Türkei und Kurdistan führten 1916 zu der Deportation von 700 000 Kurden nach Westanatolien. Mit dem Zusammenbruch des Osmanischen Reichs 1918 schien es, daß die nationale Frage der Kurden, die seit Jahrhunderten Thema kurdischer Politik und Literatur war, einer Lösung nahegebracht werden könnte. Im August 1920 wurde der Vertrag von Sevres unterzeichnet .
     Der Vertrag von Sevres sah neben drei arabischen Staaten auch Kurdistan und Armenien als unabhängige Staaten vor. Dieser Vertrag wurde jedoch nie von der türkischen Nationalversammlung ratifiziert. Drei Jahre später wurde der Vertrag von Lausanne abgeschlossen.
     In ihm fanden jedoch nur noch die arabischen Staaten Hejaz, Syrien und Irak Erwähnung, von Kurdistan und Armenien hingegen war keine Rede mehr. Die Hoffnungen der Kurden auf einen Nationalstaat wurden nicht erfüllt. Diesen Vertrag hat die Türkei ratifiziert, weil die anatolischen Teile Kurdistans bei der Türkei blieben. So verlaufen bis zum heutigen Tag durch das Siedlungsgebiet des kurdischen Volkes Grenzen von vier Staaten.
     Seitdem die Araber das Siedlungsgebiet der Kurden im 7. Jahrhundert n. Chr. erobert haben, sind die Kurden fast ausschließlich Moslems. Zunächst hatten sie sich gegen die Übernahme des moslemischen Glaubens gewehrt. Im Laufe der Zeit entwickelte sich eine Art „Volks-Islam“, bei dem die Kurden ihre eigene Kultur in den Islam einbrachten. Heute ist die große Mehrzahl der Kurden der sunnitischen Glaubensrichtung des Islams zuzuordnen. Sie leben nach der schafiitischen Lehre. Daneben gibt es mehrere Hunderttausende Schiiten, welche sich als Qizilbas bzw. Alewiten darstellen.
Als Alewi bezeichnen sich die Mitglieder der Sekte der Nusairier. Diese haben vor allem in Syrien führende Positionen inne. In Iranisch- und Irakisch-Kurdistan gibt es daneben noch einen kleinen Prozentsatz Christen unter der dortigen Bevölkerung. Es handelt sich um Nestorianer und Assyrer. Dies sind jedoch nicht Kurden, sondern Angehörige der assyrisch-aramäischen Volksgruppe. Schließlich leben im türkischen Teil Kurdistans noch zwischen 30 000 und 50 000 Kurden als Yezidi. Die verschiedenen Dialektgruppen der kurdischen Sprache gehören mit dem Kurmandschi , Zazaki602, Sorani, Lori und Gorani der indo-europäischen Sprachfamilie an.
     Jedoch weist das Kurdische als Schriftsprache keine Tradition auf. Zu seiner Wiedergabe werden vielmehr arabische, lateinische und – von den verstreut in Armenien lebenden kurdischen Splittergruppen – kyrillische Schriftzeichen verwendet. Hinge gen verfügen die Kurden über ein reiches Potential an Märchen, Mythen und Legenden und auch über eine eigene musikalische Kultur, denn sie gelten als eines der ältesten Kulturvölker der Erde. Doch dieses literarische Erbe bleibt wegen des immer noch weit verbreiteten Analphabetismus einem Großteil des Volkes verschlossen. Insgesamt sind 70% der Kurden Analphabeten, in der Türkei liegt der Anteil der Analphabeten bei der kurdischen Bevölkerung sogar bei 72 % .
     Die natürlichen Grundlagen in Kurdistan zeichnen sich durch ein reichhaltiges Vorkommen an Bodenschätzen aus. Diese sind jedoch größtenteils noch nicht erschlossen. Die 1927 entdeckten Erdölvorkommen in der Gegend von Kerkük sind unermeßlich groß und führten seitens der irakischen Behörden zu der Behauptung, daß sie nicht als ein Teil Kurdistans anzusehen seien. Neben den heftig umstrittenen Erdölvorkommen in Irakisch-Kurdistan konnten auch in kurdischen Gebieten der Türkei, des Irans und Syriens Ölvorkommen festgestellt werden.
     Gefördert werden in einigen Regionen Eisenerz, Kupfer, Erdgas und Chrom, während die Ausbeutung der Gold- und Silbervorkommen sowie die dort vermuteten Uran-Lagerstätten bisher noch nicht bekannt geworden sind610. Eine unterentwickelte Infrastruktur und die verkehrstechnischen Schwierigkeiten in den gebirgigen Landschaften ließen Kurdistan auf einem wirtschaftlich unterentwickelten Niveau stehen bleiben. Trotz des natürlichen Reichtums gibt es kaum Arbeitsplätze in der Industrie Kurdistans; lediglich stellt die Mineralölbranche eine Ausnahme dar.
     Hingegen ist die Landwirtschaft trotz traditioneller Methoden und archaischer Eigentumsverhältnisse sehr produktiv und kann als offen für eine Integration in andere Märkte bezeichnet werden. Auch arbeiten drei Viertel der Bevölkerung im Agrarsektor6. Es ist eine abwechslungsreiche Fruchtfolge mit Weizen, Gerste, Reis und Tabak vorzufinden. Des weiteren werden zahlreiche Obstsorten angebaut. Das Vieh und hier insbesondere die Schafe liefern Fleisch, Milchprodukte und Wolle. Durch die Forstwirtschaft werden Bau- und Brennholz der Nutzung zugeführt. Jedoch ist der Lebensstandard in Kurdistan im allgemeinen bis heute sehr niedrig geblieben613. Nur durch Ausbau der Infrastruktur sowie durch erhebliche Investitionen in den Abbau und die industrielle Weiterverarbeitung der vorhandenen Bodenschätze ließe sich eine effektive Verbesserung der wirtschaftlichen Rahmenbedingungen erzielen

Kudüs sorunu ve çözüm önerilerim.


29424_113472778691693_8329273_n (2)

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

14.05.1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından Arap-İsrail Savaşları patlak vermiştir. Birleşmiş milletler 29.11.1947 tarihinde Filistin’in paylaştırılmasına karar vermiştir. O gün bu kutsal toprakların %56’si Yahudilere %44’si ise Filistinlilere bırakılmış, Kudüs’e Uluslararası statü verilmiştir.

29.11.1947 den günümüze Filistin ve İsrail Kudüs’ün kendi başkentleri olduğunu hep iddia etmektedir.  İsrailliler daha ileri giderek Kudüs’ün 3 bin yıldır İsrail Devleti’nin başkenti olduğuna inanmakta ve bunu her ortamda dile getirmektedir.   Bu makalenin konusu bu iddiaları şimdi irdelemek değildir, çünkü bu iddiaları irdelemek tarihçilerin işidir. İsrail, Doğu Kudüs’ü 1967 Altı Gün Savaşı sonrasında işgal etti ve ardından topraklarına kattı. Bu durum uluslararası alanda hukuken tanınmıyor. – Filistinliler, Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti yapmak istiyor. İsrail ise bütün Kudüs’ü başkenti olarak görüyor.

Günümüzde ise ABD ve Çekya devletleri, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu kabul etti. İsraillilerin nüfuz ettiği bazı Afrika ülkeleri ve birçok küçük ülkenin ise ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması kararına benzer kararlar almasında önümüzdeki aylarda mümkündür. Bu gelişmeleri hukuka aykırı bulan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ABD’nin Kudüs kararının iptali için BM’de girişim başlatacaklarını açıklamıştı. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etme kararının ardından konuyla ilgili bir tasarıyı gündemine almaya hazırlanıyor.

Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etme kararının ardından konuyla ilgili bir tasarıyı gündemine almaya hazırlanıyor.

18.12.2017 Pazartesi günü oylamaya sunulması beklenen taslak metin, Kudüs’ün statüsü konusunda BM’nin herhangi bir değişikliğe gitmeyeceğinin altını çiziyor. Türkiye diplomaside başarılı yol alıyor.

Araplar Kudüs’ü, Mekke ve Medine’yi emperyalizme sattı. Müslümanların ilk kıblesi kirli bir pazarlığa konu edildi. Satıldı, peşkeş çekildi. Petrol verip iktidar satın alanlar şimdi Kudüs’ü vererek iktidar pazarlığına girdiler. Dün yaşasın Trump diyenler bugün kahrolsun Trump diyorlar, Omurgaları yok, bugün sağa yarın sola eğilebilirler o yüzden bunların arkasından giden mutlaka duvara toslar kanaatindeyim. Bu Arap dikta rejimleri elbette bir gün tek tek yıkılacaklar.

Günümüzde Kudüs’ün statüsü, İsrail-Filistin çatışmasının en önemli sorunlarından biri olarak kendisini göstermektedir. Bana göre Filistin’in başkente Ramallah, İsrail’in başkentinde Tel Aviv olarak kalmalıdır.  Aksi bölgede büyük savaşların doğmasına sebep olacaktır.

Eski Kudüs, birçok önemli noktalara sahiptir. Bunlar Tapınak Dağı, Ağlama Duvarı, Kutsal Mezar Kilisesi, Kubbet-us-Sahra ve Mescid-i Aksa vardır. Birleşmiş Milletlerin yaptırdığı araştırmaların sonuçlarına göre Filistin’de işsizlik %39’a, yoksulluk %67’ye çıkmıştır. Bu ortamda Filistinlilerin bir barut fıçısı gibi patlamaları mümkündür. İsrail’in, buna sebep vermemesi gerekir, akli selimle hareket ederek תל אביביפו Tel Aviv-Jafo, başkent olarak kalmalıdır.

Diğer taraftan emperyalizmin denetimi ve yönlendirmesinde Ortadoğu’ya doğru yürüyen bir istila düşüncesi ve dalgası var, bu tuzağı hepimizin görmesi ve buna e hazırlıklı olmamız lazım. Araplar Kudüs’ü, Mekke ve Medine’yi emperyalizme sattı. Müslümanların ilk kıblesi kirli bir pazarlığa konu edildi. Satıldı, peşkeş çekildi. Petrol verip iktidar satın alanlar şimdi Kudüs’ü vererek iktidar pazarlığına girdi.

Kudüs’le ilgili konuşurken Diplomasiyi unutmayın. Kudüs’teki insanlığın ortak kültür hazinesini, tarihi eserlerini, yapılarını, kültür mirasını iyi öğrenin. Bunların İsrail tarafından nasıl tahrip edildiğini tüm dünyaya anlatın. BM’yi, UNESCO’yu diplomasiyle harekete geçirin. Kudüs konusunda Müslümanların protesto yürüyüşü yapması hukuka uygundur. Ama aynı sorunla ilgili sorunun sözde çözümü için fanatik İran molalarının tavsiyesine uymanız hukuka uygun değildir.

Küdüs hadisesini İran molaları su istimal ediyorlar.

Bunu Müslümanların iyi anlaması gerekir; İran molalarının tek amacı vardır Müslümanları ve saf Müslüman Kürtleri İsrail’e karşı piyade eri olarak kullanmaktır. Bu tuzağı Müslümanlar görmeli ve bu tezgâha düşmemeliler. Kimsenin mazlum insanları kandırmaya hakkı yoktur. Kürtlerin dini duygularını ve ezilmişlikleri yıllarca kullanıldı. Kudüs nedeniyle Kürtlerin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Din ve Irk ayrımı yapmadan tüm insanları seviyorum. Yaradan’ın yarattığı her şeye, hoşgörüyle, sevgiyle bakıyorum.

Kürt müslümanlarına tavsiyem. İranın yönlendirmesiyle hareket etmeyin. Filistin meselesi Kürtlerin sorunu değildir. Filistin konusunda kimsenin baston değneği olmayın. Yahudilerin savunucusu değilim ama bana bir Kürdü öldürmüş tek bir Yahudi söyleyin ve ben de size kendi ırktaşlarını öldüren binlerce Kürdü söyleyeyim.

Bundan sonra Kudüste her Cuma namazından sonra kan gövdeyi götürebilir. Kürt müslümanlar hadiselerden uzak durmalı. Kudüs sorunu sadece Kürtlerin sorunu değildir, Kürtler kimsenin piyade eri olmamalı. Kürdün ahı önce Fellahları tuttu, şimdi sıra acemlere gelecek, bundan kuşkunuz olmasın.

Eğri oturup doğru konuşalım: Kudüs insanlığın gözbebeği, Müslümanların ilk kıblesidir. Arap devletleri ise barbardır. İsrail, Arap devletlerinin yek ününden daha fazla ulus devlettir. Arap devletlerinin topunu bir araya getirsen, İsrail devleti kadar tarım, sanayi ve istihbaratı gelişmiş değildir. Kudüs sorunu askeri bir müdahaleyle çözülmez, çünkü karşınızdaki güçler askeri olarak atom gücü, ekonomik olarak tüm dünya bankalarını yönetiyorlar, uluslararası ilişkilerde tüm emperyalistlerin destekleri arkalarında var. Dolayısıyla güç kullanmak isteyenlerin başarılı olma şansları sıfır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan İsraili ve ABD’yi çok sert eleştiriyor, bu eleştirilerinin haklı yanları var.  Eğer diplomaside başarılı olursa Kudüs sorunuyla ilgili elde edilecek en başarılı sonuç aşağıdaki şekildedir:

  1. a) İsrail 1967’den beri uyguladığı genişleme politikasından derhal vazgeçmeli.
  2. b) İsrail ve Filistin adıyla iki ayrı Devleti kurulamalı
  3. c) Doğu Kudüs Filistin Devleti’nin başkenti olmalı.
  4. d) Batı Kudüs İsrailin başkenti olmalı.

Kudüs, üç semavi din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kutsaldır. Uzun tarihi boyunca, Kudüs, iki defa yok edildi, 23 defa işgal edildi, 52 defa saldırıya uğradı ve 44 defa ele geçirilip tekrar kurtarıldı.

Türkiye’nin haricinde ne Arap ülkeleri nede diğer Müslüman ülkelerin hiçbirisi İsrailli objektif olarak eleştiremiyorlar. Şimdi tüm Müslümanların gerçekleri bilmesinde fayda var. ABD’nin başkanı Donald Trump‘ un Kudüsle ilgili kararını, Suudilerin, Mısır’ın ve diğer Arap liderlerin onayını almadan açıklaması mümkün değildir. Kudüs’ü Arap fellahlar çoktan sattı. Aziz Müslümanlar oyuna gelmeyin.

Aslında Trump’ın Kudüs kararı diplomatik değil, siyasidir. Sheldon G. Adelson, 12 gün önce Trump ile özel bir görüşme yaptı. Arkadaşı olan Morton A. Klein’ı da bu görüşmeye çağırdı ve bu iki isim Trump’u Amerikan Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıması yönünde ikna ettiler.

Trump’ın damadı ve sözde Orta Doğu Barış Elçisi Jared Kushner, ABD’nin Ortadoğu politikasını yönlendiren isimlerin başında geliyor. Aslında Kushner çok genç ve diplomasi konusunda tecrübesiz bir danışman. Öyle ki Kushner’in dış politikadaki etkili pozisyonunun Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile Trump arasındaki gerilimin baş sebeplerinden biri.

Kushner’in Washington yönetiminin bölgede ilişkilerini oturtmadan elçiliğin taşınmasının gösterdikleri çabaları baltalayabileceğini söylemesi Adelson ve diğer İsrail yanlılarını kızdırdı ama Adelson’un Trump’ın secim kampanyasına 20 milyon dolar bağışta bulunmuştu.

Adelson, Beyaz Saray Başstratejisti Stephen Bannon ve Kushner’ın da bulunduğu Beyaz Saray’da düzenlenen özel bir akşam yemeğine eşiyle birlikte katıldı. ABD’nin Başkanıni ikna etti ve Trump Yahudi lobisinin önde gelen isimlerine Kudüs’ü başkent olarak tanıma sözünü vermişti ve bunu Çarşamba günü açıkladı.

Şimdi Türkiye Ortadoğu’da Kudüs nedeniyle yükselen Tansiyonu düşürmek için ne yapmalı,  

  1. Türkiye Ayasofya’yı ibadete açmalı.
  2. Ayasofya’nın 79 yıldır namaza kapalı olması artık ne tarihen, ne siyaseten ve nede hukuken kabul edilemez.
  3. Ayasofya Türkiye için bağımsızlık sembolüdür, resmî belgelerde, Fatih’in üzerine kayıtlıdır, yeniden ibadete açılışı Patrikhane’yi rahatsız eder ama yakın bir Cuma günü Aya İrini Kilisesi’iyle birlikte ibadete açılmalı ve açılışını Diyanet işleri başkanı veya Cumhurbaşkanı gerçekleştirilmelidir. Uluslararası diplomaside bazen çözülmesi zor olan tarihi sorunlar bu şekilde çözülebilir, şimdi zamanı gelmiştir kanaatindeyim.

Mümin kınayan, lanet eden, hayâsız, pis ve çirkin konuşan kimse değildir. Akıllı kimsenin lisanı kalbindedir, düşünerek söyler. Zayıf insanlar affedemezler. Affetmek güçlülere has bir özelliktir. Ahmak bir insanla tartışarak kanıtlayabileceğiniz hiçbir şey mümkün değildir.

Mazlumlar mazlumların acılarını yüreğinde his eder. Filistin’in çaresizliğine ağlamamız kendi halimize ağlamaktır. Kudüs- herhangi bir toprak parçası değil, her müminin gönülden bağlandığı ve aziz bildiği bir şehirdir- sadece Filistin ve Mescid-i Aksa civarında yaşayanların değil, tüm dünya Müslümanlarının ve insanlığın ortak meselesi, kapanmayan yaramız, dinmeyen sızımızdır. Mazlumların acılarını yüreğimde hissediyorum. Filistin’in çaresizliğine ve kendi halimize içim yanıyor. Hele ıstırap ve haksızlığa uğrayan Müslüman kardeşlerim için içim yanıyor. Sorunun çözümü için alternatifim yok. Emperyalistlere Arap ve Perslere güvenmiyorum.

ABD’nin Başkanı Donald Trump icraatçı olduğunu ispatlamamak için Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı.  ABD Kongresi elçiliğin Kudüs’e taşınma kararını ise 1995’te almıştı. Göreve geldiğinden beri somut icraat yapamayan Trump bu kararı 22 yıl sonra yerine getiren başkan oldu. Tüm müslümanlar gibi Yezdâ-yı Müteal’den sevdiklerimizin yüzü hürmetine Kudüs ve içindeki kutsallarımızı koruması için dua ediyorum. Ya rabim zalimlerden, şeytanın şerrinden, acemlerin ve emperyalistlerin uzantıları fellahların tuzaklarından Kudüsü koru, İlk kıblemizi ağlatma.

Doğru olanı ben inkâr etmiyorum. Trump’ın Kudüs hamlesi, El Kaide ve IŞİD için büyük ödüldür. Emperyalizmin savaş stratejisi teröre dayanır. 1978 ‚de Afganistan hadisesinde Ruslara karşı Talibani ABD kurup kullanmıştır. Dünyadaki bütün terör örgütlerinin ipleri CIA’nın elindedir. NATO’nun geçmişteki düşmanı komünizm idi. Şu anda İslamiyet’tir.

Müslümanlar protestolarında hukuken haklı, ama bu haklılık payı Ortadoğu’daki bu siyasi ortamda hiçbir şeyi değiştirmez. İran molaları Müslümanları ve dindar kürtleri İsraile karşı kullanmak peşinde. Ey İran’ın molaları İsrail yerinde turp gibi duruyor. Erkekseniz Kudüs’e girin.

İşte Kudüs’ sorununun çözümü.

  1. İsrail 1967’den beri uyguladığı genişleme politikasından derhal vazgeçmeli.
  2. İsrail ve Filistin adıyla iki ayrı Devleti kurulamalı
  3. Doğu Kudüs Filistin Devleti’nin başkenti olmalı.
  4. Batı Kudüs İsrailin başkenti olmalı.

Türkiye ve Rusya Kudüs sorununun çözümü için İsrail ve Filistinle diplomatik kanallar vasıtasıyla görüşmeli. – Türkiye Arap ülkelerine güvenmemeli. – Mahmud Abbas bazı Arap ülkeleri tarafından siyasi baskı altında tutuluyor, çünkü Abbas’ı ABD değiştirmek istiyor.

Donald Trump ‚un Kudüs hamlesi çalkantı halindeki Ortadoğu’yu daha çok istikrarsızlaştıracak. Eğer Kudüs sorunu belirtiğim içerikte çözülmezse, ABD’i Ortadoğu’yu ve Dünyayı ufukta sonu gözükmeyen bir yangına sürükleyecek demektir. Bu yangına gidişat aklı selimle önlenmeli.

Hamas, bölgede Kudüs‘ nedeniyle yeni bir intifada başlatma tehdidinde bulundu. – Filistin halkı intifalardan yorgun ve Hamasın bu tip açıklamalarıyla sorunun çözülemeyeceğini biliyor. – Rusya ve Türkiye’nin Kudüs sorununun çözümü için diplomaside aktif rol almaları lazım.

Sonuç:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye, bugün Batı için Osmanlı etkisi yaratan bir ülke konumundadır. Trump’ın Kudüs kararına en güçlü tepkiyi Cumhurbaşkanı Erdoğan vermiştir ve bu İsrail’in fazlasıyla canını sıkmıştır.

Ortadoğu’da barışın korunmasını için Filistin-İsrail sorunuyla ilgili, iki devletli ve sınırları uluslararası toplum tarafından tanınan çözümden yanayım. Trump’ın kararını yanlış buluyorum. Kudüs’ün statüsü ancak müzakerelerle belirlenebilir.

İki devlet, İsrail ve Filistin, barış içinde yan yana yaşamalı. Bu ancak müzakerelerle sağlanabilir. ABD gibi güçlü bir devlet tek taraflı olarak Kudüs’ü tanıyor. Bu uluslararası hukuk tarafından da kabul görmez ve İsrail’in güvenliği için de doğru bir siyasi yaklaşım değil.

 

 

Denizi olmayan dostsuz Kürdistan!


Denizi olmayan dostsuz Kürdistan
 ümit 345
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
     Bana göre Ortadoğu’da Kürdistan’ın bağımsızlık ilan edebilmesi için onu paylaşan devletlerden birinin izlediği Kürt politikasından vazgeçmesi gerekir. KBY’inin bağımsızlık ilan edebilmesi için Kürdistanı paylaşan devletlerden en az birinin Kürtlerin millet-devlet olma hakkını tanıması gerekir.
     Ayrıca Ortadoğu’da Kürdistanın bağımsız olabilmesi için onu paylaşan devletlere rağmen Kürdistan’ın denizle irtibatlandırılmasının sağlanması gerek. Bunların yerine getirilmemesi nedeniyle Kürdistan’ın bağımsızlığının ilan edilebilmesi oldukça zordur (veya artık mümkün değil, elli yıl geri ertelendi).
     Değerli Başkan Mesut Barzani’ye bu ana kadar danışmanlık yapanlar bu gerçekleri görmedikleri için hem kendiler yanıldılar ve hem de Barzani’yi yanıltılar ve hem de aziz Kürt milletini yanıltılar Değerli Başkan Mesud Barzani’nin etrafını dalkavuklar, emperyalistler, işbirlikçi ve ihanetçiler sarmıştı. Elbette Kürtlere çok yazık oldu. Bana göre biz Kürtler bağımsızlık referandumunda uluslararası emperyalist desteğe güvenerek yanlış hesap yaptık. Maalesef bana danışmadılar. Eğer konuyla ilgili benim düşüncem alınmış olsaydı, bu konuların tek taraflı çözülmesinin zor olduğunu, Türkiye ve Rusya’nın resmi desteklerini almalarının zaruri olduğunu belirtirdim.
     Cenab-i Allah beni Kürt anne babadan doğurmuş, ben Türk de, Amerikalı da, Arap da, Ermeni‘ de olabilirdim. Ama Kürt doğmuşum. Şimdi benim elimde olmadan, Allah’ın isteğiyle olan birşeyden, Kürt kimliğinden niye vazgeçeyim. Türklerle önce Müslüman, sonra akrabayız. Birlikte savaşıp bu ülkeyi kurduk. Ama ben Kürdüm. Türkiye kendini zamanında toparlayarak Kürtlerle barışmalı ve bazı meseleleri halletmelidir. Evet ben değerli Başkan Mesut Barzani’niyi açık açık savunuyorum. Kerkük’de Kürtlerin kaybettiği bir şeyde yoktur. Ama YNK Politbüro Üyesi Mela Baxtiyar’ında belirttiği gibi “Kerkük’e yapılan saldırı yürekleri dağlayan tarihsel bir olaydır. Bağdat’la anlaşanlar yargılanmalıdır”, çünkü mensup oldukları aile çıkarlarını öne çıkararak Kürdistanı düşmana peşkeş çeken ihanetçiler, elbette bir gün bunun hesabını vereceklerdir.
     Üst aklın Ankara-Erbil ilişkilerini bozmak Türkiye ile Kürdistan’ı karşı karşıya getirmek icin büyük bir kumpas kurdukları ortada. Cumhurbaşkanı Erdoğan “niye bizimle görüşmediler”diyor, Kürdistanlı yetkililer iki ay boyunca “görüşmek istedik ama çok yoğun deyip görüştürmediler” diyor. Türkiye ile ilişkilerin güçlenmesi için Kürtlerin ve Türklerin çaba göstermesi gerekiyor. Türk-Kürt işbirliği bu kadar kolay çökmemeli. Türkiye ve Kürdistan krizi aşmak icin Ankara ile Erbil arasında diyalog kapılarını derhal acmalılar. Ben şahsen Ortadoğu’da bağımsız bir Kürdistan’ın Türkiyeye bağlanarak Konfederal bir Devlet olmasına karşı degilim, ama buna Kürd milleti karar vermeli, ben karar veremem, karar merciide degilim.
     Hiç şüphesiz Kürdistan’ı yönetenlerde değerlendirilmeli, eleştirilmelidir. Kürtler ateş gibi dir gür şekilde alev alırlar. Sözü yerinde ve zamanında söylemeliler, zamanı gelmeden söylenmesi infiallere yol açtı.
     a) Malumunuz KBY’i KDP ve KYB idaresinde idi. “Kürdistan bölgesi hiçbir zaman bütünleşmiş bir yapıda olmadı. Kürdistan yönetiminin birleştirilmesi için çabalar oldu ancak başarılamadı. KDP ve KYB’nin kendi Peşmerge güçleri vardı halende var. “Peşmerge güçleri KDP ve KYB’nin milis güçleri şeklinde kaldı” tek çatı altında birleşemediler.
     b) Diğer taraftan KDP ve KYB’nin iç ve dış politikaları kadar müttefiklik ilişkileri de zaman zaman birbirine zıt şekilde gelişti. IKBY’de KDP, Türkiye ve ABD’ye daha yakın bir çizgide politika gütmekte idiler. KYB ise Bağdat’a ve İran’a yakın durdu. Bu ikili yapı bağımsızlık referandumu öncesi daha da belirginleşti. KDP referanduma gidilmesini savunurken KYB’den bazı isimler ertelenmesi gerektiğini öne sürmüşlerdi.
     c) Nitekim, Kerkük başta olmak üzere çeşitli bölgelerden Peşmerge güçlerinin çekilmesinin ardından KDP ve KYB birbirlerini suçlasalar da halk her ikisine karşı tepkili. Ama Kürtler birbirlerini suçlamamalı, ihanet teşhir edilmiştir, süreci karşılamak, oyunu bozmak için Kürdler güçlerini birleştirmelidir. Biz Kürtler açısından asıl önemli olan darbe almak değil, alınan darbeye rağmen hep ayağa kalkabilmektir.
     Vatan-ül Arap tamamen içi boş bir laftır. Mısırlı ’Mısırlıyım’ diyor, Suriyeli ’Suriyeliyim’ diyor, ama Iraklı ’Iraklıyım’ diyemiyor.
Selam ve Saygılarımla

Kutb ul dairetul Arifin İmam Sedidi  Şeyh Muhammed Said Fırat Palevi Hazretleri


Kutb ul dairetul Arifin İmam Sedidi  Şeyh Muhammed Said Palevi nin vefatının yedinci seneyi devriyesinde onu rahmet ve minnetle anıyorum. (Rabbim bizi ona layık kılsın )

Şeyh Muhammed Said Fırat Efendi

von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Rahmetli Şehid Şeyh Said’ hazretlerinin torunu ve merhum Şeyh Selahaddin Efendinin oğlu Şeyh Said Efendi, Erzurum
Üniversitesi Tıp Fakültesi Aziziye Araştırma Hastanesi Diyaliz Ünitesinde Tedavi olurken, 01.12.2010, ğünü Saat 17.00 Sularında de dâr-ı bekâya irtihal ettiler, Merhum Şeyh Said efendinin cenazesi; Palu’da babası Şeyh Salahaddin Efendi Camiinde öğle namazını muteaakip, büyük dedesi Şeyh Ali Efendi’nin medfun olduğu kabristanda toprağa verildi.

“Elim bir hastalık sonucu hayatını kaybeden değerli şeyhim ve dostum merhum Şeyh Said Efendi’nin vefatı bizleri derinden
üzüntüye boğmuştur. Her zaman için halkının menfaatlerini ön planda tutan, dik duruşu ile sayılı din alimleri arasında yerini alan Merhum Şeyh Said Efendi’ye yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Kederli ailelerine, Yüce Kürt milletine , Nakşibendi tarikat camiasına ve ülke evlatlarına başsağlığı temenni ediyorum”

Rahmetli Şeyh Said Efendinin hatıraları ve medeni cesareti, kahramanlıkları, nasihat ve beyanatları, bizde canlı ve bakidir. O yüce şahsiyetin ölümünü değil, doğumunu hatırlamayı hep tercih edecegim. Onsuz bir dünyada, onunla birlikte yaşayamamış olsam da, onsuz olmayı hazmedemiyorum. Belki de ölümü ona yakıştıramıyorum… Ama kader bu… Allah’ın emri, ilahi bir kanun bu… Her canlının ölümü tattığı gibi en değerli varlıklarımızın da sonsuzluğa göçüne lakin engel olamıyoruz.

Rahmetli Şeyh Said Efendiyi çocukluğumda Tatosta tanıdım, sıraya girdim, saygıyla elini öptüm, Ülkeye gittiğmde birkaç kez kendisini ziyaret ettim, kendisiyle takriben iki ay önce bir telefon görüşmem oldu. Bu mubarek zatı her gördüğümde bende büyük bir etki bıraktı. Bir ara Almanya’da çok hastaydım, doktorlardan umudumu kesmiştim. Kendisini aradım, sağlığıma kavuşmam için benim içinde dua etmesini kendilerinden rica ettim.

Şeyh Said Efendi, ey büyük insan, büyük alim, Rahat uyu. Gözün arkada kalmasın… Sen görevini en iyi şekilde bizler için yaptın. Bir Kürd için, halkına, çocuklarına ailesine bırakabileceği daha değerli bir miras olabilir mi? Yattığın yer nur, mekânın cennet olsun. Şimdi önünde yine sayğıyla eğilerek, o mubarek ellerni öperek, sözü sana bırakıyorum, ey büyük alim.

“Ey İslam camiasının tüm efratları sizleri bağrıma basarak sevgi ve muhabbetlerimi selam ve dualarımı iletir cenabı haktan dini mübinin tüm etrafa yayılışını, inkişafını temenni ve niyaz ederim.

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ

İnned dîne indâllâhil islâm. (Âli İmrân-19)

Muhakkak ki Allah’ın indinde dîn, İslâm’dır ve tatbiki Allah’ın emridir. Dini iptali ve yürürlükten kalkışı dolayısıyla Cenabı Hakkın insanları İslam dinine davet ve çağrısı ve tüm icabatların yerine getirilmesine dair emrinin ittiba görmesi dinin ne zorluklarla nice kıymetli zatların kaybı ve ( لولاك لولاك لما خلقت الافلاك)* levlake levlake lema halaktul eflake” mucibi onun yüzü hürmetine yaratılan Peygamber (s.a.v) çektiği sıkıntı ve ızdırap neticesi zuhur eden dinin bugün ki ilgisizliği ve zafiyetini, gençliğin ahlâken ve dinen çöktüğünü müşahade etmekteyim dinen her şekilde korunması gerektiğini size haber vermekteyim. Tüm dinin gerek fiili yayılışı ve tatbiği herkese farzdır. Nice fedakârlıklarla meydana gelen dinin korunması ve ileriye yayılması elzemdir.Koruyucusu Cenab-ı Allah’dır. Herkesin O’nun beyan ve işaret ettiği yol üzere yürümesini tebliğ ve tavsiye ederim.

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn.

Muhakkak ki zikri ve dini biz indirdik ve hafızı biziz.(Hicr-9)

أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûn.

(Onlar, hâlâ Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi tav’an ve kerhen (isteyerek ve istemeyerek) O’na teslim oldular ve onlar, O’na (Allah’a), geri döndürülecekler.)

(Âli İmran-83)

Allah’ın dininden başka dinimi talep ediyorsunuz. Halbuki Allah’a yer, gök mutihtir ve herşeyin sonu Allah’a racihdir. Ve yine

وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Ve men yebtegi gayrel islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhireti minel hâsirîn

(Âli İmrân-85)

“Ve kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o taktirde kendisinden asla kabul edilmez ve o, ahirette “hüsranda olanlar”dan olur” ve bir diğer ayeti kerimede Allah’u Teala

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

Ve inneke le alâ hulukın azîm. (Kâlem-4).

Ve muhakkak ki sen, mutlaka çok büyük bir ahlâk üzeresin buyurmuştur.Peygamber (s.a.v) büyük ahlak üzere yaratılışı ümmetinin de büyük ahlak üzere oluşu ve tatbiki cihetine yürümesine amirdir.Bu zamanda görülüyor ki gençliğin kaptı kaçtı ve esrarcı, içkici, kumarbaz ve fuhuş yanlısı; namaz ve oruçtan uzak laubali durumlarını müşahede ederek mübelliği zaman olarak Cenabı Hakkın kullarına ikaz ve ihtarını ve dini mübinin ileri inkişafı için gayret ve çabanın gösterilmesi emri isteğini iletirim.Kanıtı Nur Suresinin 55. ayeti ve müceddidi elfisani İmam-ı rabbani ve geçmişte bazı mübelliğlerin mübelliğlik beyanlarıdır.Cenabı Hakkın her şey kadir oluşuna inanmak gerekmektedir.Bu doğrultuda Allah’ın kullarından isteğini Kur’an-ı Kerim’e dayalı olarak ilhamen iletmekteyim.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûn(Zariyat-56)

Ayeti mücibince insan yaradılışı gereğini bilmeli ve ona göre davranmalı. Kim olursa olsun Allah yolunda davete memur edildiğinde icabet etmeli ve destek verip ilerlemesine fayda sağlamalıdır. Hasete kapılmamalı ilim erbabından destek ve fayda görmelidir. Ortalık da cereyan eden batıl fikirlerden vahabilik işleyişinden uzak durmalı. Şeriat ahkâmına uymalı ehli sünnet vel cemaat ve eş’âri itikatı üzeri selefi salifinin beyan ettiği yolda olmalı. Günah ve nehiylerden kaçınılmalıdır.Bazı yerlerde para karşılığı din değiştirilmektedir. Bu büyük bir günahtır, yapan ve yaptırana zillettir.Cenabı Allah Âli İmran süresinin 133. ayetinde.

وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ

Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn.

Ve Rabbiniz’den olan mağfirete ve genişliği yerler ve gökler kadar olan, muttekîler için hazırlanmış olan cennete koşun!

Emri bugün ihmal edilmekte ve duyulmamaktadır. İnsanlar fiili fuhuş işlemekte ve Allah’ın tövbe emri karşılığı günahların silinmesine dair vaadine itibar edilmeyerek günahlarda ısrar görülmektedir.Bakara Suresinin 159. ayetinde;

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ

İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn.

Beyanı ilim erbabının kitapta insanlara beyan edilen hidayet yollarını belirtmemeleri dikkat çekmektedir.Bunun telafisini talep etmekteyim. Ve birde ;

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

Ve keyfe tekfurûne ve entum tutlâ aleykum âyâtullâhi ve fîkum resûluh, ve men ya’tesim billâhi fe kad hudiye ilâ sırâtın mustakîm.

Ayeti mucibince nasıl inkâr ve itaatsizliğe kalkışıyorsunuz.Allah’ın ayetlerini size belirtmekte, resulün ahkâm ve icraatini size anlatmakta ve itaat etmenizi talep etmekteyim.Kim ki Allah’ın ipine sarılırsa müstakim yolun hidayetine varır.Ve içinizden Emri bil maruf ve nehyi anil münkerin sağlanması istenmektedir.

(Âli İmran -101)

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَمَا تُقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

Ve ekîmus salâte ve âtûz zekât(zekâte), ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâh innallâhe bi mâ ta’melûne basîr.

Ve, namazı ikâme edin (kılın), ve zekâtı verin. Nefsleriniz için hayır olarak ne takdim ettiniz (sundunuz) ise , onu Allah’ın indinde bulursunuz. Muhakkak ki Allah, amellerinizi en iyi görendir.

(Bakara-110)

Ayeti mucibince namazınızı kılın zekatı ödeyin.Namazda tembellik , zekâtta tamahkarlık görüldüğünde ayet daima tekrarlanmaktadır ve nefsiniz için ölümden önce hayırda ne sevk ederseniz Allah katında karşılığını kat kat bulursunuz.Ve yine Âli İmran Suresinin 31. ayeti kerimesinde;

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm.

De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, o taktirde bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve sizin günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve Allah “Gafur”dur, “Rahîm”dir.”

Allah’ı seviyorsanız Peygambere tabî olun emrine uyun ki Allah’ta sizi sevsin ve bağışlasın.Allah’a ve Resulüne mutih olma her zaman tekrarlanmaktadır.Enfal Suresinin 24. ayetinde ise Cenabı Hak Taala buyuruyor;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Yâ eyyuhellezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va’lemû ennallâhe yehûlu beynel mer’i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn.

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah ve Resûl’ü sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman (davete) icabet edin! Ve Allah’ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve muhakkak sizin O’na haşrolunacağınızı bilin! (Hepinizin ruhu Allah’ta toplanacak ve Allah, ruhlarınıza meab olacak.)

Allah ve Resûl’ü sizi davet ettiği şeye icabet etmenizi emretmektedir.Her türlü fitne esbabının korunmasından korkun ki o fitne yalnız zulüm edenlere mahsus değildir, beraberinde yaş da yanar kuru da. Ve bilesiniz ki Cenabı Allah şiddetli ikâb sahibidir.Velhasıl İslam alemi efradını Allah yolunda yürümeye ve emrini tebliğ etmeye davet ediyorum.Hu vallahu huvel muvaffak vesselam âla menitteb’al hûda.

uemit@yazicioglu.de

http://www.muhammedsaidfirat.com/galleries.aspx?id=49&page=1

http://www.muhammedsaidfirat.com/galleries.aspx?id=47&page=1

http://www.muhammedsaidfirat.com/galleries.aspx?id=21&page=1

Bu yazı toplam 3813 defa okunmuştur Yazarın Diğer YazılarıBiz Kürdlerin sözcüleri!Başbuğ ve Uludere katliamıKürdistan’da domino taşlarıAlman Derin DevletiBilal Çınar, Mîrê TatosêAlmanya’daki Türkiyelilere karşı işlenen cinayetlerÇukurca’daki saldırı neden?PKK ve MİT GörüşmeleriKürt-Türk çatışmasıHemailxan Barzani – Başsağlığı mesajıDicle ile ilgili YSK’nin yanlışıYeni anayasada Kürt sorununun çözümüTekman ateş doluTekmanlılara çağrıBaşbakan Erdoğan’a – Notlar’Ey Firavun?’Yüzyıllık bir sistem devriliyorCumhurbaşkanı´nın Diyarbakir ziyaretiTatos – TekmanTürkiye’de Başkanlık SistemiAbdullah Öcalan ve Kürt PolitikasıChristian WulffPKK, En Büyük Kürt İsyanıYaşar Parlak olayındaki faili meçhul parmakAlmanya’nın Türkiye’deki Kürt kartı1925 den bugüne Kürt meselesiBaşkan Mesut BarzaniKemal KılıçdaroğluDeniz Baykal’ın Duruşu24 Nisan 1915Başkanlık SistemiAhmet Türk’e yapılan saldırıAnayasa değişikliğiCeza davalarında tavsiyelerDarbecilere DipnotlarŞeyh Muhammed Said FıratOskar LafontaineBülent Arınç’a yönelik suikast iddiasıDTP’ye yapılan haksızlıkÖcalan için çözüm bulunmalıKürt sorunu Mecliste TartışılırkenAbdullah Öcalan’ın açıklamalarıAbdülmelik FıratDiasporanın, sürgüdeki KürtleriKürt Sorunu Nasıl Çözülmez?Termên Şêx Said û hevalên wî morga GATA de neDr. Devlet Bahçeli’ye MektupBaşbakan’ın Kardeşlik ManifestosuŞeyh Said’in naaşı GATA’da mı?19 Ağustos’taki yol haritası

Annem – Tarih 2 Ağustos 2014


ümit

von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Anne ve Teyze yönünden ben çok şanssızdım. Annem ağır hastaydı beş yıl boyunca tedavi gördü. Bana başta hiçbir şey söylemediler. Sonra ben yorgunluğundan, ellerinden, ayaklarından, hareketsizliğinden, kokusundan anladım bir şey olduğunu. Meğerse annem ileri derecede Parkinson hastasıydı.

Ne yaşayacağımı ne hissedeceğimi ne düşüneceğimi ne konuşacağımı öylesine bilemez oldum ki… Alışmaya çalıştım.

Annem kadar dik duran bir kadın daha görmedim ben Tekman’da. Annem yıllarca babamın ve bizlerin derdini çekti. Kimin kime dert çektirdiği önemli değil. Siz birisine haksız bir muamelede bulunuyorsanız, hak etmediği acıları çektiriyorsanız bu acılardan sorumlusunuz demektir. Anne, Baba veya Evlat da olsanız farketmez. Babam zor adamdır, onun derdini herkes çekemezdi, rahmetli Annem sacını süpürge etti Babamın derdini yıllarca çekti, her Kürt kadınının erkeğinin derdini çektiği gibi, Tatos buna şahittir.

Vakit tamam oldu. Gün 2. Ağustos 2014 Annem vefat etti, onu İslami kural ve kaidelere uygun olarak yıkadık, pakladık, tabuta koyup Hasankaleye,
Uçakla getirdik. Ve yine İslami kural ve kaidelere uygun olarak Hasankale’nin o kutsal toprağının içine sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık.

Bir ömür bitti, annem gitti… Tarih 2. Ağustos 2014.
Babamın ağzını bıçak 4. Ağustos 2014 de bile açmıyordu, onu o gün epey sert eleştirdim, çünkü annemin mitokondrisi bende kaldı, annem eleştir dedi eleştirdim.

Benim hücremde, benim her hücremde annemin mitokondrisi var.
Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum işte orda annemin mitokondrisi var.

Annem 2. Ağustos 2014’de bu dünyadan çekip ebedi istirahatgâhına gitti. Gerçekten kabir, son istirahatgâh mıdır? Bu soruya benim vereceğim cevap; Kabir, son mesken değildir, aksine kabir, bir merhaledir, çünkü son varılacak yer annem acısından cennettir. Biricik annen bana göre şu anda cenabı Allah’ın huzurunda. Dünya sıkıntılarından arınmış kimsenin karışmadığı en sakin olabilecek yerde ruhu dinleniyor durumda. Annen cennette eminim ki çok mutludur.

Bu arada açıkça belirtmekte yarar görüyorum, Annemin mitokondrisi ise bende kaldı… diyebilirim.
Enerji santrali, kaynağım annem…

İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı büyük ve zengindir.
İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.

Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir ve babadan değil, anneden gelir.

Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir.
Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.
Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez!!!
Biz farkında olmadan annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız.
Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder.
Ben bunu yazarken ve siz bunu okurken annelerimizin bizlere miras bıraktıkları mitokondrinin ürettiği enerjiyi kullandık farkında mısınız?

En karmaşık yapı…
Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri.
Kendine has DNAsı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var.

Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.

Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder.
Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.
Bu yüzdendir ki kim nerden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar.

Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik…

Ben bugün bilgisayarımın başında annemi düşünüyorum.
Gözlerimi açtım. Yanımda annem… Bende bir; onda 4 serum takılı.
-Anne ölecek misin? diye sordum.
-Herkes ölmüyor mu oğlum? diye cevap aldım.
Sustum… Sadece sustum.
Sonra annemin kokusu yine kayboldu…
Ben hep sustum… Gerekli olmadan konuşmadım. Ağlamadım da. Ağlayamadım…

02 Ağustos 2014 tarihinde vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti…
Evet benim Annem ‘de her canlı gibi vefat etti, ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı…

ABD bağımsız bir Kürt devleti istiyor mu?


29424_113472778691693_8329273_n (2)
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

ABD bağımsız bir Kürt devleti istiyor mu? Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt politikasının özünde bağımsız Kürdistan’ın kurulması ve Kurulacak olan bu bağımsız Kürdistan’ın Akdeniz’e açılması politikası mevcuttur. ABD’i Ortadoğu’daki bu siyasi ve ekonomik çıkarlarından rahatsız olan Türkiye ve bazı diğer bölge ülkelerini rahatsız eder kuşkusuna kapılarak, bölgedeki bu çıkarlarından ve bu siyasi amacından vazgeçmez. Aynı zamanda emperyalist İngiltere’nin bölgedeki mirasını da devralan ABD’nin Kürtlere ilgisi Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası. Ama bu ilgi her durumda ABD acısından taktiksel.

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, 1990-1992 arasında yaşanan Körfez Krizi’nin yankıları hala devam ediyor. Bölgede İsrail’in en önemli düşmanı İran’dır. İran’ın da en büyük dostu Suriye’dir. Ama Ortadoğu’nun en önemli siyasi ve askeri oyunculardan birisi ise yine ABD’nin dostu İsrail’dir, çünkü İsrail’in stratejik menfaatleri onun Ortadoğu’da etkili bir devlet olmasını zorunlu kılıyor.

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ise aslında ABD’nin bölgedeki yanlış politikaları ve İran’ın Hizbullah’a ve Hamas’a gönderdiği silahlardır. İran’ın gönderdiği bu silahlar Hizbullah ve Hamas’ın eline Suriye’den geçerek ulaşıyor. Bundan dolayı İsrail kendi devlet çıkarları ve güvenliği nedeniyle, Suriye’yi de İran gibi düşman sayar. Fakat bu arada tekrar vurgulamakta yarar var aslında Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İsrail değil bilakis emperyalistler ve sömürgecilerdir.

Türkiye ve İran açısından bakıldığında ABD’nin Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceği düşüncesi hâkim. Zira Bölgede Irak sınırlarını koruyamıyor, dinci teröristlerle mücadele edemiyor. Bu durum değerlendirildiğinde Türkiye, sınırında devlet olmayan silahlı bir örgüt görmek istemiyor.

Türkiye bana göre dinci terörizmle mücadele etmek için de Barzani’yi yanın almalı. Güney Kürtlerinin devlet olmalarını desteklemeli. Sayın Barzani 25.9.2017 tarihinde halkına sordu. Bağımsız bir devlet istemisiniz? Kürt milletinin %92 bu soruya evet diyerek yanıt verdi. Bu sonuçtan Türkiye ülke olarak gocunmamalı. Ayrıca hepimizin bildiği gibi Güney Kürdistan dünyanın en değerli toprağı, Kürtlerde Türklerin hem dostları ve hemde aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarıdır.

Ne var ki Kürdistan’ın dört tarafı içten ve dıştan hainlerle çevrilidir. Kürdistan lakin ve lakin metre kare başına en fazla ajan ile hain barındıran bir coğrafyadadır. Pavel Kürt milletine ihanet etmiştir. İhanetin telafisi, kahpeliğin bahanesi olmaz. Tarihte Kürt hareketlerinin ortak hatası kendi öz güçlerine güvensizlik, Emperyalist veya Sosyalist ülkelere bel bağlama olmuştur. Bu durum Kürtlerin bağımsız devlet olmalarını hep engellemiştir.

25.9.2017 tarihli Referandumun sonuçları Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının tapusudur. Değerli Başkan Mesut Barzani ‘de büyük bir devrimcidir. Talabani’nin çocukları ise işbirlikçidir. Bu bağlamda bilinmelidir ki Kerkük’te yaşanan dört sömürgeci devletin ordu, polis ve özel kuvvetlerinin ortaklığına dayanan ve terörist çetelerin, Kürd karşıtı dünya sistemi ile Kürdistan’da ki iç ihanetin katkıları sayesinde Kürdistan’da olgunlaşan bağımsız devlet fikrinin yok edilme çabasıdır. Kerkük hadisesi Kürd sağının yenilgiside değildir.

Türkiye Kerkük’teki Musul’daki Türkmenleri silahla kurtaracağız diye işgale kalkarsa yanlış yapar. O zaman tüm dünya ülkeleri başta ABD, AB, Suriye, Irak, Iran, Rusya kesinen bu duruma karşı çıkarlar. Kerkük ve Musul Türkiye toprağımı diye sorarlar? Kürtleri ‘de yanınıza alamazsınız.

Kim ne derse desin ABD’leri Ortadoğu’daki çıkarlarından vazgeçmez. Bu doğru tespitime çağımız Türkiye’sinin de siyasi olarak bir çözüm bulmasını öneriyorum. İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Türkiye ve Ortadoğu’daki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır. Mutlu insanlar; her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir.