ABD bağımsız bir Kürt devleti istiyor mu?


29424_113472778691693_8329273_n (2)
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

ABD bağımsız bir Kürt devleti istiyor mu? Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt politikasının özünde bağımsız Kürdistan’ın kurulması ve Kurulacak olan bu bağımsız Kürdistan’ın Akdeniz’e açılması politikası mevcuttur. ABD’i Ortadoğu’daki bu siyasi ve ekonomik çıkarlarından rahatsız olan Türkiye ve bazı diğer bölge ülkelerini rahatsız eder kuşkusuna kapılarak, bölgedeki bu çıkarlarından ve bu siyasi amacından vazgeçmez. Aynı zamanda emperyalist İngiltere’nin bölgedeki mirasını da devralan ABD’nin Kürtlere ilgisi Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası. Ama bu ilgi her durumda ABD acısından taktiksel.

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, 1990-1992 arasında yaşanan Körfez Krizi’nin yankıları hala devam ediyor. Bölgede İsrail’in en önemli düşmanı İran’dır. İran’ın da en büyük dostu Suriye’dir. Ama Ortadoğu’nun en önemli siyasi ve askeri oyunculardan birisi ise yine ABD’nin dostu İsrail’dir, çünkü İsrail’in stratejik menfaatleri onun Ortadoğu’da etkili bir devlet olmasını zorunlu kılıyor.

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ise aslında ABD’nin bölgedeki yanlış politikaları ve İran’ın Hizbullah’a ve Hamas’a gönderdiği silahlardır. İran’ın gönderdiği bu silahlar Hizbullah ve Hamas’ın eline Suriye’den geçerek ulaşıyor. Bundan dolayı İsrail kendi devlet çıkarları ve güvenliği nedeniyle, Suriye’yi de İran gibi düşman sayar. Fakat bu arada tekrar vurgulamakta yarar var aslında Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İsrail değil bilakis emperyalistler ve sömürgecilerdir.

Türkiye ve İran açısından bakıldığında ABD’nin Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceği düşüncesi hâkim. Zira Bölgede Irak sınırlarını koruyamıyor, dinci teröristlerle mücadele edemiyor. Bu durum değerlendirildiğinde Türkiye, sınırında devlet olmayan silahlı bir örgüt görmek istemiyor.

Türkiye bana göre dinci terörizmle mücadele etmek için de Barzani’yi yanın almalı. Güney Kürtlerinin devlet olmalarını desteklemeli. Sayın Barzani 25.9.2017 tarihinde halkına sordu. Bağımsız bir devlet istemisiniz? Kürt milletinin %92 bu soruya evet diyerek yanıt verdi. Bu sonuçtan Türkiye ülke olarak gocunmamalı. Ayrıca hepimizin bildiği gibi Güney Kürdistan dünyanın en değerli toprağı, Kürtlerde Türklerin hem dostları ve hemde aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarıdır.

Ne var ki Kürdistan’ın dört tarafı içten ve dıştan hainlerle çevrilidir. Kürdistan lakin ve lakin metre kare başına en fazla ajan ile hain barındıran bir coğrafyadadır. Pavel Kürt milletine ihanet etmiştir. İhanetin telafisi, kahpeliğin bahanesi olmaz. Tarihte Kürt hareketlerinin ortak hatası kendi öz güçlerine güvensizlik, Emperyalist veya Sosyalist ülkelere bel bağlama olmuştur. Bu durum Kürtlerin bağımsız devlet olmalarını hep engellemiştir.

25.9.2017 tarihli Referandumun sonuçları Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının tapusudur. Değerli Başkan Mesut Barzani ‘de büyük bir devrimcidir. Talabani’nin çocukları ise işbirlikçidir. Bu bağlamda bilinmelidir ki Kerkük’te yaşanan dört sömürgeci devletin ordu, polis ve özel kuvvetlerinin ortaklığına dayanan ve terörist çetelerin, Kürd karşıtı dünya sistemi ile Kürdistan’da ki iç ihanetin katkıları sayesinde Kürdistan’da olgunlaşan bağımsız devlet fikrinin yok edilme çabasıdır. Kerkük hadisesi Kürd sağının yenilgiside değildir.

Türkiye Kerkük’teki Musul’daki Türkmenleri silahla kurtaracağız diye işgale kalkarsa yanlış yapar. O zaman tüm dünya ülkeleri başta ABD, AB, Suriye, Irak, Iran, Rusya kesinen bu duruma karşı çıkarlar. Kerkük ve Musul Türkiye toprağımı diye sorarlar? Kürtleri ‘de yanınıza alamazsınız.

Kim ne derse desin ABD’leri Ortadoğu’daki çıkarlarından vazgeçmez. Bu doğru tespitime çağımız Türkiye’sinin de siyasi olarak bir çözüm bulmasını öneriyorum. İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Türkiye ve Ortadoğu’daki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır. Mutlu insanlar; her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir.

Advertisements

Güneyli Kürtler’ile ilgili bir tartışma!



Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Güneyli Kürtler’ile ilgili bir tartışma!

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Güneyli/Kürtler bağımsızlık referandumunda uluslararası emperyal desteğe güvenerek yanlış hesap yaptı. Maalesef bana danışmadılar. Kürtlere yazık oldu, mesajıma gelen yorumlar ve bu yorumlara verdiğim yanıtları okumanız açısından burada sizlerle paylaşıyorum.

Birinci yorum:
“ – Şakir Epözdemir PÎRA PORÎ – HİKAYE : Poran bir aşîret familesinin( öbeğinin) ismidir. Xiyê aşiretinin bir kolu olan Poran ve ya Porîler Baykan da, Bayîkan köyünü merkez yaparak Cefan, Hawêl ve bir kaçköye sahipler, hikaye Kürtçe olduğu için bizim o tarafta anlatıldığı gibi söyleyeyim. Sayın Ümit Yazicioglu Kürtçe bilir sanırım. … Dibêjin esker avêtiye ser Eşira Poran, weka Haşdê Bêşerî û bêşeref ê hevalê bêşerefan, tedayî, xurtî, çansorî, zordestî û zilmê li porîyan kirine, Pira Porî li çokên xwe xistîye gotiye :.. “ -Min dizanîya! Min dizanîya! Min dizanîya we taqîbat bavêje ser mal û eyalên me.“ Ji pîrê ra dibêjin „- keçê porkurê madame ku te dizanîya te bo çî ji me ra negot?“ … Pîrê carek ji li çokên xwe dide qîr dike dibêjê: „-Pa mina porkur çi zanî ya, min nizaniya, min nizanîya!…“ … Tirk dibêjin “ Araba devrilince yol gösteren çok olur“. Xebereke Kurdan heye, vê xeberê bikine mejîyê xwe. “ Gava ker dikevê xwedî beranberê 7’an e.“… Ya rast “ Xweyî biheftan e.“ …”

Yukardaki bu yoruma benim verdigim cevap:
– Değerli Şakir abi haklısın buna nazaran., Bana göre Değerli Başkan Mesud Barzani’nin etrafını dalkavuklar, emperyalistler, işbirlikçi ve ihanetçiler sarmıştı. Elbette Kürtlere çok yazık oldu. Bana göre biz Kürtler bağımsızlık referandumunda uluslararası emperyalist desteğe güvenerek yanlış hesap yaptık. Maalesef bana danışmadılar. Eğer konuyla ilgili benim düşüncem alınmış olsaydı, bu konuların tek taraflı çözülmesinin zor olduğunu, Türkiye ve Rusya’nın resmi desteklerini almalarının zaruri olduğunu belirtirdim. Daha öncede belirttiğim gibi, dalkavuklar, emperyalistler, işbirlikçi ve ihanetçiler 16.10.2017’de omurgasız Kutxur ve Hestikoj çıktılar. Dalkavuklar, Emperyalistler, İşbirlikçi ve İhanetçiler iyi bilmeli Kürdistan’da Welat’a ihanetin nedeni olmaz. Er ya da geç bedeli olur. İhanet, insanın en soysuz ve aşağılık eylemidir.

Bu cevaba değerli Şakir Epözdemir abiden gelen yanıt:
-Şakir Epözdemir „Bana sormadılar“ ne demek hocam? Siz bir şey biliyor idiseniz, onların en yakın merkezlerine ulaşıp fikrinizi söylemeliydiniz. Dünya kurulalı beri liderlerin etrafını saran kadrolar kendi yerlerini sağlam tutmaya çalışmaktadırlar. Ama Referandum öncesi Sayın Barzani’nin çok geniş bir dünya turu var, sonra Sayın Barzani’nin DYA siz adim atamayacağını herkes tahmin ediyordu. Ne olduysa İngiltere’nin ve de Birleşmiş milletlerin son Selahaddin toplantısında ki önerilerinin gereği olarak Referandum erteleyip O 2 yıllık süre göze alınmalıydı desem mi demesem mi diye tereddüt ediyorum. Çünkü “ Mesut Barzani geri adim attı“ yaygarası fırtına gibi yayılacaktı. Ortada YNK düpedüz ihanet olayı duruyor. Yoksa Peşmergeler sınırlarını savunur, ABD ve Rusya araya girer ve zafer bizden yana olurdu.

Yukardaki bu yoruma benim verdiğim yanıt:
Değerli Şakir abi, üst aklın Ankara-Erbil ilişkilerini bozmak Türkiye ile Kürdistan’ı karşı karşıya getirmek için büyük bir kumpas kurduğu ortada. Cumhurbaşkanı Erdoğan “niye bizimle görüşmediler “diyor, Kürdistanlı yetkililer iki ay boyunca “görüşmek istedik ama çok yoğun deyip görüştürmediler” diyor. Türkiye ve Rusya ile ilişkilerin güçlenmesi için Kürtlerin ve Türklerin çaba göstermesi gerekiyor. Türk-Kürt iş birliği bu kadar kolay çökmemeli. Türkiye ve Kürdistan krizi aşmak için Ankara ile Erbil arasında diyalog kapılarını açmalılar.

Benim „Bana sormadılar“ serzenişime gelince.
Değerli Başkan Mesut Barzani’nin Avrupa ekibi benim gibi meseleyle ilgili objektif düşünenlerin düşüncelerinin zat-ı alilerine aktarmıyorlardı. Belçika´da Değerli Başkan Mesut Barzani’nin etrafını dalkavuklar sarmıştı, kolay kolay görüştürmüyorlardı ki görüşümü kendisine anlatayım. Ben zat-ı alilerinin Avrupa’daki yetkililerine hem Fransa’da ve hem de Almanya’dakilere şunu iki kez söyledim; „Kürtlük partilerle sınırlandırılacak mesele değildir. Ulusal kararlar partiler üstü karar olmalı ve herhangi bir partinin tekelinde olmamalı. Ortadoğu’da Kürdistan’ın bağımsızlık ilan edebilmesi için onu paylaşan devletlerden birinin izlediği Kürt politikasından vazgeçmesi gerekir. KBY’inin bağımsızlık ilan edebilmesi için Kürdistanı paylaşan devletlerden en az birinin Kürtlerin millet-devlet olma hakkını tanıması gerekir. Ayrıca Ortadoğu’da Kürdistanın bağımsız olabilmesi için onu paylaşan devletlere rağmen Kürdistan’ın denizle irtibatlandırılmasının sağlanması gerek. Bunların yerine getirilmemesi nedeniyle Kürdistan’ın bağımsızlığının ilan edilebilmesi oldukça zordur. Değerli Başkan Mesut Barzani’ye bu ana kadar danışmanlık yapanlar bu gerçekleri görmedikleri için hem kendiler yanıldılar ve hem de Barzani’yi yanıltılar ve hem de aziz Kürt milletini yanıltılar ve hem de zat-ı alileriniz Avrupa ekibi benim gibi meseleyle ilgili objektif düşünenlerin düşüncelerinin zat-ı alilerine aktarmadılar. Derdim büyük dermanı yok, içim yanıyor içim.

Sonuç:
Şeffaf olunuz. Siyasi rakipleriniz tarafından sözleriniz çarpıtılabilir. Buna nazaran açık sözlü olun, halka her zaman doğruları Değerli Başkan Mesut Barzani gibi söyleyin. Kimi zamanlarda olumsuz bir durum olsa dahi doğruyu söylemekten çekinmeyin. Irak’ın kastı madem Erbil’dir, Kürdistan’ın sınırı Bağdat’tır. Evimizi talana gelen, evinin başına yıkılmasına çoktan zaten razı olmuştur.

1991 yılında Irak’a 2013’te ise Suriye’ye müdahale eden ABD, her iki ülkede yeni devletler ilan etmeye hazırlanıyor. 25.9.2017 tarihli Referandumun sonuçları Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının tapusudur. Değerli Başkan Mesut Barzani ‘ise büyük bir devrimcidir.

Ey Kürt! Diplomaside kim geç davranırsa hayat onu cezalandırır, ABD’nin hala anlamadığı geç davranış işte budur. Emperyalistlere güvenmeyin. Emperyalistler sözlerinin eri olsalardı Barzani bu kadar yalnız kalmazdı. Batı iş kendine dönünce patinaja düştü. Katalonya’da buna ikinci bir örnektir. Doğruyu söylemek kişinin gerçeklerle yüzleşecek kadar güçlü olmasını sağladığı için kişisel gelişim anlamında da büyük önem taşır.

Daha öncede belirttiğim gibi, dalkavuklar, emperyalistler, işbirlikçi ve ihanetçiler 16.10.2017’de omurgasız Kutxur ve Hestikoj çıktılar. Kürtler sorunlarını yarına bırakır ama kimsenin yanına bırakmaz. “Basit kan davalarında bile 45 yıl bekleyebilen ve mutlaka intikamını alan bir milletin Kerkük meselesini böyle bırakacağını düşünmek, bu topluma yabancılıktan başka bir şey değildir”.

Mesud Barzani’nin tarihi duruşu


Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Değerli Başkan Mesud Barzani’nin Ortadoğu’daki ve Dünyadaki tarihi duruşunu saygıyla selamlıyorum, önderlik budur!

Ortadoğu’da herkes 25.9.2017 itibariyle şunuda iyi bilmeli; Kürtler zorla ve zulümle başını hiç kimsenin önünde eğmedi eğmeyecektir.Kürt’ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan keskin, öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Kürt orman gibi sessiz, fakat dağ gibi ağır ve sarsılmazdır, saldırışında ise rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Kürt’ün bir eşi daha görülmemiştir. Emperyalistler, İşbirlikçi ve ihanetçiler bunu bir gün öğrenecekler. Bilakis Emperyalistlere, İşbirlikçi ve ihanetçilere karşı Kürt milletinin yapacagı çok şey var. Güney Kürdistan halkı milli bir ayaklanma ile adım adım işgale son verecek. Kürt Milletine hayırlı ve uğurlu olsun.

Diğer taraftan Değerli Başkan Mesud Barzani nice değersiz kişilere onların hakketmedikleri değeri verdi, hepsi 16.10.2017’de omurgasız Kutxur ve Hestikoj çıktılar.

Akar suyun önüne ne kadar set çekilirse çekilsin su mutlaka yatağını bulacaktır.

Bu bağlamda 25.9.2017 tarihli Referandumun sonucları Güney Kürdistanın bağımsızlığının tapusudur. Kürdistan parlamentosu bir yolunu bulup karar almalı ve referandumun sonuclarını BM’lere taşımalıdır. Bağımsızlık güney Kürtlerinin en tabii hakkıdır ve evrensel hukukada uygundur.

Güney Kürtlerinin sorunu 25.9.2017’i tarihi itibariyle uluslararası bir sorundur ve bu sorun ancak uluslararası bir masada BM’ler vasıtasıyla çözülür. Kürt halkının dostu olduğunu beyan eden ABD, AB, Rusya ve Israil devletleri Güney Kürtlerinin Bağımsızlık arzusunu Birleşmiş Milletler Cemiyetine taşımalıdırlar.

Güney Kürtleri ihanet, komplo ve savaşla örülü tarihin zembereği içinde yaşıyorlar.

Kürtler Ortadoğu’da emperyalistlerin piyade eri ve yine emperyalistlerin silahlarının yemi olmamalılar. İşbirlikçi ve ihanetçiler bir gün bu halka hesap verecek ve Kurdistan siyasetinden silinip gideceklerdir. Şimdiden Henry Kissenger’in şu sözünü hatırlamalarında fayda var kanaatindeyim, “ABD’nin daimi dostu veya düşmanı yoktur, sadece [daimi]çıkarları vardır”. Biz Kürtlere biçilen, „AB’nin Kapıkulu“, „ABD’nin İleri Karakolu“ rollerinden sıyrılmanın, tam bağımsızlığa yürümenin sancılarıdır bütün yaşananlar!

Ortadoğu’da tarihlerinden ders almayan tek millet vardır, o da biz KÜRTLER’iz. 25.9.2017’de gerçekleşen Kürdistan’ın bağımsızlık referandumunu tamamen iptal etmek , tarihen hukuken ve siyaseten mümkün degil. Erbil yönetiminin %93 EVEToyuyla gerçekleşen referandumu yokmuş hükmünde bir çerçeveye oturtması Tarihen, Siyaseten ve Hukukan mümkün değildir. Her şeye rağmen Türkiye ve Kürdistan’ı yöneten değerli devlet adamları bir ortak masada oturup diplomatik yollarla sorunları çözmeliler.

Günümüzde Kürtler açısından devletleşmeyi pratik olarak gündeme koymak artık geleneksel aşiretçilik veya örgütsel aşiretçilikle mümkün değil.

Şahsen örgütsel aşiretçiliğe karşı olduğumum kadar, geleneksel aşiretçiliğe de karşıyım. Ama Aşiretçilik her kavim ve millette mutlaka çeşitli şekilleri ile bulunur. Bu kimi zaman klan olarak adlandırılır, kimi zaman kavim veya başka isimlerle zikredilir olsa da, her zaman var olagelen ve insanlığın fıtratından olan bir örgütlenme şekli olarak tezahür etmektedir. Fakat çağımızda Aşiretçilik, Kürtlerde gittikçe önemini artırıyor olmasına rağmen, devlet olmak için yeterli degildir. Çağımızda devleti burjuva sınıfı kurar, biz Kürtler’de bu sınıf oluşmadı. Önümüzdeki elli yıldada belki bir Kürt burjuva sınıfı ve milli bir yapı türer.

Diğer taraftan Kürtler Tarihlerinden ders almalılar. Eğer Kürtler tarihten ders alırlarsa Tarih tekerrür etmez. Yoksa Tarih her zaman tekerrür eder. Kerkük’de, halkı meydanlara davet edip felaketi durdurmak gerekiyordu – yapılmadı, yenilginin sorumluluğunu sadece diğerlerine yükleyemeyiz.

„Kürdistan devletinin bağımsızlık ilanı her zamankinden daha yakın!“, diyerek halkımızı umutlandırmayalım, bağımsızlık en az elli yıl sonraya kaldı. Kürdistan’da işbirlikçilik ve ihanetin tarihçesi eskilere dayanır ve köklüdür. Kürdistan ve Kürt halk tarihi bu konuda önemli sonuçlar çıkarılabilecek, dersler alınabilecek örneklerle doludur.

Aziz Kürt Milleti Emperyalistlere ve Sömürgecilere güvenmemeli. Niçin güvenmesinler diye bir soru bana sorarsanız ? Cevabı basittir. Hep Kürtlere ihanet etmişlerdir de ondan.

Konfederasyon ise iki devletin birleşmesidinden oluşur. Türkiye’nin destek veya himayesinde „Güneyde Kürdistan’la bir Kürt konfederasyonun kurulma“ tezi siyaseten tartışılmalıdır, bu tezi tartışmanın Kürtlere zararı yoktur.

Kürtmilleti kaybetmedi, yanıldı



Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Kürt Bölgesel Yönetimi Türkiye dahil tüm bölge ülkelerinin yanı sıra ABD’nin karşı çıktığı bağımsızlık referandumunun sonuçlarını askıya aldı. Fakat bu yaklaşıma nazaran ne IQ, ne IR ve ne de TR’i Barzani’nin referandumu dondurma kararını yeterli görmüyor, taktik olarak değerlendiriyorlar. Kürt milleti yanıldı, ama kaybetmedi!

Kürtlerin duygusal olmaması gerekiyor. 50 milyon kürt varsa bunlar adına karar vermek için ince eleyip sık dokumak gerekiyor. Kürtlük partilerle sınırlandırılacak mesele değildir. Ulusal kararlar partiler üstü karar olmalı. herhangi bir partinin tekelinde olmamalı. Ortadoğu’da artık Kürtlerin bir an önce bu gerçeği görerek, kabullenmesi gerekiyor.
Referandum süreci ve yansımaları bilimsel araştırılırken bir dostun tavsiyesini niçin ciddiye almadın sorularınada objektif olarak cevap bulmak gerek.

Ortadoğu’da Kürdistanın bağımsızlık ilan edebilmesi için onu paylaşan devletlerden birinin izlediği Kürt politikasından vazgeçmesi gerekir. KBY’inin bağımsızlık ilan edebilmesi için Kürdistanı paylaşan devletlerden en az birinin Kürtlerin millet-devlet olma hakkını tanıması gerekir. Ayrıca Ortadoğu’da Kürdistanın bağımsız olabilmesi için onu paylaşan devletlere rağmen Kürdistanın denizle irtibatlandırılmasının saglanması gerek. Bunların yerine getirilmemesi nedeniyle Kürdistanın bağımsızlığının ilan edilebilmesi oldukça zordur.

Değerli Başkan Mesut Barzani’ye bu ana kadar danışmanlık yapanlar bu gercekleri görmedikleri için hem kendiler yanıldılar ve hemde Barzani’yi yanıltılar ve hemde aziz Kürt milletini yanıltılar.

Değerli Başkan Mesut Barzani’niyi açık açık savunuyorum,
Kerkük’de Kürtlerin kaybettiği bir şeyde yoktur, fakat YNK Politbüro Üyesi Mela Baxtiyar’ında belirttiği gibi “Kerkük’e yapılan saldırı yürekleri dağlayan tarihsel bir olaydır. Bağdat’la anlaşarak Kürdistanı düşmana peşkeş çeken ihanetçiler yargılanmalıdır, çünkü mensup oldukları aile çıkarlarını öne çıkararak Kürdistanı düşmana peşkeş çektiler, aziz Kürt milletine ve Başkan Mesut Barzani’niye ihanettiler, elbette bir gün bunun hesabını vermeliler, çünkü bu ruh hastaları Kürdistan tarihine kara bir leke bıraktılar!

Eleştiriye gerek yok diyorum ama bu konuda henüz yazacağım şeyler bitmedi aslında ,
çiçek 2019 Newrozun’da açacaktı. Mübarek Bayrağın, Parlamenton, Bütçen , Ordun , Polisin var, kendi dilinde eğitimin var, Bağdat’ta ve yurtdışında temsilciliğin var, milyarlarca dolar gelirin var, hudutları kontrolün var, bölgene Iraklılar dâhil kimin girip kimin çıkacağına kararın var, kıssadan hisse devlet içinde devletin var. Neden aceleci davrandın? Emperyalist üst aklın Ankara-Erbil ilişkilerini bozmak Türkiye ile Kürdistan’ı karşı karşıya getirmek icin kurduğu büyük kumpasın içine niçin düştün? 16 yıldır, bir silah fabrikası oluşturamandın. Zorunlu askerlik sistemi ile toplumu politize edemedin. İki ayrı askeri örgütlenme çift başlılık şimdiki sonuçları beraberinde getirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “niye bizimle görüşmediler”diyor, Kürdistanlı yetkililer iki ay boyunca “görüşmek istedik ama çok yoğun deyip görüştürmediler” diyor.

Bu çerçevede bölgedeki hadiseleri değerlendirdiğimizde şunu sorabiliriz. Tüm bunların varlığına rağmen neden referandum ile ilk seni yakacak olan kriz ateşini yaktın? Zira Irak devletinde sahip olduğun hakların zerresi İran’da, Türkiye’de, Suriye’de mevcut değilken sen niçin bu yolu benimsedin, niçin aceleci davrandın? Diye sorabiliriz.

Erbil, Ankara ve Erdoğan ile iyi ilişkilerinin kurbanı olmadı ama aceleci davarandı, çiçek 2019 Newrozun’da açacaktı. Yürütülmekte olan bir işin tam ortasında, işi tehlikeye düşürebilecek bir yöntem, bir araç-gereç değişikliği girişiminden siyasette kaçınılmalıdır.
Türkiye ile ilişkilerin güçlenmesi için Kürtlerin ve Türklerin çaba göstermesi gerekiyor. Türk-Kürt işbirliği bu kadar kolay çökmemeli. Türkiye ve Kürdistan krizi aşmak icin Ankara ile Erbil arasında diyalog kapılarını derhal acmalılar. Değerli Başkan Mesud Barzani’nin diyalog çağrısına Türkiye olumlu yanıt vermeli.

Abadi’i emperyalistlere Kerkük petrolünden pay verdi. Aynı gün emperyalistler Türkiye’de Ekonomik kriz için düğmeye bastı. Türkiyeye karşı “Sistematik bir saldırı” başlattı. Amaç belli Türkiyeyi istikrarsızlaştırmak.

Günümüzde genel olarak emperyalist devletlerin dünyayı yönetecek askeri, ahlaki, ekonomik ve siyasi kapasitesinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Fakat emperyalizmin Kürtlere ilgisi Rusya ile Ortadoğu siyasi ve ekonomik çekişmelerinin yansıması, bazen de bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçasıdır.

Sözün kısası; emperyalist devletler Kürtleri sattılar. Bir başka deyişle, ABD Kürtler’i 1975’deki Cezayir anlaşmasıyla birlikte gözden çıkartı. Ayni hadise 16.10.2017’de tekrar tekrarlandı. ABD ye, AB’ye güvenen Kürtlerin bağımsızlık istekleri hayal oldu, fırsatı kaçırdılar, Kürtlerin bağımsızlık umut maalesef şimdilik yok oldu, büyük bir ulusun kaderi ile oynandı.

Emperyalizm Ortadoğu’da bölgesel bir savaş çıkarmak icin Kerkük’ün terörist Haşdi Şabi, iran ve Irak tarafından işgaline izin vermiştir. Ama bu plan aslında emperyalistlerce Ortadoğu’da İran-Suudi Arabistan savaşı olarak planlanmıştır.

Ortadoğu’yu savaştan savaşa taşıyıp sömüren emperyalistler her zaman oynadıkları siyasi oyunu kazanamazlar. Kürdistan’da yenilgi yenilgi büyüyen bir Zafer’de vardır. Değerli Başkan Mesut Barzani, sadece kendi değil milyonlarca Kürdün hayalini gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı. Allah ondan razı olsun. Kürtler adına siyaset yaparak düşmana uşaklık yapanlar sadece Barzani’yi değil milyonlarca Kürdü sattı, sattı. “Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler.”

Seyda Hacı Mehmet KILIÇ’ın vefatı dolayısıyla Taziye Mesajım


Can dostumuz Seyda Hacı Mehmet KILIÇ efendiyi kaybetmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Merhum’a cenabi Allahtan rahmet niyaz eder; başta merhumun değerli ailesine, dostlarına, yakınlarına ve tüm Tekman’lı ve Mescitlili hemşerilerime sabrı cemil niyaz ederim. Dünyadaki bu geçici hayata elveda deyip ölüme merhaba diyen ruhlara hep birlikte dua edelim.
Kardeşin
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Merhumun Ruhuna El fatiha : http://www.izlesene.com/liste/fatiha-suresi

Ankara ve Erbil ilişkileri normalleşmeli



von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Ankara ve Erbil ilişkilerinin normalleşmesi gerekir. Erbil ve Ankara arasında herhangi bir sorunun olması için bir neden yoktur. Uluslararası ilişkiler uluslararası olayların neden meydana geldikleri gibi, olduklarını açıklamaya çalışır. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın nabzı Ortadoğu’da attıyor. Bu çerçevede bölgedeki hadiseleri değerlendirdiğimizde şu sonuçları görebiliyoruz.

Başkan Mesud Barzani, 25 Eylül 2017’de referandumun yapılacağını açıkladı. Kürt Bölgesel Yönetimi ‚indeki Kürtlerin % 93’ünün bağımsızlık için ‘Evet’ dediği bir referandumdan gelecekteki hiçbir Kürdistan yönetimi geri adım atamaz. Türkiyenin KBY’inden gelen Petrol boru hattını kapatmasıda çok zor, çünkü ikili anlaşmaya göre bu „Boru hattı siyasi nedenlerle kapatılamaz“. Eğe petrol boru hattını Türkiye kapatırsa Erbil derhal tahkim mahkemesine gider ve ciddi miktarda Türkiyeden tazminat kazanır.

Orta Doğu’da Erbil hiçbir zaman Türkiye için tehdit olmadı, aksine terörizmle mücadelede Türkiyeye müttefik oldu. Erbil Türkiye için tehdit oluşturmuyor. Görünen o ki Kürdistan Defakto bağımsızlıktan gerçek bağımsızlığa geçiyor. Türk hükümeti bu gerçeği anlamalı, Kürdistanla olan ilişkilerini normalleştirmeli ve KBY gelen petrol akışını kesmemeli. Günümüz’de petrol, bir ülkenin ekonomisindeki gelişimi durdurmanın, yavaşlatmanın ya da hızlandırmanın en etkili araçlarından biri haline gelmiştir. Kürdistan bölgesi 26 yıldır Türkiye’ile iyi ilişkiler içerisinde hem diplomaside, hem ekonomi ve ticari alanda iyi ilişkilerimiz var. Kürdistan bölgesine yönelik yaptırımlar uygulanmamalı. Yaptırımlar kesinen çözüm değil, sorunun diplomasideki çözümünü çıkmaza sokuyor.

Irak’ın kukla Başbakanı Haydar el-Abadi olası bir referandumda Irak’ın toprak bütünlüğünü korumak için askeri müdahaleye hazır olduklarını açıkladı. Bu açıklama sonrası tarihi ve siyasi gelişimeleri biraz irdelersek hemen anlarız, Irak’ta görünen gercek ise şu. Musul ve Kerkük nedeniyle Irak Kürdistan’a askeri müdahalede bulunamaz. Bunu yapabilecek Irak ordusu zaten yok.

Birileri bize 1920’de Sevr’i gösterdiler, 1923’te Türkiyeyi Lozan’a razı ettiler. Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar, şimdi bunun tartışmasını yapmak artık çok geç.

Öte yandan Türkiye’de Muslu’a askeri müdahalede bulunmaz. Türkiye 1926 Ankara anlaşmasını terörist DEAŞ Türk diplomatları rehin aldığında bile devreye sokmadı. Türkiye Kerkük’ede askeri müdahalede bulunmaz. Zira PKK Türk kamu memurlarını rehin aldığında bile 1926 Ankara anlaşmasını Türkiye devreye sokmadı.

TSK’nın, Şırnak’ın Silopi İlçesi Habur Sınır Kapısı yakınlarında tatbikatı devam ediyor, sınır bölgesine askeri yığıyor…..Kürdistan’daki son gelişmeler nedeniyle diyorki, „Bütün hava sahaları da kapatılacak. Yakında sınırlar da kapatılacak“……..Peki ben de bilmek istiyorum, Beştepe’de Doğu ve Güneydoğu’dan gelen grubun referandum konusuyla ilgili görüşleri ve çözüm önerileri ney?

Kürdistan Bölgesel Yönetimi ise 25 Eylül 2017’de yapılan referandumun sonuçlarıyla ilgili kesinen geri adım atmaz ve atamaz. KBY bağımsızlığı hiçbir ülke için tehdit değildir. Eğer Ortadoğu’da Kürdistan ülkesi kurulursa bu da güvenlik ve istikrara yardımcı olur.

Kürdistan’a yapmayı düşündüğünüz“Askeri müdahale, vanaları kapatma, açlıkla cezalandırma ve benzeri muamelelerden ülke olarak netice almazsınız. Belki PKK’yi bahane ederek askeri oraya yollayabilirsiniz, ama 1978 den beri PKK’yi bitiremeyenler, askeri müdahaleylede sonuc alamazlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşen Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bazı kanaat önderleri, „bu girişimin coğrafya üzerinde hain emelleri olan kesimlerin oyunu olduğu üzerinde mutabık kaldı.“ deniliyor. Bana göre „Kanaat önder“‚lerinin tesbiti akla, mantığa ve hukuka aykırıdır. Anayasaya da aykırıdır. Kanaat önderi kavramı, psikolojik, sosyolojik, siyasi bir kavramdır. Son derece muğlak, rahatsız edici olma potansiyeli yüksek bir tanım. Zat-ı alileriniz „İçinde bulunduğumuz kadim coğrafya …sancılı, çalkantılı ve meşakkatli bir dönemden geçiyor,“ görüşünde, bu görüşünüzde çok haklısınız. Bugünün şartları Özal dönemindekinden farklı. Zat-ı alileriniz Kürtçe televizyon yayını ve Kürtçe öğrenme hakkı gibi bir dizi açılımcı adımlar atınız. Benimde önerimde şu; Ortadoğu’daki Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle olan mevcut anlaşmazlıklarımızı medenice çözelim, insanları açlıkla cezalandırmaya hakkımız yok.

Kürdistan Bölge Yönetimi’nin “bağımsızlığını” onaylayalım. Devamında da Irak Kürdistan’ının bağımsızlığının güçlenip, derinleşmesi için elimizden geleni yapalım. Bunun Türkiye’ye bir zararı olmaz. Bilakis bu gelişme “Kürt kartını” kullanmayı seven, “Kürt siyasi kimliğinin güçlenmesinden nefret eden” emperyalistler için sonun başlangıcıdır. Türkiye devlet olarak Kürdistan bölgesi ile olan sorunlarını diyalog ve müzakerelerle çözmeli, Kürdistan’a yaptırımlar uygulamamalı.

Kürdistan bölgesi 26 yıldır Türkiye’ile iyi ilişkiler içerisinde hem diplomaside, hem ekonomi ve ticari alanda iyi ilişkilerimiz var. Kürdistan bölgesine yönelik yaptırımlar uygulamamalı. Yaptırımlar kesinen çözüm değil, sorunun diplomasideki çözümünü çıkmaza sokuyor.

Kürdistan’ın bağımsızlığı,
yıllar önce hayaldi, ama günümüzde gerçekleşti .
Vermediğimiz hangi bedel kaldıki, korkalım!

Başkan Mesud Barzani’den ricam, Kürdistan devleti derhal ilan edilmeli ve hızlı bir Diplomasi Çalışması başlamalı. Başka alternatif yoktur.

Links ist an der Seite der Schwachen


Eine Abkehr vom Kurs in der Flüchtlingsfrage wäre das Ende der LINKEN als linke Partei. Eine Antwort auf Oskar Lafontaine von Gregor Gysi

Von Gregor Gysi
Oskar Lafontaine beginnt nach der Wahl eine Diskussion in unserer Partei zur Flüchtlingspolitik. Abgesehen davon, dass es besser gewesen wäre, noch die Landtagswahl in Niedersachsen vorher abzuwarten, ist es tatsächlich wichtig, dass die meines Erachtens vorliegende Mehrheitsmeinung in der Partei bestätigt wird. Das gilt zusätzlich für die Fragen, ob der Austritt aus dem bzw. die Auflösung des Euros und die Rückführung bestimmter europäischer Funktionen auf die Nationalstaaten, also weniger europäische Integration und mehr Nationalstaat als falsch oder richtig angesehen werden. Auch dazu gibt es bisher klare Mehrheitspositionen.

Oskar wählte als Ausgangspunkt seiner Kritik die unterschiedlichen Wahlergebnisse von 2009, 2013 und 2017 und den zu geringen Anteil an Stimmen von Wählerinnen und Wähler der Linken bei den Arbeitslosen, Arbeiterinnen und Arbeitern. Der erste Ausgangspunkt reicht meiner Meinung nach nicht aus, es muss auch die unterschiedliche Situation beim Start in die Wahlkämpfe gesehen werden.

Die Wahlkämpfe von 2009, 2013 und 2017
2009 gab es einen fulminanten Wahlkampf der Partei mit Oskar und mir an der Spitze und einem Topergebnis von 11,9 Prozent. Danach blieben die Umfragen etwa in gleicher Höhe, bis sie einbrachen. Was war geschehen? Oskar trat sein Mandat nicht an. Es entbrannte ein Streit zwischen einigen östlichen und westlichen Landesvorständen zum Verhältnis zu Oskar und Dietmar Bartsch. Ich rügte dann Dietmar. Die Auseinandersetzungen in der Fraktion wurden immer unerträglicher, sogar hasserfüllt. Gegen den 2010 gewählten Parteivorsitzenden Klaus Ernst lief eine Kampagne bis hin zu einem erst sehr viel später eingestellten Ermittlungsverfahren. Besonders negativ bewerteten die Medien eine Äußerung der ebenfalls 2010 gewählten Parteivorsitzenden Gesine Lötzsch zum Kommunismus.

In dieser schwierigen Situation gab es eine Verständigung zwischen Oskar, Dietmar, Ulrich Maurer und mir. Oskar war bereit, 2012 wieder als Parteivorsitzender zu kandidieren und Dietmar als Bundesgeschäftsführer zu akzeptieren. Dietmar wollte so seine Kandidatur für den Parteivorsitz zurückziehen. Oskar kündigte später diesen Kompromiss. Vor und auf dem Parteitag in Göttingen spitzte sich alles extrem zu. Es gab einen Konflikt zwischen Oskar und mir, weil ich nicht bereit war, mich gegen Dietmar zu stellen und zu äußern und einen gemeinsamen Ko-Vorsitz mit Sahra Wagenknecht für die Fraktion im Bundestag ablehnte. Oskar unterstützte Katja Kipping und Bernd Riexinger. Bernd kannte ich damals nicht und ich unterstützte ohnehin Dietmar. Oskar setzte sich durch und ich rechnete in Göttingen ab mit meiner bekannten – auch berüchtigten – Rede. Da ich den Hass erwähnte, wurde und wird sie auch als Hassrede bezeichnet.

Ein Jahr später wurde der Wahlkampf vorbereitet und fand auch die Wahl statt. In den Umfragen gab es keine 11,9 Prozent mehr. Wir schwankten nach dem Parteitag zwischen 5 und 6 Prozent. Dann wurde mir zugemutet, mit weiteren sieben Spitzenkandidatinnen und -kandidaten gleichberechtigt anzutreten. War es etwas demütigend gemeint? Auf jeden Fall habe ich es akzeptiert. Unter den acht Spitzenkandidatinnen und -kandidaten war auch Sahra. Sie war also schon 2013 Spitzenkandidatin. Trotzdem, die Hauptlast im Wahlkampf lag zweifellos bei mir.

Kein Grund für Schuldzuweisungen an die Parteivorsitzenden
Durch einen intensiven Wahlkampf gelang dann doch ein Wahlergebnis von 8,6 Prozent. Das war im Vergleich zu den Umfragen zu Beginn des Wahlkampfes ein Erfolg, im Vergleich zur vorhergehenden Wahl selbstverständlich nicht. Ein knappes Jahr vor der jetzigen Bundestagswahl wurden Sahra als Spitzenkandidatin und Dietmar als Spitzenkandidat gekürt. In den Umfragen lagen wir bei 9 bis 10 Prozent . Das Wahlergebnis von 9,2 Prozent zeigt, dass wir einen Wahlkampf führten, in dem wir im Vergleich dazu weder verloren noch gewonnen haben, im Vergleich zur Wahl 2013 aber 0,6 Prozent, also eine halbe Million Stimmen, gewannen. Die Ziele, zweistellig zu werden und drittstärkste Partei, wurden verfehlt. Trotzdem ist das Ergebnis gut und die Spitzenkandidatin und der Spitzenkandidat, die Parteivorsitzenden und alle anderen Wahlkämpferinnen und Wahlkämpfer können auf die gewonnenen Stimmen stolz sein.

Wenn man diese Geschichte liest, dann wird vielleicht aufgehört, das Ergebnis von 2013 herunterzureden und das jetzige Ergebnis überzubewerten. Einen Grund für Schuldzuweisungen an die beiden Parteivorsitzenden sehe ich schon deshalb nicht, weil sie einen wichtigen Beitrag zur Stabilität der Partei in der gesamten Zeit geleistet haben.

Nun zu Oskars Kritik, unsere Flüchtlingspolitik verletze die soziale Gerechtigkeit gegenüber Arbeitnehmerinnen und Arbeitnehmern und Arbeitslosen in Deutschland und gegenüber den Ärmsten in der Welt, die keine Chance zur Flucht hätten. Ist unsere Flüchtlingspolitik wirklich sozial ungerecht?

Die soziale Frage steht weltweit
Es gibt die Globalisierung mit der Installierung einer Weltwirtschaft und Unternehmen, die weltweit Mitarbeiterinnen und Mitarbeiter haben. Die Menschheit rückt zusammen. Gegenüber dieser wirtschaftlichen Kraft gibt es keine funktionierende, demokratisch legitimierte Weltpolitik. Dadurch bestimmt die Wirtschaft das politische und nicht die Politik das wirtschaftliche Geschehen. Durch das Zusammenrücken wissen die Menschen auf allen Kontinenten, wie woanders gelebt wird. Die soziale Frage steht plötzlich nicht mehr nur national, sondern weltweit.

Ausdruck der extrem unterschiedlichen sozialen Entwicklungen auf den Kontinenten ist auch der zunehmende Strom an Flüchtlingen. Die Ursachen sind verschieden. Krieg erzeugt ebenso Flüchtlinge wie Hunger, Not, Leid und Umweltkatastrophen. Gerade diejenigen, die einen kleinen Besitz haben, fürchten, diesen zu verlieren und nutzen ihn, um zu fliehen. Es sind zweifellos nicht die Ärmsten, aber arm sind sie schon. Welchen Weg sollen wir beschreiten? Den der CSU? Sollten wir wirklich Obergrenzen fordern, nationalen Egoismus predigen? Wäre das linke Politik? Die Parteien in Deutschland haben unterschiedliche Interessen zu vertreten und deshalb auch unterschiedliche Aufgaben. Wir müssen an der Seite der Schwachen und der Mitte in der Gesellschaft, übrigens auch in der Wirtschaft stehen. Das ist unsere Aufgabe. Die Flüchtlinge sind schwach, bei uns sogar die Schwächsten, sich gegen sie zu stellen, verriete meines Erachtens unseren sozialen und humanistischen Ansatz.

DIE RECHTE DES BESCHULDIGTEN IM ERMITTLUNGSVERFAHREN


DIE RECHTE DES BESCHULDIGTEN IM ERMITTLUNGSVERFAHREN
aus dem Rechtsgebiet Strafrecht
I. Einführung

Als Strafverteidiger hat der Verfasser die Erfahrung gemacht, dass auch „Normalbürger“ sehr schnell in das Fadenkreuz der Strafermittlungsbehörden geraten können. Oft führt bereits eine kleinere Unachtsamkeit oder ein Missverständnis zu einem unerwarteten Kontakt mit der Staatsanwaltschaft. In einer derartigen Situation gilt es zunächst Ruhe zu bewahren und auf Ermittlungsmaßnahmen wie Festnahme, Durchsuchung, Beschlagnahme oder Vernehmung richtig zu reagieren. Grundsätzlich gilt: Je eher ein Strafverteidiger beauftragt wird, desto besser sind die Verteidigungsmöglichkeiten, vor allem dann, wenn der Beschuldigte bis dahin noch keine Angaben zur Sache gemacht hat. Wenn die Staatsanwaltschaft ein Ermittlungsverfahren einleitet, bemüht sie sich darum, den Sachverhalt aufzuklären und herauszufinden, ob nach ihrer Überzeugung dem Beschuldigten in einem späteren gerichtlichen Verfahren eine Straftat nachzuweisen sein wird. Sie kann alle Ermittlungshandlungen vornehmen, die ihr zur Aufklärung des Sachverhaltes erforderlich erscheinen. Dies erklärt die besondere Bedeutung des Ermittlungsverfahrens. Oft kommt es bereits in diesem Stadium des Strafverfahrens zu entscheidenden Weichenstellungen, die sich in der späteren Hauptverhandlung nur noch bedingt revidieren lassen. Aus diesem Grunde sollte sich jeder Beschuldigte über seine Rechte und Pflichten im Ermittlungsverfahren genau informieren.

II. Wer ist Beschuldigter?

Hier ist die Abgrenzung zum bloßen Tatverdächtigen vorzunehmen. Ein Tatverdächtiger ist eine Person, gegen die der Anfangsverdacht einer Straftat besteht. Der Tatverdächtige wird dadurch zum Beschuldigten, dass gegen ihn ein förmliches Ermittlungsverfahren eingeleitet wird. Es ist nicht notwendig, dass die beschuldigte Person hiervon erfährt. Wird gegen sie eine Strafanzeige erstattet und ergeben beispielsweise schon die ersten Ermittlungen, dass der Tatverdacht unbegründet ist, so stellt die Staatsanwaltschaft die Ermittlungen ein, ohne den Beschuldigten zu unterrichten. Seine Unterrichtung ist nur unter bestimmten Voraussetzungen vorgeschrieben (§ 170 Absatz 2 Satz 2 StPO). Durch die Erhebung der Anklage wird ein Beschuldigter im sogenannten Zwischenverfahren zum Angeklagten. Wird im Anschluss daran von Seiten des Gerichts die Eröffnung des Hauptverfahrens beschlossen, spricht man vom Angeklagten (§ 157 StPO).

III. Rechte des Beschuldigten

Der Umstand, dass die Staatsanwaltschaft gegen den Beschuldigten ein Ermittlungsverfahren eingeleitet hat, macht den Beschuldigten nicht rechtlos. Der Beschuldigten hat vielmehr das Recht, sich gegen den Tatvorwurf in unterschiedlichster Art zu wehren und damit maßgeblich auf das Ergebnis der Ermittlungen Einfluss zu nehmen.

1. Recht auf rechtliches Gehör

Das Recht, sich zu verteidigen, kann nur derjenige wirksam und umfassend ausüben, der über die gegen ihn gerichteten Beschuldigungen informiert ist. Der Beschuldigte ist daher von den Ermittlungsbehörden über die gegen ihn bestehenden Verdachtsmomente zu unterrichten. Dieses Recht wird auch als Anspruch des Beschuldigten auf rechtliches Gehör bezeichnet und hat zur Folge, dass ein für den Beschuldigten nachteiliges Ermittlungsergebnis gegen diesen nur dann zugrunde gelegt werden kann, wenn ihm zuvor ausreichend Gelegenheit gegeben wurde, sich hierzu zu äußern. Auch im Ermittlungsverfahren gilt insoweit § 33 StPO, d.h. vor jeder Entscheidung, die zum Nachteil des Beschuldigten neue Tatsachen oder Beweismittel verwertet, muss der Beschuldigte – gegebenenfalls erneut – angehört werden. Soweit dies im Einzelfall wegen des Zwecks der Maßnahme nicht möglich sein sollte, ist die Anhörung zu einem späteren Zeitpunkt nachzuholen (§ 33a StPO).

2. Recht auf Belehrung

Wegen der hohen Bedeutung des Grundrechts auf rechtliches Gehörs ist der Beschuldigte bei seiner Vernehmung über sein Recht auf Aussagefreiheit zu belehren (§§ 136, 163 a StPO). Der Beschuldigte muss zunächst darüber belehrt werden, dass er sich nicht zur Sache äußern muss. Das Unterlassen dieser Belehrung begründet ein Beweisverwertungsverbot hinsichtlich aller Äußerungen, die der Beschuldigte in dieser Vernehmung gemacht hat. Dies gilt auch dann, wenn die Belehrung versehentlich unterblieben ist. Der Beschuldigte muss ferner darauf hingewiesen werden, dass er berechtigt ist, einen Verteidiger beizuziehen. Bei ausländischen Beschuldigten muss zu Beginn der Vernehmung außerdem darauf hingewiesen werden, dass diese konsularischen Beistand in Anspruch nehmen können. Erfolgte diese Belehrung nicht, so ist die Aussage des ausländischen Beschuldigten im späteren Strafprozess nicht verwertbar, wenn die Verteidigung der Verwertung wirksam widerspricht.

3. Aussageverweigerungsrecht

Der Beschuldigte kann selbst entscheiden, ob er sich zu dem Tatvorwurf äußert oder lieber schweigt. Er muss sich insbesondere nicht selbst belasten. Entscheidet sich der Beschuldigte zu einer Aussage, so besteht für ihn grundsätzlich nicht die Verpflichtung, wahrheitsgemäße Angaben zum Sachverhalt zu machen. Das Recht des Beschuldigten, zum Zwecke des Selbstschutzes zu lügen, besteht in der Regel jedoch nicht, wenn dadurch andere Straftaten verwirklicht werden. Als eine andere Straftat in diesem Sinne kommt insbesondere die falsche Verdächtigung (§ 164 StGB) in Betracht, es sei denn die falsche Verdächtigung ist ausnahmsweise Konsequenz des Bestreitens der eigenen Täterschaft, etwa wenn nur zwei Personen als Täter in Betracht kommen und der Täter die Begehung einer Straftat abstreitet. Auch wenn es dem Beschuldigten nach alledem generell erlaubt ist, die Ermittlungsbehörden zu belügen, ist es gleichwohl zulässig, dass die Strafverfolgungsorgane ihn zur Wahrheit zu ermahnen oder auf die strafmildernde Wirkung eines Geständnisses hinweisen.

4. Anspruch auf rechtsstaatliche Vernehmungsmethoden

Um das Recht des Beschuldigten auf Aussagefreiheit wirkungsvoll zu sichern, verbietet das Gesetz bestimmte Vernehmungsmethoden (§ 136a StPO). Zu den unzulässigen Methoden gehören unter anderem Misshandlung, Ermüdung, Quälerei, Täuschung oder Hypnose. Selbst wenn sich der Beschuldigte mit einer dieser Vernehmungsmethoden einverstanden erklärt hat, bleiben diese unzulässig und die dadurch erlangten Aussagen unverwertbar.

5. Recht zur Stellung von Beweisanträgen

Der Beschuldigte ist auch außerhalb der Hauptverhandlung zur Stellung von Beweisanträgen berechtigt ist (§ 166 Abs. 1 StPO). Was unter einem Beweisantrag zu verstehen ist, ist leider gesetzlich nicht klar definiert. Ein Beweisantrag ist nach Auffassung der Rechtsprechung das Begehren eines Prozessbeteiligten auf eine Beweiserhebung unter bestimmter Angabe der zu beweisenden Tatsache und des zu verwendenden Beweismittels. Die Stellung eines korrekten Beweisantrages bereitet dem juristischen Laien mitunter große Schwierigkeiten. Auch dies ist ein Grund dafür, warum die frühzeitige Beauftragung eines erfahrenen Strafverteidigers allen Beschuldigten wärmstens an Herz zu legen ist.

IV. Der Verteidiger

Der Beschuldigte ist berechtigt, sich in jeder Lage des Strafverfahrens der Hilfe von bis zu drei Verteidigern zu bedienen. Eine der schärfsten „Waffen“ des Verteidigers ist dessen Recht auf Akteneinsicht. Anders als der Beschuldigte selbst hat der Verteidiger das Recht, Einsicht in die Ermittlungsakte zu nehmen. Der Rechtsanwalt erhält die kompletten Akten. Er wird diese kopieren und kann dem Beschuldigten Ablichtungen aushändigen. Eine mündliche oder schriftliche Einlassung des Beschuldigten sollte – wenn überhaupt – erst abgegeben werden, nachdem das Recht zur Akteneinsicht wahrgenommen wurde. Auf diese Weise erlangt der Strafverteidiger Kenntnis vom konkreten Tatverdacht und verschafft sich ein präzises Bild von der Beweislage. Nur aufgrund des so erlangten Wissens lässt sich eine Einstellung des Verfahrens erreichen, indem man z.B. ergänzende Beweisanträge stellt oder die Staatsanwaltschaft auf bestehende Beweisverwertungsverbote hinweist.

V. Pflichten des Beschuldigten

Ein Beschuldigter ist lediglich verpflichtet, zutreffende und vollständige Angaben zu seinen Personalien, seinem ausgeübten Beruf und zu seiner Wohnanschrift zu machen. Weigert sich der Beschuldigte, so kann gegen ihn die Identitätsfeststellung nach § 163b StPO oder das Personenfeststellungsverfahren betrieben werden. Außerdem kann der Beschuldigte erkennungsdienstlich behandelt werden und muss überdies mit der Einleitung eines gegen ihn gerichteten Ordnungswidrigkeitsverfahrens rechnen (§ 111 OWiG).

VI. Fazit

Der Beschuldigte ist im Ermittlungsverfahren alles andere als rechtlos. Viele Beschuldigte sind sich ihrer Rechte jedoch nicht bewusst und begehen deshalb schwerwiegende Fehler. Oft genug führen Erklärungen, die Beschuldigte ohne anwaltliche Konsultation und vorherige Akteneinsicht abgeben, zu nachteiligen Konsequenzen, die durch die Inanspruchnahme eines Strafverteidigers nicht mehr korrigiert werden können. Um diesen und weitere Kardinalfehler zu vermeiden, sollte ein Beschuldigter möglichst frühzeitig anwaltliche Hilfe in Anspruch nehmen, und zwar selbst dann, wenn er von seiner Unschuld subjektiv überzeugt ist.

Sözde Kürd dostu! – CHP’li Öztürk Yılmaz –



von Prof Dr. Dr. Mag. Ümit Yazıcıoğlu.

Sözde Kürd dostu CHP’li ve eski diplomat olan Öztürk Yılmaz „Irak anayasasına aykırı referandum düzenlenmek isteniyor. Bu referandumdan vazgeçilsin“dedi. Burada CHP’li Öztürk Yılmaz yanılıyor. Zira Irak’ta Kürt meselesinin kalıcı çözümü, bugüne kadar uygulanan stratejilere alternatif yeni stratejiler geliştirmekten geçmektedir.

Kürler Irak’da bir sömürge statüsündedir. Dolayısıyla Kürt sorunu Irak’ta da gün geçtikçe yönetilemez bir hal almakta ve Irak’ın geleceğini esir alan bir işlev görmektedir.

Şu anda Kürtlerin Irak’ta ortaya koyduğu bir tercih ve stratejileri var. Bu tercih nedir? Irak’in bölünmesi konumunda bir tercih. Bu çerçevede Irak’ta Kürt sorununu oluşturan karmaşık süreçlerle yüzleşebilecek kapsamlı bir çözüm paketinin eş zamanlı olarak yürürlüğe konması gerekmektedir. Kürtler açısından bu tercih nedir? Irak’ ın bölünmesi ve bu Coğrafyada Kürdistan’ın bağımsızlığının ilanıdır.

Bu bağlamda Irak Kürdistan Bölgesi Yönetimi Başkanı Mesud Barzani CNN’e verdiği demeçte, ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Erbil’de yaptığı görüşmede niyetini açıkça dile getirdi. Onun deyişiyle, Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etme vakti geldi. Zira Irak artık eski Irak değil. Son olup bitenler, Irak’ın bölünmesinin kaçınılmaz hale geldiğini gösteriyor. Diğer taraftan Birleşmiş Milletler kararlarına göre Kürt milleti de “Ulusların kendi kaderini tayin hakkın”dan yararlanabilir. Uluslararası hukuk normları ve Birleşmiş Milletler kararları, kuşkusuz Irak’da da geçerlidir.

Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğunu parçaladılar, petrol sahalarını paylaştılar. Tıpkı günümüz Irak’ında olduğu gibi.
Osmanlı’yı ise Kürd’ler degil Araplar arkadan hançerlediler, böylece uluslar kendi kaderlerini tayin etmiş (!) oldu. Günümüz’de Kürdistan’ın bağımsızlığı önünde engel yok.

BIRAKIN KÜRDLER IRAK’DA Başkan Mesud Barzani’nin öncülügünde bağımsızlıklarını ilan etsinler.

Bu global kürede hiçbir mebus veya hiçbir fert, inandığı dîn veya ait olduğu etnik kimliğinden dolayı yalan söyleme, gerçekleri çarpıtma hakkına sahip değildir. Bugünkü dünya düzeninde güçlü olan haklı oluyor.

Kürtler’de güçlü bir devlet olmalı.

Verfassungsschutz will NSU-Bericht für 120 Jahre wegschließen


Verfassungsschutz will NSU-Bericht für 120 Jahre wegschließen

INHALTSVERZEICHNIS
Verfassungsschutz will NSU-Bericht für 120 Jahre wegschließen
Das Zeitmaß spiegelt das Maß des Giftes wider, das in der Akte stecken muss
Was hat der VS-Beamte Temme mit dem Mord in Kassel zu tun? Eine absurd lange Sperrfrist soll vor allem eines signalisieren: „Bei uns kriegt Ihr nichts mehr raus!“

120 Jahre – für diese Dauer hat das Landesamt für Verfassungsschutz (LfV) von Hessen einen internen Bericht gesperrt, in dem es auch um den NSU-Mord von Kassel und die mögliche Verwicklung seines Mitarbeiters Andreas Temme gehen dürfte. Das schürt einerseits den Verdacht: Was derart lange geheim gehalten werden soll, muss brisant sein. Andererseits kann diese absurde Sperrfrist als Botschaft verstanden werden an die Öffentlichkeit und diejenigen, die weiterhin aufklären wollen: ‚Von uns erfahrt Ihr nichts mehr. Gebt auf!‘

Es ist ein unverblümter Bruch einer Sicherheitsbehörde mit dem Legalitätsprinzip im Rechtsstaat BRD, Ausdruck des verzweifelten Abwehrkampfes gegen die anhaltenden Aufklärungsbemühungen im Mordkomplex NSU.

Mit Irritation und ungläubigem Staunen reagierte die Öffentlichkeit, als vor wenigen Wochen die Nachricht von der 120 Jahre-Sperrfrist bekannt wurde. Er habe zunächst gedacht, es handle sich um einen Tippfehler und müsste „20 Jahre“ heißen, so ein Parlamentarier, der im eben zu Ende gegangenen zweiten NSU-Untersuchungsausschuss des Bundestages saß. Doch langsam weicht die Überraschung dem Widerspruch.

Was ist derart geheim am Mord in Kassel, dass es fünf Generationen nicht wissen dürfen? Zunächst wurde er nicht aufgeklärt. Seit November 2011 rechnet ihn die Bundesanwaltschaft, wie alle zehn Morde, dem Trio Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos, Beate Zschäpe zu. Tatsächlich ist er einer der Schlüsselfälle des NSU-Skandals, dessen Hintergründe weiterhin im Dunkeln liegen.

Als der junge Deutschtürke Halit Yozgat am 6. April 2006 in seinem Internetcafé mit zwei Kopfschüssen ermordet wurde, hielten sich fünf Kunden und ein Kleinkind in den Räumen auf. Wer nimmt ein solches Risiko auf sich? Einer der fünf Kunden war der Beamte des LfV Hessen, Andreas Temme. War das wiederum lediglich Zufall?

Zwei Hausnummern neben dem Anschlagsort befindet sich ein Polizeirevier. Wurde das von dem oder den Tätern übersehen oder existiert ein unbekannter Zusammenhang mit der Tat? Der Verfassungsschützer Temme verließ als einziger nach dem Mord unerkannt den Laden. Hat er das Opfer tatsächlich nicht liegen sehen, wie er behauptet? Kam der Täter überhaupt von außen, oder wurde der Mord von innen begangen?

Fragen, die sich bis heute stellen, der amtlichen Version zum Trotz.

Die Verwicklung des hessischen Verfassungsschutzes (VS) geht über die Person Temme hinaus. Ende März 2006, zwei Wochen vor dem Mord in Kassel, schickte eine Abteilungsleiterin des Amtes eine Mail an die Dienststelle des VS in Kassel und wies auf die ungeklärte Ceska-Mordserie hin, der bis dahin bereits sieben Migranten zum Opfer gefallen waren. Der letzte Mord lag neun Monate zurück, im Juni 2005. Warum nun, im März 2006, plötzlich diese Aktivität des Verfassungsschutzes? Warum in Hessen?

Das soll auf das Bundeskriminalamt (BKA) zurückgegangen sein, das sich an das LfV Hessen gewandt und die Ceska-Mordserie thematisiert haben soll. Doch warum wandte sich die Bundesbehörde BKA nicht an das Bundesamt für Verfassungsschutz, sondern lediglich an die Hessen? In Hessen war bis dato kein Ceska-Mord begangen worden. Die Schwerpunkte lagen in Nürnberg und München. Außerdem waren in Hamburg und Rostock türkisch-stämmige Menschen ermordet worden. Allerdings stammte das erste Opfer aus Hessen. Der Blumenhändler Enver Simsek, der im September 2000 an seinem Blumenstand in Nürnberg niedergeschossen wurde, lebte mit seiner Familie in Schlüchtern zwischen Frankfurt und Fulda.

In der VS-Dienststelle in Kassel zeichnete Temme die Mail seiner Vorgesetzten über die Ceska-Mordserie mit seinem Kürzel ab. Nur wenige Tage später wurde in eben dieser Stadt ein Mord mit eben dieser Ceska-Pistole verübt – und dieser Verfassungsschützer war zugegen. Zwei Tage vorher war in Dortmund bereits ein weiterer Mord mit der Waffe geschehen. Hatte sich das BKA, wie in Hessen, auch an den Verfassungsschutz in Nordrhein-Westfalen gewandt? Darüber weiß man bisher nichts.

Warum Kassel, warum der Verfassungsschutz, warum Temme? Hat die Abteilungsleiterin des hessischen LfV ihre Mail auch an V-Mann-Führer mit Quellen in anderen Teilen des Bundeslandes gesandt? Hatte das Amt Kenntnisse, die auf Kassel hinwiesen? Gab es Rückmeldungen von V-Mann-Führern? Unklar ist unter anderem, wie viele Quellen die Dienststelle in Kassel damals hatte und wo sie eingesetzt waren. Die Mordermittler der Kriminalpolizei durften sie nie befragen.

16. Juli 2017 Thomas Moser