Just another WordPress.com site

Archiv für Mai, 2017

Almanya’daki göçmenlere yönelik hukuki ayrımcılıklar


Almanya’daki göçmenlere yönelik hukuki ayrımcılıklar

von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Suçsuzluk karinesi, bir suçtan dolayı kovuşturulan kişinin, suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olmadıkça suçlu sayılmamasını ifade eder. Şimdi sizlere doğup büyüdüğü Tekman’dan Almanya’ya gelen henüz 20 yaşındaki bir gencin hikayesini anlatmaya çalışacağım. Avrupa’da uyuşturucu mafyasının tuzağına düşen 1997 doğumlu Tekman’lı R….t Ç…….a.

Bilindiği gibi uyuşturucu kullanan aklını ve mantığını kullanamaz. Uyuşturucu öyle bir felakettir ki, kullananları aptallaştırır. İşte yirmi yaşında ‘ki bu genci uyuşturtucu tacirleri Avrupa’da tuzaklarına düşürmüşler. ’’O’nu kokain içmeye alıştırmışlar’’. Genç bir insanın ergenlik çağında ’’aile yaşamından uzaklaşması, içine kapanması, derslerle olan ilişkisinin azalması, arkadaş çevresini değiştirmesi, sevdiği uğraşlarını birden bırakması ve tüm bunların yanısıra ortaya çıkan uykusuzluk, huzursuzluk, sinirlilik, solgunluk’’, onda bir uyuşturucu kullanımının belirtileri olabilir.

Aslında bu genç Tekman’ın çok temiz, dürüst, zengin ve dindar bir ailesinin çocuğu. Dedesi Tekman’da kendisine çok saygı duyulan bir şahsiyet. Ama uyuşturucu bağımlılığı o’nun genç yaşta cezaevine düşmesine sebep olmuş.

***

Şimdi Almanya’nın Kassel ve Arnsberg şehrinde üç genç şahısla birlikte 20 yaşındaki R….. Ç…….’ da 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde uyuşturucu kaçakçılığı ile suçlanıyor. Söz ’de Kassel’e Amsterdam’dan Haziran 2015 ve Eylül 2016 süresi içerisin ’de esrar, kokain, amfetamin ve ecstasy hapları büyük miktarda taşımış. Kassel 11.ci Ağır ceza mahkemesi bu davada 22 tanığın ifadesini dinlemeye karar vermiş. 9.6.2017 de duruşmaya tekrar devam edilecek.

Olayda dikkat çeken ayrıntılardan biri de bu ceza davasının Kassel 11.ci Ağır Ceza mahkemesinde 20 yaşındaki Rohat Ç………a hakkında açılmasında yatıyor. Aslında davanın gençlik mahkemesinde açılması gerekirdi. Çünkü, 1997 doğumlu olan, yani henüz 20 yaşında olan bir genç, hukuken suç işlemiş olsa bile, ceza davasının henüz 20 yaşında olan bu zanlıyla ilgili alman GENÇLİK Mahkemesinde açılması gerekirdi. Eğer Almanya’da yabancı kökenliysen’iz, yaşınız küçük bile olsa, soruşturma makamları gözünüzün yaşına bakmıyor, sizi gençlik mahkemesinde yargılayacağına, ağır ceza mahkemesinde yargılatıyor. Bu durum göçmenlere yönelik ayrımcılık içermektedir.

Zira yine Almanya’da bu an 93 yaşında olan ve 2. Dünya savaşı sırasında 260 bin Yahudi’nin katledilmesine yardımcı olmaktan suçlanan bir kadın o dönemde suçu 20 yaşında işlediği için gençlik mahkemesinde yargılandı.
Bu karşılaştırmadan ’da anlaşıldığı gibi Kassel 11.ci ağır ceza mahkemesi Alman Anayasası’ndaki eşitlik ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesine aykırı hareket etmemelidir.

Rohat Ç……a’la ilgili dava gençlik mahkemesinde görülmek üzere gençlik mahkemesine gönderilmeli, dava dosyasını mahkeme, diğer sanıkların dosyasından ayırmalıdır.

Aslında devlet suçsuzluk karinesini uygulamamak amacıyla “şüphe suçları” düzenleyemez bu doğrultuda yargılama yapamaz. Bana göre kişinin, suçlu olduğu mahkeme hükmüyle kesinleşmeden hiçbir şekilde suçlu olarak nitelendirilmez. Eğer, şüpheden sanığı yararlandırmak bakımında mutlak takdir hakkı var ise karinenin suçsuzluk karinesini ihlal etmediği sonucuna varılmaktadır.

Günümüz ’de bağımlılık, kişinin zarar görmesine rağmen madde kullanımına devam etmesi, kullandığı maddeyi uzun süre bırakamaması, sürekli madde arayışı içinde olması, kullandığı maddeyi giderek arttırması ile karakterize edilen bir tablodur.

Sonuç:
Dolayısıyla Rohat Ç……a tedavi görmelidir ve suçlu olduğu mahkeme hükmüyle kesinleşmeden hiçbir şekilde suçlu olarak nitelendirilmez.

Kendisi 1997 yılında dünyaya geldiği için, yani henüz 20 yaşında bir genç olduğu için, hukuken suç işlemiş olsa bile, ceza davasının henüz 20 yaşında olan bu zanlıyla ilgili alman GENÇLİK Mahkemesinde açılması şart. Çünkü Kassel 11.ci Ağır ceza mahkemesi bu davada Ruhat Ç…..a için yetkili mahkeme değil. Yetkili mahkeme (Jugendgericht) gençlik mahkemesidir.

Rechtsgutachten zu den Fragen. Bei welchem Gericht ist die Anklage zu erheben und Strafzumessung im Jugendstrafverfahren.


von Prof. Dr. Dr. Mag. Ümit Yazıcıoğlu

Zur Fall: R…t Ç…….a.

Vor der 11. Strafkammer des Landgerichts geht gleich die Verhandlung gegen drei junge Männer aus Kassel und Arnsberg weiter, die wegen Drogenhandels angeklagt sind. Sie sollen zwischen Juni 2015 und September 2016 kiloweise Marihuana, Kokain, Amphetamine und Ecstasy-Pillen aus Amsterdam nach Kassel gebracht und zum Großteil hier auch verkauft haben. Die Verteidiger haben angekündigt, dass die Angeklagten sich heute möglicherweise zu den Taten äußern werden. Insgesamt sind 22 Zeugen geladen.

Die Verhandlung vor dem Landgericht gegen drei junge Männer, die des bandenmäßigen Drogenhandels verdächtig sind, ist gleich nach beginn wieder unterbrochen worden. Verteidigung, Anklage und Kammer wollen in Rechtsgesprächen ausloten, ob durch Geständnisse der Angeklagten das Verfahren entscheidend verkürzt, das Strafmaß gemildert werden könnte. Ein Verteidiger formulierte das Ziel, die Strafe unter das Mindestmaß von fünf Jahren Gefängnis drücken zu können.

Die drei jungen Türken sollen Drogen in großen Mengen aus Holland nach Kassel gebracht und hier verkauft haben. In dem Verständigungs- gespräch haben alle Prozessbeteiligten im Verfahren vor dem Landgericht ein mögliches Urteil besprochen: Laut Richter R……….d wurden für den 25 Jahre alten Kasseler eine Höchststrafe von fünf Jahren und sechs Monaten und eine Mindeststrafe von fünf Jahren ins Auge gefasst. Die beiden 23-Jährigen und 20 Jährigen Heranwachsenden R…. Ç……. erwartet Strafen zwischen vier Jahren und sechs Monaten und fünf Jahren. Die Höchststrafe für banden- und gewerbsmäßigen Drogenhandel liegt bei 15 Jahren. Sollten die jungen Männer gestehen, könnte das Verfahren am nächsten Verhandlungstag am 9. Juni ab 11 Uhr schon zu Ende gehen.

Es gibt wichtige Fragen, die aus juristischer Sicht beantwortet werden müssen, da es sich um einen heranwachsenden Türken R.Ç, der im Jahre 1997 geboren ist, handelt, der statt vor dem Jugendgericht vor dem Landgericht ( d.h vor dem falschen Gericht) angeklagt worden ist.

I.) Frage: Bei welchem Gericht ist die Anklage zu erheben ?

Überlegung:
Var.1) Es stellt sich die Frage, ob die Anklage vor dem Jugendgericht oder der großen Strafkammer zu erheben ist. Da es sich um einen Heranwachsenden, der im Jahre 1997 geboren ist, handelt muss für ihn nach § 39 ff. JGG, § 108 JGG Anklage zum Jugendgericht erhoben werden. Der Erwachsene wäre vor der Großen Strafkammer (§ 74 I GVG) anzuklagen. Allerdings besteht hier die sachliche Verbindung nach § 2, § StPO i.V.m. § 103 JGG so dass insgesamt vor dem Jugendgericht angeklagt werden kann. Spruchkörper wäre nach § 41 I Nr. 3 JGG die Jugendkammer, da nach § 41 I NR. 3 JGG für den Erwachsenen sonst die Große Strafkammer nach § 74 I GVG sachlich zuständig wäre, weil es sich bei dem angeklagten Delikt um einen schweren Tat mit Freiheitsstrafe nicht unter 3 Jahren handelt. Da der Erwachsene mehrfach vorbestraft ist, ist für ihn nach § 28, § 24, § 74 I GVG auch eine Strafe von mehr als 4 Jahren zu erwarten.
Ergebnis: Beide werden angeklagt vor der Jugendkammer nach § 41 I Nr. 3 JGG.

Var. 2) Da hier die Jugendgerichte nach § 33 StPO zuständig sind müsste für den Jugendlichen die Anklage nach § 40 JGG zum Jugendgericht – Jugendschöffengericht gehen. Da aber eine Verbindung nach § 103 StPO, § 2-3 STPO eine Verbindung besteht, muss nach § 41 I Nr. 3 JGG die Anklage zum Jugendgericht – Jugendkammer – erfolgen.

Ergebnis: Anklage zum Jugendgericht – Jugendkammer -.

II.)
Frage: Strafzumessung im Jugendstrafverfahren
a.) Verfahrensgrundsätze

Im Gegensatz zum Verfahren gegen Erwachsene findet die Hauptverhandlung gegen Jugendliche bis 18 Jahren grundsätzlich nicht öffentlich statt, um ihnen einen besonders ausgeprägten Persönlichkeitsschutz zu gewährleisten und ihre künftige Entwicklung nicht durch schädliche Publicity zu gefährden. Heranwachsende von 18 bis 21 Jahren müssen hingegen eine öffentliche Hauptverhandlung hinnehmen. In Ausnahmefällen besteht aber die Möglichkeit, die Öffentlichkeit auszuschließen. Ein beschleunigtes Verfahren ist im Jugendstrafverfahren unzulässig, damit die Beteiligung der Jugendgerichtshilfe gewährleistet ist und dem pädagogischen Aspekt des Verfahrens Rechnung getragen werden kann.
Im Jugendstrafverfahren gibt es wesentlich differenziertere Möglichkeiten, auf Straftaten zu reagieren, als im Erwachsenenrecht. Freiheitsstrafen sind hier nur das letzte Mittel, wenn andere Sanktionen versagt haben oder wenn besondere Umstände eine solch schwere Strafe unumgänglich machen. Das Jugendstrafrecht soll in erster Linie erzieherisch wirken. Bedingt durch die noch jugendlich beschränkte Einsicht der Täter soll vorrangig nicht Vergeltung für das begangene Unrecht geübt werden, sondern den jugendlichen Straftätern das Falsche an ihrem Verhalten verdeutlicht und ihnen das nötige Rüstzeug für eine Verhaltensänderung an die Hand gegeben werden. Im Folgenden werden die einzelnen Sanktionsmöglichkeiten aufgezählt und jeweils kurz erläutert:

b) Einstellung des Verfahrens

Das Jugendstrafrecht bietet zunächst die Möglichkeit, mit oder ohne bestimmte Weisungen von einer Verurteilung abzusehen, wenn bereits erzieherische Maßnahmen ausreichen, den Jugendlichen für die Zukunft zu einem straffreien Leben anzuhalten. Das Gericht kann bei einer solchen Einstellung des Verfahrens verschiedene Auflagen machen: Neben gemeinnützigem Sozialdienst kommen die Verpflichtung, sich einer besonderen Betreuung oder Therapie zu unterziehen, die Schadenswiedergutmachung oder ein Täter-Opfer-Ausgleich in Form von Gesprächen oder gemeinsamen Aktivitäten mit den Geschädigten einer Straftat infrage. Das Jugendgericht kann sogar eine im Gesetz nicht genannte Weisung konstruieren, wenn es der Meinung ist, dass diese spezielle Weisung besonders gut auf den Täter wirken kann, um ihn von weiteren Straftaten abzuhalten.
Verurteilung
Kommt eine Verfahrenseinstellung nicht mehr in Frage, wird der Jugendliche oder Heranwachsende vom Gericht verurteilt.

a) Erziehungsmaßregeln
An erster Stelle der Sanktionsmöglichkeiten stehen hier die so genannten „Erziehungsmaßregeln“, die im Prinzip den Auflagen und Weisungen entsprechen, die bei einer Einstellung gemacht werden können. Entscheidender Unterschied ist allerdings, dass eine Verurteilung im Bundeszentralregister erfasst wird und zu einer „Vorstrafe“ führt.

b) Zuchtmittel
Die nächste Stufe stellen die „Zuchtmittel“ dar, die tiefer in das Leben des Verurteilten eingreifen: Verwarnung, Auflagen und Jugendarrest. Eine Verwarnung bedeutet die eindringliche Vorhaltung des Unrechts der Tat durch das Gericht. Sie wird oft verbunden mit Auflagen wie zum Beispiel Schadenswiedergutmachung, Entschuldigung beim Tatopfer, Sozialstunden oder Geldbuße. Reicht auch diese Reaktion nicht mehr aus, kann das Gericht Jugendarrest anordnen. Dieser wird entweder in Form von ein oder zwei Wochenendarresten (jeweils von Freitagmittag bis Sonntagnachmittag) oder eines Dauerarrestes bis zu vier Wochen verhängt. Beide Arrestformen werden nicht in Justizvollzugsanstalten, sondern in speziellen Jugendarresteinrichtungen vollstreckt.

c) Jugendstrafe
Als letztes folgen im Sanktionenkatalog des Jugendgerichtsgesetzes die Jugendstrafen, also Freiheitsentzug. Auch hier sind abgestufte Lösungen möglich, um auf den Jugendlichen einzuwirken:

So kann die endgültige Verhängung einer Jugendstrafe von der Bewältigung einer Bewährungszeit abhängig gemacht werden. Schafft der Verurteilte die Bewährung, wird die Strafe nicht verhängt sondern erlassen; schafft er sie nicht, wird die Strafe ausgesprochen und über ihren Umfang entschieden.

Wird eine Jugendstrafe ausgesprochen, so ist darüber zu entscheiden, ob ihr Vollzug noch einmal zur Bewährung ausgesetzt werden kann. Der Unterschied zur oben beschriebenen Aussetzung der Verhängung besteht darin, dass bereits über eine Bestrafung des Täters entschieden und nur noch die Frage zu klären ist, ob diese Strafe sofort vollzogen oder vorläufig hinausgeschoben bzw. dann nach der Bewährungszeit erlassen werden kann.

Kommen alle diese Möglichkeiten nicht mehr in Betracht, wird eine Jugendstrafe ohne Bewährung verhängt und vollzogen. Bei der Bemessung der Strafen ist das Jugendgericht nicht an die gesetzlichen Strafmaße gebunden. Um eine individuelle Reaktion auf jeden einzelnen Täter zu ermöglichen, darf das Gericht eine einheitliche Entscheidung fällen, die nur hinsichtlich der Höhe einer möglichen Freiheitsstrafen begrenzt ist und zwar auf höchstens 10 Jahre. Ansonsten das Gericht frei, die pädagogisch sinnvollste Maßnahme zu finden.

Wird eine Jugendstrafe verhängt, so wird sie regelmäßig nicht in Justizvollzugsanstalten für Erwachsene vollstreckt, sondern in speziellen Jugendstrafanstalten. Hier wird ebenfalls auf die pädagogische Betreuung der Verurteilten Wert gelegt und ihnen deshalb angeboten, zum Beispiel einen Schulabschluss nachzuholen oder eine Ausbildung zu machen.
24.5.2017 Lüksemburg

AHMED-İ HÂNÎ (1651-1707) HAYÂTI, ESERLERİ VE MEM O ZÎN MESNEVİSİ


AHMED-İ HÂNÎ (1651-1707)
HAYÂTI, ESERLERİ VE MEM O ZÎN MESNEVİSİ*

ÖZET
XVII. yüzyıl Osmanlı şairlerinden Ahmed-i Hânî hakkında bugüne kadar yapılan çalışmalar, ne yazık ki, genellikle batılı bilim adamlarının eseridir. Bu durum, Hânî ve eserlerinin, Batı’nın şark meselesi kapsamında kullanılmasını da beraberinde getirmiştir. Ne yazık ki söz konusu batılı kaynaklardan etkilenerek Türkiye’de bu konuda yazılmış eserler de genellikle aynı çıkmazın içine düşmüştür.
Tebliğimizde, bu eksikliği gidermek üzere, Ahmed-i Hani’nin hayatı ve eserlerinden (özellikle Mem o zin mesnevisi) hareketle onun Osmanlı kültür ve şiir geleneği içerisindeki yerini tespit etmeye çalıştık.

ABSTRACT

Much research on Ahmed-i Hânî, one of the seventeenth century Otoman poets, have unfortunately been conducted by Western scholars. This has caused the abuse of him and his work in the so called Eastern Anatolian issue. It is a pity that the research on his work made by the Turkish scholars under the influence of western resources reflect the same problem.
This paper attempts to fill this gap and find out Ahmed-i Hânî’s prominent place in the cultural and poetic of Otoman by starting out with his life and work, especially his mesnevi, Mem o Zin.

Yaşadıkları devirde dar bir bölgede tanınan bazı şahsiyetlerin; siyâsi, edebî veyâ başka sebeplerle asırlar geçtikten sonra daha ziyâde şöhret sâhibi oldukları görülmektedir. Ölümünde sonra böyle bir şöhrete
ulaşan şahsiyetlerden biri de Ahmed-i Hânî’dir.

Hayâtı hakkında kaynaklarda fazla malûmata sahip olamadığımız Ahmed-i Hânî, tespit edilen bugünkü bilgilere göre, 17. yüzyılda Doğu Anadolu bölgesinde yaşayarak daha çok, Şeyh Ahmed-i Hânî ve kısaca Hânî diye şöhret sâhibi olmuş, önemli Osmânlı şeyh, âlim ve şâirlerinden biridir. Kendisi de âlim ve fâzıl olan İlyâs adlı bir zâtın oğludur. Hânî’nin, yapılan son araştırmalar
sonucuna dayanılarak 1061/1651 tarihinde Doğubayâzıt veya Hakkârî yakınlarında doğduğu ileri sürülmektedir. Hânîyân aşîretine mensûp olduğundan dolayı yâhût Hakkârî vilâyetinin Hân köyünde doğduğu için Ahmed-i Hânî diye tanınmıştır. Bu aşîretin,. 1592’ yılında Hakkâri yöresine gelip yerleştiği tahmîn edilmektedir Doğum târîhini kendisi, Mem o Zîn adlı eserinde şöyle belirtir:

Ona yazmayı öğreten yazı senin yazındır,
Otuz yıldır yanlış yazılar yazmaktadır o,

Çünkü yokluktan koptuğu zamân,
Târîh bin altmış bir idi.

Bu sene kırk dört yaşına girdi,
O, günâhkârların öncüsü.

Bu beyitlerden, eserini 1695 târîhinde bitirdiği yaşının kırk dört olduğu ve yazı hayatına on dört yaşında başlayıp otuz yıl sürdüğü anlaşılmaktadır.
İlk tahsîlini geleneğe göre âilesinden aldığı tahmîn edilmektedir. Daha sonra bulunduğu çevrede eğitimine devâm etmiş, Bağdât, Şâm, Halep ve İrân medreselerinde de uzun müddet öğrencilik yapmıştır. İyi bir İslâmî ilim, şiir ve tasavvuf eğitimi alan Hânî’nin ayrıca, eserlerinden elde edilen bilgilere göre Nakşibendî tarîkatına da girdiği anlaşılıyor.

Ahmed-i Hânî’nin ,İshâk Paşa Sarâyı’nın temeli atılırken 1674 yılında duâ ettiği rivâyet edilir. Bu sarâyda kâtiplik yaptığı bilinmekle birlikte ancak bu göreve hangi târîhte geldiği ve bu görevde kaç yıl kaldığı hakkında şu anda elde bilgi mevcût değildir.

Ahmed-i Hânî’nin, gençlik çağında Botan Beyi’nin meclislerinde uzun müddet bulunduğu gibi diğer beyliklerle de yakın ilişkiler içinde olduğu tahmîn edilmektedir. Doğubayâzıt’ta Murâdiye Câmi’inde imâmlık yapmış ve Bayâzıt Mîri Mîr Muhammed’in de dîvân kâtibi olmuştur. Ona olan yakınlığını ve ona duyduğu sevgisini ölümü üzerine yazdığı mersiye tarzı bir şiirinde dile getirmiştir. Mîr adına İrân serdârı ile yapılan bir anlaşmaya imzâ atmıştır. Ayrıca Mîrliği temsîlen Osmânlı Devleti’nin başkenti İstanbul’a gidip geldiği
de rivâyet edilir.

Ömrünün sonlarına doğru kendi adına kurduğu Hânî Medresesi’nde İslâm kültürüne âit dersler vermiş ve çevresindeki gençlerin İslâmî terbiye ile yetişmesine çalışmıştır. Medresede kullanılan ilim dili Arapça idi. Ahmed-i Hânî, ayrıca bölge halkı çocuklarına faydalı olabilmek için Nûbahârâ Bıçûkân ile Akîdayâ İmân isimli kendi yazdığı eserleri de ders kitâpları arasına almış ve okutmuştur. Bu iki eserin okutulmasındaki gâye bölgedeki çocuklara dîn dili olan Arapça’yı ve İslâm’ın îmân esaslarını kendi ana dilleriyle kolayca kavratmaktı. Hayâtı boyunca hiç evlenmemiş, kendisini İslâm ilim ve kültürüne, adamış büyük bir âlim ve mutasavvıftır. Bir ara üst tabakaya mensûp Selmâ adlı bir kıza âşık olduğu ve bu vesîle ile aşk şiirleri yazdığı rivâyet edilir. Aynı zamânda çevresinde eğitim ve öğretim faâliyetleriyle de tanındı.

Ahmed-i Hânî, bir müddet o dönemde bölgenin kültür merkezi olan-bu günkü Şırnak vilâyetinin kazâsı Cizre’de yaşadı. Daha sonra Doğubayâzıt’a gidip yerleştiği ve 1119/1707 yılında orada vefât ettiği tahmîn edilmektedir.
Mezârı İshâk Paşa Sarâyı’nın 500 metre doğusundadır. Halk arasında velî olduğu kabûl edildiğinden dolayı 1990-1991 tarihleri arasında Doğubayâzıt halkı ve belediyesi mezârının üzerine bir kümbet yaptırarak etrafını da bahçe ile çevirmişler. Burası çevre halkın hem mesîre hem de ziyâret yeri hâline geldiği için hâlâ yaz kış ziyâretçilerle dolup taşmaktadır.
Çevre halkına faydalı olabilmek amacıyla eserlerini umûmiyetle ana dili olan Kürtçe ile kaleme almıştır. Ana dili Kürtçe’nin yanında Arapça, Farsça ve Türkçe’yi de iyi bilmektedir.

İsmâil Bâyezîdî (ölm. 1121/1709), Şerîf Han Cûlâmergî (ölm. 1161/1748) ve Murâd Hân Bâyezîdî (ölm. 1192/1778) gibi zâtlar Ahmed-i Hânî’nin tesiri altında kalmıştır.

Ahmed-i Hânî’nin kesin olarak bilinen başlıca eserleri şunlardır:

1. Nûbahârâ Bıçûkân: Arapça-Kürtçe manzûm bir söz1ük olup 1094/1683 yılında yazılmıştır. Klasik manzûm sözlük geleneğine uyularak eser, bir giriş ve her biri farklı vezinde on üç bölümden meydana gelmektedir. Giriş bölümünde eserin, Kurân okumayı öğrenen çocuklara sarf ve nahiv derslerine başlarken kolaylık sağlanması amacıyla kaleme alındığı belirtilir. Bu manzûm sözlük ilk defa Yûsuf Ziyâeddîn Paşa’nın el-Hediyyetü’l-Hamîdiyye fi’l- Lugati’l-Kürdiyye adlı kitabı ekinde yayımlanmış (İst.,1310, s. 279-297; tıpkıbasımı A. von Le Cok, Kurdische Texte, Berlin 1903, 1, 1-47), daha sonra
3 H. Mem, Üçüncü Öğretmen XANİ, İst., 2002,s. 22.
4 M. Sait Özervarlı, Hânî, Şeyh Ahmed Mad., TDV İslâm Ansiklopedisi, İs.,1997, c.16, s.32.
Abdüsselâm Nâcî el-Cezerî’nin tashîhiyle tekrâr neşredilmiştir (Dımaşk, t.s.) Zeynelâbidîn Zinâr eseri, Latin harflerine çevirerek neşretmiştir (İst.,1992). Bu sözlüğe, Ahmet Hilmî el-Kûgî ed-Diyârbekrî Gülzârâ Hamûkân Şerhâ Nûbahârâ Bıçûkân adıyla bir şerh yazmıştır (Dıyarbakır, t.s.).

2. Akîdayâ İmân: Ehl-i Sünnete göre îmân esâsları ve diğer akâid konularının açıklandığı 80 beyitlik bir Kürtçe risâledir. Bu risâle, Ahmet Hilmî el-Kûgî ed-Diyârbekrî tarafından Rehberâ Şânî Şerhâ Akîdâ Şeyh Ahmed b. İlyâs el-Hânî adıyla şerh edilmiştir (Baskı yeri ve tarihi yok).

3. Çârkûşe: Mülemma yani her bir mısraı dört ayrı dilde (Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe) yazılan rubâîlerden meydâna gelmiştir. Bu mülemma rubâîler aşk, ayrılık ve kavuşma temalarını ihtivâ ederler. Rubâîlerden ancak beş tanesi günümüze kadar ulaşabilmiştir (Dîvânâ Kurmancî, haz: Abdürrakıb Yûsuf, Necef 1971, s. 43,44)5.

4. Dîvân:Ahmed-i Hânî’nin; Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirlerini ihtivâ eden eserlerinden biridir. Bazen Hânî’nin, bu dört dili bir şiirde kullandığı yanî mülemma’ şiirler yazdığı da dîvânda görülüyor. Dîvânında ayrıca, Türkçe ve Farsça gazelleri vardır. Dîvânı; Rusya, Almaya ve Suriye’de basılmıştır.
5. Mem o Zîn:Ahmed-i Hânî’nin ,yaşadığı bölgenin önemli kültür merkezlerinden biri olan bugünkü Şırnak vilâyetine bağlı Cizre kasabasında kaleme aldığı bir aşk mesnevîsidir. Leylâ vü Mecnûn, Ferhât u Şîrîn ve Hüsn ü Aşk tarzında yazılmış tasavvufî bir eserdir. Asıl şöhretini de bu ilâhî aşk mesnevîsiyle sağlamıştır. Hânî, bu eserin hâtime kısmında doğum târîhini 1061/1651 olarak verdikten sonra kitabı bitirdiğinde 44 yaşında olduğunu belirtir. Bu kayıttan Ahmed-i Hânî’nin mesnevîyi 1105/1695 yılında tamâmladığı anlaşılmaktadır. Yaklaşık 3000 beyit olan mesnevî

Bîjî ji merâ kû pâdişâhım
Benden ana söyle kıblegâhım
Îdî çi bibîjim ez nizânim
Bilmez ki ne söyleye zebânım

Gibi mülemma beyitlerinde tesbit edildiği üzere arûz vezninin Mef ‘û lü/ Me fâ ‘i lün /Fe ‘û lün kalıbıyla yazılmıştır. Bu kalıp, o devir İslâm dünyâsında ortak duyuş ve düşünüşle yazılmış edebi eserlerde çok kullanılan kalıplardan biridir. Eser klasik Osmanlı mesnevî tarzına uygun olarak 60 bölümden meydana gelmiştir. Hânî doğu bölgelerinde halk arasında haylî tanınan ve şifâhî olarak anlatılan Memâ Alan destânını Mem o Zin adıyla bir takım ekleme ve çıkarmalarla manzûm olarak yeniden yazmış ve ona ayrıca tasavvufî bir husûsiyet vermiştir. Bu destân, mîlâttan önce de halk arasında söylenen ve mitolojik bir husûsiyet taşıyan bir anlatıydı. Hânî bunu kendi çağına taşımış, çağdaş ve modern bir üslupla ölümsüzleştirmiştir. Ahmed-i Hânî, kendi siyâsî ve idârî düşüncelerinin yanında devrin içtimâî ve idârî meselelerini, ve bölge halkının kültürel özelliklerini de mesnevîye yansıtmıştır. Meselâ: İyilik, doğruluk, suçsuzluk, zayıflık ve çâresizlik Mem ile Zîn‘in şahsında toplanarak; kötülük, dalkavukluk, fitnecilik ve ikiyüzlülük de Bekir’de somutlaştırılarak gözler önüne serilmiştir.11 Eserde yer yer Genceli Nizâmî, Mevlânâ, Câmî ve Fuzûlî’nin tesirleri görülür. Muhyiddîn-i Arabî’nin vahdet-i vücût felsefesinin etkisi de oldukça belirgindir. Bu etkiye mesnevînin bir çok bölümlerinde rastlıyoruz. Mem o Zin mesnevîsine akıcı ve sanatkârâne bir üslup ile çok başarılı canlı tasvirler hâkimdir.

Mesnevînin konusu ise kısaca şöyledir: Eserin başında Allah ve Hz Peygamberin övgüsü yapıldıktan sonra yanî tevhît, münâcât ve naat akabinde asıl mevzûya girilir. Eserde olayların geçtiği bölgenin adı Bohtan’dır. Kasabanın adı ise Cizre’dir. Tâcdîn ve kardeşleri, Ârif, Çâker Bohtan beyinin amcası oğullarıdır. Mem de Tâcdîn’inin yanından ayrılmayan en yakın dostu ve arkadaşıdır. Sîtî ve Zîn, Beyin kız kardeşleridir. Kapıcının adı Bekir’dir.Eserde Tâcdîn ile Siti’nin ve Mem ile Zîn’in aşkları hikâye edilir12. Her ikisi de o zamânın beyinin kız kardeşleri olan iki kıza âşıktırlar. Tâcdîn, Sîtî ile evlenir; Mem ise Bekir adında bir müfterinin iftirâları sonunda beyin hışmına uğrar ve ölür; hikâye Zîn’in de ölümü ile son bulur. Hânî, bunların aşklarını müstehcenliğe düşmeden sembollerle, o kadar edepli ve ince bir tarzda anlatmıştır ki, bu kitâba ayrı bir özellik kazandırmıştır Anlaşıldığı üzere mesnevîde bir değil iki aşk hikâyesi yer almaktadır. Ancak, bunlardan biri mecâzî diğeri ise ilâhî aşkı sembolize eder.

Mem o Zin mesnevîsinin, ilk defa 1335/1919’da İstanbul’da, Kürt Tamîm-i Ma’ârif ve Neşriyât Cemiyeti tarafından Mükslü Hamza Bey’in önsözüyle ve eski harflerle neşredildiği görülüyor. İkinci baskısı 1947 yılında Halep’te Beşîr Şeyh Hasan tarafından yapılmıştır. 1954 yılında Erbil’de Gîvî Mukriyânî’nin yazdığı önsözle birlikte üçüncü baskısı yayımlandı. 1967 yılında yine Erbil’de dördüncü baskısı yapıldı. Margareta B. Rudenko, Mem o Zin eseri üzerinde doktora yaptı ve bunu 1962 yılında Moskova’da Rusça tercümesiyle birlikte yayımladı. Bu esere Prof. Kanadâ Kurdo da önsöz yazdı. İran’da Ubeydullah Eyyubiyân 1962 yılında Farsça Çirîkey Mem û Zin’i yazdı. Ayrıca 1957 yılında Dımaşk’da, M. Saîd Ramazân el-Bûtî tarafından mensûr olarak Arapça’ya çevrildi. 1968 ve 1975 yıllarında da, İstanbul’da M. Emîn Bozarslan tarafından bazı bölümler çıkarılarak bir sayfada yeni harfli asıl metin ve karşı sayfada manzûm Türkçe tercümesi verilmek sûretiyle neşredilmiştir. M. Emîn Bozarslan, 1995 yılında Stockholm’de yayımladığı daha geniş kapsamlı çalışmasında, önceden çıkardığı bu bölümleri de ilâve eder. Ayrıca, Türkiye’den gidip Stockholm’de yaşayan Murâd Civân’ın da “Ahmedâ Xanî jiyân, behrem û bîr û bâverîyân vî” adlı eseri vardır. Ferhât Şakeli İşveççe Kurdisk Nationalism i Mem û Zin av Ehmede Xanî eserini yayımladı. Mem o Zin mesnevîsini, 1960 yılında Bağdât’ta ünlü şâir Hejar Mukriyûnî Mukrî lehçesiyle manzûm olarak bastırır. Bu esere, Hasan Kızılçî ve Hejar ayrı ayrı önsöz yazarlar. Suriyeli Muhammed Enver Alî de, 1972’de “Ahmed el Xânî Felsefetu’l-Tasavvuf bi-Dîvânihi Mem û Zin” eserini Beyrut’ta neşreder. Cihanî Pervîzî ise Mem û Zin’i Urmiye’deki Selâhaddîn Eyyûbî Neşriyâtı serisi içinde 1988 yılında yayımladı. Mem o Zin, 1989 yılında orijinal metîn ile birlikte Arapça, Farsça ve Türkçe açıklamalarıyla birlikte Paris Kürt Enstitüsü tarafından yayımlandı. 1413/1993 yılında Dımaşk’ta Arapça olarak Halîl Reşîd İbrâhîm tarafından sanatkârâne bir üslûpla Makâmatu Mem û Zin adıyla bir özeti neşredilir. 1991 yılında eser üzerinde bir de İngilizce doktora çalışması yapılmıştır: Michael L. Chyet , And a Thornbush up between Them : Studies on Mem û Zin, A Kurdish Romance.13 Piremerd (Süleymâniyeli Hâcı Tevfîk) ise 1925 tarihinde Mem o Zin’i Soranice piyes şeklinde yazmıştır.

Osmânlı şâirlerinden Ahmet Fâik, 1730 yılında Mem o Zin mesnevîsini aynı vezinle takrîben 1187 beyit hâlinde Türkçe yazmıştır. Bu eser 1969 yılında İstanbul’da Sırrı Dadaşbilge tarafından bir sayfada yeni harfli asıl metîn ve karşı sayfada ise bugünkü dille karşılığı verilmek sûretiyle yayımlanmıştır. Kitâbın baş tarafında Erzurumlu olan Sırrı Dadaşbilge’nin şu anlamlı ithâf yazısı yer alır:

“Tek bir yazma nushasi elimde bulunan; Doğu Anadolu Bölgesi’nde, özellikle Türkmen ve Kürt boyları arasında çok sevilen ve söylenen Mem o Zin aşk destanını, bütün tarih boyunca varlığımızı korumak için kol kola ve omuz omuza çarpışmış olan Kılıçaslan ve Selahattin Eyyubi’nin ve onların torunlarının ruhlarına ithaf ediyorum.”

Mem o Zin mesnevîsi, günümüz edebiyâtında Sadık Yalsızuçanlar tarafından çağdaş bir yorumla ve serbest vezinle, Mem ile Zin adıyla yeniden neşredilmiştir. (Timaş Yay., İst. 2001, 119 s.) Yazar Sadık Yalsızuçanlar; eserini, önsözünün sonunda okuyucularına şöyle takdîm eder:
”Elinizdeki kitap binlerce kez anlatılmış olan o ezeli macerayı yeniden anlatmayı deniyor.

Mem ile Zin’in, ünlü Kürt bilgesi Ahmed-i Hani’nin kaleminden çıkan bu versiyonu, bir ‘yazma’ nüshadan hareketle yayımlanmış Osmanlıcasını kaynak alıyor.

Tatos, Hınıs ve Varto medreselerinde geleneksel eğitim almış olan kayınpederim Muhammed Said’in kitaplığından ‘gasbettiğim’ yazma eserler arasında rastladığım nüsha, eserin Osmanlıca çevirisi idi ve yüzonaltı sahifeden oluşuyordu.

Derkenarlarından öğrendiğime göre, eser, Molla Ahmet’ten kendisine intikal etmiş ve onun altı aylık bir İstanbul ziyareti esnasında eline geçmiş.
Öteki nüshalardan birkaç gazel ve özel isimlerdeki farklılık dışında en çok Ahmed Faik’e isnad edilen yazmaya benziyor.

Görülen o ki, hikâyeye zamanla bazı eklentiler yapılmış, kimi değişiklikler olmuş.

Eseri, çocukken babaannesinden defalarca dinlemiş olan eşim Firdevs Hanım’ın bilhassa Kürtçe deyimlerle ilgili katkılarını anmak isterim.”
Ahmed-i Hânî’nin bu mesnevîsi, hangi Fransız bilim adamı tarafından hazırlandığı belirtilmeden 2004 târihînde Ömer Sudaüzen tarafından Fransızca’dan Türkçe’ye “Mem û Zin, Ahmede Xane” adıyla serbest vezinle tercüme edilmiştir.Bu tercümeye, Dr. M. Naci Kutlay önsöz yazmıştır.
Mem o Zin mesnevîsi, Türkiye’de 1991 yılında da aynı adla filme çekilmiştir.
Gerek yurt dışında bir çok batılı bilim adamı ve gerekse Türkiye’deki bazı araştırmacılar, yaptıkları araştırma ve yayınlarda her nedense, Ahmed-i Hânî’nin gelenekçi ve dînî önder olmasıyla birlikte onun İslâm dînine sıkı
sıkıya bağlılığını ve İslâmı, bir üst kimlik olarak kabul etme özelliğini inceleme dışı tutmuşlardır. Öte yandan Hânî, Kürt kimliğini de bugünkü anlamda kullanmamıştır. Bugün Mem o Zîn mesnevîsindeki bazı kısımlar şüphe arz etmektedir. Bu durumu ilk def’a fark eden batılı bilim adamlarından biri Hollandalı sosyolog Martin V. Bruinessen’dir. Çünkü eserin bu bölümlerinde daha sonraki yüzyıllara âit görüş ve düşünceler yer almaktadır. Acaba bunlar,Ahmed-i Hânî’nin kendisinden sonra gelenler tarafından mı eklendi, bilemiyoruz? Çünkü eserde klasik mesnevî geleneğine uymayan kısımlar yer almaktadır. Biliyoruz ki, Mem o Zîn metninin ilk baskısı, 1919 yılında İstanbul’da yayımlanmıştır. Bütün çalışmalar da her nedense bu baskıya dayanmaktadır. Elyazmaları da elimizde yoktur. Rus bilim adamı Rudenko, her ne kadar, ona yakın elyazması Mem o Zin mesnevîsini Doğu Anadolu bölgesinden toplayıp karşılaştırdığını, bu yazmaların hepsinin aynı olduğunu ve bir kısmının –her ne hikmetse-1731-1732 tarihlerinde istinsâh edildiklerini söylese de bu yazmaların yayınlanmaması bana göre şüpheleri ortadan kaldırmaz. Yazma eserlerle uğraşanlar bilirler, iki yazma arasında bile uyuşmazlık olur. Hele ona yakın yazmanın birbirinin aynı olması ise hiç mümkün değildir. Kezâ, bu konuda yapılan bir çok araştırmaya rağmen bu gün elimizde edisyon kritikli bir Mem o Zin mesnevî metni de mevcût değildir.14
Bütün bu husûslar ayrı bir araştırma ve inceleme konusu olduğundan dolayı üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmamış, okuyucuların sâdece bu konulara dikkat .etmesi istenmiştir. 17. yüzyılın önemli bir sîmâsı sayılan Ahmed-i Hânî’yi cihân imparatorluğu olan ve Devlet-i Aliye diye anılan Osmânlı Devleti’nin değer yargıları ve dünyâ görüşü içinde mütâlaa etmek daha sağlıklı olur kanâatindeyim.

KAYNAKLAR:
Ahmede Xane, Mem û Zîn, Fransızca’dan çev: Ömer Sudaüzen, Redaksiyon ve Önsöz: Dr. M. Naci Kutlay, Yeryüzü Yay. Ank. 2004.
Ahmed-i Hânî, Mîzânü’l-edeb (Mem o Zîn), 3 Mayıs 1335.
BOZASLAN, M. Emin, Mem û Zîn, İst. 1968.
ÇELİK, Turgut – AYKAÇ, Harun, Bir Hak Dostu (Ahmed-i Hani), Zaman gazetesi, 3 Nisan 1997.
MEM, H., Üçüncü Öğretmen XANİ, İst., 2002.
ÖZERVARLI, M. Sait, Hânî, Şeyh Ahmed Mad., TDV İslâm Ansiklopedisi, İs.,1997, c.16, s.32.
14 Ahmede Xane, a.g.e. s. 10.
TAED 30, 2006, 57-64
A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 30 Erzurum 2006 65
TAED 30, 2006, 57-64

Dr. Turgut KARABEY

Schlagwörter-Wolke