Just another WordPress.com site

Archiv für Dezember, 2016

Türkiye Fikir Ajansı ve Refik Korkud


download
Bayram Yurtçiçek
Türkiye Fikir Ajansı ve Refik Korkud

Abdullah Öcalan – Refik Korkud ilişkisi ne zaman başladı tam olarak bilinmiyor. İlişkiyi açığa çıkaran da MİT’le ilişkisi olduğu söylenen gazeteci yazar Avni Özgürel. Neşe Düzel, Radikal gazetesi adına Avni Özgürel ile 27 Ekim 2003 tarihinde söyleşi yaptı. Bu söyleşide Abdullah Öcalan’ın, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) paravan kuruluşu olan Türkiye Fikir Ajansı’nda çalıştığını ileri sürüyordu.

Türkiye Fikir Ajansı’nın resmi sahibi Refik Korkud’tu. Refik Korkud, 27 Mayıs sonrası açıklanan Örtülü Ödenek belgelerinde, o zamanın parasıyla 28 bin lira aldığı anlaşılıyordu. Örtülü Ödenek müşterileri arasında Türkiye Fikir Ajansı Sahibi Refik Korkud Yiğitbaş, İKA Ajansı Sahibi ZiyaTansu ki kardeşi İsmail Tansu Özel Harp Dairesi’nde görevli olduğunu, yazmış olduğu ‘Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu’ adlı eserinde açıklıyordu.

Refik Korkud sahibi olduğu ajans adına çok sayıda kitap kaleme alıyor. Milli Kütüphane kayıtlarına göre, Refik Korkud’un kaleme aldığı kitap sayısı 100’ü aşıyor. Bu kitapların tümü psikolojik savaş ürünü broşür tipinde. Bu kuruluşun 1960’larda kaldığını düşünmeyin. Türkiye Fikir Ajansı, faaliyetlerine halen de devam ediyor. Türkiye Fikir Ajansı, Doğu Perinçek ile ilgili iki kitap çıkarıyor. Bu kitaplardan birinin adı “ 2000’e Doğru’nun Yayınları ve Gerçekler”. 1988 yılında Ajans tarafından yayınlanan bu kitabın yazarı olarak “Gülen Güzel” görülüyor. Tabii ki böyle biri yok. Diğer kitap ise sol kisveli, “Muhbirlik! Devrime İhanet ve Doğu Perinçek” Bu kitabın altındaki imza ise bir örgüte ait; “Doğrudan Mücadele”. Doğal olarak böyle bir örgüt de yok. Ama bu kitapta ileri sürülen iddialar sol dergilerin ve solcu geçinenlerin dilinde. Bu “solcu’ların” nereye alet oldukları ve kimlere hizmet ettikleri ortada.

Özgürel, tarihini tam anımsamasa da Öcalan ile Türkiye Fikir Ajansı’nda 1966-67 yılları arasında karşılaştığını ve bu sırrı da 1993 yılına kadar sakladığını açıklıyordu. Neşe Düzel’in “Daha sonra Öcalan’la, o PKK’nın başındayken karşılaştınız mı?” sorusuna:

“1993’e kadar hiç karşılaşmadım. 1993’te gazetecileri Bekaa’ya basın toplantısına davet etti. Panorama’nın Genel Yayın Yönetmeni olarak ben de gittim. Bizimki haftalık dergi olduğundan, basın toplantısından sonra Öcalan’la dergi için özel söyleşi de yaptım. O özel görüşme sırasında kendisine sordum. ‘Ankara’da İzmir Caddesi’nde Fikir Ajansı diye bir yer vardı. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama birden bir şey çağrıştırdı. Bende seni orada gördüm gibi bir his uyandı’ dedim. Bana, ‘Yoo, doğru hatırlıyorsun. Ama ben bunları bir müddet sonra açıklayacağım’ dedi.”

Bunun üzerine Neşe Düzel soruyor: “Peki o ajansta bulunan biri mutlaka MİT elemanı mıdır?

“En azından MİT’le irtibatlıdır. Türkiye’de güvenlik birimlerinin kurduğu bir organizasyonun içine, bir insan, hangi amaçla olursa olsun gelip gidiyorsa onun orda oturup kalkmasına kimse ses çıkarmıyorsa, o insan ya güvenilir biridir ya da görevli biridir. Başka ne olabilir ki? Başka şey olamaz” (Necdet Pekmezci, A.G.E. s,59-60)

Neşe Düzel tekrar soruyor:

“Siz Abdullah Öcalan’ı MİT’e bağlı bir şirkette çalışırken görmüşsünüz okuduğuma göre. Doğru mu bu, gördünüz mü gerçekten? Cevap :

“Benim gençliğim milliyetçi derneklerde geçti. 1965’te üniversite öğrencisiyken Türk Ocaklarından ayrılıp İkinci Kuvayı Milliye diye kendi derneğimizi kurduk. Biraz MHP’ye, biraz Adalet Partisi’ndeki sağ milliyetçi kanada yakın bir öğrenci hareketiydi bu. Ayrıldığımız Türk Ocakları ise daha entelektüeldi, sokak kavgasını onunla sürdüremezdik. O dönemde Türkiye’de, özellikle gençlik arasında sol hareket gelişiyordu. Devlet de sağda, ‘milliyetçi’ diye isimlendirdiği gençlerin örgütlenmesini yüreklendiriyordu. Komünizme karşı bazı materyaller geliyordu ve biz de bunları dağıtıyorduk.”

Soru: Öcalan, eski eşi Kesire’nin babasının MİT’le ilişkisi olduğunu söylemişti. Öcalan’ı siz MİT’le irtibatlı bir büroda gördüğünüzü söylüyorsunuz. PKK’nın kuruluşunda rol alan Pilot Necati’nin MİT ilişkisinden gene Öcalan söz etmişti. PKK’nın kuruluş aşamasında bu kadar çok MİT bağlantısından söz edilmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Cevap: Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Öcalan her türlü işbirliğine gelen pragmatik biri. Onun, Kürt hareketinin başında olması bizim devletin de işine geldi.

Soru: Bu yayınların size devletten geldiğini biliyor muydunuz?

Cevap: “Tabii. Bu yayınları veren kuruluşlardan biri de Refik Korkud’un Fikir Ajansı’ydı. Bu tür neşriyatı dağıtmak için kurulmuştu. Ankara’da İzmir Caddesi’nde bir binanın bodrum katındaydı.”

Soru: Siz oraya niye gidiyordunuz?

Cevap: “Hem dağıtacağımız neşriyatı almaya gidiyorduk, hem de bildirilerimizin çoğaltma işini orada yapıyorduk. Bizim yaşlarda bir genç vardı. Ajansa gittiğimde onu orada görüyordum. 1966-1967 yıllarında ajansta gördüğüm o genç, hayal meyal hafızamda kalmış. Yıllar içinde Abdullah Öcalan’ın resimlerini medyada gördüm ama insanlar yaşla birlikte değişiyor tabii. Ancak 1993’te Öcalan’la yüz yüze geldiğimizde bende bir takım çağrışımlar oldu.”

Soru: Bu yerin MİT’e ait bir yer olduğunu nereden biliyorsunuz?

Cevap: “Biliyoruz. O dönem sadece bu ajanstan değil, başka kurumlardan da bu nevi yayınları alıyorduk. Milliyetçi gençliğe her biri farklı amaçla el atmış başka kuruluşlar da oldu o dönemde Mesela Türkiye Çiftçi Teşekkülleri Federasyonu gibi bir takım kuruluşlar kuruluyor ve bunlar komünizme karşı özel yayınlar çıkarıyordu.” 70’li yıllarda yayınlanan MHP’nin yayın organı olarak kabul edilen Hergün gazetesinde günlük köşe yazısı yazıyor.

Bu konu ile ilgili o yılların ünlü Sıkıyönetim Savcısı Baki Tuğ’un görüşlerini aktararak bitirelim. Baki Tuğ, “Sanıyorum ki, Refik Korkud MİT’tendi. MİT ile irtibatlıydı.” Refik Korkud’un sendikacılık konusunda uzman olduğunu ve bu konularda Tercüman gazetesinde zaman zaman yazılar yazdığını söylüyordu.

Advertisements

TÜRKİYE’DEKİ ALMAN VAKIFLARI – taşeron NGO’lar.


22. TÜRKİYE’DEKİ ALMAN VAKIFLARI
Türkiye’de yaşayan 100.000 Alman emeklisinin haricinde bilmediğimiz bir grup Alman var; her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyon faaliyetleri gerçekleştiren, toplumsal-siyasal-ekonomik ve hatta genetik alanlarda hazırlattığı projelerle her türlü espiyonaj faaliyeti sürdüren, yerel basında, yerel yönetimlerde, üniversitelerde, sendikalarda, kamu kurum ve kuruluşlarında, kısaca stratejik öneme sahip birimlerde “ etki ajanı” ve “Alman sempatizanı” yetiştiren, şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, yasal derneklerden siyasal partilere uzanan çizgide; Türkiye’ye, Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyetin tüm değerlerine karşı olan, ulus-devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek vererek bu ülkeyi alttan oyan bir grup ALMAN İSTİHBARATÇISI….

Alman Dış İstihbarat Servisi olan “Bundesnachrichtendienst” (BND) mensubu olup, bir kısmı diplomatik dokunulmazlık kapsamında, bir kısmı gazeteci, akademisyen (çevre bilimci, ekonomist, sosyolog, etnolog ve ilahiyatçı ağırlıklı ), serbest araştırmacı, sendikacı kimliğinde ve diğerleri de vakıf temsilcisi olarak kesintisiz faaliyet göstermektedirler.

23. ABD., ALMANYA, İNGİLTERE GİBİ ÜLKELER İLE AB, NGO (NON-GOVERNMENTAL ORGANİZATİON) YANİ HÜKÜMET DIŞI SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE AŞAĞIDAKİ GÖREV VE SORUMLULUKLARI ÖNGÖRMEKTEDİRLER:

* Yerel kültürlerin yaşatılması kapsamında alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılması ve etnik karşıtların belirginleşmesi,
* Misyoner faaliyetlerine karşı toplumsal reaksiyonu törpüleyecek sürecin başlatılması ve geliştirilmesi,

* Dinsel özgürlükler kapsamında dinler arası diyalog ve hoşgörü sürecinin başlatılarak, tarikat-cemaat ve benzeri yapılanmalarla birlikte farklı hukukların yaşama geçirilmesi,

* Eğitim ve öğretim birliğine son veren girişimlerin desteklenmesi,

* Hükümet politikalarını ve kamuoyunu önemli ölçüde yönlendirme gücüne sahip siyasal partilerin, meslek odalarının, medya kuruluşlarının, sendikaların, birliklerin, vakıfların, derneklerin, tarikat ve cemaatlerin ve de ilegal örgütlerin, rejim ve devlet aleyhine(farklı siyasal kamplarda yer alsalar da ) asgari müştereklerde buluşturulması ve kullanılması,

* Demokratik kitle örgütlerinin süratle NGO’laştırılması ve “sivil itaatsizlik” çağrıları ile kitlelerde kamu düzeni-devlet otoritesi aleyhine başkaldırı refleksinin oluşturulması,

* “Sivil denetim” stratejisi ile devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi ve hedeflenen gizli bilgilere doğrudan ulaşılması,

* Bağlı NGO’ların baskı grubu olarak kullanılmasıyla hükümetlerin siyasal, toplumsal, kültürel, hukuksal ve de ekonomik politikalarının doğrudan ve dolaylı etkilenmesi

* Resmi ideoloji-sivil ideoloji ayrımı ile mevcut sistemden hoşnut olmayan, ezildiğine, sömürüldüğüne inanan kitlelerin toplumsal dayanışma bağlamında yönlendirilmesi ve resmi ideolojiyi temsil eden tüm kurum ve kuruluşlara, değerlere ve de resmi politikalara düşmanlaştırılması

* Yerel yönetimlerin ön plana çıkarılarak merkezi yönetimin giderek zayıflatılması

* “Global vatandaşlık” kavramı ile “etki ajanlığının” özdeşleştirilmesi, hedef ülkedeki etki ajanlığı potansiyelinin geliştirilip güçlendirilmesi vs. vs.

Küreselleşmeci NGO’ları, ulusal düzeydeki demokratik kitle örgütlerinden ayıran en önemli kriterler ise belirlenmektedir: Küreselleşmeci NGO’lar, hiçbir şekilde hükümetten yani resmi makamlardan yardım almayacaktır. Bu bağlayıcı özellik, onların devlet tarafından teslim alınmalarının ve de kullanılmalarının önüne geçecektir. Ancak, aynı NGO’ların dış ülkelerden yardım almalarında ve yönlendirilmelerinde-kullanılmalarında ise hiçbir sakınca bulunmamaktadır.Bir başka ifade ile, yasal demokratik kitle örgütleri, dernekler, vakıflar, meslek odaları ve birlikleri, sendikalar,vb. ne kadar ulusal görüntüye ve niteliğe sahiplerse, küreselleşmeci NGO’lar da o ölçüde ulusallık karşıtı-işbirlikçi (agent) görüntü ve niteliğe sahiptirler.

Küreselleşmeci NGO’ların kayıtsız şartsız savundukları iki temel özgürlük vardır: Dinsel özgürlükler ( mezhep, tarikat, cemaat ve hatta yasadışı radikal dinci yapılanmalar arasındaki farklılıkları derinleştirme, kışkırtma ) ve etnik parçalama-parçalanma özgürlüğü. Laik hukuk sisteminin çökmesiyle yada alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılmasıyla ortaya çıkacak iç savaş ve bu iç savaşta ortadan kalkacak olan başta yaşama hakkı olmak üzere yok olacak temel insan hak özgürlüklerinin hesabı hiç önemli değildir.

Küreselleşmeci NGO’lar “insan hakları ve özgürlükleri” söylemlerini yeğlemektedirler. Kimlere karşı? Sadece kendi devletine karşı , tabii kendilerini yöneten-yönlendiren emperyalist devletin yada devletlerin verdikleri izin ölçüsünde. Küreselleşmeci NGO’lar, dinsel mürit-militanlığın yada etnik faşizmin yol açacağı sorunları değerlendirmek yerine, “işkenceye hayır”, “düşünceye özgürlük” gibi temelde tüm insanların katılacakları sloganları, sadece hedef hükümetleri köşeye sıkıştırma aracı olarak kullanmaktadırlar. Küreselleşmeci-işbirlikçi NGO’lar, haftalık-aylık ve yıllık insan hakları raporları hazırlayıp bunu kendi ülkesini küçük düşürecek, aşağılayacak, şikayet edecek biçimde yayınlamaktadır. Bu raporların sunumu, yönetilip yönlendirildikleri ülkelerin dışişleri bakanlıklarınadır.

24. SATIN ALINMANIN ADI “ PROJE BEDELİ” OLMUŞTUR. (Necip HABLEMİTOĞLU, Ağustos 2001)

Buna karşılık, Türkiye dahil hedef ülkeler, küreselleşmeci NGO’lara karşı yasal önlemleri alamaz konuma gelmişlerdir. Örneğin, ilgili devlet yada hükümet başkanlarının ve parlamenter heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretlerinde, söz konusu küreselleşmeci NGO’ların yöneticileri ile görüşmeleri rutin kabul edilmekte ve gezi programının üst sıralarında yer almaktadır. Bu olgu, söz konusu NGO’lara bir nevi itibar kazandırmakta ve örtülü dokunulmazlık sağlamaktadır.

ABD’nin hedef ülkelerdeki küreselleşmeci NGO’lara dolaylı parasal destek veren NED(Demokrasi Milli fonu ), ABD Kongresi denetiminde oluşturulmuş resmi bir para fonu olduğundan, harcamaların gizliliği bulunmuyor. Dolayısıyla, Türkiye dahil hangi üçüncü dünya ülkesinin hangi işbirlikçi NGO’su bu merkezden hangi miktarda nakit yardım almış, İnternet’e yüklenmiş resmi kaynaklardan kolaylıkla öğreniliyor. CIA bağlantılı merkezlerden sadece NED’den “proje bedeli” adı altında para alan Türk Sivil Toplum Kurumlarından TESEV, TÜSES, TUSİAD, KA-DER, Türk Parlamenterler Birliği, TESAV, Türk Demokrasi Vakfı en tanınmışları, el altından verilen yardımların! kanıtlanması mümkün olmamakla birlikte, resmen verilenler bellidir. Örneğin;

* Doğu ERGİL’in TOSAV’ına 92.000 dolar ile 6250 pound (Türk- kürt sorunu çözüm çalışması,
* Gökhan ÇAPOĞLU’nun ANSAV’ına 189.604 dolar (Parti örgütlenmesi için ),
* Stratejik Araştırmalar Vakfı’na 190.193 dolar,
* Bülent AKARCALI’nın Türk Demokrasi Vakfına 106.100 dolar,
* Liberal Düşünce Topluluğuna 111.500 dolar,
* Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’na 1.111.000 dolar vd.
IRI (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü)’den “proje bedeli” alanlar arasında ise ARI Grubu 278.500 dolar ile dikkat çekmektedir.

NDI (Ulusal Demokrasi Enstitüsü)’nin Türk STK’larına verdiği 824.900 doların yanı sıra, Yeni FORUM Dergisine verilen bedel 150.000 dolar ve ayrıca 11.766 dolar.

AB ülkelerinin de aynı amaçlı “birinci sınıf” NGO’ları bulunuyor; ancak Türkiye’ye baktığımızda, en etkin Avrupalı NGO’lar arasında, özellikle Almanların başı çektikleri gözlemleniyor.

Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND’nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçeden karşılanan taşeron NGO’lardır. İşin ilginç tarafı, hemen her vakıf, aşırı sağcı CSU ve solcu PDS dışında rejime entegre sorunu olmayan mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Bunlar; Hıristiyan Demokratik Birliği ( CDU ), KONRAD ADENAUER Vakfı’na, Yeşiller HEİNRİCH BÖLL Vakfı’na, Sosyal Demokrat Partisi ( SDP ) FRİEDRİCH EBERT Vakfı’na ve Hür Demokrat Parti (FDP ) , FRİEDRİCH NAUMANN Vakfı’na sahiptirler. Bu vakıfların tamamı, iktidar-muhalefet ayrımı yapılmaksızın Federal Hükümetin “Politik Eğitim Fonu”ndan finanse edilmektedir. İşte bu vakıflar, 1984’ten itibaren Türkiye’ye gelerek ve de yasal boşluktan yararlanarak, her biri bire “taşeronun taşeronu” yasal Türk NGO’sunun tabelası ardında faaliyetlerini sürdürmektedirler. Alman Parti Vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur : Kemalizm’in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükümet sorunu değil, “ yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti” olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir;
* Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak ve buna paralel olarak “Kürtçü gruplar” ile Almanya arasında köprü kurmak.

* Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları bir araya getirmek ve buna paralel olarak “siyasal İslamcılar” ile Alman devleti arasında köprü kurmak.

* Alevilerin aşırı islama karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak.

Türkiye’de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak amacıyla Almanya’da adı var, kendi yok federal sistemi Türkiye’ye tanıtmayı hedefler.

“Yerli köprübaşları oluşturmayı” öngörmektedir. Almanya’ya davet edilen Türk akademisyenler, aydınlar, burs verilen doktora öğrenciler ve vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman “kalkındırma yardımı” bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak artırılmaktadır.

Konseptin mesajı açık: “Lider sultası altındaki partilerle Türkiye’de sivil toplum inşa edilemez. Örgütlenme tabandan başlatılmalı; yerel düzlemde örgütlenmelere gidilmeli, özellikle köylü hareketlerine öncelik tanınmalıdır. Türk halkı bu konularda tecrübesiz olduğu için, Alman NGO’lar teorik, parasal ve lojistik yardım sunmaktadırlar.”

İşte Gerçek Kurtlar Vadisi: Büyük Klüp


İşte Gerçek Kurtlar Vadisi: Büyük Klüp

From:S…………@CALIK.com

Date: 2004-07-05 09:59
Subject: İşte Gerçek Kurtlar Vadisi: Büyük Klüp

İşte Gerçek Kurtlar Vadisi: Büyük Klüp

Susurluk’a göre Kurtlar Vadisi’inde kim kimdir? başlıklı yazımdan sonra okuyucularım bugünkü Türkiye’ye hakim gerçek Kurtlar Vadisi’ni yazmam için yoğun taleplerde bulundular. Öncelikle aysbergin yüzeyinde gözükenin Susurlukta belirginleşen mafya-siyasetçi-iş dünyası şeytan üçgeni olduğu artık cümlealemce biliniyor. Bu nedenle aysbergin görünmeyen dev kütlesinde yer alanları deşifre edeceğim. Derin Devlet-Derin Mafya-Derin Sebataycılar üçgeni ilişkisi hiç yazılmadı bugüne kadar. Eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan, eğer zorla istifa ettirilmesiydi ‚ Gümüşsuyu çetesi!‘ olarak simgelediği ‚ Büyük Klüp‘, yani ‚ Manevi Cihazlanma Teşkilatı’nı deşifre edecekti.

Gerçek Kurtlar Vadisi’inde Sebataycıların yönetici, mafya konumundaki altdakilerin günah keçisi, sıradan işçi olduğunu pek az insan farkedebiliyor. Soner Yalçın ‚ Efendi‘ adlı kitabını boşyere yazmadı. Bu kitap; çifte dinle ve kimlikle yaşadıkları için su yüzüne bugüne kadar çıkamayan, hain, dönek damgası yemekten korkan ülkemizin gerçek yöneticileri Sebataycıların, Türkiye’nin AB’ne bağlanan umutlarıyla paralel su yüzüne çıkma girişimidir. Bu vitrini hazırlamak Yalçın’ın deyimiyle ‚ dincilere‘ bırakılamazdı. Artık herkes onlardan saygı ve korku ile bahsetmeliydi; şapka çıkarmalıydı. Yalçın’ın gayretkeşliği bu yüzdendi. ’20. yüzyılda Yahudiler iki devlet kurdu biri Türkiye, diğeri İsrail’dir‘ diyen Sebataycıların ülkemizde kurduğu gerçek Kurtlar Vadisi’ni okumaya hazır olun…

Derin devlet konusunda ‚Milli Stratejik Konsept‘ adlı bir kitap yazan ve Çevik Bir tarafından mahkemeye verilip beraat eden eski MİTci akademisyen dostum Doç. Dr. Nurallah Aydın’ın anlattıkları aslında ‚off the record‘ idi. Artık yazmak zorundayım. 33. dereceden mason olan Süleyman Demirel’in en önemli özelliği MİT’de Aydın gibilerle sivil yapılanma kurabilmesiydi. Demirelle birlikte Aydında tasfiye edildi; zaten anlattıkları intikam içindi. Sebataycıların ‚bizdendi‘ diye sahiplendiği Atatürk, mason localarını kapatmıştı ve komunist yapılanmalarına göz açtırmamıştı. Selanik’ten ülkemize getirdiği çoğunluğu yüksek eğitimli ve paralı Sebataycıların Türkiye cumhuriyeti ve inkilaplarının çekirdek kadrosu olduğu doğru bile olsa Atatürk’ün ucu dışarıda olan yapılanmalara soğuk yaklaştığı inkar edilemez. Zaten Türkiye’nin gerçek Kurtlar Vadisi, Atatürk’ün ölümünden sonra TL’ye resmini bastıracak kadar hoyratlaşan İsmet İnönü’nün hediyesidir. Eşi Mevhibe Sebataycıdır aynen Bülent Ecevit’in eşi Rahşan gibi. SebataycıYakup Kadri, Halide Edip, Fatih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçiler den bugüne geldiğimizde bu entellektüel misyonu taşıyan Orhan Pamuk gibi kalemler, bizi hep bizden uzaklaştırdı. Bir yandan kültürel yozlaşma bir yandan asıl güçlerini barındıran iş dünyasıyla ortaklaşa ülkemizi sömürdüler. Siyaseti onlar belirledi ve ek olarak medya-mafya-asker-bürokrat bağlantılarını kullanarak demokrasimizin acı tarihine düşen dört askeri darbeyi onlar fişekledi.

Nurallah Aydın’ın dilinden işte müthiş gerçekler: Derin devlete alnı secdeye değeni almazlar. Hiyerarşik bir yapılanmaya sahip gizli örgütlenme 4000 kişiden oluşur. İş adamı, gazeteci, asker, akademisyen hepsi saygın güya laik Kemalist büyük bir gizli örgüttür. Askerler sanıldığı gibi Konsey’de çoğu zaman başkan değildir, üyedir. Emekli olduktan sonra büyük holdinglerde danışman sıfatıyla yüksek maaşa bağlananları araştırırsanız kimler olduğunu bulursunuz. ( Korkmaz Yiğit’in danışmanı Güven Erkaya ve Cavit Çağlar-Hayyam Garipoğlu’nun danışmanı Teoman Koman, Fenerbahçe Cumhuriyet’inden Atilla Kıyat gibi F.A.) Bu askerler TSK’yı temsil etmesede öyle görülür. Tüm MGK Genel Sekreterleri( Nuretin Ersin, Tuncer Kılıç gibi F.A.) ile derin devlet arasındaki askerler arasında direk ilişki olması düşündürücüdür. İlk defa Çevik Bir Genelkurmay 2. Başkanı olarak bu hiyerarşiyi bozdu ve başkanlığa adylığını koydu. 28 Şubatta aşırı çaba sarfetti. Esasen kararı verecek Konsey’in gizli başkanı Anadolu kaplanlarına savaş açan İstanbul dükalığının patronu, ülkemizin en zengin -Holdinginin sahibi Koç’tur.( Koçların yanısıra, Sabancı, son yıllarda Karamehmetler, Kamuran Çörtük, Uzanlar, Ayhan Şahenk- Doğuş Grubu, Eczacıbaşıoğlu, Ulusoylar Konseyde temsil edilir. F.A) 28 Şubat irticaya karşı mücadele değil İstanbul dükalığına karşı ekonomik mücadele başlatan Anadolu kaplanlarını kafese sokma darbesidir. 5000 şirketin önü yeşil sermaye diye kesilmiştir. Bu grupların gazeteleri, derin devletin 28 Şubat operasyonunda provakyonculuk yapmıştır. 28 Şubatla derin devlet, askerleri kullanarak Anadolu Kaplanı denilen ülkenin gerçek sahibi dindar kesimleri sindirmiş, Sebataycı sermayeyi rahatlatmıştır.

Derin devletin liberal gazeteleri Hürriyet, Milliyet; sol eli Cumhuriyet kirli tettikçi sol eli Aydınlık, kirli sağ eli ise kendileri bilmesede Akit-Vakittir. Derin devletin gazetecileri tetikçilik yapar, ancak Uğur Mumcu gibi ileri gittiği için kalemi kırılanlarda olur. Bir dönem Sebataycı Güneri Civaoğlu parlatılır, bir dönem Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan, Fatih Altaylı tetikçilik yapar. 28 Şubatda olduğu gibi bir dönem gelir Sebataycı Dinç Bilgin’in gazetesi Sabah’ın manşetlerini Sebataycı Çevik Bir sabah veya öğle toplantılarına katılarak atar. Hürrüyet ve Akit’in bazı manşetleri taraflarından hazırlanır; biri gerer, diğeri tetiği çeker. Ülkücülere 1980 sonrası mafya görevi verilir ve yurtdışında suikastlar, darbeler ihale edilir. MİT’in derin adamları onları gizli operasyonlarda kullandığı için mutludur; ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayarak istihbarat yaparlar. Sebataycılar, hoşlanmadıkları Mehmet Eymür-Hiram Abbas ikilisinden Mehmet Ağar- Şengal Atasağun ikilisine bayrağı darbe ile devrederek yeni bir sayfa açarlar. Bu nedenle Susurluk’ta Abdullah Çatlı, daha sonra Yeşil tasfiye edilir; kullanılan eski tetikçiler Oral Çelik, Abdullah Argun artık yetim kalmıştır; vatanı için çalıştığını sanan aşırı heyacanlı sonuçta hep kullanılarak paçavra gibi bir kenara atılmışlardır. Oysa bir dönem kara ticaret onlarla yürütülürdü, ancak nedense cepleri hep boştur. Mehmet Ağar, geleceğin parlayan gülüdür.

Akademisyenlerde bu gruptadır, hata yapanın kalemi kırılır( Necip Hablemitoğlu gibi verilen görevde sapla samanı karıştıranların kalemi kırılır; düştüğü bataklıkta batar. F.A.) Konseye üye ‚Derin Akademisyenler‘ Atatürk ve laikliğin arkasına saklanarak ülkenin gerçek sahiplerinin önünü irtica safsatası ile tıkarlar. Başörtüsü, YÖK, İmam Hatip krizleri bir şal gibi Konsey ve örgüt ortakları Sebataycı vurguncuların soygunlarını gündemden düşürür, üstünü örter. Ülkenin bankaları hortumlanırken gürültü çıkartırlar ve dikkatleri başka tarafa çekerler. Bankaları hortumlayanların çoğu Sebataycıdır ve derin devletin bilgisi dahilinde olmuştur. Eğer derin devletin mafya kasası, tefeci Yahudi Nesim Malki öldürüldüğünde İsrail’in 2 milyar doları kaybolmamış olsaydı, Kurtlar Vadisi bu denli karışmayacaktı. Mossad seri suikastlarla tahsilata başlamasa idi ne Türkbank skandalı ortaya çıkar, nede bankaların hortumlandığını kavrayabilirdik. Çakıcı- Yiğit- Mesut Yılmaz-Güneş Taner bağlantıları saçılırdı. Mossad, para derdine kendi ayağını vurmuştu. Bu ülkenin 50 milyar dolarını bankalarda batıranların arkasında gizli bir örgüt yapılanması aranmalıydı. Derin devletin haberi olmadan bu kadar soygun yapılamazdı. Bazılarına göre bu gizli örgütün adı Ergenekondur. Diğer tanımıyla NATO üyesi ülkelerde CIA tarafından kurdurulmuş Gladio. Yalnız tek farkı Mossad’ın katkılarıyla örgütlenme Sebataycı eksenli Masonik bir temelde gelişmişti. Çıkarları için sağ el veya sol el farketmiyordu. Logosunun yanında 50 yıldır takiyye yaparak ‚ Türkiye Türklerindir‘ diyen gazete medyadaki ana üsleriydi; dolayısıyla Koç Grubu’nun çıkarları Türkiye’nin çıkarlarından önce geliyor. Kemalizm ve laiklik oyuncaklarıyla Sebataycı örgütlenmeye karşı çıkanlar yok ediliyor veya sindiriliyor.

Bundan sonraki kısmı önce http://www.sasmazavci.mynet.com sonra http://www.doststrateji.net de Dr. Latif Denizci-Doðu Strateji Ve Tahlil Merkezi Mes’ül Müdürü tarafından yayımlanan ve tarafımdan özetlenen kısımla destekliyeceğim. Onlarında alıntı yaptığı yer: http://f27.parsimony.net/forum67623/messages/420.htm

Bir ahtapot gibi kolları olan bu örgütün ülkemizdeki yasal adı ‚CIRCLE D’ORIENT‘- ‚Büyük Klüp. İngilizce isminde geçen ‚ Circle‘ aynı zamanda Tapınakcıların yurtdışındaki yayın organının ismidir. Siyonizm, Sabataycılar ve Tapınak Şövelyeleri arasındaki gizli bağlantı Siyonist Tapınağı Tarikatı’na kadar uzanır. Üstadı azamlarının ünvanı ‚ Denizci’dir. Güven Erkaya’nın bir dönem başkanlığını yürütmesi sadece eski Deniz Kuvvetleri Komutanı olmasından kaynaklanmamaktaydı. Emekli deniz oramiralı ve 12 Eylül sonrası başbakanlık yapan Bülent Ulusu, uzun süre Büyük Klüp’ün başkanlığını yürüttü, halen üyedir. Onun döneminde üye olan meşhurlar arasında babasından misyonu devralan Mehmet Ağar ve Beşiktaş’ın efsanevi başkanı Süleyman Seba sayılabilir. Seba, emekli olmadan önce MİT’in İstanbul Bölge Müdürüdür. Ünlü mafya babası Aladdin Çakıcı, Ulusu döneminde üye kabul edilir. Çakıcı, ülkenin en büyük uyuşturucu ve silah taciri Dündar Kılıç’ın damadıdır. Sebataycıların kullandığı mafya kolunu temsil etmektedir. Kara para onlardan sorulur. Hakkındaki onca delile rağmen beraat ettirilir. Çakıcı, bu ülkede devletin adamı olarak derin devlete çalışan en derin adamdır. Konuşursa alem karışır. Bu nedenle devlet eliyle kaçırılır. Sinan Engin sadece talimatı yerine getirmiştir.

İngilizcesiyle „MORAL REARMAMENT-MR“, Türkçesiyle „MANEVI CİHAZLANMA TEŞKİLATI“ nın kökleri dışardadır. Tapınakcıların, zuhruna vesile oldukları Protestan mezhebinin bağlısı (Lutheryan) Amerikan Pastor’u Frank Buchman tarafından, 1929’da „Oxford Group“ olarak tesis edilir. Buchman daha sonra, İngilterede EVANJELİK olur; yani Bush oğlu Bush’un, „Yeni Dünya Düzencileri“nin mezhebine duhul eder!.. Bu derneğin Türkiye şubesi Beyoglu’ndadır. Hatta oranın bir sokağında, „Asmalı Mescid vardır; aynı sokakta, „B’NAI B’RITH-AHDİN KARDEŞLERİ“ teşkilatı, „FAKİRLERİ KORUMA DERNEĞİ“ adı altında faaliyet göstermektedirler. İşte bu sokakta, „MANEVİ CİHAZLANMA TEŞKİLATI“ da faaliyete başlar. „Toplum faydasına dernekler“ listesinde olup, vergiden muaf ve üste „bütçe“den para da alan bu -bu iki- derneğin kurucu başkanu, -mini mini vali“ Prof. Dr. FAHRETTİN KERİM GÖKAY’dır… 33. dereceden mason olan bu adamın, Göztepe-İstasyon durağındaki köşkü teşkilatın toplantı yeri idi; şimdi dikkat, bir başka toplantı yeri ise İSMAİL AĞAR’ın, Kadıköy’deki köşkü… Bu adam, 60 ihtilalinde idam edilen F. R. Zorlu’nun da akrabası ve Ayasofya’nın Ortadoks ibadetine açılmasını istiyor. Heybeliada’daki Ruhbani okulunun açılmasıyla istekleri durulmayacak.

Bu teşkilatın bir diğer üyesi ise, HAZIM ATIF KUYUCAK;bu adam, „Supreme Konsul’de Türküye Masonlarını temsil eden iki kişiden biri; diğeri de „Ceza“cı meşhur dönme Sahir Erman… Kuyucak, „Nur Locası“nın da Üstadı olan bir Mason; „Avrupa Birligi“nin „sevdalısı“ biri… Celal Bayar, Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, İ. Sabri Çağlayangil, bunun „altında“ olan adamlar… Bu „Manevi Cihazlanma Teşkilatı“nın bütün üyeleri aynı zamanda ‚Büyük Klüp’ün üyeleri…
Bu BÜYÜK KLÜB’e kimler üye… Gündüz Kılıç, Bülent Ulusu, Cevher Özden (Banker Kastelli) Ali Rıza Çarmıklı, A. Emin Yalman, (Tek Dünya Fikrini Yayma Cemiyeti“ni dahi kurmuştur.), Ömer Çavuşoğlu, -kardeşi- Nazlı Ilıcak ve kocası Kemal Ilıcak, Nejat Eczacıbaşı, Sabri Ruso, Duran Kalkan, (99’a kadar 13 sene başkanlığını yapmış), Çetin Emeç, Ahmet Fevzi Ellialtıoğlu (devşirme, babalarından biri Yeniçeri Ocağının „56. Ortası“na mensub), Sadettin Bilgiç, Gazanfer İlge, Atalay Coşkunoğlu, Yuda Leon Cukran, Mehmet Emin Karamehmetler, Ümit Aslan Utku, Nejat Tümer (emekli Oramiral), Enver Necdet Egeran (Muhteşem Salomon’a „Mason değildir“ belgesi veren TPAO’nun yıllarca başında oturmuş adam) Başaran Ulusoy, Selçuk Maruflu, (ANAP’lı, „Arı Grubu“, „Finans Klüp“ ve „Mülkiyeliler Birliği“ üyesi, DPT ve Eximbank’ta uzun süre çalıştı.) Raif Dinçkök, Adem Ceylan (meşhur Ceylan Holdingin „para işlerine“ bakan üyesi, bu aile eski İstanbul Emniyet Mdr. Hasan Özdemir ile eski Mly. Bkn. Masum Türker’i parmaklarında oynatırlar ve „iş“ takibi yaptırırlardı) Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Şerif Egeli vesaire…

Hafızanızı tazeleyeyim, Büyük Külüp’ün ismi, „Susurluk“ meselesinde de geçmiş, hatta Başkanı Duran Kalkan gizlice giderek ifade bile vermişti. Derin devletin iki Yalçın’ını (Küçük ve Soner’i) Sebataycılarla ilgili yazdıkları kitaplarda „maksatlı“ bulmamın sebebi, „Geyik“ muhabbeti ile kulaklarına üflenen malumatları „deve“ yapmaları ve bu sayede de Kemalist Oligarşi’nin hayatta kalması için „saf müslüman avına“ çıkmaları… Bu ülkenin sahibi Sebataycılar diyerek aba altından sopa gösteriyorlar.

Büyük Külüp’ün 2003 tarihli yönetim listesini isteyenlere gönderebilirim. Bunun temininde İstanbul Sevi’nin (Sandal’daki) katkısı mevcut, müteşekkirim.

„BÜYÜK KÜLÜP“ İDARI HEYETI YÖNETİM KURULU: BAŞKAN: DURAN AKBULUT Sanayici, GÜNDÜZ KAPTANOĞLU Armatör, Türk Armatörler Birliği Koop. Bşk. ERCAN TARGAY Bankacı TEVFİK ALTINOK Hazine ve Dış Ticaret Eski Müsteşarı M. OKAN OGUZ Sanayici, İhracatcı (TİM Eski Başkanı) RIDVAN KARTAL Avukat, Ekonomist, Armatör YAĞIZ DAĞLI Hukukcu, Uluslararası Av. Birliği Yön. Kur. Üy. ERGUN EREZ İnş. Müteahhidi FERİDUN PEHLİVAN 19. ve 20. dönem Bursa Milletvekili MEHMET ÖZCAN Sanayici NURİ BAYLAR İşadamı

YEDEK UYELER: PERVİZ ZEKIOĞLU Sanayici O. TAYLAN KENDİRLİ Ekonomist ÇETİN YENTUR Bankacı İNAN ŞEFKATLİOĞLU Sigortacı HANDE YILMAZ İhracatcı MURAT NUMAN ERDEM Ekonomist NEVHAN GÜNDÜZ Işletmeci

BALOTAJ KURULU: ALİ RIZA ÖZKAN Sanayici METİN SELÇUK Bankacı, Halkbank Eski Gn. Md. Yard. AHMET MALAZ Sanayici MEHMET SEREN DİNÇLER Avukat AHMET BEDRİ İNCE Armatör KOPTAGEL İLGÜN Prof. Dr. Eski Başhekim SELCUK GÖKÇE İhracatcı HASMET OLGAÇ Kimya Mühendisi MELİH TAVUKCUOĞLU Müteahhit RIZA DEDEHAYIR İşadamı AHMET ÖZBİLGE Yönetici ADEM CEYLAN Sanayici MİSEL GÜLÇİCEK Sanayici BURHAN SARGIN İşadamı UGURMAN YELKENCİOĞLU Yönetici, Tofaş Eski Gen. Md.

YEDEK UYELER: SERPİL BAĞRIAÇIK Ekonomist COŞKUN BEKAR Gümruk Müşaviri EMİR BERDUK MARSAN Yönetici MEHMET G. GÜVEN Endüstri ve Kimya Mühendisi ATİLLA TACİR Ekonomist DİSİPLİN KURULU YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı NECIP KOCAYUSUFPAŞAOĞLU Prof. Dr. (Hukuk) NEZİH ISERI Emekli Amiral, Yuksek Muhendis NAZMI AKIMAN Emekli Buyukelci AHMET SERPIL Prof. Dr. Yeditepe Üniversitesi Rektörü EROL CİHAN Prof. Dr. Av. SABİ RUSO Avukat SEVGİ GÜMÜŞTEKİN Avukat THY Genel Müdür Eski Muavini TURGUT İÇTEN Yeminli Mali Müşavir ERSİN ETİ Dr. Yüksek Mühendis ERTUNA YAŞAR Avukat

YEDEK UYELER: BESALET BARIM İşadamı OKTAY ÖZCAN İthalat-İhracat İSMAİL YILDIZ İşadamı ZEKİ TANYERİ Sanayici TEKİN AKMANSOY Sanatcı

DENETLEME KURULU: HALİL GÜMÜŞ Yeminli Mali Müşavir ALPER KUŞS İst. Eski Defterdarı ENGİN BERKER Yeminli Mali Müşavir YEDEK UYELER SİNAN KILIÇ Doktor YİĞİT TAVUKCUOĞLU Ekonomist ORHAN TUNCER İşadamı.

Faruk Arslan
Gazeteci-Yazar

Bu belge CHP’yi kapattırır ama…


Bu belge CHP’yi kapattırır ama…bu ulkede hala cifte standart var

From:mehozkan@yahoo.com

To:
Date: 2008-09-20 05:33
Subject: Bu belge CHP’yi kapattırır ama…bu ulkede hala cifte standart var

Bu belge CHP’yi kapattırır ama…

Cumhuriyet Halk Partisi ile ilgili ortaya atılan son iddia ortalığı karıştıracağa benziyor… CHP’nin Alman vakıflarından para aldığı iddiasına 2003’te takipsizlik kararı veren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bakalım buna ne diyecek.

Bakalım buna ne diyeceksiniz? 20 / 09 / 2008 09:19

Bu belge CHP’yi kapattırır ama…

CHP’nin, Alman İstihbaratı ve partileri tarafından desteklenen ve daha önce “Türkiye’nin ulusal birliğini ortadan kaldırmak için faaliyet yürüttüğü” iddialarıyla gündeme gelen Friedrich Ebert Vakfı’ndan 2005’te para yardımı aldığı ortaya çıktı. Alman Dışişleri Bakanlığı’ndan Ebert’e, Ebert’ten de CHP’ye 85 bin Avro yardım yapılmış.

İLİŞKİLERİ GENİŞLETMEK İÇİN
İşte, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın “Alman Devleti Vakfı” olarak bilinen Friedrich Ebert Vakfı’na gönderdiği 03.12.2005 tarihli yazı. Resmi yazıda, “Türk Sosyal Demokrasi Partisi” olarak söz edilen CHP ile ilişkileri genişletmek amacıyla bu partiye finansal yardım yapılacağı, vakıfa CHP’ye aktarılmak üzere 85.000 Avro ödeme yapılacağı bildiriliyor. Ödemenin Bank Für Sozialwirtschaft üzerinden gerçekleştirileceği kaydediliyor. Yazının Türkçe’si şöyle: “İlişkileri genişletmek ve projelerini desteklemek için Türk sosyal demokrasi partisi CHP’ye finansal yardım yapacaktır. Türk sosyal demokrat partisi olan CHP, Sosyalist Erternasyonal üyesidir. Bu vesileyle de bu projenin tarafımız tarafından teşvik edilmesi iyi bir işbirliğinin ortaklararası desteklenmesidir. Bu konu için 85 bin Avru’luk bir yardım öngörülmüştür. Bu projenin sonuçlanmasıyla ilgili 2006’nın Haziran
ayına kadar yazılı şekilde projenin neticelenme sonucunu bize yazılı olarak bildirin. Ödememiz banka üzerinden yapılacaktır.”

BUNA NE DİYECEKSİNİZ?
2003’te CHP ile LDP’nin Alman vakıflarından yardım aldığı iddialarıyla gelen ihbarlar üzerine dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok tarafından bu partiler hakkında soruşturma başlatılmış, soruşturmada iddialar yeterli görülmeyerek, söz konusu partiler hakkında temelli kapatma davası açılmasına gerek olmadığına karar verilmişti.
KAPATILMASINI GEREKTİRİR

Anayasa’nın 69. maddesinin 10. fıkrası yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruklu olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partilerin temelli kapatılacağını öngörüyor.

DSP’LİLER BİLE ŞU GÖRÜŞTE: EBERT, TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMAK İSTİYOR
2001’de iktidardaki DSP’nin İstanbul Milletvekili Erol Al, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları ile Vakıflardan Sorumlu Devlet Bakanlığı’na verdiği soru önergelerinde, aralarında Ebert’in de bulunduğu Türkiye’deki Alman vakıfları hakkında şok iddialarda bulunmuştu. DSP’li Al, şöyle diyordu: “Alman İstihbaratı ve siyasal partileri tarafından desteklenen Konrad Adenauer Vakfı, Friedrich Ebert Vakfı, Heinrich Böll Vakfı ve Friedrich Naumann Vakfı’nın Türkiye’nin ulusal birliğini ortadan kaldırmak, yeraltı zenginliklerini değerlendirmesini önleyerek ekonomik olarak çökertmek, sivil itaatsizlik çağrıları ile kitlelerde kamu düzeni, devlet otoritesi, aleyhine başkaldırı refleksinin oluşturulması gibi düşmanca etkinliklere önayak olduklarına dönük ciddi iddialar bulunmaktadır.”

HABLEMİTOĞLU’NUN DA HEDEFİNDEYDİ
Suikast sonucu öldürülen gazeteci-yazar Dr. Necip Hablemitoğlu’nun yazdığı “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası” adlı kitapta da aralarında Ebert’in de bulunduğu Türkiye’deki Alman vakıfları hakkında ağır suçlamalar yer alıyordu.

CHP’YE ÇALIŞAN AİLE: KAPATMA SUÇU
Yıllarca Avrupa’da CHP için çalışmış bir ailenin mensubu olan Araştırmacı Yazar Talip Doğan Karlıbel, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nı göreve çağırarak, “Bu para ilişkisi CHP’nin kapatılmasını gerektirir” dedi. Karlıbel, DSP İstanbul eski Milletvekili Zafer Güler de dayısının oğlu. CHP’nin Avrupa Kolu olarak faaliyet yürüten Halkçı Devrimci Federasyonu’nun (HDF) 1982’ye kadar Güney Almanya Başkanlığı’nı yapan ve 1980’de HDF kontenjanından CHP’den milletvekili adayı olan Salim Orhan Karlıbel’in oğlu Talip Doğan Karlıbel, “Yargıtay önceki yıllarda ‘deliller yetersiz’ diyerek bu ilişkinin üstünü örtmüştü. CHP’nin Alman vakıfları ile olan bu ilginç ilişkisinin üzeri daha fazla örtülemez. Kanunsuz ilişki çok açık ortada. CHP hakkında hemen inceleme başlatılmalı ve kapatma davası açılmalıdır. Bu, Anayasa gereğidir. Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcımızı göreve çağırıyorum” dedi.

CHP’NİN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ SAHTE
Karlıbel şöyle devam etti: “CHP ve Baykal Oligarşisi nasıl oluyor da bir Alman vakfı ile hem de böyle bir vakıfla proje çalışması adı altında işbirliği yapıyor. Bu, CHP’nin gerçek yüzünü göstermektedir. Ergenekon’un avukatlığını yapan Deniz Baykal bu çalışmalara dahil edilerek, bazı projelerde bu anti Türkiye çalışmalarını desteklemişlerdir. İşin en ilginç tarafı ise Atatürkçülük ve laiklik savunması yapan CHP ile Oligartları, 2001 yılında Atatürk’e ve Kemalizm’e hakaretler içeren açıklamalar yapan Friedrich Ebert Vakfı’yla ne amaçlı işbirliği yapmaktadır. Evet. Bu bir gerçek. 15 Eylül 2001 tarihinde Almanya’nın Lingen kasabasında düzenlenen sempozyumda Friedrich Ebert Vakfı’nın Türkiye Temsilcisi, Atatürk ve Türk Devleti’ne, Türk ulusuna hakaretler yağdırmıştır.”

Apo Komünizmle Mücadele Derneği’nde


Apo Komünizmle Mücadele Derneği’nde
Bayram Yurtçiçek
download
“ ‘Sık sık Maltepe camiine’ ve ‘Komünizmle Mücadele Derneği’ne’ gidiyordum” (Abdullah Öcalan, Gerçeğin Dili ve Eylemi, Şam 1995 S.44 )

Son elli yıllık siyasi mücadeleye baktığımızda, Komünizmle Mücadele Derneği, Gladyo’nun adam devşirme ve yetiştirme, bir nevi okul gibi kullandığı bir kurum. Türk siyasi hayatına baktığımızda, bu derneklerde yetişenlerin Türkiye’nin siyasi hayatında aldıkları ve oynadıkları rolü biliyoruz. Abdullah Gül’ler, Fetulah Gülen’ler, İsmail Kahraman’lar ve daha niceleri bu derneğin yetiştirmelerindendir. Abdullah Öcalan’ın Komünizmle Mücadele Derneği’ne gidip geldiğini belirtmesi daha sonra açıklayacağımız bilgilerle birleşince büyük bir anlam kazanıyor. Öcalan’ın dinci yapısı, çevresinde sürekli itilip kakılması bu tür görevlendirmeler için uygun bir kişilik yaratabilmiştir. Nitekim bu tutumunu bütün önemli dönemeçlerde ortaya koymuştur. MİT’in desteğiyle PKK’yı kuran Öcalan, Suriye’ye geçince El Muhaberat ile çalışmaya başlamış, Suriye’den çıkarılıp Türkiye’ye teslim edildiğinde ise tekrar göreve hazır olduğunu bildirmiştir. Jandarma sorgusunda daha da ileri giderek, Türk devletinin yasal olarak yapamayacağı pis işleri de Ortadoğu’da yapabileceğini ifade etmiştir.

Öcalan, PKK içindeki konumunu şöyle açıklamıştır; “Benim diğer arkadaşlarımdan farkım, ilişki kurmak ve para bulmaktır.”

Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği 1950 yılında Zonguldak’ta kuruldu. Kurucu üyeler arasında Türkçü Nihal Atsız’ın kardeşi Necdet Sancar da vardı. Kurucu üyelerden bazıları şunlar:

Nejdet Sancar, Ziya Özkaynak, Bahattin Yurteri, Kani Ergin, Zeki Kandemiroğlu, İsmail Tek, Bahaddin Dökerel. 1953 yılında yılında fesholunan dernek, 1 Aralık 1956 yılında İstanbul’da yeniden kuruluyor. Ali Rıza Özer, Atlan Deliorman, Demir Aslan, Ekrem Marakoğlu, İrfan Darendelioğlu ve İrfan Açıkel kurucu üyeler olarak görülüyor.

27 Mayıs Devrimi’nin ilk işlerinden biri de Komünizmle Mücadele Derneğini kapatmak oldu. Ama dernek1963 yılında İzmir’de tekrar kuruldu. Derneğin İlk başkanı Nejat Halil Pala’ydı. Kurucu üyeler arasında ise Milli İstihbarat Teşkilatı’nda çalıştığı inkar götürmeyen Galip Erdem vardı. Nejat Halil Pala’nın ardından, başkanlığa İhsan Koloğlu, İlhan Darendelioğlu ve Saffet Solak getirildi. Dernek, 1977’de kendini feshetti. (Necdet Pekmezci, PKK’yı Kim Kurdu, Kripto yayınları s.56-57)

Musul Operasyonunun Olası Sonuçları


Musul Operasyonunun Olası Sonuçları

1021570603
General Dr. Sait Çürükkaya

2014’te Musul’un DAİŞ militanları tarafından ele geçirilmesi Ortadoğu’da tüm dengeleri değiştirmişti.

10 yıl önce hiç kimsenin düşünemeyeceği bir senaryo gerçek olmuş, tüm dünyanın terörist gördüğü bir örgüt, Irak’ın ikinci büyük şehrini ele geçiriyor ve adını da İslam Devleti (İS) olarak değiştiriyor.

Dünyanın savaştığı bu örgüt, önemli bazı mevzileri kaybetmesine rağmen kendisi için stratejik olan Musul, Rakka, Havice ve El Bab gibi yerleri hala elinde tutmayı başarıyor.

Tüm veriler 2016’nın sonuna kadar Musul’u kurtarma operasyonun başlayacağı yönünde. Bu operasyon nasıl ki Musul işgal edildiğinde büyük değişikliklere vesile olduysa, bu sefer de bölgede büyük altüst oluşları da beraberinde getirecektir.

Bu operasyonun olası sonuçlarını kısaca şöyle değerlendirebiliriz:

Askeri sonuçlar Menbiç’i kurtarmak için 1 Haziran’da harekete geçen YPG, bir hafta içinde burayı almayı düşünüyordu. Ama Menbiç çok ağır kayıplarla ancak 75 günde temizlenebildi.

DAİŞ Şengal ve Gıre Spi’yi (Telabyad) kaybettikten sonra yeni bir savunma stratejisi geliştirdi.

Şehirde sadece evlerin içinde savaşmanın mümkün olmadığını gördü. Buna karşılık yüzlerce metre, bazen bir kilometre uzunluğunda yerin 5-6 metre derinliğinde tüneller kazıp patlayıcı tuzaklarla yeni bir savunma pozisyonuna girdi. Sivillerin bu şehirlerde yaşaması, operasyonların kolay olmayacağının göstergesi.

Eğer DAİŞ Musul’da da Menbiç’de direndiği gibi bir direniş sergilerse -ki tüm veriler direneceğini gösteriyor- bu operasyonun bir yıldan fazla süreceği kesin. Çünkü sadece Musul’un çevresinde Menbiç büyüklüğündeki Hamdaniye, Başika, Hamam Ali, Tılkeyf, Telafer gibi onlarca kasaba da DAİŞ’in elinde.

Irak Ordusu ve peşmergenin bu tip saldırlar için iyi organize olduğunu söylemek halen mümkün değildir.

Diğer yandan Heşdi Şabi gibi Şii milislerin bu operasyona katılması, operasyonunun daha karmaşık ve kanlı geçmesine neden olacaktır.

Heşdi Şabi milislerinin katıldığı böylesi bir operasyona peşmerge kesinlikle aynı mevzi ve cephelerde katılmamalıdır. Çünkü Heşdi Şabi’nin katıldığı tüm operasyonlarda savaş ve insanlık suçu işlediğine dair kuvvetli deliler mevcut.

Peşmerge, operasyon sonrası terketmeyeceği yerleri yani Musul’un kuzey ve batısındaki stratejik yerleri ele geçirecektir. Musul şehir merkezine sadece destek kuvveti olarak sınırlı bir güçle katılacaktır. Uzun süren bir askeri operasyon beraberinde başka sorunları getirecektir.

Operasyonun insani boyutu Şu an Musul’da 1 milyona yakın insanın yaşadığı tahmin ediliyor. Böyle bir operasyonda ise yaklaşık 800 bin insan göçmen durumuna düşecektir.

Musul’a en yakın bölgeler, Peşmerge Güçleri’nin elindedir. Göçmenlerin çoğu Kürdistan’a kaçacaktır. Heşdi Şabi bu operasyona katılırsa bu sayı daha da yükselecektir.

İki sene DAİŞ yönetiminde yaşamış yarım milyonun üzerinde Sünni Arap göçmeni, doğru bir asayiş önlemi alınmazsa Kürdistan’ın güvenliği için büyük bir tehlikeye neden olacaktır. Muhtemelen kurulacak göçmen kamplarına yerleşecek bu mülteciler için kişi başına günlük sadece 5 dolar harcansa aylık 120 milyon dolar gerekecektir. Tüm dünyanın Kürdistan’a bu mülteciler için ayırdığı para bu güne kadar 260 milyon dolar civarındadır.

Kurulacak her kampa 100 bin kişinin yerleşeceği tahmin ediliyor. Kürdistan’ın 1,8 milyon göçmen ve ağır ekonomik kriz ile birlikte yeni 800 bin Arap mülteciyi kaldırması mümkün görünmüyor. Açlık, susuzluk, asayiş ve hastalık gibi faktörler yüzyılımız en büyük trajedisinin bir daha yaşanacağını gösteriyor.

Musul operasyonunun gecikmesinin bir nedeni de bu mülteci krizine karşı hazırlıkların yetersizliğidir. Operasyonun siyasi boyutu Musul operasyonu ve sonrasının birçok siyasi sonucu olacaktır. Ancak biz sadece Kürtleri ilgilendiren bölümünü değerlendireceğiz. DAİŞ’in Kürtlere saldırması ve Kürtlerin de DAİŞ’e karşı tüm insanlık adına bu savaşı yürütmesi Kürtlere büyük bir siyasi kazanım getirmiştir.

Şu anda Kürtlerin uluslararası ilişkilerinde en büyük sermayeleri DAİŞ’e karşı olan haklı savaşlarıdır. Musul operasyonu da bu dönemin sonu olacaktır.

Eğer Kürtler, özellikle Güney Kürdistan, DAİŞ’le savaşın sonuna kadar bağımsız devlet ilanında bulunmazlarsa, verilen bu savaşın hiçbir kalıcı yararı olmayacaktır. Büyük ekonomik kriz ve yolsuzluğun yaşandığı Irak ve Kürdistan’da iç siyasi rekabetin çatışmalara dönüşme olasılığı yükselecek, Kürdistan’da yaşanan fiili bölünme resmileşecektir.

Öte yandan Musul operasyonu kadar operasyon sonrası Musul’un siyasi ve idari durumu da oldukça önemli. Musul’un batı ve kuzeyinde yaşayan Kürtler ve gayrimüslim azınlıkların yaşamları güvence altına alınmadan, Musul’un idari yapısı yeniden düzenlemeden yapılan bir operasyon yeni sorunlara neden olacaktır.

Musul’un batısı, Şengal ve çevresi bir vilayet olarak düzenlenip Kürdistan Bölgesi’ne, Musul’un kuzeyi de Ninova Vilayeti olarak daha çok azınlıkların yaşadığı ve Kürdistan’a bağlı bir vilayet olmalıdır. Musul’un güneyi de Sünni Araplar tarafından yönetilecek şekilde yeniden ele alınmalıdır.

Musul operasyonu sonrası merkezi hükümet, özellikle de Heşdi Şabi, daha çok Kerkük ve çevresinden çekilmesini isteyecek. Bunun hızla bir silahlı çatışmaya dönüşme olasılığı oldukça yüksektir. Bu nedenle Musul ve çevresini güvenlik altına almak, olası Heşdi Şabi savaşına karşı da önemli bir tedbirdir.

Sonuç olarak Musul operasyonu yeni ve zorlu bir sürecin başlangıcı olacaktır. Musul kolay kurtulmayacaktır.

Operasyonun uygulama biçimi ve katılan güçlerin durumu, operasyonun askeri, insani ve siyasi boyutunu direkt etkileyecektir.

Suriye harekatı gerçekleri


Suriye harekatı gerçekleri

BAŞLADIĞI 4 ay öncesinden bugüne dek toplam 38 şehit verdiğimiz Suriye harekatı gündemimizde uzun süre kalacağa benziyor.

Bu iş bugünden yarına bitecek gibi değil. Hatta daha da karışık hale gelecek. Ve doğrudan ülkemizin tüm iç ve dış politikasını dengesini doğrudan bir ulusal güvenlik meselesi olarak etkileyecek.

Bu nedenle resmi doğru okumamız lazım. Heyecana kapılmadan, popüler söylemlerden uzak ve karşımızda nasıl tehlikeli maskeli, maskesiz aktörler olduğunu unutmadan.

Son günlerde bazı yerlerde o kadar popülist ve yanlış haberler çıkıyor ki; sonunda mevcut durumu yazmak gerekli oldu.

Başlayalım;

BİRLİK DURUMU

– Bir kere, 50’ye yakın özel birlik orada hazır. Son 3 haftada da bu hazırlıklar tamamlanmıştı. Ve bu birlikler Kurban Bayramı’ndan bu yana zaten kademeli arttırılarak orada bulunuyor. Yani eskiden sanki yokmuş da daha dün son şehitlerimizin ardından gelmiş gibi yeni özel bir birlik yok. Ancak sınır gerisinde bekleyen çok sayıda takviye tabur da var. 3 hava üssü ile çok sayıda helikopter harekata destek veriyor.

DEĞİŞTİRİLİYORLAR

– İçerideki birliklerimiz belirli aralıklarla değiştiriliyorlar. Tunceli’den Kayseri’ye dek çeşitli merkezlerden özel eğitimli meskun mahal (Sur ve Nusaybin gibi yerlerde PKK terör örgütü ile hendek çatışmalarından) tecrübesine sahip mahir komando taburları da El Bab’ta. Burada kritik sokak çatışmaları bekleniyor. Son olarak, birliklerimize, şehitler vermemize neden olan DEAŞ’ın elindeki zırhlı bombalı araçlara karşı da özel silahlar verildi.

TAKTİK DURUM

– Deniz piyadelerinden bir tabur halen Suriye’de. Topçu, tank ve zırhlı birliklerinin yanı sıra Özel Kuvvetler de 4 aydır bizzat operasyonun beyni konumunda.

Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) gelince; bu konuda ciddi sıkıntılar mevcut. Disiplin, koordinasyon başta olmak üzere TSK prensiplerinden uzak olmaları kritik operasyonlarda birlikte hareket edilebilmesi konusunda bazen endişeler doğuruyor.

ÖZEL KUVVETLER BEYİN

– Harekat, Özel Kuvvetlerin sevk ve idaresinde. Ancak son olarak bir komando birlik komutanı Tuğgeneral de sevk ve idarede Özel Kuvvetlere arazide destek için görevlendirildi.

2.ANA KARARGAH

– Genelkurmay Başkanı ve diğer komutanlar bir karargah da Gaziantep bölgesine kurdular. Bulunabildikçe sürekli buradan harekatı yönetiyorlar.

ESAD İLE GERGİNLİK ENDİŞESİ

– Suriye yönetimi ile gerginliğin artması endişesi var. Geçen hafta Gaziantep’te nedeni belli olmayan patlama seslerinin sebebinin Esad’ın S-300 füzelerinin El Bab dönüşü F-16’larımıza kilitlenmesi sonucu olduğu anlaşıldı. Bu sesler, uçaklarımızın süratle bölgeyi terk etmesiyle oluşturduğu sonik patlamalardır. Tabii burada soru, Esad’ın bunları Rusya’nın haberi olmadan yapıp yapamayacağı. El Bab operasyonunda hava desteği önemli ama Esad’ın bu tavrı nedeni ile havada zaman zaman sıkıntı yaşanıyor.

SÖZDE MÜTTEFİKLER

– Daha da kötüsü müttefiklerin de iki yüzlülüğü. Sözde ‚müttefikler‘ operasyonda artık bize hava desteği vermeyeceğini bir süre önce bildirmiş. Halbuki bu bir koalisyon ortaklığıydı.

DEAŞ’A İYİLİK YAPAN BATI

– ABD başta Batı’nın Rakka ve Musul harekatlarını da durdurup ertelediğini açıklaması da DEAŞ’a yapılabilecek en büyük iyilik oldu. Böylece DEAŞ, El Bab’a Türkiye’ye karşı yeni güçleri buralardan kaydırabildi.

SADECE DEAŞ DEĞİL

– O nedenle, Suriye’de karşımızda sadece DEAŞ değil PYD, Esad rejimi ile maskeli, maskesiz dost ve düşman istihbarat servisleri var. Buna rağmen Türk ordusu çok zor bir görevi başarı ile icra ediyor.

ÖYLE BİR ORDU Kİ

– Hele bu öyle bir ordu ki 15 Temmuz’daki darbe ihanetine uğramanın yorgunu. Ama buna rağmen kahraman evlatlarının aynı anda Güneydoğu’da da dev iç güvenlik harekatını başarı ile yürütebildiği ayakta dimdik duran bir ordu.

EL BAB NEDEN ÖNEMLİ

– El Bab’ın tutulması çok önemli. Tutulmaması terörün daha fazla Türkiye’ye doğru nüfuz etmesi demek. Operasyon ayrıca, PYD’nin Afrin ve Münbiç’i birleştirilmesini engellenmesi açısından çok kritik.

GELECEK ŞEKİLLENİYOR

– Suriye’de bir gelecek şekilleniyor ve bu gelecekte söz sahibi olacak aktörlerinin şekillenmesi lazım. Türkiye uzun sınırıyla bu konuda adım atıyor.

TAKTİK FEDAKARLIK

– El Bab Türkiye için stratejik bir zorunluluk ancak daha öncesinde hatalı bir stratejik politika izlendiği için o hata şimdi taktik fedakarlıklarla kapatılmaya çalışılıyor. Bunu kapatmaz geri adım atmaya kalkarsanız bu saatten sonra Türkiye olarak daha fazla şey kaybedebilirsiniz.

TERÖR ORDUSU

– Karşımızdaki DEAŞ alelade bir terör örgütü değil. Ben terör ordusu olarak isimlendiriyorum. Çünkü ağır silah kullanmayı bilen, psikolojik algı operasyonları yapabilen bir kamuoyunun dengesini yaptığı alçak eylemlerle bozmak isteyen dev bir yapı var karşımızda…

ASKERLERİN MORALİ

– „Ne işimiz var orada?“ tartışmaları bölgede kahramanca mücadele eden askerlerimizin moralini bozuyor. Cepheden bana bir mesaj gönderen bir askerimiz bu tartışmalardan duyduğu üzüntüyü iletti.

DEAŞ’IN OYUNUNA GELMEK

– DEAŞ’ın amacı bazı alçaklıklarla Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmak. Bazı tatsız iddialar olabilir. Ama en doğrusu resmi açıklamaları beklemek. Sonrası ayrı. Bu konuda şimdi konuşmak bile DEAŞ’a hizmet etmeye yarar istemeden.

EL BAB DEAŞ’IN BİTİŞİ

– El Bab DEAŞ’ın bitişinin başlangıç noktası olduğu için bu terör ordusu elinden geldiği kadarıyla karşı koymaya çalışıyor. Burası aynı zamanda bir güvenlik kapısı. İlk kez Türkiye en cesur şekilde DAEŞ’in karşısında durup bu savaşı başlatandır. Bugüne kadar özellikle önceki hükümetinin örgüte karşı ağırdan alması çok eleştirilen Türkiye şimdi samimi bir duruş sergilemekte. El Bab konusunda dediğimiz gibi her şey yeni başlıyor. DEAŞ Palmira’yı ele geçirdiğinde çok ağır silahlar eline geçti. Dikkatli olmak lazım.

ELİMİZİ AÇMAK DOĞRU MU?

– El Bab’tan sonrasıyla ilgili elimizi „Şunu veya bunu da yapacağız“ diye çok açmamızın doğru olmayacağı kanaatindeyim. Dengelerin ne şekilde değişebileceğini görmeden bu doğru olmaz.

Suriye artık orada yaşayacaklarımızla bundan böyle Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri olarak yıllarca kalacaktır. Ancak Allah korusun ama eğer şehit haberleri artarak gelmeye devam ederse bunun kamuoyunda yönetimi de daha zor hale gelecektir.

Sonuçta herkes „Bizim evlatlarımızın canı her şeyden değerli“ deme hakkına sahiptir…

Bu açıdan hükümetin sinirlenmeden eleştirileri göğüsleme ve düzenli bilgilendirme yapması büyük önem taşıyor.

Unutmadan söyleyelim; bundan sonraki yazımızda ise çok önemli bir konuyu tartışmaya açacağız…

Güzel günlerde görüşmek üzere… (Günler güzel olacak da önce birbirimizi yememeyi öğrensek)
Metehan Demir

Schlagwörter-Wolke