Just another WordPress.com site

Archiv für September, 2016

Adnan Menderes’in kısaca hayat hikayesi


Adnan Menderes kısaca kimdir?

menderes_a01
Adnan Menderes, Türkiye Cumhuriyeti eski başbakanı. Menderes, 1899 yılında Aydın’da doğar. Anne ve babasını küçük yaşta kaybettiğinden anneannesi büyütür. Okul hayatı İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başlar. Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için çeşitli yerlere müracaat eder. Müracaat ettiği makamların birinin başında Celal Bayar vardı. Böylece; Bayar’la tanışmış oldu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ankara Hukuk Fakültesini bitirdiğinden yedek subay olarak askerliğini yapar. Aydında arkadaşlarıyla birlikte Ayyıldız Çetesini kurdu. Daha sonra Sökede Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. Savaştan sonra İstiklal Madalyası aldı.

TBMM’de komisyon raportörlüğü yapan Adnan Menderes, Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu tasarısını tenkit ederek komisyondan istifa etti. 12 Haziran 1945’te Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte Partide yaptıkları muhalefetten dolayı CHP Disiplin Kurulu tarafından ihraç edildiler.

Celal Bayar da hem partiden hem de milletvekilliğinden istifa etti. Bunlardan ötürü 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasına sebep oldu. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti’den Kütahya milletvekili olarak meclisi girdi. Celal Bayar’dan sonra ikinci adam durumuna geldi. 14 mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidar olur ve On senelik DP iktidarının tek başbakanı olarak , o döneme damgasını vurdu. İktidarı boyunca 5 hükümet kurdu. Başbakan olduğu dönemde; Türkiye kalkınmaya başlar ve Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler olur; Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı.

Fakat; 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbeyle iktidardan indirilip Yassıada’ya hapsedilir. Milli birlik komitesi tarafından kurulan Yüksek Adalet Divanı’nca idama mahkum edilir ve Yassıada da tutuklu bulunduğu sırada çeşitli işkencelere maruz bırakılarak 17 Eylül 1961 tarihinde ise İmralı Ada’da idam edildi.

İdam edilmeden önce söylemiş olduğu son sözler ise şöyle;
„Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum, onlara dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde, „Adnan Menderes, hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiç bir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi efendinize söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim.“

Menderesin asılmasından sonra ailesinin de kara bulutlar peşini bırakmaz. Ardından çocukları Yüksel intihar etti, Mutlu, trafik kazasında öldü. Aydın ise ağır bir trafik kazası geçirdi.Eşi Berin Menderes ise 22 Nisan 1994 tarihinde 89 yaşında iken kalp ve böbrek yetmezliği nedeniyle Ankara’da yaşamını kaybetti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek, Adnan Menderes’in defnedildiği Topkapı’daki anıtmezarın bahçesinde defnedildi.

Advertisements

Darbe başarılsa kim ne derdi?


Darbe başarılsa kim ne derdi?

sebahatttin Önkibar

Sabahattin Önkibar

Bülent Arınç: “Allahım verdikçe veriyor.” Abtullah Gül: “Tayyip Bey yolsuzluklara karşı çıktım diye beni partime sokturmamıştı.”
Ahmet Davutoğlu: “İlahi adalet tecelli etti. Beni görevden alanlara ilahi tokat geldi.”
Kemal Kılıçdaroğlu: “Diktatörün sonu.”
Nazlı Ilıcak: “Demokrasi kazandı.”
Ahmet Altan: “Bunun adı demokratik darbe”
Kemal Derviş: “Müdahale ile Türkiye’de demokrasi kurtarıldı.”
Hilmi Özkök: “Ben buna darbedir diyemem.”
Kadir Topbaş: “Dünürüm Kavurmacı’ya bu iş böle gitmez demiştim.”
PKK: “Bölgemizi iyi günler bekliyor.”

Devlet yıkıldı, bu adamlar hala orada!
Ülkenin Cumhurbaşkanı birkaç gün önce ne dedi hatırlayalım:
– “Devleti yeniden kuracağız.”
Bu ifadenin açıklaması mevcut devletin yıkılması ya da öldürülmesi değil midir?
Öyleyse soruyorum, devlet bile yıkılırken bu adamlar niye yerlerinde?
Kimi mi kastediyorum?
Tabii öncelikle devleti yıkanları ama peşi sıra muhalefet bu soruyu yanıtlamalı.
İktidar sahipleri, pekala biz devleti yıktık ama buna rağmen anketlere göre hala halkın yarısından fazlasının desteğine sahibiz diyebilir.
Peki Kılıçdaroğlu ile Bahçeli yıkılan devlete rağmen oy olarak hala niye yerlerde sürünüyor ve istifa etmiyorlar buna cevap verebilecekler mi?

Yazıcıoğlu’nun hafıza kartı!
Adı: Gülefer Yazıcıoğlu.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi.
CNN-Türk’deki programda şunu söylüyor:
– “Muhsin Bey’in vefatı sonrasında telefonunun bataryası bile çıkmamışken hafıza kartı yerinde değildi. Belli ki birileri o hafıza kartını çıkarmıştı zira cinayetin aydınlanmasının önüne geçtiler.”
Gülefer Hanım kuşkularında haklıdır.
Muhsin Bey’i Fetullah alçağı öldürtmüş ve deliller yok edilmeye çalışılmıştır. Maalesef ne partisi ne iktidar bu konunun üstüne gitmiştir.

DPT içinden FETÖ’ye karşı imdaaat!
Devlet Planlama Teşkilatı devlete, Müsteşar ve Genel Müdür yetiştiren bir devlet kurumu.
Ve bu kurumun içinden bir imdat sesi:
– “Sabahattin Bey, DTP’nin yarısı değil abartısız yüzde 80’i FETÖ’cü.”
Devam ediyor:
– “Üzülerek söylüyorum bizim bakanımız da (Lütfü Elvan) FETÖ’cü ki bakanımızın ABD yılları araştırılırsa bu sonuca rahatlıkla erişilebilir.”
Aynı DPT bürokratı sözünü şöyle bağlıyor:
– “Cevdet Yılmaz’ı araştırsınlar. Onun da FETÖ’cü olduğuna ulaşacaklar zira o da ABD’deki Işık Evleri’nde yetişmiş biri, yani Lütfü Elvan’ın oradan ev arkadaşı.”

ANAYASADA UNUTULAN HAK – SAVUNMA


ANAYASADA UNUTULAN HAK
SAVUNMA

1982 Anayasası’nda kuvvetler ayrılığı kuralı benimsenmiş, Yasma, Yürütme ve
Yargı’nın birbirinden bağımsız olduğu ifade edilmiştir. Bunların her biri anayasada ayrı
başlıklar halinde düzenlenerek, kuruluş ve işleyişleri hakkında esaslar vazedilmiştir.
Yargı ile ilgili düzenlemeler anayasanın 138-160. Maddelerinde yapılmıştır. Hukuk
Devletinde Yargı erki üçayaklıdır. İddia, savunma ve hüküm. İddia kamu adına kamuyu
temsilen Cumhuriyet Savcılığı makamı, savunma adına sanık ve müdafii, Yargı
adına da Türk milleti adına karar vermeye yetkili hâkim. Dikkatli ve bir hukukçu gözü ile
bakıldığında Yargı bölümünde SAVUNMA’nın yer almadığı görülecektir.

Gerçi denilebilir ki: „Anayasada ‚ iddia‘ başlığını taşıyan bir düzenleme de yoktur.
İddia ile ilgili düzenlemeler de kanunla yapılmaktadır. Hüküm ile ilgili düzenlemeler de
kanunla yapılmaktadır. Ceza Usulü Mahkemeleri Kanunu ‚unda iddia ve hüküm ile ilgili
yeterli düzenlemeler de yapılmıştır.“ Fakat ‚yargı‘ ana başlığı altında iddia ve hüküm unsurlarını
düzenleyen anayasa, ‚Savunma‘ ile ilgili tek bir hüküm içermemektedir.

Hukuk Devleti olduğu iddiasında olan bir Cumhuriyet rejiminin anayasasında
Savunma’dan tek kelime dahi bahsetmemesi, bir eksiklik olarak değil bir utanç olarak vasıflanabilir.
Bu vasıf 1982 Anayasası’nın sözüm ona teminat altına aldığı ve akabinde de
ancak‘ larla sınırladığı tüm hak ve özgürlükler için de geçerlidir.

Savunma, yargının temel unsuru ise, yargının diğer unsurları ile birlikte anayasada
zikredilmeli ve düzenlenmelidir. Besleme yerine asma düşüncesinin hakim olduğu
anayasa, savunma ve savunmayı temsil eden avukatlar ve bunların meslek kuruluşu olan
barolar hakkında bir düzenleme getirmemiştir. Barolar ile ilgili tek düzenleme anayasanın
135. Maddesinde yer almaktadır. Bu madde, çok genel bir anlatımla ‚ Kamu Kurumu Niteliğinde
Meslek Kuruluşları‘ başlığı altında kanunla yapılacak düzenlemelere atıflar yapmaktadır.
Bunun dışında savunma Ve Barolarla ilgili bir hüküm yoktur.

Savunma’yı bir kurum olarak düzenlemeyen anayasa, acaba bir hak olarak düzenlenmiş
midir?

Bu soruya cevap verebilmek için anayasanın başlangıç ve temel hak ve özgürlükler
bölümüne bakmak gerekir.

Anayasanın başlangıç bölümünde vatandaşların „… hukuk düzeni içinde onurlu
bir hayat sürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuş-
tan sahip olduğu “ ifade edilmektedir.

Anayasanın 12. Maddesinden başlayıp 40. Maddesine kadar devam eden Temel
Hak ve Özgürlükler bölümünde ise,
„Herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve
özgürlüklere sahip olduğu, Kişi Dokunulmazlığı, Kişinin Maddi ve Manevi Varlığı, İş-
kence yasağı, zorla çalıştırma yasağı, Kişi Hürriyeti ve Güvenliği ( yakalama ve tutuklama
ile ilgili), Özel hayatın gizliliği, Konut Dokunulmazlığı, Haberleşme Hürriyeti, Yerleşme
ve Seyahat Hürriyeti, Din ve Vicdan Hürriyeti, Düşünce ve Kanaat Hürriyeti, Düşünceyi
açıklama ve Yayma Hürriyeti, Bilim ve Sanat Hürriyeti, Basın Hürriyeti, Dernek Kurma
Hürriyeti, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı, Mülkiyet Hakkı, Hak Arama
Hürriyeti, Tabii Hâkim Güvencesi, Suç ve Cezalara ilişkin Esaslar, Temel Hak Ve Hürriyetlerin
Korunması“ düzenlenmiştir.

Bu maddeler incelendiğinde görülecektir ki, Temel Hak ve Hürriyetler anlamında
sadece 36.maddede kişinin savunma hakkına sahip olduğu vurgulanmakta ve „Herkes,
meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı
olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir“ denmektedir.

Savunma Hakkı Kutsal mı?
Yukarıda sayılı hak ve hürriyetler kişinin kutsal hakları ve özgürlükleri kapsamında
değerlendirilmesi gerekirken, anayasanın değiştirilemez, hatta değiştirilmesi dahi
teklif edilemez maddelerindeki umdeler ve kurumlara tanınan kutsallık, bu temel hak ve
hürriyetlere tanınmamıştır. Savunma hakkına tanınmamıştır.

Savunma hakkı ve diğer temel hak ve özgürlükler, kişinin, yaratılıştan, doğuştan
beraberinde getirdiği en temel, olmazsa olmaz haklarıdır. Yaratıcı tarafından bahşedilmiş
olması nedeniyle de kutsaldır. Bu kutsal haklar anayasada kanun koyucunun iki dudağı
arasına sıkıştırılmış ve her maddenin sonuna eklenen veya ayrı başlıklar halinde yapılan
düzenlemelerle sınırlanmış, kısıtlanmış ve budanmıştır. Hatta bu temel hak ve hürriyetler
aleyhine devlet ve görevlileri tarafından yapılan müdahaleler, pek güdük müeyyidelerle
karşılığını bulmuş, anayasanın ruhuna hâkim olan mantık çerçevesinde bu maddelerle
adeta ödüllendirilmiştir.

Elbette ki kutsal olmayan, olması akla muhalif olan bazı umdelerin, kutsallık izafe
edilerek dayatılması şeklinde düzenlenen anayasadan, kutsal savunma hakkını düzenlemesini
beklemek safdillik olur. Ancak kamuoyunun hangi ahlak ve yasal kurallarla yö-
netildiğinin, temel hak ve özgürlüklerinin neler olduğunun farkına varması da elzemdir.
Kamuoyunda hâkim kanaat şudur: Anayasa ve kanunlar devlete ve görevlilerine
insan hak ve özgürlüklerine müdahale etmeyi yasaklamakta, fakat bazı kendini bilmezler
bu hükümlere rağmen yetkilerini aşmaktadırlar. Hâlbuki bu doğru değildir. Hukuk devletinde
devlet, vatandaşının hak ve özgürlüklerini sadece anayasalarda tanımlamakla kalmaz,
bunları halkına duyurur, eğitimini verir. İlkokul çağlarından itibaren hak ve özgürlüklerinin
neler olduğunu belletir, hazmettirir, sonra da bunların nasıl kullanılacağını,
hangi hallerde kısıtlanacağını öğretir. Okullarda okutulan yurttaşlık derslerinde -ki son
yıllarda kaldırıldı- ve vatandaşlık derslerinde hakların nasıl kullanılacağı değil, nasıl kullanılamayacağı
öğretilmekte ve tornadan çıkmış vatandaş kalıbı üretilmektedir.

Hukuk devleti iddiasında olan devlet ve ona şekil veren kurumları ile bu kurumlarda
at gözlüğü ile şartlandırılmış görevlilerin birçoğu, kendi menfaatleri söz konusu
olunca değil kanunlar, anayasayı dahi ihlal etmekte bir beis görmemektedirler. Hatta devletin
tepesinde bulunan şahıslar anayasayı bir defa delmenin mahsuru olmayacağını savunmuşlardır.
Yargılamada savunmanın en tabii haklarından biri de tevsii tahkikat talepleridir.
Bu talep yargılama aşamasında ortaya çıkan yeni durumlar veya deliklerin savunma tarafından,
hatta iddia makamı tarafından yargıya iletilmesi ve araştırılmasını istemektir. Ancak
çoğu zaman bu talep yargıçlar tarafından reddedilmekte, hatta devletin en üst kurumu
olan Türküye Büyük Millet Meclisi bünyesinde oluşturulmuş Araştırma Komisyonlarının
raporları savunmanın delili olarak değerlendirilmeye alınmamaktadır. Nitekim Sivas
Olayları Davası olarak bilinen ve devam eden yargılamada, TBMM, Araştırma Komisyonu
raporuna itibar edilmediği gibi, savunmanın delili olarak sunulduğunda reddedilmiştir.
Buna daha birçok örnek verebiliriz.

Şimdilerde önümüzde Susurluk olayı olarak adlandırılan kaza nedeniyle ortaya
çıkmış devlet içindeki çetelerin varlığının ve eylemlerinin ortaya çıkarılmasını araştırmak
için kurulmuş TBMM Araştırma Komisyonu’na çok büyük önem atfedildiği görülmektedir.
Fakat bugüne kadar yapılan uygulamalar bize şu kanaati bahşetmektedir. Bu komisyonun
hazırlayıp sunacağı rapor da, içeride açılacak yargılamalarda delil olarak kullanı-
lamayacaktır. Ha önce kurulmuş ve rafa kaldırılmış „Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu“
raporu gibi.

Tüm bunlar, devlete karşı haksızlığa uğradığını savunan vatandaşların savunma
haklarının çiğnenmesine, tanınmamasına yönelik işlemler olduğu gibi, bu uygulamalar
cesaretini ve kaynağını bizzat bu güdük anayasadan almaktadır.

Ülkede, tüm hukukçu ve siyasilerin ortak kanaati, anayasanın toptan değiştirilmesi
ve insan hak ve özgürlüklerinin tamamının tanınması ve korunmasını kapsayacak, devlet
birey ilişkilerinde birinin diğerine üstünlüğünü içermeyecek bir anayasa değişikliği
olmasına, bu hususta bir konsensüs oluşmasına rağmen, bir türlü hayata geçirilememektedir.
Bu köklü değişikliğin önünde önemli bir engel olmalı ki istekler sadece lafta kalmaktadır.
Belki de, devlet edep müddet anlayışının, günümüz şartlarında tekrar gözden ge-
çirilmesi, devletin ebediliğinin onu besleyecek düşünce genişliğinin ve açıklığının bireylere
tanınması gerekecektir. Ancak görmekteyiz ki, bir yazarımızın dediği gibi birilerinin en
vatansever duyguları böyle bir gelişmeye mani olmaktadır.

Şu da bir gerçek ki, en vatanseverler dahi, kendilerine bir çamur atıldığına inandıklarında,
kutsal savunma haklarının ellerinden alındığını görmekte, savunmanın kutsallığı
akıllarına gelmektedir. Tıpkı çok yakın bir geçmişin işkencecisi olarak bilinen bir
görevlinin şimdilerde, gelecek için yatırım yapmak veya belaları defetmek kabilinden iş-
kence yaptığı çevrelere ikram etmek üzere kurbanlar kestiği gibi. Veya, önümüzdeki aylarda,
oluşturulmuş kurumlar önünde veya yargı önünde hesap verecek üst bürokratlar
gibi.

O halde birçok şeyin karanlıkta kaldığı, temel hak ve hürriyetlerin kısıtlandığı ve
budandığı hukuk sisteminde savunma hakkının kutsallığı daha fazla önem arz etmektedir.
Savunma hakkının kullanılmasında yetkili tüm kurumlar ve görevliler, bilhassa yargıçlar,
bu hakkın en geniş şekilde ve insana yakışır biçimde kullanılması için yüzyıldır devam
eden İttihat Terakki kafasını zorlamalı ve anayasal değişikliğini beklemeden, bu değişikliklerin
bir an evvel yapılabilmesine ışık tutacak uygulamaları ortaya koymalıdırlar.
Kutsal savunma hakkı ve buna ilişkin düzenlemeler, ateş olmayan yerden duman
çıkaranların çokça bulunduğu bir ülkede herkes için gereklidir.
Muharrem Balcı

Kıymet Gök teyzenin vefatından dolayı kaleme aldığım Taziye Mesajım


Tanıdığım günden beri ilmi ve faziletiyle Tekman’ın mümtaz simaları arasında yer alan Tekman ilçemizin değerli sakinlerinden Kıymet Gök teyzemin dün Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu bugün üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.

Merhumeye Cenabi Allahtan rahmet niyaz eder; başta merhumenin değerli ailesine, Tatos beglerine, dostlarına, yakınlarına ve tüm Tatos’lu hemşerilerime sabrı cemil niyaz eder, dünyadaki bu geçici hayata elveda deyip ölüme merhaba diyen ruhlara hep birlikte dua edelim.
Kardeşiniz
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Merhume Kıymet Gök teyzemin Ruhuna El fatiha : http://www.izlesene.com/liste/fatiha-suresi

Schlagwörter-Wolke