YURT DIŞI FAALİYETLERİNDE İDEAL BİR İSTİHBARAT PERSONELİNDE BULUNMASI GEREKEN TEMEL VASIFLAR


YURT DIŞI FAALİYETLERİNDE İDEAL BİR İSTİHBARAT PERSONELİNDE BULUNMASI GEREKEN TEMEL VASIFLAR
fft81_mf1894429

●Muhatabı konuşurken asla başka şeye odaklanmaz.
●Aşırı ilgili görünmez, aksi takdirde kendisine soru sorulacağını gayet iyi bilir.
●Çelişkili cevaplar asla vermez.
●Bulunduğu çevrenin özelliklerini gayet iyi bilir ve lehçesini çevreye göre uyarlar.
●Lehçe farkını çözemediği durumlarda İstanbul Türkçesini kullanması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Beden dilini iyi kullanır, muhatabı sözlerinden çok hareketlerine odaklandığında otokontrolünü kullanarak hareketlerini sınırlamasını gayet iyi bilir.
●İyi bir analist ve iletişim uzmanı olması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Konuşurken belli periyotlarla çevresini izler, sıra dışı olan hareketleri hafızana işler
●Bir mekânda bulunuyorsa oradaki her türlü uyumsuzluğu izler, lokantada yemek yemeyen ama uzun süredir orada oturan müşteriye şüpheyle bakmasını gayet iyi bilir.
●Muhatabının kendisini yönlendirmesine asla müsaade etmez.
●Kendisiyle ilgili bilgi vermesi gerektiğinde maske hikâyeler kullanır, hikâyelerinin tutarlı olmasını her zaman göz önünde bulundur.
●Olabildiğince az maske hikaye kullanır, Çünkü her maske hikaye, devam ettirmesi gereken bir yalandır, konu uzadıkça daha fazla yalan söylemek zorunda kalacağını gayet iyi bilir
●Muhatabının güvenini kazandığını düşündüğü an daha ileri gitmez.
●Bir görüşmenin en önemli anı son dakikalarıdır, yaptığı tüm iyi işleri tek bir sözle alt üst edebileceğini ve son dakikaya kadar tutarlı davranması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Eğer muhatabıyla yeniden görüşme amacında değilse ikinci bir görüşme gereğini yaratacak durumlardan kaçınır.
●Giyim tarzı, büründüğü kimlik ve karakterle asla tezat yaratmaz.
●Arabasında ya da çantasında daima gözlük taşıması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Bağlı olduğu kurumun akredite listesinde kayıtlı olmayan hiçbir telefon numarasını kendisine ulaşabilmesi için muhatabına vermez.
●Görüştüğü insana ait bir telefon numarası ya da adresi mutlak suretle öğrenir.
●Karşılıklı görüşmelerde siyasi akımlar ya da uzantıları üzerine fazla konuşmaz.
●Karşılıklı görüşmelerde Yakın tarih üzerine fazla konuşmaz, konuyu tarihi olaylarla örnekleyerek ortak değerlerde uzlaşma eğilimi yaratmasını gayet iyi bilir.
●Muhatabını asla geri çevirmemesi gerektiğini gayet iyi bilir.
●Konuşmalardaki ses tonunu ortama ve konuşulan konuya göre kontrol eder, ses tonunun baskın rolünün ikna üzerinde etkisini bilir.
●Yemek davetlerinde kendisine önerilen yemeği yememesi gerektiğini gayet iyi bilir.
●Halka açık mekânlar da muhatabıyla görüşme yapmaz, karşılıklı oturabileceği bir mekân belirler.
●Bir mekâna girdiğinde giriş kapısının dışında alternatif bir çıkışın olup olmadığına dikkat eder.
●Şehir dışında sakin bir noktada buluşma ayarlandıysa mekâna girerken dışarıdaki araçların tiplerine dikkat eder uyumsuzlukları ve plakaları hafızana işler.
●Mekândaki kişileri hem yüz hem de fiziksel olarak inceler, o kişilerden her birisinin kendisi için ayrı bir tehdit olabileceğini gayet iyi bilir.
●Muhatabıyla Görüşme esnasında telefonu çalarsa arayan kişiyle asla konuşması gereken şeyi konuşmaz, alakasız konulardan bahsedip görüşmeyi geçiştir.
●Futbol konuşulduğunda mutlak suretle Fenerbahçeli olur, Çünkü üzerine en fazla yorum yapılan takımın Fenerbahçe olduğunu gayet iyi bilir.
●Muhatabının kendisinin kullandığı araca binmesi gerektiğinde aracın ruhsatını mutlak suretle gözle görülmeyecek bir yerde saklar
●Aracında kaset, CD ya da şahsına ait evrak ya da eşya bulundurmaz.
●Aracını gerektiğinde hızlı kullanmaktan çekinmez.
●Trafik de sinirlenmez, olağan dışı durumlarda tepkisini yanındaki kişilerle paylaşır.
●Gece yemeklerinde alkol almaması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Alkol alması gerektiğinde kendi limitini bildiğini ve aşamayacağını kibarca belirtir.
●Yemek esnasında baş dönmesi, terleme, dil sürçmesi gibi sıra dışı belirtileri olduğu vakit cep telefonunun alarmını zil sesine alır 3 dakika sonrasına kurar ve çalınca sanki biri arıyormuş gibi davranır, konuşma sonunda bir yakınının vefat ettiğini ya da rahatsızlandığını söyleyerek izin ister, kendisine eşlik edilmesine asla izin vermez.
●Buluşulan mekândan ayrıldıktan sonra en yakın sağlık kuruluşuna ulaşması gerekebileceğini asla unutmaz.
●Görüşmelerde zikredilen isimleri ya da numaraları unutmaması için bu isim ve numaraları cep telefonuna anlaşılır biçimde kaydeder.
●Üçüncü şahıslar yanı başında ise asla konuşma imkânı vermez, ilk sözü kendisi söyler ve karşısındakiyle konuşmak istemediğini daha ilk sözünle ima etmesini bilir.
●Uzun görüşme ve mülakatlarda en çok konuşan asla kendisi olmaz.
●Başarısız olacağını anladığı durumlarda sınırları zorlamaz, bunun kendisini hataya sevk edeceğini gayet iyi bilir.
●Başarısızlıklarının bireysel çalışmalarda dahi tüm bir gruba mal olacağını gayet iyi bilir.
●Amirlerine olumlu ya da olumsuz gelişmeleri aktarırken konular içinde seçici olmaz bu seçimi ya da değerlendirmeyi yapmak amirlerinin takdiri olduğunu gayet iyi bilir.
●Var oluş amacının kutsal değerlere dayandığı gerçeğini her an hatırlar.
●Fevri davranışlarının grup ya da gruplarca telafi edilmesine sebep olmaz, tek kişilik yaşar tek kişilik iş görür

Advertisements

BEN ANADOLUYUM


BEN ANADOLUYUM

Bir yanımdan şafak sökerken bir baştan bir başa

Hergün selam veriyor güneş kurda kuşa

Dört mevsim bir yaşarım, yok cihanda böyle eş,

Akşam sefasından ufuklardan batıyor güneş.

İşte ben Anadolu’yum, yiğidim çatıktır kaşım,

Bir babanın öz oğluyum, yedi kardaşım.

Yedi oğlum var biri Aras’tır bir ucunda serhat,

Bir kızım var Dicle’dir, bir oğlum var Fırat,

İki ikizim var; Seyhan, Ceyhan kıskançlık verirler ya da,

Her nesneye can verilir, yeşil Çukurova’da.

Bir oğlum var, uzun boyludur rengi kızıl ya,

Bir kızım vardır, kaşları hilaldir adı Sakarya.

İşte benim ben, ben Anadolu’yum.

Ben Türk’üm, Kürd’üm, Zaza’yım, Laz’ım, Çerkez’im, Dadaş’ım

Dedik ya bir babanın oğluyum, yedi kardaşım

Ben Karadeniz’de Laz’ım, Hazar denizinde Abaz’ım

Bir elimde kemençe, bir elimde sazım.

İşte benim ben, ben Anadolu’yum.

Ağrı dağında güvercinim. Bitlis’te Ahlat, Van’da Gevaş’ım

Ben Bingöl dağlarında çobanım, Muş ile kardaşım.

Hakkari’de Ahmed-i Hani Fekiye Teyran’a kuşum

Ben Cizre yollarında Mem-u Zin ile yoldaşım

Batman’da petrol, Diyarbakır ovasında pamuk,

Melikahmet dükkanında kumaşım.

Siirt’te Koçero, Mardin’de Süryani, Antep’te Şahin,

Urfa’da Halil-ul Rahman sofrasında aşım.

Ben Erzincan’da Terzi Baba, Tekmanda Kuruc Baba, Elazığ’da Gagoşum.

Ben Munzur’da alevi, Sıvas’ta kızılbaşım.

İşte benim ben, ben Anadolu’yum

Ben Hatay’da Arab’ım Habib-i Neccar’a yandaşım.

Ben Malatya, Adıyaman, ben Maraş’ım,

Ben Kayseri, Kırşehir, Kırıkkale, eğilmez başım.

Ben Yozgat, Tokat, Ankara vatan duvarında taşım.

Adana, Antalya, İzmir, Bursa’dan hoşum.

Sakarya, İzmit, İstanbul aşkıylan sarhoşum.

Ey sevgili ! kendine gel, sen bensin ben sizim.

Çanakkale’de yatan binlerce kefensizim.

Beni benden ayırmak ne mümkün,

Aynı bedenim, aynı kemiğim, aynı tırnağım, aynı dişim.

Ben anayım, ben babayım, ben dayı, yegenim, ben eşim.

Ya Rabbi sana arzu-yu niyazım var ayırma beni haktan.

Ya Rab koru beni düşmanlardan, dış mihraklardan.

Otuzbeş yıldır ne baharım var ne yazım, mevsimde kışım.

Ben üzgünüm, ben kırgınım, ben ağlayan gözlerde yaşım.

Ben GÜRHAN’ım, garip ozanım, bu topraklarda vatandaşım.

Hacı GÜRHAN

EKİM-2012-BİNGÖL

Gün olur asra bedel


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‚Demokrasi Zaferi Özel Eki‘ için yazdı Erdoğan: Bekle gör diyenleri not ettik!
FETÖ’cü teröristlerin darbe girişimiyle ilgili yazı kaleme alan Cumhurbaşkanı Erdoğan, „Ülkemiz, 15 Temmuz 2016’da merhum Cengiz Aytmatov’un ifadesi ile ‚bir asra bedel olan‘ tarihi bir gün yaşamıştır“ ifadelerini kullandı.

240720161252413366240_2
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Ülkemiz, 15 Temmuz 2016’da merhum Cengiz Aymetov’un ifadesi ile „bir asra bedel olan” tarihi bir gün yaşamıştır. 15 Temmuz’u 16’ya bağlayan gece vuku bulan hadise asla sıradan bir olay değildir. Bu teşebbüs, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) ülkemizin bağımsızlığına, birliğine ve dirliğine yönelik en pervasız, en alçak, en kanlı eylemidir. 30 yıldır silahlı kuvvetlerimiz başta olmak üzere devletimizin kritik birimlerine sızan FETÖ üyesi bir grup cuntacı, 15 Temmuz Cuma gecesi, komuta kademesini rehin alarak, bir darbe teşebbüsünde bulunmuştur. İradelerini Pensilvanya’daki çete liderine teslim etmiş, komutanları yerine oradaki zattan emir alan “asker elbisesi giymiş teröristler”, o gece uçaklarla, helikopterlerle, tanklarla, silahlarla, korumakla yükümlü oldukları bu devlete ve millete saldırmışlardır. Gece boyunca Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, MİT yerleşkesi, Boğaziçi Köprüsü ve birçok askeri tesisimiz gözü dönmüş bu caniler tarafından ateş altına alınmıştır. En utanç vericisi ise, ülke tarihimizde ilk defa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bombalanmasıdır. Bu utanç verici duruma rağmen Gazi Meclisimiz, adına ve tarihine yaraşır bir şekilde, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda düşman toplarının sesinin Polatlı’dan duyulduğu dönemde olduğu gibi, cesurca, kahramanca görevini yapmaya devam etmiştir.

Milletimiz, Sayın Başbakanımızın ve şahsımın yaptığı çağrılar üzerine, sokaklara, meydanlara koşarak darbecilere karşı büyük bir direniş sergiledi. Muhalefet partilerimiz ve medyamız, ülke tarihimizin bu en kritik dönüm noktasında gerçekten takdire şayan bir tavır takındı. 15 Temmuz gecesi inancı, meşrebi, etnik kökeni, siyasi görüşü ne olursa olsun tüm Türk Milleti, 79 milyon yekvücut olarak tam anlamıyla bir destan yazdı. O gece sokaklarda sadece belli bir partinin, inancın, siyasi görüşün mensupları yoktu; Alevi’si, Sünni’si, iktidarı, muhalefeti, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, hasılı tüm renkleri ve tüm toplum kesimleriyle 79 milyon Türkiye vardı. 15 Temmuz gecesi milletimiz iradesine sahip çıkarak, ülke tarihimizin en alçak darbe girişimini boşa çıkardı. Sokakları dolduran halkımızın çelikten iradesi karşısında tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi tanklar, tüfekler, uçaklar soğuk bir demir yığınına dönüştü. Türkiye’nin kutlu yürüyüşünü engellemek isteyen üst aklın piyonları, FETÖ’nün gözü dönmüş teröristleri, milletin ortak iradesi, ortak direnci, sarsılmaz cesareti karşısında tarihi bir bozgun yaşadı.

O tarihi gece boyunca gözlerimizi yaşartan, göğsümüzü kabartan birçok kahramanlık hikâyesine şahit olduk. Füze rampalarının gidişini engellemek için bunların taşındığı kamyonun lastiklerini kesen Polatlılı vatandaşlarımı, yıl boyunca hasadını bekledikleri ürünleri yakarak jetlerin uçuşlarına engel olan Kazan halkını, elinde bayrağı ile tek başına darbecilere kök söktüren hanım kardeşimi, “Gün, vatan müdafaası günüdür” diyerek tankların üzerine yürüyen gençlerimizi, alnı secdede sabaha kadar gözyaşı döken, dua eden piri fanilerimizi, 81 vilayetimizin tamamındaki vatan kahramanlarını hiçbir zaman unutmayacağız. Şunu bir kez daha gördük ki, bu millet, istiklalimizin ve istikbalimizin en büyük sigortasıdır.

Son hadise bize vatanımızın sınırlarının 780 bin kilometrekare ile sınırlı olmadığını da gösterdi. Sadece yurt içinde değil, dünyanın en ücra köşelerinde, Kudüs’te, Hartum’da, Bakü’de, Viyana’da, Londra’da, Mekke’de, Medine’de, çeşitli kıtalarda milyonlarca kardeşimiz camilere, meydanlara akın ederek bizim için, bu millet için dua etti. Darbenin ilk anlarından itibaren dost ve kardeş ülkelerin liderleri bizzat arayarak, mesaj göndererek veya açıklama yaparak, bu kritik dönemde demokrasiden yana tavır koydu. Bu süreçte “bekle gör” tavrı içinde olanları, net bir duruş sergilemek yerine genel geçer ifadelerle durumu savuşturmaya çalışanları da elbette not ettik. Şimdi önümüzde yeni ve çok daha kritik bir süreç bulunuyor. Artık gün “tereddüt” değil, “adaleti tesis etme ve sorumlulardan hesap sorma” günüdür. Atalarımızın dediği gibi, “kurda merhamet kuzuya zulümdür”.

Masumların kanını döken, kendisine emanet edilen silahı milletine doğrultan, kamu vazifesini devlet ve ülkenin menfaati yerine örgüt çıkarları için kullanan herkesten, rütbesine, payesine, konumuna bakılmadan işledikleri suçun ve ihanetlerin hesabını soracağız. Şu aşamada devletimiz için en önemli husus, başarısız olmanın şokunu yaşayan ve suçüstü yakalanan terör örgütünün toparlanmasına izin vermeden gerekli tedbirleri süratle almaktır. Ülkemizde Olağanüstü Hal uygulamasını düzenleyen Anayasamızın 120. maddesi çerçevesinde, meşruiyetten ve demokrasiden asla taviz vermeden, gereken idari ve hukuki adımları atmaya başladık.

Bugüne kadar örgütle iltisaklı olduğu, haklarında yapılan tahkikat ve müfettiş raporlarıyla tespit edilen yaklaşık 50 bin kamu çalışanına görevden el çektirdik. Burada öncelikli amaç, devletimizin farklı kurumlarında yuvalanmış örgüt mensuplarının, ellerindeki kamu gücünü ve imkânlarını örgütle mücadeleyi sekteye uğratacak şekilde istismar etmelerinin önüne geçmektir. Bunun yanında örgüte finans ve insan kaynağı temin eden özel sektör kuruluşlarının da üzerine kararlılıkla gidilmektedir. 23 Temmuz’da yürürlüğe giren 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname devletimizin ciddiyetini net bir şekilde ortaya koymuştur. Önümüzdeki günlerde atacağımız diğer adımlarla, hücre yapılanması şeklinde örgütlenerek devletimizi habis bir ur gibi saran, ihanetleri artık tescillenmiş bu terör örgütüyle mücadelemizi sürdüreceğiz. FETÖ’nün bizim nazarımızda PKK’dan, DEAŞ’tan veya DHKP-C’den hiçbir farkı yoktur. Hatta söylemi, örgütlenme modeli ve eylem kapasitesi itibariyle bu terör örgütlerinden çok daha sinsi, çok daha tehlikelidir.

Öte yandan FETÖ terör örgütüyle mücadelenin sadece ülke içinde yürütülmesi yeterli değildir. FETÖ’nün dünyanın 150 ülkesinde faaliyet gösterdiği; eğitim, diyalog, yardım, hizmet kılıfı altında bu ülkelerde de örgütlendiği biliniyor. Bu ülkelerin de, ülkemizin yaşadığı sıkıntılara maruz kalmamaları için şimdiden tedbir alması, topraklarında bu yapıya hayat alanı tanımaması gerekiyor. Son darbe girişiminde karanlık ve kanlı yüzü ortaya çıkan ve suçüstü yakalanan örgütün paçasını kurtarmak için çarpıtılmalara ve medya manipülasyonlarına başladığını görüyoruz. Yalanı, takiyyeyi ve iftirayı temel inanç kaidesi haline getirmiş bu yapı, ne kadar inkâr ederlerse etsin, bu kez kendini ele vermiştir. Artık bu çeteye ne Türkiye’de ne de dünyada rahat yoktur. Her piyon gibi bunların da son kullanma tarihleri gelmiştir. Nitekim bazı dost ülkelerin, darbe girişiminin hemen ardından örgütle ilgili daha önce aldıkları tedbirleri bir adım öteye taşıdıklarına, örgütün üzerine daha kararlı bir şekilde gittiklerine şahit oluyoruz. İnşallah bundan sonra mücadelemizi hem ülke içinde hem de ülke dışında çok daha kararlı, çok daha sistematik bir şekilde devam ettireceğiz.

Son olarak milletimizin bir konuda müsterih olmalarını istirham ediyorum. 15 Temmuz gecesi bu ülkeye ve devlete silah doğrultan, bu aziz milletin kanını döken, emanete ihanet eden darbecileri, vatandaşlarımızın yüreğini ferahlatacak, tüm cunta heveslilerine ibret olacak bir cezaya çarptırılmaktan hiçbir güç alıkoyamayacaktır. Biz bugüne kadar milletimizin çizdiği istikamet çerçevesinde hareket ettik, onların taleplerini emir belledik. İçinde bulunduğumuz bu hassas süreçte tüm dost ve müttefiklerimizden beklentilerimiz, ülkemizi eleştirmek, üstü kapalı olarak veya açıkça tehdit etmek yerine empati yaparak, dayanışma göstermeleridir. Bizim atlattığımız badireyle mukayese edilemeyecek kadar küçük tehditlerle karşılaşan ülkelerin, vatandaşlarının can güvenliğini ve kamu düzenini korumak için aldıkları tedbirler ortadadır. Nasıl bu ülkelerin kendi anayasaları çerçevesinde aldıkları tedbirler eleştiri konusu yapılmıyorsa, bir gecede yüzlerce vatandaşını şehit veren, yıkımın eşiğinden dönmüş Türkiye’nin de Anayasal düzenini, demokrasisini ve vatandaşlarının güvenliğini koruma hakkı eleştiri konusu olmamalıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: İdam cezasını kaldırdık da ne değişti?


Cumhurbaşkanı Erdoğan: İdam cezasını kaldırdık da ne değişti?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, FETÖ’nün darbe girişimine ilişkin Alman ARD kanalına verdiği mülakatta, „Biz 53 senedir AB’nin kapısındayız, biz idam cezasını kaldırdık. İdam cezasını kaldırdık da ne değişti?“ dedi.
yh_cumhurbaskani-erdogan-idam-cezasini-kaldirdik-da-ne-degisti-1469512802
Cumhurbaşkanı Erdoğan: İdam cezasını kaldırdık da ne değişti?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) darbe girişiminin başarılı olması halinde şehit sayısının binlerce olacağına dikkati çekerek, „Bakınız şu anda biz 53 senedir Avrupa Birliği’nin (AB) kapısındayız, biz idam cezasını kaldırdık. İdam cezasını kaldırdık da ne değişti? Şu anda eğer demokratik bir hukuk devletindeyseniz, demokrasilerde söz kimindir? Halkındır değil mi? Halk şu anda ne diyor? İdam diyor.“ dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Alman ARD kanalına verdiği mülakatta, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) darbe girişimi ve sonrasında yaşanan gelişmelerle ilgili soruları cevapladı.

„İlk defa böyle bir silahlı darbe saldırısıyla karşı karşıya kaldık“

FETÖ darbe girişimi ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesine yapılan hava saldırısına ilişkin bir soru üzerine Erdoğan, Külliye’nin ilk defa böyle bir silahlı darbe saldırısıyla karşı karşıya kaldığını anımsatarak., „Hemen önümüzdeki bölgede atılan bombalar neticesinde 5 kişi orada şehit oldu ama onun 200 metre aşağısında yine bir kavşak noktası vardı, oraya da yine uçaklar bomba attılar, orada ölüm olmadı. Böyle bir saldırıyla karşı karşıya kaldık.Tabii sadece burası değil, hepsinden öte Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosuna bombalar yağdırıldı“ dedi.

„Siyasi yaşamımın en kritik anıydı“

Cumhurbaşkanı Erdoğan söz konusu darbe ve saldırıların siyasi yaşamının en kritik anı olup olmadığı yönündeki bir soruya da şu cevabı verdi:

„Siyasi yaşamımın en kritik anıydı diyebilirim, yani şu ana kadar 14 sene içerisinde böyle bir anı yaşamadık. Tabii en büyük üzüntümüz, bu şahsımdan öte milletime karşı yapılmış bir darbeydi, bir saldırıydı. Çünkü parlamentolar nerenin temsilcisidir? Milletin temsilcisidir, milletin vekillerinin olduğu yerdir. Mesela benim daha önce Başbakanlık odam olarak kullandığım yer tamamıyla adeta şu anda yok oldu ve Parlamentonun Genel Kurul binasının dışında hemen hemen her yer şu anda harabe halinde. Bu bir demokrasiye saldırıdır ve bu demokrasiye saldırıya da milletimiz çok sert karşılık vermiştir.“

„Kim kimdir, bunları bilme zorunluluğumuz var“

Darbe girişimi sonrası görevden alınan hakimler ve söz konusu girişime gösterilen hızlı tepkinin nasıl oluştuğu sorusuna ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:

„Şimdi şunu bir defa çok açık, net ortaya koymak lazım. Önce bu silahlı darbe girişiminde bulunanların attığı adımın mazisi 30-40 yıllık bir geçmişe sahip. Biz ise şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetiyoruz ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetirken de benim 14 yıl Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı dönemim var. Tabii ki yargıyla, polisimizle, askerimizle burada şüphesiz ki bizlerin her an, kim kimdir, bunları bilme zorunluluğumuz var. Milli İstihbarat Teşkilatımız var, Emniyet İstihbarat Teşkilatımız var, Askeri İstihbarat Teşkilatımız var, bütün bunları biliyorsunuz oralarda çalışan personel hakkındaki bilgileri, her şey ortadadır ve burada zaten yakalananlar, bunların içinde itirafçılar, bunlarla birlikte yargı şu anda adımlarını atmaktadır, kurumlar ve kurumların sorumluları da adımlarını atmaktadır.“

„Hukuk dışında herhangi bir adım söz konusu değil“

Erdoğan, 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen görevden uzaklaştırmaların hukuk çerçevesinde yapıldığını vurgulayarak, hukuk dışı atılmış herhangi bir adımın söz konusu olmadığına dikkat çekti.

FETÖ’nün çok ciddi yapılanması ve bir şeması olduğuna işaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

„Darbe için, hukuk içinde darbe denilebilir mi? Darbeler tamamen hukuk tanımaz adımlardır ve bu hukuk tanımaz adımlara karşı şu anda bunların mahfilleri neresiyse, bu darbe girişiminde bulunanların kendilerine ait kurumları var, bunların eğitim kurumları da var, bunların asker içerisinde bu temsilcilerinin dışarıdaki irtibatlı olduğu yerler var, bunların kendilerine ait çok ciddi bir yapılanması, bir şeması var ve bütün bunların hepsi, Milli İstihbaratta bunların kimlikleri, vesaireleri belli ve bunlar belli olduğu için zaten bunların üzerine süratle gidilebilmiştir. Bunların okulları var, üniversiteleri var, lise, orta, bu tür okulları var, bunların hepsi zaten biliniyordu.“

„MEB 30 bin öğretmen alımını yapacak“

Eğitim alanındaki öğretmenlerin bu boşluğunun nasıl doldurulacağını ilişkin bir soru üzerini de Erdoğan, bu alanda herhangi bir boşluğun kesinlikle söz konusu olmadığı cevabını verdi.

Erdoğan, „Bizim için 20 bin, 30 bin öğretmen açığı diye bir şey söz konusu olmaz. Biz şu anda bunlarla ilgili hemen Milli Eğitim Bakanlığımız zaten şu anda bir imtihan yapıyor ve bu imtihanla birlikte de yaklaşık bu 25 bin, 30 bin öğretmen alımını yapacak ve bu öğretmenlerle birlikte bu zaten tamamen kapatılacaktır. Burada üniversitelerle ilgili herhangi bir şey hiç söz konusu değil. Çünkü üniversitelerin referans üniversiteleri var, dolayısıyla oralardaki öğrenciler o referans üniversitelere gidecek ve o referans üniversitelerde onlar yine eğitim-öğretimlerine devam edecek. Ama bir şeyi iyi öğrenmemiz lazım. Bu bir terör örgütü, bu terör örgütüne karşı devlet şu anda refleksini ortaya koymuştur ve bu refleksiyle beraber bu darbeyi şu anda def etmiştir. Daha henüz bitmiştir demiyorum, bu süreci takip etmemiz lazım, eğer burada bir gevşeklik, rehavet olursa çok daha tehlikeli olabilir.“ değerlendirmesinde bulundu.

„İtirafçıların sayısı her geçen gün artıyor“

Gülen örgütünün (FETÖ) gerçekten bu darbenin esas unsuru olduğunu mu düşünüyorsunuz, yoksa öz eleştirel olarak bu aslında memnuniyetsizliğin oluşturduğu farklı motiflerin bir araya geldiği bir ortam mıydı?“ sorusuna ise Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle cevap verdi:

„Şimdi bunları biz aslında gayet iyi biliyoruz, yani bütün istihbarat bilgilerimizle, şu anda hele hele bütün itirafçılarla. Örneğin bakıyorsunuz Silahlı Kuvvetler’deki birisi Genelkurmay Başkanını özellikle adeta konuşturmak isterken söylediği söz, isterseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen’le görüştürelim diyor. Bakın, bu terör eyleminin, bu silahlı darbe girişiminin nereden idare edildiğini, nasıl yönetildiğini çok açık, net ortaya koyuyor. Bunlar tabii şu anda yargıya hepsi verilmiş durumda, yargının elinde bunlar birer belge olarak var ve bu itirafçıların sayısı da her geçen gün artıyor.“

„OHAL’in uzatılmasını gelişen şartlar belirleyecek“

Erdoğan, olağanüstü halin 3 ay sonunda uzatılıp uzatılmayacağı ve bu süreçte neler yapılacağı sorusunu cevaplarken de hukuk çerçevesinde OHAL’in 3 ay sonunda artı 3 ay olarak uzatılabileceğini hatırlattı.

Olağanüstü halin uzatılmasını gelişen şartların belirleyeceğini aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti:

„Eğer normalleşme süreci olmuşsa, normalleşme sürecine girmişsek zaten devamına gerek yok. Bakın Fransa’da bizimki gibi bir darbe filan olmadı, bir terör saldırısı oldu ve terör saldırısının da boyutu belli. Bizimkiyle mukayese edilir bir şey değil. Bakın bizde şehit var, bunun yanında 2 bin 187 yaralı var, onlarınkinde böyle bir şey yok ve devlete karşı yapılıyor bu. Ve Fransa ne yaptı? 3 ay önce ilan etti, ardından bir 3 ay daha ilan etti, şimdi bir 3 ay daha ilan etti ve böylece 6 aydan 9 aya şu anda çıkmış vaziyette. Biz ise şu anda 3 aylık bizim böyle bir ilanımız söz konusu. Eğer bu 3 ay içerisinde bir normalleşme olursa zaten tekrar uzatmak diye bir şey söz konusu değil, ama 6 aya kadar bunu uzatma yetkimiz var.“

„AB’nin dışında dünyanın neredeyse tamamında idam var“

Cumhurbaşkanı Erdoğan, „Gerçekten idamın söz konusu olması, idam cezasının tekrar yürürlüğe konmasını, getirmeyi düşünüyor musunuz? Ki bu durumda dünyadaki dostlarınızı da belki çok azaltma durumu olmayacak mıdır ve bir nevi dostların uzaklaşması söz konusu olmayacak mı? Gerçekten idam cezasının geri getirilmesini düşünüyor musunuz, yoksa sadece bir tehdit miydi bu?“ şeklindeki bir soruya da, şu cevabı verdi:

„Şimdi bakın, bir defa bazı gerçekleri görelim, dünya gerçeklerinden uzak yaşamayalım, dünya gerçeklerini görelim. Dünyanın ne kadarında idam var, ne kadarında idam yok, bunu görmemiz lazım. Sadece şurada Avrupa Birliği üyesi ülkelerde idam yoktur ama bunun dışında dünyanın neredeyse tamamına yakınında idam uygulaması vardır.

„İdam cezasını kaldırdık da ne değişti?“

Burada bir gerçeği vurgulayalım; bakınız şu anda biz 53 senedir Avrupa Birliği’nin kapısındayız, biz idam cezasını kaldırdık. İdam cezasını kaldırdık da ne değişti? Şu anda eğer demokratik bir hukuk devletindeyseniz, demokrasilerde söz kimindir? Halkındır değil mi? Halk şu anda ne diyor? İdam diyor. Biz yöneticilere düşen görev nedir? Halkın bu talebini, hayır, biz sizin bu talebinizi kabul etmiyoruz diyebilir misiniz? Bu talebi getireceğimiz yer neresidir? Parlamentodur, Parlamentoya bu talep gelir, Parlamento kabul eder veya etmez. Ederse bununla ilgili adımlar atılır ama etmezse o zaman da söyleyecek hiçbir şeyimiz yok.

„AB’nin yaklaşımını şahsım olarak samimi bulmuyorum“

„Bakınız, eğer bu darbe girişimi başarılı olsaydı bu şehit sayısı binlerce olurdu ama başarılı olamadılar“ diyen Erdoğan şöyle devam etti:

„Böyle bir şeye biz seyirci kalabilir miyiz? Halk şu anda isyan ediyor ve halk adeta gittiğimiz meydanlarda, her yerde bize bunu söylüyor. Ve siz siyasetçi olarak, hayır, biz sizin bu söylediğinizi kabul etmiyoruz, dinlemiyoruz dediğiniz anda, o halk o siyasi hareketten de bu ülkeyi yönetenlerden de kopar, onun için böyle bir şeye evet deme hakkımız yok. Avrupa Birliği’nin de bu noktadaki yaklaşımlarını doğrusu başta şahsım olarak da samimi bulmuyorum.“

„Türkiye’de krallık yok“

„Normalde Cumhurbaşkanı olarak önemsediğimiz kararları kendinizin verdiğiniz durumlar oluyor?“ sorusuna ise Erdoğan,“Kim söylüyor bunu? Böyle bir karar verme yetkim var mı? Kim söylüyor? Ben kral değilim, ben sadece Cumhurbaşkanıyım, yani halkın, milletin seçtiği yüzde 52’yle bir Cumhurbaşkanıyım ve Türkiye’de krallık yok. Demokratik bir hukuk devleti içerisinde biz halkın taleplerine kapalı olamazsınız, hayır diyemezsiniz.“ şeklinde cevap verdi.

„Yurt içinde ve yurt dışında güçlü bir Cumhurbaşkanısınız“

Erdoğan, ARD sunucusun „Yurt içinde ve yurt dışında güçlü bir Cumhurbaşkanısınız“ sözleri üzerine, şunları kaydetti:

„Güçlü bir Cumhurbaşkanı olmak Anayasaya aykırı, yasalara aykırı hareket etme yetkisini size vermez ama halkın nabzına kulak vermeyi gerektirir. Eğer halkın nabzına biz kulak vermemiş olsaydık, halkımız beni yüzde 52’yle Cumhurbaşkanlığına getirmezdi. Ama halkımla olan diyaloğum iyi olduğu için, halkım yüzde 52’yle beni Cumhurbaşkanlığına getirmiştir, kurucusu olduğum partiyi yüzde 50’yle iktidarda tutmuştur. Dolayısıyla halkla siyasetçi hiçbir zaman kopuk olmamalı, halkın taleplerine de her zaman kulak vermeli ve parlamenter demokrasinin içerisinde bu açıkça bellidir.“

„Bu destek Türkiye değil, bir insanlık görevi olarak Suriyeli mültecilere gelecek“
Erdoğan, “ Avrupalılar şu anda sizinle çok açık konuşmuyorlar insan hakları konusunda bildiğiniz gibi, çünkü Avrupalılar sizden bir şey istiyorlar ve sizden bir şey alıyorlar ve bunu da iyi bir şekilde alıyorlar hizmet olarak, bu da mülteci anlaşması konusu. Bu durumda aslında bir şansınız da var diyebiliriz değil mi?“ sorusu üzerine de sözlerini şöyle sürdürdü:

„Şimdi Avrupalı derken ben Avrupa’da yaşayan halkları kastetmiyorum. Ama Avrupalı dostlarımız, yöneticiler bir defa samimi davranmıyorlar. Şu ana kadar 3 milyon Suriyeli ve Iraklı mülteciyi ülkesinde barındıran Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı şu anda Avrupa Birliği üyesi ülkeler verdikleri sözü yerine getirmemişlerdir. Ve bizler bütün bu yaptığımız harcamaları ki yaklaşık şu anda sadece devletin bütçesinden 12 milyar dolar harcanmıştır, STK’larımız bir o kadar harcamıştır, fakat şu anda Avrupa’dan hala Türkiye’ye herhangi bir destek gelmemiştir; bu destek Türkiye Cumhuriyeti’nin bütçesine gelmeyecek, bir insanlık görevi olarak Suriyeli mültecilere gelecek. Ve biz Suriye’den gelen kardeşlerimizi sadece insani bir görev olarak burada misafir ediyorsak, Batılı niçin burada kendisi de biz de burada bir şey üstlenmemiz gerekir demiyor? Hala Batının bu noktada attığı bir adım yok. Maalesef hiçbir Batılı ülke bu konuda samimi olmadı. Söz verdiler, 3 milyar avro göndereceğiz dediler. Sorun bakın ARD Kanalı olarak, ’ne gönderdiniz‘ diye. Maalesef sembolik şu anda gönderdikleri 1,5,-2 milyar, o kadar.“

„Biz sözümüzün arkasında durduk, Avrupa’ya sorun sözünün arkasında durmuş mu?“
Avrupa ile yapılan mülteci anlaşmasında Türkiye’nin güvenilir bir partner olarak kalıp kalmayacağına ilişkin soru üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, „Şimdi bir şeyi çok açık, net söyleyeyim; bir defa, biz mülteciler konusunda ne söz verdiysek biz sözümüzün arkasında dururuz. Ama şimdi soruyorum, Avrupa’ya sorun, siz verdiğiniz sözün arkasında durdunuz mu? Bakın şu ana kadar az önce zikrettiğim rakamları bize ödemeleri lazımdı, hala ödemediler. Sorun onlara, ödeniniz mi? Ama Türkiye bakın hala barındırmaya devam ediyor, 3 milyon insanı biz barındırıyoruz. Biz bu 3 milyon insanı bıraksaydık, bunlar Avrupa ülkelerine gitmiş olsaydılar, Avrupa o zaman ne yapacaktı?“ ifadelerini kullandı.

Erdoğan, mülteci konusunda Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı olduğu, Türkiye’nin de Avrupa’ya hangi konuda ihtiyacı olduğunun sorulması üzerine, „Şu anda Avrupa Birliği (AB), bunu tüm AB üyesi ülkelerden almak suretiyle bize buna aktaracak, yani kendi havuzundan bunu aktaracak, şu ülke, şu ülke diye böyle bir ayrım yapılmadı. Mesela şu anda diyelim ki Yunanistan bir krize girdi, Yunanistan krize girdiği zaman biliyorsunuz yaklaşık 400 milyar avronun üzerinde bir destek oraya verildi. Kime verdiler? Yunanistan devletine verdiler. Biz bunu kendi devletimize istemiyoruz ki, buradaki mülteciler için bu isteniyor.“ diye konuştu.

„Böyle bir şeyde din, dil, ırk, bunlar gözetilir mi?“

Para gelmese de Suriyeli, Iraklı mültecilere bakılacağını ve hatta şu an onlarla ilgili vatandaşlık çalışmasının yürütüldüğünü belirten Erdoğan, AB üyesi ülkelerin insani ve vicdani olarak ne düşündüğünü sordu.

AB ülkelerinin kapılarını kapattığını, mültecileri Müslüman oldukları için ülkelerine almadıklarını kaydeden Erdoğan, „Böyle bir şeyde din, dil, ırk, bunlar gözetilir mi? Gözetilmemesi lazım. İnsanlara insan olarak bakacağız, dininden, dilinden, ırkından dolayı değil. Maalesef yaklaşım tarzı içerisinde bunları görüyoruz, bunlar çok daha üzücü oluyor.“ değerlendirmesinde bulundu.

„AB verdiği sözleri yerine getirsin“
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir başka soruya verdiği yanıtta da şunları kaydetti:

„Şimdi aslında konuşulması gereken, birinci derecede tabi vize serbestisi. Vize serbestisi olayı 2013 yılında bizim karara bağladığımız bir süreçtir ve 2015 itibarıyla da vize serbestisi başlayacaktı ve geri kabul eş zamanlı olarak yürütülecekti ama vize serbestisi olmayınca geri kabul noktasında da tabii şu anda bu iş yürürlüğe girmedi. Halbuki bunu en son dediler ki, ‚tamam, bunu temmuz başı itibarıyla yapalım.‘ Şimdi temmuzda geldiğimiz nokta ortada ama hala görüyorsunuz sözler tutulmuyor, vize serbestisi hala sağlanmadı. Geri kabulde, Türkiye’den geri kabul istiyorlar. Şimdi bunları mütekabiliyet anlayışına göre yapmalıyız. Sözleri taraflar tutmalı, yani AB de tutmalı, şüphesiz ki biz de tutmalıyız; biz sözümüzdeyiz. Ben Cumhurbaşkanı Erdoğan olarak hükümetimle uyum içindeyim ve bu işlerde biz ne söz verdiysek bunu yerine getiririz, yeter ki AB verdiği sözleri yerine getirsin.“

„Avrupa ülkelerinin birçoğundan çok daha iyi bir konumdayız“
Erdoğan, ekonomiyle ilgili bundan sonra atılacak adımlara ilişkin soruyu da yanıtladı.

Türkiye’nin, ekonomik bakımdan Avrupa ülkelerinin birçoğundan çok daha iyi konumda olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti:

„Bizim ekonomik olarak herhangi bir sıkıntımız yok. Gayet iyi bir konumdayız. Bakın ben bir şey söyleyeceğim size, şu anda büyüme oranlarına bakın, büyüme oranlarına baktığınız zaman Türkiye şu anda AB üyesi ülkelerin neredeyse tamamına yakınından çok daha iyi bir noktadır. Ve şu anda yine mesela bu darbe girişimi olmuş, darbe girişiminin olduğu günün ertesinde piyasaya sürülen döviz nedir biliyor musunuz? 2,5 milyar dolar, darbe girişiminin olduğu günün ertesinde, böyle bir yapı söz konusu. Şu anda bizim Merkez Bankamızın döviz rezervi 122 milyar dolardır, iyi bir noktadayız. İhracatımız artışımız devam ediyor, herhangi bir şey burada da kesiklik söz konusu değil. Bunların hepsi, sizin bu sorduğunuz sorudaki ifadeler dezenformasyondur.“

„Türkiye atacağı adımlarla bu süreçten de güçlenerek çıkacaktır“
Erdoğan, turizm noktasında çalışmaların sürdüğünü ve toparlanma olduğunu anlattı.

Türkiye’nin Rusya ile ilgili bu süreçteki toparlanmanın aynı kararlılıkla devam ettiğine değinen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:

„Bir şeyi burada vurgulamam lazım; Almanya turist sayısı itibarıyla Türkiye’nin her zaman bir numaralı destinasyonudur, bu yıl duruma tabii bakacağız ne konumda olacak? Fakat şunu özellikle bilmenizi istiyorum ki; Türkiye atacağı adımlarla yine aynı şekilde bu süreci güçlenerek devam ettirecek ve bu süreçten de güçlenerek çıkacaktır. Bir defa, piyasaların tepkisi hepsinin olumludur. Mesela bizim en büyük kurulumuz iş dünyasında hepsi bu olumlu tepkilerini sürdürüyor. Bankalarımız öyle, hiçbir finans sektöründeki bankamızda sıkıntı söz konusu değil. Niçin bizim bankalarımız yaptığı açıklamalar dinlenmiyor? Bakın şimdi Osmangazi Köprüsü’nü açtık, bu ayın 26’sında Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü açıyoruz, muhteşem bir eser. Ardından aralık ayının başında Boğaz’ın altından ikinci tünel geçiyor, onun açılışını yapacağız. Ülkenin ekonomik durumu budur ya, bunlardır, bunları yapıyoruz.“

„Dezenformasyona gidilirse yazık olur“
ARD sunucusunun, Türkiye’deki olayların toplumun bölünmesine neden olduğunu ve bu bölünmenin Almanya’ya da yansıyarak iç güvenlik sorunu oluşturduğunu iddia etmesi üzerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yorumun neye dayandırıldığına bir anlam veremediğini belirtti.

Erdoğan, şöyle konuştu:

„Siz acaba her akşam Türkiye’nin dört bir yanında, 81 vilayette meydanlardaki bir defa yapılanları hiç duymuyor musunuz? Meydanlarda Türk milletinin nasıl toplandığını, Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Abaza’sıyla nasıl toplandığını hiç takip etmiyor musunuz? Almanya devlet televizyonlarının bunları görmesi lazım. Bu meydanlara toplananlar birliği, beraberliği konuşuyor, demokratik ve Cumhuriyet’e sahiplenişi ortaya koyuyor. Ve bir ortak deklarasyonla Parlamento’daki tüm partiler bu darbe girişimini kınadılar, bütün STK’lar kınadılar, kınıyorlar. Siz hangi ayrımdan bahsediyorsunuz, nasıl bir ayrım oluyor? Yani burada bir defa samimi bir medya yayını yapmak lazım, dürüst bir medya yayını yapmak, bu konuda dezenformasyona gidilirse yazık olur. Meydanlar bunu konuşmuyor, Parlamentomuz ortak bildirgesiyle bunu zaten çok açık, net ortaya koymuştur, bütün STK’larımız meydanlarda toplanıyor. Örneğin dün ana muhalefet partisinin şu anda liderliğinde yapılmış dev bir Taksim mitingi vardı, aynı şekilde şu anda STK’ların her akşam o günden bugüne 10 gündür Türkiye’nin dört bir yanında meydanlarda gece geç saatlere kadar toplantıları var. Ve Türkiye’de herkes demokrasiye sahip çıkarken eğer siz derseniz ki, ‚Türkiye’de demokraside bir sıkıntı var‘, bu gerçekten bizim için üzüntü verici olur, yanlış olur.“

„İslamcı bir saldırı olarak değerlendirmem“
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sunucunun „Almanya’daki İslamcı saldırılar“ ifadesine itiraz ederek, „Şimdi bir defa şunu çok açık ortaya koymak lazım: Yani ben ne Münih’teki, ne Ansbach’taki bütün bu şeyleri asla İslamcı bir saldırı olarak değerlendirmem ve sizler de böyle bir yanlışa düşmeyin. Bir defa, terör saldırılarına İslamcı sıfatını takarsanız bu Müslümanlara, tüm dünya Müslümanlara saldırı olur, saygısızlık olur.“ diye konuştu.

Erdoğan, „İslamcı terör“ ifadesinin çok ciddi bir yanlış olduğunu ve terörün asla İslamcı olmadığına dikkati çekti.

„Ben şöyle bir şey söyleyeyim: Hristiyani bir terör diyebilir misiniz veya Musevi bir terör diyebilir misiniz? Bir Musevi böyle bir terör eylemi yaparsa, kalkıp bu Musevi bir terördür diyebilir misiniz veya Yahudi terörü diyebilir misiniz?“ diyen Erdoğan, antisemitizmi dünyada gündeme getirip lanetleyen ilk liderlerden biri olduğunu ve terörün her türüne birlikte karşı çıkılması gerektiğini ifade etti.

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın da „İslami terör“ diyerek aynı hatayı tekrarladığını söyleyen Erdoğan, „Müslümanları adeta terörist olarak ilan ediyorsunuz, bu ifade buraya götürür. Antisemitizm neyse bir defa bu noktada Müslümanlara karşı da bir defa İslamcı bir terör ifadesini kullanmak aynı yanlıştır, bundan sıyrılmamız lazım.“ değerlendirmesinde bulundu.

„Teröristlerin büyük birçoğu Almanya’da besleniyor“
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin son zamanlarda Almanya’da meydana gelen terör saldırılarını önlemeye yönelik rolü konusunda ise şunları kaydetti:

„Ben bir Müslümanım, halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin cumhurbaşkanıyım. Biz ülkemizde 30 yıldır, 35 yıldır terörle mücadele ediyoruz ve bu teröristlerin büyük birçoğu Almanya’da besleniyor, Almanya bunlara çok ciddi destek veriyor. Ben bunlarla ilgili Sayın Şansölye’ye 4 bin dosya verdim ve Sayın Şansölye’ye sorduğumda ne yaptınız diye, ‚işte yargı devam ediyor, şu anda o dosyaların sayısı 4 bin 500 oldu‘ dedi. Bakın, geciken adalet, adalet değildir. Ve şu anda bu teröristler Almanya’da yaşıyor, Fransa’da yaşıyor, Belçika’da yaşıyor, Hollanda’da yaşıyor ve bizim bunlarla ilgili istihbaratımız bu bilgileri aktardığı halde bu teröristler bize teslim edilmiyor. Bir defa, terörizmle mücadelede ortak mücadele şart, eğer bu ortak mücadele yapılmazsa Almanya’nın da başı derttedir, Fransa’nın da Hollanda’nın da Belçika’nın da tüm Avrupa ülkelerinin de başı derttedir ve dünyanın başı derttedir.“

NATO toplantısında da benzer konulara değindiğini hatırlatan Erdoğan, teröre karşı hep beraber el ele vererek, din, dil, ırk ayrımına gitmeden birlikte mücadele edilmesi gerektiğini ve ortak hedefin insanlığın barışı ve huzuru olması gerektiğini vurguladı.

„Biz bu mücadelenin içindeyiz“

Cumhurbaşkanı Erdoğan, „Avrupa’nın verdiği mücadeleye de katılacak mısınız o zaman?“ sorusuna, „Biz bu mücadelenin içindeyiz, biz şu anda DAİŞ ile mücadele ediyoruz, biz PKK ile mücadele ediyoruz, biz YPG ile mücadele ediyoruz, biz PYD ile mücadele ediyoruz ama bunları dostlarımıza söylediğimiz zaman kendi ülkelerinde böyle bir mücadele yok.“ ifadelerini kullandı.

PKK’nın Almanya’da cirit attığını, çadır kurarak terörist başının resimlerini Strazburg’da, Brüksel’de, Avrupa Birliği Parlamentosu’nda, Avrupa İnsan Hakları binaları ve çevresinde sergilediğini belirten Erdoğan, „Bunlar terör örgütü olarak ilan edildiği halde bu terör örgütü oralarda para topluyor. Nasıl mücadele ediyoruz?“ dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Münih’te ölenler arasında 4 Türk’ün de olduğunu hatırlatarak, „Her iki taraftaki terör eyleminde ölenler için gerek şahsım, gerekse milletim adına ben tüm Alman halkına başsağlığı diliyorum, gerek Ansbach, gerekse Münih. Tabii el ele vermemiz şart, birlikte olmamız şart ve barışı birlikte yakalamamız şart.“ diye konuştu.

Haşhaşi Darbeciler


Haşhaşi Darbeciler
yazicioglu1
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Memleketimizde 15.07.2016 tarihinde olağanüstü bir gece ve gün yaşandı. Cumhuriyet tarihinin belki de en karanlık gecesiydi. Bir grup asker ihtilâl teşebbüsünde bulundu ve başaramadı. Darbeciler, Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, MİT ve Cumhurbaşkanı’nı devre dışı bırakıp sabah saat 05.00’te darbeyi duyuracaklardı. Erdoğan’ı hedef alan ve İzmir’den kalkan helikopterler arsındaki telsiz konuşmalarından MİT darbe girişiminin erken fark etti. MİT, gelişmeleri saat 16:00’da deşifre edince, darbeciler planlarını öne çektiler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tatilini geçirdiği Marmaris’teki oteline doğru İzmir’den dört helikopter havalandı. Telsiz konuşmalarında „İnlerimize gireceklerdi, inlerine girmeye gidiyoruz“ sözlerini yakalayan MİT ekipleri Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü’ne haber veriyor. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı otelden hareket ediyor, 15 dakika sonra ise darbecilerin helikopterleri geliyor. Bu sırada İstanbul’da da hareketli dakikalar yaşandı. Darbeciler, 1. Ordu Komutanını Ümit Dündar’ı arayarak „Bize katıl“ dedi. Dündar buna karşılık ‚Bir düşüneyim‘ diyerek telefonu kapattı ve Cumhurbaşkanı’nı arayarak durumu bildirdi.

Öte yandan darbe girişimi başladıktan hemen sonra olayı duyan kadirşinas halkımız kendi bağrından çıkmış olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerçek evlatlarını korumak ve demokratik hukuk sistemimize vurulacak darbeyi engellemek maksadıyla sokaklara çıkıp bu hainlere gereken en güzel ve en büyük demokrasi dersini verdi. Yapılan hain girişimin engellenmesindeki en büyük rol yüce milletimizindir. Değerli Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’a yine yüce milletimiz sahip çıktı ve onları darbecilerden kurtardı.

Peki, 15 Temmuz 2016 gecesi Ankara’da TBMM’yi, Genelkurmay’ı bombalayan, sokaklarda silahlı çatışmalar başlatanlar kimlerdi? İstanbul, Marmaris, Diyarbakır gibi şehirlerde de eş zamanlı eylemler yapan, savaş uçaklarıyla alçak uçuş gerçekleştirip, halkı paniğe sürükleyenler de aynı kişiler miydi? Hükümetin “TSK içinde emir-komuta zinciri dışında hareket edenler var, bunlar Fethullah Gülen örgütünün teröristleri” dediği kişilerin ordudaki güçleri, kapasiteleri, destekçileri kimlerdi? Diğer taraftan, bütün bunlar neden ülkemizde oluyor (oluyordu)?

Zaten bu hadiseyi gerçekleştiren askeri yöneticiler aslında Ağustos 2016 başındaki Yüksek Askeri Şura’da ordudan atılacaktı. Evet, bunların hepsi darbeciler, yani, gerçek Türk subayı değiller. Kendi iradesini başkasına bırakan bir adam, kendi komutanı yerine, meşru zeminler yerine, ne idüğü belli olmayan bir adamdan emir alan asker, asker olur mu?

Gerçek Türk subayları bunların orduda olmaması gerektiğini zamanında söylediklerinde suçlandılar. Hatta Ergenekon davası, Casusluk davası ve Balyoz davası iddiaları öne sürülerek tutuklandılar. Çok geçmeden herkes gördü ki, orduda gerçek olmayan askerler var. İşte günümüzde bunları ordudan temizlemek isteyen hükümet, Askeri Şûra’da bunların işini bitirecekti. Bunlar da, Askeri Şura‘ toplatışından önce harekete geçtiler ve etrafı yaktılar, yıktılar. –Nasılsa biz Ağustos’ta gideceğiz- deyip, sağa sola saldırdılar. Bunlar zaten gerçek subay değil. İleriyi gören akıllı Türk askeri değiller. Kendilerine yediremeyen bir takım kişiler. Kaybedeceklerini zaten kaybettiler
Darbe teşebbüsü hadisesi nedeniyle “Türk demokrasisi, Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir ıstırap yaşadı. Yaşanan bu gelişmelerin arkasında başta Almanya olmak üzere AB gibi emperyalist ülkelerin ve ABD’nin de olduğunu öne sürenler var. Bu görüşlerin sahiplerinin haklı yanları çok. Çünkü batı emperyalizmi Türkiye karışsın diye Darbecilere destek çıkmış olabilir. Batı Gülen’i istediği kadar kullandı, şimdi onu Türkiye’ye iade bile edebilir. Geldiğimiz noktada -darbeden AK-Parti’de yararlanır- diyen tahrikçi güçler de olmuştur. Önümüzdeki günler çok kritik ancak kesin bir şey vardır ki, o da demokrasi kazanmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eli güçlenmiştir..

Vatanını seven demokrasiye inanan aziz halkımız, silahsız insanlarımız, darbecilerin tanklarına karşı koydu ve hatta bazıları bunun bedelini canlarıyla ödediler, şehit düştüler.

16.7.2016 tarihinde bir basın açıklaması düzenleyen Sn Başbakan Binali Yıldırım „Toplam 161 şehidimiz, bin 440 yaralımız vardır. 2 bin 839 asker gözaltına alınmıştır“ dedi. Yorum yaparken bu yaşanılan acının bilinci ve vakar içinde olmak insanlık gereği. AK-Partiye oy vermiş veya vermemiş olsun herkes bu süreçte seçilmiş hükümetin yanında olmalıdır. Darbe darbedir ve hiç kimseye ve memlekete faydası yoktur. Darbe girişiminin püskürtülmesiyle Türkiye’de istikrar ve demokratik kurumların üstünlüğü tesis edilmeye başlandı.

Dün Türkiye Büyük Millet Meclisini bombalayanlar, kendi halkına ateş açanlar, ne Türk nede Türkiyelilerin askeri olamazlar. Bunlar birilerinden ve bir yerlerden emir alan teröristlerdir. Devlet yetkisi olmadan eline silâh alıp ortaya çıkanlar kim olurlarsa olsunlar, iddiaları ne olursa olsun suç işliyorlar demektir. Anayasamıza göre, egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. Hele hele ellerindeki silâhı darbe teşebbüsüyle TBMM’sini ve kendi halkını bombalayarak, güvenlik güçlerine karşı bile kullanma cüretini gösteriyorlarsa onların mutlaka cezalandırılması ve vatandaşın huzurunun sağlanması gerekmektedir. İşgal orduları dahi TBMM’sine bu alçaklığı ve şerefsizliği yapmamıştır darbeci çeteciler bağımsız yargı önünde hesap vermelidir. Elbette darbe teşebbüsünde bulunanlar yargılanacaktır. Ancak ülkeyi bu duruma getirenler, halkı âdeta birbirinden nefret eder duruma sokanlar, ordu içinde böyle bir gruplaşmaya yol açanlar da unutulmamalıdır. Eğer paralel yapı deniyorsa, o yapıyla yıllarca birlikte olanlar, onların serpilip güçlenmesine yol açanlar da unutulmamalıdır. Çok iyi bilinmektedir ki terör suç olduğu gibi teröristlere yardım ve yataklık etmek de suçtur.

Hadisede Türk Silahlı Kuvvetleriyle milletimizi karşı karşıya getirmek isteyen dış güçlerin parmağı var (olabilir). Darbenin TEK SORUMLUSU sadece paralel yapı değildir. Hatırlarsınız 2012’yılının Ağustos ayında Sn. Erdoğan Başbakan olarak ansızın bir karar verdi. Onun yakın korumasını yapan ekibin şeflerini değiştirdi. Takriben bu gelişmeden bir ay sonra da o koruma ekibinin tamamını görevden aldırdı. O günler İstanbul ve Ankara’daki konutlarında yakın korumasını yapanlar dâhil olmak üzere 300 polis memuru başka görevlere atandı.

Halk olarak „Haşhaşi“leri Büyük Selçuklu Devleti’nde yaşadık. Bu gözü dönmüş gizli örgütün devlet bünyesini nasıl esir almaya çalıştığını, gerektiğinde düşmanlarla nasıl iş birliğine gittiğini asırlar önce millet olarak yaşadık. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu sinsi güçlere, devlet bünyesini felç etmeye yönelik sızıntılara asla geçit vermez ve vermeyecek, vermemelidir.

Darbeyi düzenleyen Köstebekler


Darbeyi düzenleyen Köstebekler.
yazicioglu1
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Değerli Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Başbakan Binali Yıldırımı’ da yine yüce milletimiz sahip çıktı ve onları kurtardı. Zira Vatanını seven demokrasiye inanan aziz halkımız, silahsız insanlarımız, darbecilerin tanklarına karşı koydu ve hatta bazıları bunun bedelini canlarıyla ödediler, şehit düştüler. Bu bağlamda bugün bir basın açıklaması düzenleyen Başbakan Binali Yıldırım „Toplam 161 şehidimiz, bin 440 yaralımız vardır. 2 bin 839 asker gözaltına alınmıştır“ dedi. Yorum yaparken bu yaşanılan acının bilinci ve vakar içinde olmak insanlık gereği. AK-Partiye oy vermiş veya vermemiş olsun herkes bu süreçte seçilmiş hükümetin yanında olmalıdır. Darbe darbedir ve hiç kimseye ve memlekete faydası yoktur.

Dün Türkiye Büyük Millet Meclisini bombalayanlar, kendi halkına ateş açanlar, ne Türk nede Türkiyelilerin askeri olamazlar. Bunlar birilerinden ve bir yerlerden emir alan teröristlerdir. Devlet yetkisi olmadan eline silâh alıp ortaya çıkanlar kim olurlarsa olsunlar, iddiaları ne olursa olsun suç işliyorlar demektir. Anayasamıza göre, egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. Hele hele ellerindeki silâhı darbe teşebbüsüyle TBMM’sini ve kendi halkını bombalayarak, güvenlik güçlerine karşı bile kullanma cüretini gösteriyorlarsa onların mutlaka cezalandırılması ve vatandaşın huzurunun sağlanması gerekmektedir. İşgal orduları dahi TBMM’sine bu alçaklığı ve şerefsizliği yapmamıştır darbeci çeteciler bağımsız yargı önünde hesap vermelidir.

Hadisede Türk Silahlı Kuvvetleriyle milletimizi karşı karşıya getirmek isteyen dış güçlerin parmağı var (olabilir). Dolayısıyla Türkiye’de görev yapan emperyalistlerin “Fahri Konsoloslukları “’da MERCEK ALTINA ALINMALIDIR. Değerli araştırmacı Dr. Necip Hablemitoğlu’nun Otopsi Yayınlarından çıkan ALMAN VAKIFLARI VE BERGAMA DOSYASI kitabında “Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat servisi BND’nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçeden karşılanan taşeron NGO’lardır.” sözleri üzerinde durulmalı ve düşünülmelidir. Bu görüşü ciddiye alarak ortamla ilgili bir analiz yaparsak ülkemizde görev yapan emperyalistlerin denetimindeki ’’Fahri Konsoloslar’’ darbecilerin baston ayaklarıdır, görüşünün doğru olduğu kanaatine varabiliriz.
Silahlı kuvvetler her şeye nazaran aziziz milletimizindir, bizimdir. Bizler halk olarak oyuna gelmeyelim, olaylar silahlı kuvvetlerimizin içinde bir azınlığın yapmış olduğu eylemdir. Gördüğünüz gibi görevden alınan albaylar var. Bu kalkışma hangi aşamaya gelirse gelsin, sokaklara sahip çıkmaya halk olarak devam etmeliyiz. Zira her an yeni bir hareketlenme olabilir.

Darbelerden Türkiyeliler olarak çok çektik. Dünkü bu darbe girişimi, Türkiye’de halen demokrasi düşmanlarının internet çağında bile var olduğunu gösteriyor. Dünkü darbe girişimini lanetliyor ve özgür dünyayı Türkiye ile dayanışmaya davet ediyorum. Televizyonları seyrederken, işkence tezgâhlarına yatırıldığımız 12 Eylül darbesinin o korkunç günleri geldi gözümün önüne.

Devlet, hukuk ve kanunlara göre hür, demokratik seçimle milletin seçtiği Büyük Millet Meclisi, onun içinden çıkan Hükümet, kanunlara göre kurulan Silahlı Kuvvetler, Yargı ve Emniyet Güçlerinden teşekkül eder. Bunların hiçbiri tek başına hareket edemez ve bir bütün olmak zorundadır. Bunun bilincinde olan aziz halkımız dün sokaklara dökülerek ülkemizi darbeden kurtardı.

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de idam cezasının geri getirilmesine karşı uyardı. Bu uyarının haklı yanı vardır, çünkü internet çağında idam cezası ülkemize yakışmaz. Ancak halkın ’’her talebin değerlendirilmesi demokratik ülkelerde bir haktır“, buda bir realite.

Yaşanan darbe girişimini bu darbe hareketini ve bu harekete katılanları bir Vatandaş olarak lanetliyorum. Darbeciler Türkiye’nin ve TSK’nın tarihine kara bir leke sürdüler. Milletin huzur ve asayişini sağlamak için Türk Devleti bir bütün olarak süratle harekete geçmelidir. Milletimizi topyekûn arkasındadır.

Darbe girişimini lanetliyor ve özgür dünyayı Türkiye ile dayanışmaya davet ediyorum


Cuma günü akşam saatlerinde Türkiye’de ordunun içindeki bir grup tarafından darbe girişimine teşebbüs edildi. Komuta zinciri içerisinde olmayan cuntacı bir grup yetkisi olmamasına rağmen yönetimi ele geçirdiğine yönelik bir bildiri okudu.

Bu demokrasiye, insan haklarına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine karşı yapılmış bir darbe girişimidir. Türk Halkı demokratik değerler düzenini savunarak yollara çıkmıştır. Avrupa’nın birçok şehrinde Türk kökenli insanlar ve Türkiye dostları Türk temsilcilikleri önünde demokratik halk iradesi, özgürlük ve Türkiye’nin bağımsızlığı için ayağa kalkmış, yüzde 52’lik bir oy oranı ile halk tarafından seçilmiş cumhurbaşkanı’nı desteklemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru demokratik seçilmiş hükümetine yapılmış bu darbe girişimi başarısız olmaya mahkumdur. Bu bağlamda özgür dünyanın ve bütün demokratik devletlerin dayanışması beklenmekte ve talep edilmektedir. İnsan haklarını, demokrasiyi, özgürlüğü, ve halkların iradesini ciddiye alan dünyanın bütün devlet, organizasyon, parti ve siyasilerini bu zor zamanda Türk halkı ve demokratik seçilmiş hükümeti ile dayanışma içerisinde olmaya davet ediyoruz.

Biz eminiz ki, Türkiye bu sınavın üstesinden başarı ile gelecek ve sorumlu olan illegal darbeciler yargı önüne çıkartılarak hak etmiş oldukları cezayı Türk halkı ve adaleti önünde ödeyeceklerdir.

Türkiye halkına çağrımızdır: Korkma!


Türkiye halkına çağrımızdır: Korkma!
Burası Anadolu. Burada korkaklar tarih yazamadı. Hatta tarihten silinip gittiler. Siz de silinip gideceksiniz. Biz buradayız. Hep burada olacağız. Çünkü korkmuyoruz.

İstiklal Marşı’mız “korkma” diye başlıyor.
Biz, ne anlama geldiğini biliyoruz bunun.
Bu, Rasulullah’ın Ebu Bekir’e söylediğidir.
Sevr mağarasında söylenmiştir.
Bizim “sevr antlaşmamız” budur.
Haçova Meydan Savaşı’nda, Cafer paşa, karşısında büyük haçlı ordusunu görünce, “alnımızın yazısı bu imiş” demişti.
Bu coğrafya bizim alın yazımızdır.
Bu coğrafya bizim kaderimizdir.
Siz belki bilmiyorsunuz, belki unutmuşsunuzdur…
Oysa biz bu coğrafyada, binlerce yıldan beri ayılarla, kurtlarla, çakallarla dans ediyoruz.
Moğollar geldi geçti…
Haçlılar geldi geçti…
Yedi düvel geldi geçti…
Nice orduları dize getirdik, çeşitli meydanlarda.
Malazgirt’te başladık bu işe… Sakarya’da devam ettik…
Muzaffer de olduk, mağlup da…
Fetihler de yaptık, kaybettiğimiz topraklar da oldu.
Buna da eyvallah…
Savaş istemiyoruz. Barış hâkim olsun istiyoruz.
Bu yüzden bu topraklarda barış, hoşgörü, adalet ve kardeşliği yücelten bir medeniyet kurduk.
Fakat günün birinde, kaçınılmaz olanla karşılaşırız korkusuyla çil yavrusu gibi dağılıp gitmedik.
Kaybederiz, yeniliriz diye de korkmuyoruz.
Bu yüzden, yenildiğimiz zamanlarda, “Yenildik ama ezilmedik” diye avutuyoruz kendimizi.
Çünkü biz, aslında, yenilmeyi değil ezilmeyi yakıştıramayız kendimize…
Belki de bu yüzden, aslında bütün cümlelerinden derin bir umutsuzluk akan Beckett’ın umudu anlatan tek sözünü, “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil” cümlelerini alıntılıyoruz.
Belki yıkılırız, ama biliyoruz ki her seferinde yeniden ayağa kalkarız.
Küllerinden doğmak nedir, biliriz biz.
Ama siz bayım, siz eziksiniz.
Siz ağıtlar yakmaya devam edin…
Biz, ne olursa olsun, destanlar yazmaya devam edeceğiz.
Biz, Mehmet Akif’ten öğrendik destan yazmayı…
Herkes, Çanakkale’den ağıt çıkarırken, Mehmet Akif acının içindeki balı gösteriyordu, milletin canhıraş yazdığı kahramanlık destanını işaret ediyordu.
Yeni bir düşünme biçimi sunuyordu. Yeni bir hissiyatla dolduruyordu halkını…
“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! / Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. / Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi… / Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” diyordu.
Burası Anadolu.
Burada korkaklar tarih yazamadı.
Hatta tarihten silinip gittiler.
Siz de silinip gideceksiniz.
Biz buradayız.
Hep burada olacağız.
Çünkü korkmuyoruz.

ASTRONOMİK AY HESABINA VE TAKVİME GÖRE HAREKET EDİLMEZ


ASTRONOMİK AY HESABINA VE TAKVİME GÖRE HAREKET EDİLMEZ.
1911615_595958320488658_2059636097_n
Abdulahadi El Pirani ( Aziz Aktan )

Hilalin görüleceği gün değil, doğacağı gün, doğru olarak hesapla tespit edilir. Fakat dinimiz, oruca başlamayı ve bayramı, hilalin doğmasına değil, hilalin görülmesine bağlamıştır.

Hadis-i şerifte, (Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın) buyuruldu. Hilal, ya hesapla bulunan günde veya bir gün sonra görülür. Hesapla bildirilen günden önce asla doğmaz, doğmadığı için de görülemez, çünkü Allahü teâlânın koyduğu nizamda eksiklik, yanlışlık yoktur.

Güneşin ve ayın hangi saatte doğup batacaklarını, çok önceden hesapla bilmek mümkündür. Yeni ayın hilali hesapla bulunan zamanda doğar, fakat havanın bulutlu olması gibi sebeplerle bazen doğduğu gün görülmeyebilir. Ramazan ayını tespit için, hilali aramak ve görmek gerekir.

Hicri kameri ay 29 gün de çekebileceği için, hilal görülünce Şaban ayının 29’u da olabilir. Eğer görülemezse, Şaban ayını 30’a tamamlamak gerekir. Hilali görmekle ramazanın başlaması.
Ramazan ayının her yıl 30 gün çektiğini sananlar da var. Hâlbuki kameri aylar bazen 29, bazen 30 gün çeker. Hep 30 çekse, hicri yıl 360 gün olur. Her yıl, 10-11 gün erken gelmesinin sebebi, kameri ayların bazen 29 çekmesinden dolayıdır.

Yeni ayın hilali hesapla bulunan zamanda doğar, fakat havanın bulutlu olması gibi sebeplerle bazen doğduğu gün görülmeyebilir. Ramazan ayını tespit için hilali, yani gökte yeni ayı aramak ve Ayı görmek, eğer görülemezse, Şaban ayını 30 güne tamamlamak gerekir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi buyuruyor ki: Şaban ayının 29 çektiği hesapla kesin olarak bilinse, gerçekten de 29 olarak çekse, Ramazanın girişini tespit için hilâl gözetlense, hilâl doğduğu halde, hava bulutlu olduğu için görülemese, Şaban 30 gün olarak kabul edilir.

Yine bunun gibi, Ramazan ayının 29 çektiği hesapla kesin olarak bilinse, gerçekte de 29 çekse, hava bulutlu olduğu için Ramazanın 29’unda hilal görülmese, Ramazanı 30’a tamamlamak dinimizin emridir. (Meseleler)

Bid’at sahibi, yani itikadda Ehl-i sünnetten ayrılmış olan 72 fırkanın hepsi, her ibadeti yaptıkları halde, adil değildirler. Çünkü, ya mülhid olarak, imanları gitmiş veya Ehl-i sünneti seb ediyorlar ki, bu da büyük günahtır. (Hadika)

Müslümanı seb ve kötülemek günahtır, adaleti yok eder, şahitliği kabul olmaz. (Dürr-ül-muhtar)

Hilali gözetlemek farz-ı ayn değil, farz-ı kifayedir. Aynı manada vacib-i kifaye de denmiştir. Bazı müslümanlar gözetleyince diğerlerinden sakıt olur.

Teleskop ve dürbün hilalin çıplak gözle görmesini kolaylaştırır. Önce rahat görebilmek için bu aletlerle hilal aranır, bulunursa çıplak gözle de bakılır. Görülürse ertesi günün, ayın ilki olduğu anlaşılır. Hesap işi de böyle faydalıdır. Hilalin semada ne kadar kalacağı, hangi dakikalarda, dünyanın nerelerinden görüleceğini gösterir. Hesabın, teleskobun faydası inkâr edilemez. Yoksa hesaba göre bayram ilan edilmez.

Ramazan ve bayramın, hilali görmekle değil de, takvime göre başlatıldığı yerlerde, oruca ve bayrama hakiki zamanlarından bir gün önce başlanılmış olabilir. Ramazanın başlaması, dinin emrine uygun olmuyor. Ramazanın ilk ve son günü tutulan oruçlar, Ramazana rastlasa bile, şüpheli olduğu için bayramdan sonra iki gün kaza orucu tutmak gerekir.

Ayların başlamasını gösteren hilal de böyledir. Hilal hesapla bulunan gün ve saatte doğar. Ancak o gün o saatte görülmeyebilir. Dinimiz hilalin doğmasını değil, görünmesini esas alır. Hilal görülmedikçe hesapla veya ayları tespit usulleriyle bulunan günde bayram yapılmaz.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: (Ramazanın birinci gününü anlamak için takvimlere göre hareket edilmez. Çünkü oruç, gökte yeni ayı görmekle farz olur.

Peygamber efendimiz, (s.a.v) (Hilali görünce oruca başlayın, hilali görünce bayram edin) buyurdu.

Hilalin doğması hesapla bilinir. Hesap sahih olup, hilal, hesabın bildirdiği gecede doğar, ama, o gece görülmeyip, bir gece sonra görülebilir ve oruca, hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlanır. (Redd-ül muhtar 289)

Dinimiz, hilalin görünmesini esas aldığı için, hilal görünmedikçe oruca başlanmaz.

Dürer’deki hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Sizin orucunuz, herkesin oruç tuttuğu gündedir. İftarınız da herkesin iftar ettiği gündedir.) [Tirmizi, Ebu Davud]

Diyanet’inki hesap olarak doğruysa da, önceden ilan edilmesi yanlış olur. Şöyle denirse doğru olur: Hesaba göre, kavuşum, şu gün şu saatte olacak, ertesi günü hilal şu ülkenin şu şehirlerden görülecektir. Hilalin doğması değil, görülmesi şarttır. Eğer dünyanın herhangi bir yerinden hilal görülmezse, ramazan o gün değil, bir sonraki gün başlar. Genelde dünyanın herhangi bir yerinden görüldüğü için hesaplar doğru çıkmaktadır.

Merakıl-felah’taki hadis-i şerifte, (Ay’ı görünce oruç tutun! Tekrar görünce, orucu bırakın!) buyuruldu. Bu emre göre, ramazan ayı, hilalin görülmesiyle başlar. Hilali görmeden yapılan hesapla, takvimle başlamanın caiz olmadığı, İbni Abidin, Eşiat-ül-lemeat ve Nimet-i islam’da bildirilmiştir. Şaban ayının otuzuncu gecesi, güneş batınca, hilali aramak ve görünce gidip kadıya haber vermek, vacib-i kifayedir.

Takıyyuddin Muhammed ibni Dakik diyor ki: İctima-ı neyyireyn’den 1-2 gün geçmeden, hilal hiç görülemez. Şaban’ın 29. günü, güneş battıktan sonra, hilâl aranır, görülmezse Şaban ayı 30’a tamamlanır. Bulutlu havada hilali bir âdil Müslümanın görmesiyle, açık havadaysa, çok kişinin söylemesiyle, kadı ramazan olduğunu ilan eder. Kadı yoksa, bir âdil Müslümanın hilali görmesiyle Ramazan, iki âdil kişinin gördüm demesiyle Bayram olur.

Ramazana ve bayrama hesapla başlamanın caiz olmadığı Hindiyye’de de yazılıdır. Hilali görmekle ramazanın başlaması, hesapla anlaşılandan bir gün sonra olabilir. Bu hesaplar, kameri ayın başladığı vakti bulmak için değildir. Hilalin görülebileceği geceyi anlamak içindir. İmam-ı Sübki de böyle buyurdu. (Tahtavi ve Şernblali)

İbni Abidin hazretleri birinci cilt, 289. sayfada, kıble tayinini bildirirken buyuruyor ki: Ramazanın ilk gününü anlamakta takvimlere güvenilmemeli, çünkü oruç, gökte yeni ayı görmekle farz olur. Resulullah, (Hilali görünce oruca başlayın!) buyurdu. Hâlbuki hilalin doğması, görmekle değil hesapladır ve hesap sahih olup, hilal, hesabın bildirdiği gecede doğar, fakat o gece görülmeyip, bir gece sonra görülebilir ve oruca, hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlanır. Çünkü İslamiyet böyle emretmiştir. (Redd-ül-muhtar)

Şâfiî’de hilâlin dünyada görülmesine değil bölgelere itibar edilir. İbni Âbidin hazretleri Hanefî’deki hükmü şöyle bildiriyor: Bir yerde Ramazan başlayınca, dünyanın her yerinde oruca başlamak gerekir. Hac, kurban ve namaz vakitleri böyle değildir. Bunların vakitlerinin bir yerde malum olmasıyla, başka yerlerde de böyle olmaları lazım gelmez. (Redd-ül-muhtar)
Bahr, Hindiyye, Kadıhan gibi muteber eserlerde Hilâl dinin emrine uygun gözetlenmediği için, tutulan oruçların tamamı, Ramazana rastlasa bile, ilk ve son günü şüpheli olduğundan bayramdan sonra, iki gün kaza orucu tutmak gerektiği yazılıdır.

Dinimiz hilalin doğmasını değil, görünmesini esas alır. Hilal görülmedikçe hesapla veya ayları tespit usulleriyle bulunan günde bayram yapılmaz. Ramazan hilali dünyanın herhangi bir yerinde görülünce, orucun başlaması ve Ramazan bayramı her yerde aynı gün olur. Hadis-i şerifte, (Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın) buyuruldu. Dürer’deki bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Herkes oruca başlayınca siz de başlayın, herkes bayram edince, siz de bayram edin!) [Tirmizi, Ebu Davud]

ORUCUN FARZLARI, SÜNNETLERİ VE AHKÂMI
ـ3116 ـ1 – عَنْ اِبْنِ عُمَرَ رَضِىَ الٰلّهُ عَنْهما: «أَنَّ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَكَرَ رَمَضَانَ فَقَالَ:لاٰ تَصُومُوا حَتّٰى تَرَوُا الْهِلاٰلَ، وَلاٰ تُفْطِرُوا حَتّٰى تَرَوْهُ، فَإِنْ غُمَّ عَلَيْكُمْ فَاقْدُرُوالَهُ». أخرجه الستة إ الترمذي.
1. (3116)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ramazanı zikrederek buyurdular ki: „Hilâli görünceye kadar oruç tutmayın, yine (müteakip) hilâli görünceye kadar da yemeyin. Bulut araya girerse ayı takdir edin.“
«وَف۪ي رِوَايَةِ لِلْبُخَارِي، فَإِنْ غُمَّ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوالْعِدَّةَ ثَلاٰث۪يْنَ» «.ولمسلم والنسائي عن أبي هريرة : »
Buharî’nin bir rivayetinde: „Bulut, görmenize mâni olursa sayıyı otuza tamamlayın“ denmiştir.
«فَأنْ غُمَّ علَيْكُمْ فصُومُوا ثَلاٰث۪ينَ يَوْماً». «غُمَّ عَلَيْكُمْ. » أي غطاه شئ من السحاب، أو غيم أو غيره فلم يظهر.
Müslim ve Nesâî’nin Ebu Hüreyre’den kaydettikleri bir rivayette: „Hava bulutlu ise otuz gün oruç tutun“ denmiştir. (Buhari savm 11,5,13. Müslim sıyam 9. Muvatta sıyam 1. Ebu davut savm 4. Nesai savm 10)
AÇIKLAMA: 1- Hadisin zâhiri, ramazan hilâli gündüz veya gece her ne zaman görülürse oruca başlamayı âmirdir. Ancak âlimler, gece görülmesi halinde ertesi gündüz oruca başlanması gereğine hamlederler.
2- Hadis ramazan orucunu başlatmada da, sona erdirmede de hilâlin görülmesinin vâcib olduğuna hükmetmektedir. Hilâlin şu veya bu sebeple görülememesi halinde takip edilecek yol hakkında bazı farklı görüşler ileri sürülmüştür:
Hilâlin görülmesi beklendiği halde, görülmemesi durumunda tereddüd ortaya çıkar. Şâban ayından mı Ramazan ayından mı olduğu tam kestirilemeyen bugüne yevm-i şekk denir. Resûlullah oruca başlamak için „hilâli görme“ yi şart koştuğu için yevm-i şekk’te oruç tutulması mekruh addedilmiştir.
Hava bulutlu olur da hilâl görülmezse Kûfe ulemâsı, İmam Mâlik, Şâfi’î, Evzâî ve Sevrî ve bir kavlinde Ahmed İbnu Hambel’e göre o gün oruç tutmak vacib olmaz.
İmam Şâfi’î, yevm-i şekk’te oruca niyet etmeden sabahlamayı, ancak öğleye kadar yememeyi tavsiye eder: „Zevalden önce ramazan olduğu tebeyyün ederse, kişi oruca niyet eder ve devam ettirir, tebeyyün etmezse yer.“
Ebu Hanife, İmam Mâlik, Evzâî, Sevrî gibi cumhuru teşkil eden pek çok âlimin görüşü bu noktada birleşir.
ـ3117 ـ2 – وَعَنْ حُذَيْفَةَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ :لاٰ تُقَدِّمُوا الشَّهْرَ حَتّٰى تَرَوُ الْـهِلاٰلَ، أَوْ تُكْمِلُواالْعِدَّةَ، ثُمَّ صُومُوا حَتّٰى تَرَوُا الْـهِلاٰلَ، أَوْ تُكْمِلُوا الْعِدَّةَ. ». أخرجه أبو داود والنسائي.
2. (3117)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „Ramazan ayını, hilâli görmedikçe veya sayıyı ikmal etmedikçe öne alıp başlatmayın. (Hilâli görüp veya sayıyı tamamladıktan; sonra müteakip hilâli görünceye veya sayıyı tamamlayıncaya kadar orucu tutun.“( Ebu davut savm:6 Nesai, savm 13)
AÇIKLAMA: Hadis, ramazan ayının girdiği kesinlik kazanmadan, ayın başladığına hükmederek oruca başlamamayı emretmektedir. „Sayıyı tamamlama“, bulut vs. sebebiyle hilâlin görülmemesi durumuyla ilgilidir. Şu halde ramazan hilâli görülemezse Şâban ayı otuza tamamlanıp, ramazana başlanacaktır.
Keza ramazan ayının sonu da hilâlin görülmesi ile tâyin edilecektir. Hilâl bulut vs. bir sebeple görülemezse ramazan ayı da otuza tamamlanacaktır. Sadedinde olduğumuz hadisten çıkan hüküm bu… Bazı ihtilaflı durumları bahsin sonunda göreceğiz.
ـ3118 ـ3 – وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ: «كَانَ رَسَولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَتَحَفَّظُ مِنْ شَعْبَانَ مَالاٰ يَتَحَفَّظُ مِنْ غَيْرِهِ، ثُمَّ يَصُومُ لِرُؤْيَــةِ رَمَضَانَ، فَإِنْ غُمَّ عَلَيْهِ عَدَّ ثَلاٰث۪ينَ يَوْماً ثُمَّ صَامَ». أخرجه أبو داود .
3. (3118)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Şâban ayının günlerini hesapladığı kadar başka bir ayın günlerini hesaplamazdı. Sonra ramazan hilâlini görünce oruca başlardı. Eğer bulut araya girer (hilâli göremez) ise (Şâbanı) otuz gün olarak hesaplar, sonra ramazan orucuna başlardı.“ (Ebu davut savm 6,2325)
ـ3119 ـ4 – وَعَنْ اِبْنِ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمَا قَالَ: «جَاءَ أَعْرَابِيٌّ إِلَى النَّبيِّ ﷺ فَقَالَ: إِنِّي رَأَيْتُ الْهِلاٰلَ. يَعْنِى هِلاٰلَ رَمَضَانَ، فَقَالَ : أَتَشْهَدُ أَنْ لاٰ إِلٰهَ اِلاّٰ اللّٰهُ؟ قَالَ: نَعَمْ قَالَ: أَتَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللّٰهِ؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ يَا بِلاٰلُ: أَذِّنْ فِي النَّاسِ أَنْ يَصُومُوا غَداً». أخرجه أصحاب السنن .
4. (3119)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Bir Bedevî Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek: „Ben hilâli yani ramazan hilâlini gördüm!“ dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: „Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet getirir misin?“ diye sordu. Adam „evet“ deyince:“Muhammed’in Allah Resûlü olduğuna da şehâdet eder misin?“ dedi. Adam buna da, „evet!“ diye cevap verince, Efendimiz:“Ey Bilâl! dedi, halka yarın oruç tutmalarını ilân et!“ (Ebu davut sıyam 14. Tirmizi savm 7. nesai savm 8. ibnu mace sıyam 6.1652)
AÇIKLAMA: 1- Şârihler, bedevînin havanın bulutlu olduğu bir günde müracaat etmiş olacağına dikkat çekerler. Bedevî, çölde yaşayan kimse demektir.
2- Aliyyü’l-Kârî: „Hadiste, rü’yetin sübûtu için ihbarın kifâyet ettiğine ve şehâdet lafzına hâcet olmadığına delil vardır“ der.
Hattâbî de şöyle söylemiştir: „Hadiste, ramazan hilâlini görme işini icra eden kimseye, „şehadet“le ilgili hükümlere uymak mecburiyetinde olmayıp ihbar’la ilgili hükümlere uymasının kâfi geleceğine delil vardır“ der. Ayrıca ilave eder: „Hadiste keza, „müslüman hakkında aslolan onun adâlet sahibi olmasıdır“ diyenlerin görüşlerine de delil mevcuttur. Çünkü Aleyhissalatu vesselam, bedevînin müslüman olup olmadığından başka bir şey sormadı. Onun müslüman olduğunu öğrendikten sonra adalet sahibi midir, doğru sözlü müdür, arâştırmadı.“
Hemen belirtelim ki, kişinin getirdiği haberin makbul olması için, şehadetinin kabul edilmesi için adalet sahibi olması gerekir. Bu da onun sıdkı (doğru sözlülüğü), mürüvveti (insanî, ahlâkî, örfi değerlere bağlılığı) ve ehl-i sünnet akidesinde olmasıyla tahakkuk eder.
ـ3120 ـ5 – وَعَنْ اِبْنِ عُمَرَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمَا قَالَ: «تَـرَاٰى النَّاسُ اَلْهِلاٰلَ فَأَخْبَرْتُ رَسُولُ اللّٰهِ ﷺ أَنّ۪ى رَأَيْتُـهُ، فَصَامَ وَأَمَرَ النَّاسَ بِصِيَامِهِ». أخرجه أبو داود. )
5. (3120)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: „Halk hilâli görmek için gayret sarfetti. Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gördüğümü (tek başıma) söyledim. Sözüm üzerine oruç tuttu ve halka da oruç tutmalarını emretti.” (Ebu davut savm 14 2342)
ـ3121 ـ6 – وَعَنْ حُسَيْنِ بْنِ الْحَارِثِ الْجَدَل۪ي عَنِ الْحَارِثِ بْنِ حَاطِبِ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «أَمَرَنَا رَسُولُ اللّٰهِ ﷺ أَنْ نَنْسُكَ لِرُوْيَـتِـهِ، فَإِنْ لَمْ نَرَهُ، وَشَهِدَ شَاهِدًا عَدْلٍ نَسَكْنَا بِشَهَادَتِهِمَا». أخرجه أبو داود.
6. (3121)- Hüseyin İbnu’l-Hâris el-Cedelî, Hâris İbnu Hâtîb (radıyallahu anh)’den anlatıyor: „Hâris dedi ki: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hilali, görünce oruç tutmamızı emretti, eğer biz göremez de iki âdil şâhid gördükleri hususunda şehâdet ederlerse, onların şehâdetlerine uyarak tutacaktık.“ (Ebu davut savm 13 2338)
AÇIKLAMA: 1- Hadiste „oruç“ diye tercüme ettiğimiz kelime nüsük’tür. Nüsük ise ibadet demektir, daha ziyade hacc’la ilgili ibâdetlerde kullanılır. Ancak, sadedin olduğumuz bahis oruç üzerine olduğu ve Ebu Dâvud da, hadisî oruçla ilgili bölüme koyduğu için nüsük’ten muradın oruç olduğu söylenebilir. Mamafih bunu, Hacc olarak da anlayıp: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (zilhicce) hilâlini görünce haccetmemizi emretti…“ diye de tercüme etmemiz uygundur.
2- Hadis, hilalin görülmesinin kesinlik kazanması için iki âdil şâhidin gerektiğini beyan etmektedir. Önceki hadisle bunun arasında teâruz mevcuttur. Çünkü orada tek kişinin şehâdetinin hilalin rü’yetinde yeterli olacağı ifade edilmektedir.
Hattâbî der ki: „şevvâl hilâlinin rü’yetinin sübut bulması için iki âdil kişinin şehadetinin makbuliyeti hususunda ihtilaf bilmiyorum. Ancak bir tek kişinin şehadetinde ihtilaf edilmiştir. Çoğunlukla âlimler „iki âdil kişiden azının şehâdeti makbul değildir“ derler. Ancak Hz. Ömer’den yapılan rivayete göre o, kurban ve ramazan bayramlarını ilanda tek kişinin şehâdetini kabul etmiştir. Bazı hadisçiler buna meyl ederek „hilalin rü’yeti meselesini, ihbar meselesi zımnında görüp, bu şehâdet meselesine girmez, (şehâdetteki şartlar bunda aranmaz)“ demeye meyl etmişlerdir. Öyleyse ramazan ayının hilalini görmede tek kişinin şehadeti makbul olunca şevvâl ayının hilâlini görmede de makbul olur.“
Bu istidlâle şöyle cevap verilmiştir: „Eğer bu, ihbâr nev’inden olsa idi, o meselede şöyle söylemek câiz olurdu: „Falanca bana haber verdi ki, hilali görmüştür.“ Hilalin rü’yetini isbatta başkasından yapılan bu hikâye tarzı câiz olmaz. Şu halde, bu isbat işi ihbâr nev’inden değildir. Buna delili de şudur: Hilali gören kimsenin ihbarının makbul olması için: „şehâdet ederim ki, ramazan hilâlini şahsen gördüm“ demelidir. Bu muteberdir, çünkü bu meselede âdil olan tek kişi, bir grup âlim nezdinde, yeterlidir. Bu âlimler, İbnu Ömer’in rivayetiyle de ihticac ederler“ (3120. hadise bak).
Rü’yet-i hilâl’in sübûtunda tek şâhidin beyanına itibar edenler nezdinde kadın ve erkek müsâvidir.
ـ3124 ـ9 – وَعَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «قَالَ النَّبِيُ ﷺ: الصَّوْمُ يَـومَ تُصُومُونَ وَالْفِطْرُ يَوْمَ تُفْطِرونَ، وَالْاَضْحٰى يَوْمَ تُضَحُّونَ». أخرجه أبو داود والترمذي.
9. (3124)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:“(Muteber) oruç, (hep beraber) tuttuğunuz gündekidir. (Muteber) iftar, (hep beraber) ettiğiniz gündekidir. (Muteber) kurban (hep beraber) kur’ban kestiğiniz gündekidir.“ (Tirmizi savm 11. Ebu davut savm 5. 2324)
AÇIKLAMA: Tirmizî, hadisin mânasını, bazı ilim ehlinin: „Ramazan orucunun başlama ve bitme günlerinin cemaatle ve insanların çoğunluğu ile yapılması gerekir“ diye anladığını belirtir. Mübârekfûrî, Tirmîzi şerhi’nde hadis hakkında şu açıklamaları sunar: „Hattabî bu hadisin mânasını şöyle açar: „İçtihada dayanılarak varılan hükümlerde düşülen hatanın sorumluluğu halktan kaldırılmıştır. Sözgelimi bir kavm, hilâli görme hususunda gayret sarfetmelerine (içtihad) rağmen hilâli göremeseler, bu durumda orucu otuza tamamlamadan bayram yapmazlar. Sonradan ramazanın yirmidokuz gün olduğu nazarlarında kesinlik kazansa, artık onlara ne günah, ne ayıplama hiçbir şey gerekmez, oruçları da iftarları da olmuş bitmiştir.
Arafat’ta vakfe gününde hata yapılsa da hüküm aynıdır, vakfenin iâdesi gerekmez.
Münzirî, Telhîsü’s-Sünen’de der ki: „Dendi ki, bu hadiste yevm-i şekkte ihtiyaten oruç tutulmayıp, herkesin oruç tutuğu günde oruç tutmanın gereğine de işâret vardır.“
Yine dendi ki: „Bu hadiste: „Hilâlin doğuşunu, ayın menzillerinin hesabı yoluyla bilen kimseye, bilmeyenlerden ayrı olarak, bu bilgisine göre oruca başlaması ve ramazanını sona erdirmesi câizdir“ diyene red vardır.“
Yine dendi ki: „Tek bir şâhid, hilâli görecek olsa, hâkim de onun şehâdetini muteber addetmese, onun bu şehâdetiyle tutulan oruç ne kendi hakkında muteberdir, ne de onu esas alarak tutan halk hakkında muteberdir.“
Şevkânî der ki: „Bu sonuncu görüşü İmam Muhammed eş-Şeybânî benimseyip dedi ki: „Bir kimsenin kendi yakînine muhalif bile olsa, halkın hükmü ile, ayın hilâlinin görülmesi, o ferd için de, ister oruç ister hacc hususlarında kesinlik kazanır.“ Atâ ve Hasan Basri’den de aynı görüş rivayet edilmiştir. Ancak cumhur, bu noktada farklı hükmetmiştir. Derler ki: „Yakîn kesbettiği hususta, kendisine şahsî hükmü ne ise o tahakkuk eder.“ Hadisi cumhur, Hattâbi gibi tefsir eder.“
Hadisin mânası hususunda şöyle diyen de olmuştur: „Bu, insanların hiziplere ayrılıp Resûlullah’ın getirdiği hidâyete muhalefet edeceklerini ihbar etmektedir. Bir kısmı hesapla amel edecek ve halktan bir grup bunu benimseyecek; bir grup da onu ve Arafat’ta vakfeyi öne alacaklar ve bunu kendilerine bir şiar kılacaklar ki, Bâtinîler böyle yapmışlardır. Açıktan açığa hakkı iltizam eden bir grup da Resûlullah’ın hidayeti üzerine devam eder. Hadisteki halk (nâs) kelimesinden de murad bunlardır. Bunlar sayıca az bile olsalar sevâd-ı azam’ı (yani uyulması gereken çoğunluğu teşkil ederler.“
ـ3125 ـ10 – وَعَنْ اِبْنِ عُمَرَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمَا قَالَ: «قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ ﷺ : الشَّهْرُ كَذَا وَكَذَا وَكَذَا، وَصَفَّقَ بِيَدَيْـهِ مَرَّتَيْنِ بِكُلِّ أَصَابِعِهِمَا، وَنَقَصَ فِي الصَّفْقَةِ الثَّالِثَةِ إِبْهَامَ الْيُمْنٰي أَوِ الْيُسْرٰى». أخرجه الخمسة إ الترمذى .
10. (3125)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „Ramazan ayı şöyle, şöyle şöyledir -bu sırada iki elini bütün parmaklarıyla iki sefer çırptı, üçüncü çırpışta sağ veya sol başparmağını yumdu.“
ـ3126 ـ11 – وَف۪ي رِوَايَـةِ لْمُسْلِمِ وَالنَّسَائِي : «إنَّا أُمَّةٌ أُمِّيَّـةٌ َ نَكْتُبُ وَلاٰ نَحْسُبُ الشَّهْرُ هٰكذَا وَهٰكَذا، يَعْن۪ي مَرَّةً تِسْعاً وَعِشْر۪ينَ وَمَرَّةً ثَلاٰث۪ينَ».
11. (3126)- Müslim ve Nesâî’de gelen bir rivayette: „Biz ümmî bir milletiz, ne yazı ne de hesap biliriz. Ay, şöyle şöyledir“ dedi. Yani bir defasında yirmidokuz, bir defasında otuz gösterdi“ denmiştir.“ (Buhari savm 13. Talak .29. Müslim savm 13-15 1080. Ebu davut savm 4 2319 nesai savm 17.)
AÇIKLAMA:
1- Resûlullah bu iki hadiste, ramazan ayının bazan 29, bazan 30 olduğunu parmaklarıyla göstererek tebliğ buyurmaktadır. Parmaklarıyla göstermenin gerekçesini de ifâde etmiştir: „Biz ümmî bir milletiz, okuma yazma bilmeyiz.
„Ümmî, hadisin de açıkladığı üzere okuma bilmeyen, yazı bilmeyen mânalarına gelir. Kelimenin, „annesinden doğduğu gibi duran, doğduktan sonra okuma yazma öğrenmemiş, doğduğu şekilde câhil kalmış“ mânasına geldiği de belirtilmiştir.
İbnu Hacer, hadiste geçen „Biz ümmî bir ümmetiz“ sözü ile, bu hadisin söylendiği andaki muhatapların veya Resûlullah’ın kendisinin kastedilmiş olabileceğini belirtir. Ancak bazı âlimler: „Bundan maksad, Arap kavmidir, çünkü yazı bilmezler“ demiştir. Nitekim ayet-i kerime’de: „Ümmîler arasından kendilerine ayetlerini okuyan… onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur“ (Cum’a 2). Ayet-i kerime’de Arapların Ümmîler olarak tavsifi, onlarda okuma yazma bilenlerin nâdir olmasından dolayıdır. [37]
2- İbnu Hacer oruç, bayram, hacc gibi takvime müteallik işlerde hesaba değil, rü’yete itibar edilmesi gerektiğini, hadislerin zâhirlerinden bunun anlaşıldığını belirtir. Ve: „Oruç hakkındaki bu hüküm, -sonradan hesabı bilenler çıkmış olsa bile- devam etmiştir“ der. Bu kanaatine delil olarak 3116’da kaydettiğimiz Buhârî hadisinde geçen „Eğer bulut mânî olursa orucunuzu otuza tamamlayın“ ibâresini zikreder. „Bulut halinde Resûlullah, „hesap bilenlere sorun!“ demiyor“ der. Ona göre bundaki hikmet, bulut halinde, mükelleflerin sayı hususunda eşit durumda olmasından ve otuza tamamlama ile herkesten aynı şekilde ihtilafın ve anlaşmazlıkların kalkacağındandır.
Biz İbnu Hacer’in sözünden, onun: „Eğer, havanın bulutlu olması halinde sayıyı değil hesabı esas aldığımız takdirde mü’minler arasında ihtilaf çıkar, çünkü hesap işinde ittifak sağlanmaz“ demek istediğini anlamaktayız ki, hal-i hazırda, rü’yet-i hilâl meselesinde İslâm âlemindeki kargaşayı ifade etmektedir.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hilâlin doğuşunun, başta güneş, diğer bir kısım yıldızların rağmına olarak, önceden, herkesin ittifak edeceği, şaşmaz bir şekilde hesap edilemeyip takvime bağlanamayacağını gâyb-âşina nübüvvet nazarıyla görmüş, mucizâne bir surette bildirmiştir. [38]
ـ3127 ـ12 – وَعَنْ أَب۪ى بَكْرَةَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: شَهْراً ع۪يدٍلاٰ يَنْقُصَانِ، وَذُواالْحِجَّةِ». أخرجه الخمسة إ النسائى.
قيل. أراد بهذا تفضيل العمل في عشر ذى الحجة، وأنه ينقص في الا جر والثواب عن شهر رمضان.
12. (3127)- Ebu Bekre (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „İki bayram ayı eksilmezler: Bunlar Ramazan ve Zü’l-Hicce aylarıdır.“ [39]
AÇIKLAMA:
* İshak İbnu Râhuye: „Ay yirmidokuz da olsa tamdır“ demiştir: İshak’ın anlayışına göre, her iki ay da aynı yıl içerisinde eksik yani 29’ar gün olarak gelebilir.
* Bazıları: „Otuz veya yirmidokuz olmasında ahkâm yönüyle bir eksiklik hâsıl etmez“ demiştir.
* Bazıları: „Nefsülemirde eksiklik yoktur, ancak hilâli görmede mâni çıkar“ demiştir.
* Bazıları: „Bunun mânası, kahir ekseriyete göre, bu iki ay aynı yıl içerisinde eksik olarak gelmezler, ikisinin de eksik olmaları hâli pek nâdirdir“ demiştir. İbnu Hacer bu görüşün en doğru görüş olduğunu belirtir. Nitekim Tahâvî der ki: „Hadisi zahiriyle almak veya ikisinden birinin noksanlanmasına hamletmek tatminkâr olmaz, müşahedemiz bunu reddeder, çünkü zaman zaman her iki ayın da aynı yıl içerisinde noksan geldiğini görmekteyiz.“
* Zeyn İbnu’l- Münir şöyle demiştir: „Bu söylenenlerin hiç biri itirazdan paçayı kurtaramaz. Bunlardan gerçeğe en yakın olanı şöyle demektir. „Murad şudur: Müşâhede edilen sayı noksanlığı, her iki ayın da büyük bir bayram ayı olması sebebiyle, telâfi olunur. Öyle ise bunların, diğer aylar gibi noksan diye tavsifleri câiz olmaz.“ Bu söz de netice itibâriyle İshâk’ın sözünü te’yid eder.
* Beyhâkî der ki: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu iki ayı diğerlerinden ayrı olarak zikretmiştir zira oruç ve hac ahkâmı bunlarla ilgilidir.“ Nevevî de buna cezmeder. Ve: „Doğru ve mûtemed görüş budur“ der. Bunun mânası şudur: Bu iki ayla ilgili olarak beyan edilen her bir fazilet ve ahkâm, ramazan otuz veya yirmidokuz gün olsa da aynen hâsıl olacaktır, vakfeler dokuzuncu veya bir başka güne tesâdüf etse de aynıdır. Şurası da açıktır ki, bunun şartı, hilâlin aranmasında bir kusur olmamaya bağlıdır.
ORUCUN HARAM OLDUĞU GÜNLER
ـ3169 ـ1 – عَنْ أَب۪ي سَع۪يدٍ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْه قَالَ: «قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: َ لاٰ يَصْلَحُ الصِّيَامُ ف۪ي يَوْمَيْنِ: يَومِ الْفِطْرِ وَيَـوْمِ النَّحْرِ». أخرجه الخمسة إ النسائى، وَهذا لفظ مسلم .
1. (3169)- Ebu Sa’îd (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „İki günde oruç câiz olmaz: Fıtır günü (Ramazan bayramının birinci günü) ve Nahr günü.“ [113]
ـ3170 ـ2 – وَعَنْ عُقْبَةُ بْنُ عَامِرُ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : يَومُ عَرَفَةَ، وَيَـوْمُ النَّحْرِ، وَيَوْمُ النَّحْرِ، وَأَيَّامُ التَّشْر۪يقِ ع۪يدُنَا أَهْلَ الْاِسْلاٰمِ، وَهِىَ أَيَّامُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ». أخرجه أصحاب السنن، وصححه الترمذي.
2. (3170)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „Arefe günü, kurban günü ve teşrik günleri, biz müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme-içme günleridir.“ [115]
AÇIKLAMA: 1- Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, burada kısmen bayram tarifi sunmaktadır: Bayram, yeme ve içme günleridir. Bu sebeple de o iki günde oruç tutmak yasaklanmıştır.
2- Bu hadiste teşrik günleri de bayram olarak tavsif edilmektedir. Teşrik günlerine „eyyâmu’l Ma’dûdat“ ve „eyyâmu’l-Minâ“ da denir. Zilhicce’nin 11, 12 ve 13. günlerine tekâbül eder. Eyyâmu’t-Teşrîk’in ta’yininde bazı ihtilaflar olmuş ise de esahh olan yevm-i nahr’i tâkib eden üç gündür. Teşrîk, kurbanların etlerini güneşte kurutmak, sermek mânasına gelir. Eyyâmu’t-teşrik’de oruç tutma meselesi ihtilaflıdır. Nevevî der ki: „O günlerde, hiçbir suretle oruç helal olmaz diyenlere bu hadiste delil vardır.“ Şâfiî mezhebi’nin iki görüşünden muteber olanı da budur. Ebu Hanîfe, İbnu’l-Münzîr vs. de bu görüştedir. Bir kısım ulemâ: „Herkes için, nafile ve diğer çeşit oruç tutmak câizdir“ demiştir. Zübeyr İbnu’l-Avvâm, İbnu Ömer ve İbnu Sîrîn’in de bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir. İmam Mâlik, Evzâî, İshâk İbnu Râhuye ve bir görüşünde Şâfi’î: „Teşrik günlerinde oruç, hacc-ı temettü yapanlara -kurbanlık bulamadıkları takdirde- câizdir, başkalarına değildir“ demişlerdir. Adı geçenler mezkûr hükme giderken Buharî’de Hz. Aişe ve İbnu Ömer’den mevkuf olarak gelen şu hadise istinâd ederler: „Teşrik günlerinde sadece kurbanlık bulamayanlara oruç tutma ruhsatı verilir.“ [116]
ـ3174 ـ6 – وَعَنْ أَب۪ى هُرَيْرَةَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِذَا اُنْتَصَفَ شَعْبَانُ فَلاٰ تَصُومُوا». أخرجه أبو داود، وهذا لفظه والترمذي.
6. (3174)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „Şaban ayı yarılandı mı artık oruç tutmayın.“ [123]
ـ3175 ـ7 – وَعَنْهُ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: [قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ :لاَ يتَقَدَّمَنَّ أَحَدُكُمْ رَمَضَانَ بِصَوْمٍ أَوْ يَومَيْنِ إلاَّ أَنْ يَكُونَ رَجُلاً كَانَ يَصُوماً صَوْمًا فَلْيَصُمْهُ]. أخرجه الخمسة.
7. (3175)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „Sizden Kimse, ramazanı bir veya iki gün önceden oruç tutarak karşılamasın. Eğer bir kimse, önceden oruç tutmakta idiyse, orucunu tutsun.“ [124]
AÇIKLAMA: Bu hadis ramazan ayının bir-iki gün öncesinden oruca başlamayı yasaklamaktadır. Âlimler hadisten, yasaklamanın, ramazan olabilir endişesine düşerek „ihtiyat düşüncesiyle“ tutulacak oruca râci olduğunu anlarlar. Nitekim hadisin devamında, o günlerde ikiden fazla oruç tutmaya azmetmiş kimsenin önceden başladığı oruçlarını devam ettirerek Ramazan’dan bir-iki gün öncesini de oruçlu geçirebileceğini belirtir. Tirmizî de hadisi kaydettikten sonra: „Ehl-i ilm nezdinde amel bu hadise göredir, kişinin, ramazan olabilir düşüncesiyle, daha ramazan girmeden orucu önceden başlatmasını mekruh addettiler“ der. Ayrıca şunu ilave eder: „Ancak, bir kimsenin tutmakta olduğu orucu o günlere denk gelirse, bunu tutmasında âlimler bir beis görmezler.“
Bazıları: „Bir-iki gün önceden oruç tutma yasağındaki hikmet’i: „Yemek suretiyle ramazan için kuvvet kazanmak, böylece oruç ayına daha güçlü, daha canlı girmektir“ diye açıklamış ise de İbnu Hacer: „Bu, su götüren bir iddiadır, çünkü hadîse göre, kişi üç veya dört gün önceden oruca başlayacak olsa bu, caizdir“ der. Mezkûr yasağı: „Farz ile nâfilenin karışma korkusu var“ diye izah eden de olmuş ise de: „Nâfileyi adet edinene de cevaz verilmiştir“ diyerek buna da itiraz edilmiştir. Bazıları yasağı: „Ramazana hükmetmek, rü’yete yani hilâlin görülmesine bağlanmıştır, kim bir-iki gün önceden başlarsa bu prensibe ta’n etmiş, (aykırı hareket etmiş olur)“ diye izah etmiştir.
İbnu Hacer: „İtimad edilecek görüş budur“ der. Devamla der ki: „Hadiste beyan edilen istisnanın mânası şudur: Kimin virdi var ise ona ramazanda izin verilmiştir, çünkü ona alışmış ve ülfet peyda etmiştir. Kişinin alıştığı şeyi terketmesi ağır gelir. Şu halde bu, hiç bir şekilde ramazanı karşılamalı demek değildir. Vâcib oldukları için kaza ve nezir oruçları da buna dahil edilir. Bazı âlimler: „Kaza ve nezir oruçları, bunlara vefa göstermenin vâcib olduğunu gösteren kat’i delillerle istisna edilir, kat’î olan zorla iptal olmaz“ demiştir. [125]
ـ3176 ـ8 – وَعَنْ أَيْضاً رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «نَـهٰى رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : عَنْ صَوْمِ يَـومٍ عَرَفَةَ بِعَرَفَةَ». أخرجه أبو داود .
8. (3176)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Arefe günü Arafât’da oruç tutmayı yasakladı.“ [126]
AÇIKLAMA: Hattabî, „bu nehyin, vücub ifade eden bir yasaklama olmayıp istihbâb ifade eden yani uyulması müstehab olan bir yasaklama olduğunu“ söyler. „Çünkü der, muhrimi (ihramlı kimseyi) bundan nehyetti, tâ ki oruç sebebiyle zayıf düşüp, bu mübarek makamda dua ve tazarrudan geri kalmasın.“
Kim de kuvvetli olur, oruç sebebiyle zaafa düşeceğinden korkulmazsa o gün onun oruç tutmasının efdal olduğu umulur. Nitekim -daha önce de geçtiği üzere- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): „Arefe gününde tutulan oruç, geçen ve gelecek sene olmak üzere iki yılın günahına kefâret olur“ buyurmuştur.
Ulemâ, hacc yapan kimsenin Arefe günü tutacağı oruç hususunda ihtilaf etmiştir. Osman İbnu Ebi’l-As ve İbnu’z-Zübeyr’in bu orucu tuttuğu rivayet edilmiştir. Ahmed İbnu Hanbel: „Buna gücü yetip yapabilen tutar; eğer yerse, o gün kuvvete ihtiyacı vardır“ demiştir. İshak da bunu hacıya müstehab bilirdi. Atâ „Kışta tutarım, yazda tutmam“ demiştir. İmam Mâlik, Süfyânu’s-Sevrî ve Şafi’î, hacının Arafat’ta yemesini tercih ederler. [127]
ـ3177 ـ9 – وَعَنْ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: «قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: َ لاٰ يَصُومَنَّ أَحَدُكُمْ يَـومَ الْجُمُعَةِ اِلاّٰ أنْ يَصُومَ يَوماً قَبْلَهُ، أوْ يَوْماً بَعْدَهُ». أخرجه الخمسة إ النسائي، وهذا لفظ البخاري .
9. (3177)- Yine Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: „Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: „Sizden hiç kimse, cum’a günü oruç tutmasın. Ancak bir gün önceden veya sonradan oruç tutuyorsa bu takdirde cum’a günü de oruç tutabilir.“ [128]
AÇIKLAMA: 1- Resûlullah’ın hizmetçisi olan Enes İbnu Mâlik, Muâmmerîn denen uzun müddet yaşayan sahâbîlerden biridir. Yaşı hususunda kaynaklar 99 ile 110 arasında farklı rakamlar verirler. Sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. Enes’in ömrünün sonlarında oruç tutamayacak kadar tâkattan kesildiğini, bu sırada orucu yeyip fidye verdiğini belirtir. İmam Mâlik aynı rivayetin devamında, her bir gün yerine müdd-ü Nebî aleyhissalâtu vesselâm ile bir müdd verdiğini tasrih eder.
Ancak, İmam Mâlik, Hz. Enes’in, tutamadığı oruç için verdiği fidyenin vacib olmadığını, yani bunu vermenin Enes’e vâcib olmadığını söyler ve „Bunu güçlü iken yapması bana daha uygun geliyor“ der.
İmam Mâlik’e göre, oruca tahammül edemiyecek durumda olan kimseye oruç farz olmaz, dolayısıyla fidye de gerekmez. Onun nazarında Hz. Enes’in verdiği fidye, bir müstehabı yerine getirmek içindir. Cenab-ı Hak, tâkat getiremiyecek olana orucu vâcib kılmamıştır.
İbnu Abdilberr: „Oruç fidyesi, ne kitap, ne sahih sünnet ne de icmâ ile sabit değildir. Farzlar ise, bu üç yoldan biriyle sübut bulur“ der. [225]
[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/463-465.
[82] Nesâî, Zekât: 35, (5, 49); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/465.
[83] İbnu Hacer’in tercihi olan önceki te’vil ile, bu rivayet sayesinde güçlenmiş olan ikinci te’vil arasında ortaya çıkan açıklık hakkında yoruma girmeyişi dikkatimizi çekiyor.
[84] Buharî, Savm: 53; Müslim, Sıyâm: 179, (1157); Ebu Dâvud, Savm: 55, (2430); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/466.
[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/466.
[86] Buharî, Savm: 52; Müslim, Sıyâm: 175, (1156); Muvatta, Sıyâm: 56, (1, 309); Ebu Dâvud, Savm: 56, 59, (2431, 2434); Tirmizî, Savm: 37, (736); Nesâî, Savm: 70, (4, 199, 200); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/467.