‚JİTEM’i araştırın‘


‚JİTEM’i araştırın‘
AYM, Tunceli’deki ‘Beyaz Toros Cinayeti’nin aydınlatılmasını istedi
111

Anayasa Mahkemesi, Tunceli’de 1992 yılında evinin önünden “Beyaz Toros”a bindirilerek kaçırılan ve o dönem JİTEM’e bağlı çalışan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından işkence yapılarak öldürüldüğü belirtilen Ayten Öztürk olayında etkili soruşturma yapılmadığı gerekçesiyle hak ihlali kararı verdi. Öztürk’ün anne ve babasına 50’şer bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmeden yüksek mahkeme, savcılığa gönderdiği kararda JİTEM gibi grupların zorla kaybettirme, işkence ve kanundışı öldürmeye dahil olup olmadıklarının araştırılmasını istedi.

Ayten Öztürk cinayetinin üzerinden 24 yıl geçmesine karşın soruşturmayı yürüten Tunceli ve Elazığ savcılıkları faillerin üzerine gidemedi. Bu süreçte Öztürk ailesi, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi, dün açıkladığı kararla ailenin başvurusunu kabul etti. Yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar veren mahkeme, kararın bir örneğinin ihlalin giderilmesi için Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine hükmetti. Ayrıca Baba Hıdır ve Anne Dilif Öztürk’e 50’şer bin TL tazminat ödenmesine karar verildi.

Kararın gerekçesinde soruşturmadaki eksiklikleri sıralayan yüksek mahkeme, “(JİTEM) Bu tür grupların varlığının, ileri sürüldüğü gibi zorla kaybettirme, işkence ve kanun dışı öldürmeye dahil olup olmadıklarının ve olmuşlarsa derecesinin araştırılması yönünde soruşturma makamlarınca herhangi bir adım atıldığına dair bir delilin mevcut olmaması, soruşturmanın etkililiğini zayıflatan en önemli unsur olmuştur” dedi.

Gözaltı belgesi anahtar

Soruşturmada tanık olarak dinlenen ve olay tarihinde Jandarma İstihbarat Astsubayı olarak görev yapan H.O’nun “Ayten Öztürk’ün kaybolmasına ilişkin kayıtların Mazgirt İlçe Jandarma Komutanlığı’nda tutulduğu” şeklinde ifadesinde geçen kayıtların araştırılmadığına çekilen kararda, “Adı geçen tanığın ifadesinde beyan ettiği gibi Ayten Öztürk’ün gözaltında tutulduğu, varlığı iddia edilen bir belgeyle ortaya çıkarılabilirse, bu belgenin, sonrasında gerçekleşen ölüm olayının sorumlularının tespit edilmesinde anahtar bir rol oynayacağında tereddüt bulunmamaktadır” denildi.

Sürüncemede bırakıldı

Baba Hıdır Öztürk ve kızlarının çağrıldığı görüşmede Mahmut Yıldırım’ın da olduğu iddiasına ilişkin Alay Komutanlığı’nda görev yapan ve bu konuda bilgisi olabilecek personelin dinlenmesi gerektiğine işaret eden yüksek mahkeme, buna karşılık soruşturmanın çok uzun bir süre sonuca götürecek hiçbir işlem yürütülmeksizin sürüncemede bırakıldığı vurguladı. Kararda, “Bu nedenle etkili yürütülmediği için herhangi bir ilerleme kaydedilmeyen bu soruşturmaya mevcut haliyle devam edilmesi durumunda soruşturmada etkili olmak adına en ufak gerçekçi bir şansın bulunduğu söylenmeyecektir” denildi.

[Haber görseliweqw]

MAHMUT BEY’İN YANINA GÖTÜRÜN

Fabrika işçisi 32 yaşındaki Ayten Öztürk’ü ölüme götüren süreç, Mayıs 1992’de Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Mustafa Sabri Yazganarıkan’ın odasında yapılan bir görüşmeyle başladı. Alay Komutanı, görüşmeye gelen Baba Hıdır Öztürk’e “Senin kızlarından birisi dağa çıkmak istiyor” dedi. Hıdır Öztürk, “Böyle bir şey yok” diye karşı çıkınca Alay Komutanı “O zaman çocuklarını getir göreyim” yanıtını verdi. Baba Öztürk, bir süre sonra üç kızıyla beraber yeniden Alay Komutanı’nın odasına geldi. Burada kızlara “nasihatlerde” bulunan Albay, yanındaki askere “Bunları Mahmut Bey’e götürün” dedi. Alt kata indirilen Ayten Öztürk dahil üç kıza, “zayıf ve sakallı olan Mahmut Bey” tarafından çeşitli sorular soruldu, adres ve kimlik tespiti yapıldı. Öztürk ailesi, daha sonra komutanlıktan ayrıldı. Ayten Öztürk, 27 Temmuz 1992’de saat 17.30 sıralarında çalıştığı fabrikadan çıkarak evine gitmek üzereyken beyaz bir Renault otomobilde bulunan 4 kişi tarafından “alındı”. Ayten Öztürk’ün cesedi, 10 Ağustos 1992’de Elazığ Asri Mezarlığı’na yakın bir yerde toprağa gömülü halde bulundu. Cesedi parçalanmış, burnu kopuk, gözleri oyulmuş, kulakları kesilmiş bir kadın karşılarında duruyordu. Uzun uğraşlardan sonra Ayten Öztürk teşhis edildi.

Gazetede görünce

Baba Hıdır Öztürk, 2006’da gazetelerde Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım olarak fotoğrafı gördüğü kişi bir anda tanıdı. Bu kişi, Alay Komutanı’nın “Mahmut Bey” dediği zayıf ve sakallı olan kişiden başkası değildi. Çeşitli tanıkların ifadeleri Baba Öztürk’ü doğruluyordu.

JİTEM adına bir dönem çalışan PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan, yaptığı bir açıklamada “JİTEM’in Diyarbakır binalarında Ayten’i tutulduğu hücrede gördüm. Yeşil ve ekibi tarafından götürüldü. İşkenceyle sorgulandı ve öldürüldü” dedi. Soner Yalçın’ın “Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in İtirafları” kitabında Ayten Öztürk’ü JİTEM üyelerinden Mahmut Yıldırım ve ekibi tarafından öldürüldüğü anlatıldı. Hıdır Öztürk, 13 Aralık 2011’de TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na verdiği ifadede de bu şüphelerini anlattı.

Advertisements

HDP ORTAK SAVUNMASININ TAM METNİ


HDP ortak savunma hazırladı vekiller diyecek ki…

HDP ortak savunma hazırladı vekiller diyecek ki…
HDP’li vekillere dokunulmaya başandı. İki vekil ifadeye çağrılırken HDP de ortak bir savunma metni çıkarttı. HDP’nin savunma metni Erdoğan’a yönelik suçlamalarla dolu.

Milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldıran düzenlemenin yürürlüğe girmesi ve HDP Muş milletvekillerinin ifadeye çağrılmasından sonra HDP Genel Merkezi milletvekillerinin ortak savunma metni hazırladı.
HDP Genel Merkezi tarafından açıklanan savunma metnini mahkemeye gidecek olan vekiller okuyacak.
Orta savunma metninin dikkat çekici noktası HDP’nin hedefe Erdoğan’ı koymuş olması. Metinde bu konuda sık sık atıflar yer alıyor. HDP’liler ifadelerinde yargıyı tanımadıklarını belirtip „Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım sorgulayabilir“ diyecekler.
HİÇBİR SORUYA CEVAP VERMEYECEKLER

hdp-ortak-savunma-metnijpgyp5wwAL1
İfade vermeye çağrılan HDP’li tüm vekillerin savcılık ve mahkemelerde sorulara yanıt vermeyecekler. Bunu da ortak savunma metninde belirtiyor ve şöyle diyorlar;
„Soracağınız hiç bir soruya cevap vermeyeceğim, yapacağınız hiç bir yargılama faaliyetinin adil olacağına inancım yoktur. Benim buraya getirilmem bile hukuk dışıdır“ .

Savcılıktan son haber HDP’li vekiller ifadeye çağrıldı
HDP ORTAK SAVUNMASININ TAM METNİ

HDP’li vekillerin mahkemelerde okuyacakları ortak savunmanın tam metni şu şekilde;
Partim Halkların Demokratik Partisi (HDP), 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde 6 milyondan fazla oy alarak ve yüzde 10’luk seçim barajını aşarak 80 milletvekili ile parlamentoya girdi. Demokratik siyaset yoluyla ve sandık iradesiyle AKP’nin tek başına iktidar olmasını ve tek başına anayasa yapmasını engelledi. Ülkede ‘tek adam’ rejimi inşa etmek isteyen ve bunun için her türlü hukuksuzluğu yapmaktan çekinmeyen Recep Tayyip Erdoğan, seçim sonuçlarına saygı duymamış ve koalisyon hükümetleri kurulmasına engel olarak ülkeyi erken seçime götürmüştür. Bu esnada 3 yıla yakın bir süre devam eden çözüm sürecini de kendi işine gelmediği ve oylarını artırmaya yaramadığı için sonlandırmış ve bütün ülkeyi adeta ateşe atarcasına bir çatışma ortamına sürüklemiştir.

Yaşanan çatışma ortamında yurttaşlarımız haklı olarak güvenlik kaygısı ve telaşı içerisine girmişler, bu korku ve şok ortamında yapılan ve eşit/adil olmaktan uzak seçimlerde AKP yeniden tek başına iktidar olmuştur.

Recep Tayyip Erdoğan, 7 Haziran seçim sonuçlarını gördükten sonra büyük bir panik ve telaşla parlamentoyu ve hükümeti yok sayarak, yargıyı önemli ölçüde denetim altına alarak, medyayı tümüyle kendisine bağlayarak ülkede bir darbe gerçekleştirmiştir. Anayasa’yı tanımadığını, fiili olarak rejimi değiştirdiğini hatta Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile tanımadığını açıkça ifade edecek kadar fütursuzlaşmış ve devlete el koyduğunu açıkça ilan etmiştir.

Hakkında Başbakanlığı döneminde işlendiği iddia edilen rüşvet, hırsızlık, kara para aklama, İran’a uygulanan uluslararası ambargonun kırılmasına yönelik altın ticaretine bağlı gelişen yasadışı faaliyetler; Suriye’de terörist gruplara yasadışı silah gönderilmesi dâhil birçok ciddi suçlama vardır. Bu soruşturmaları da yargı üzerinde kurduğu baskı ve kontrol sayesinde şimdilik örtbas etmeyi başarmıştır.

Şimdilik örtbas ettiği bu soruşturmalardan kalıcı olarak kurtulmanın biricik yolunun bütün yetkileri kendisinde toplamak olduğunun farkındadır. Bu uğurda yapamayacağı hiç bir çılgınlığın olmadığı da artık aşikârdır. Ülkeyi kan gölüne çevirip her gün ülkenin dört bir köşesine gönderdiği cenazelerle milliyetçi ve şoven duyguları, ırkçı nefret söylemini kabartmayı başarmış, ‘ülke bölünme tehdidi altındadır’ yalanıyla etrafına biriktirdiği halk yığınları ile kendi kişisel emellerine hizmet edecek şekilde adım adım hedefine doğru ilerlemektedir.

Bu amacına, yani başkanlık adı altında dikta rejimine ulaşabilmesi için önündeki tek engel Halkların Demokratik Partisi’dir. Partimizin 1 Kasım seçimlerinde de barajı aşarak 59 milletvekili ile parlamentoya girmesi, Erdoğan’ın tek başına anayasayı değiştirme çoğunluğuna ulaşmasını bir kez daha engellemiştir. Bu nedenle; olası bir erken veya ara seçim ile birlikte kendisine sadık milletvekillerinden oluşan 367 çoğunluğunu sağlamış bir AKP grubunun oluşması için çabalamaktadır.

Partimiz HDP, Türkiye’nin çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı toplumsal yapısına uygun bir politikayı benimseyerek bünyesinde bütün farklı kimlik ve inançların temsilcilerini barındırmaktadır. Bizler demokrasiye ve birlikte yaşama inanan Türkler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Türkmenler, Süryaniler, Ezidiler, Mıhellemiler ve daha birçok etnik grup olarak bir arada eşit ve adil bir yaşamın mümkün olabileceğine inanıyor ve bunun ancak çoğulcu bir demokrasi, güçlü yerel demokrasi ve özerklikler ile sağlanabileceği düşüncesindeyiz.

Partimiz HDP, kadınların özgürlük ve kurtuluş mücadelesini sahiplenmektedir. Kadınların siyasete eşit katılımını güvence altına alarak, Türkiye’nin şimdiye kadar parlamenter siyasetteki en yüksek kadın temsil oranına kavuşmasını sağlayan partimizdeki kadın vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması Türkiye’deki kadınlara yönelik bir tehdit, kadınların mücadelesine de bir darbedir.

Her türlü şiddete tümüyle karşıyız ve bütün sorunların çözümünde diyalog ve müzakerenin gücüne inanmaktayız. Bu yönüyle HDP, tek adam, tek dil, tek mezhep faşizmini egemen kılmaya çalışan Erdoğan için aynı zamanda ideolojik açıdan da “tehdit” olarak algılanmaktadır.

Bu gerekçelerle partimiz HDP, siyasi hayatına başladığı günden beri Erdoğan’ın hedefi haline gelmiştir. Partimizle her türlü hile ve adaletsizliğe, saldırı ve bombalamalara rağmen seçimlerde baş edemeyince şimdi de dokunulmazlıklarımızın Anayasa’ya ve Meclis İç Tüzüğü’ne aykırı bir şekilde kaldırılmasını sağlayıp bağımsızlığı ve tarafsızlığı açıkça tartışmalı hale gelmiş olan bir kişi olarak yargı önünde bizleri sözde yargılamaya tabi tutmak istemektedir.

Bizler seçilmiş halk temsilcileriyiz. Şahsımızı değil bizi seçen seçmen kitlelerini temsil ederiz. Şu anda da yasamanın, Meclis’in dokunulmazlığa sahip bir üyesi, milletvekili sıfatıyla karşınızdayım. Benim temsil ettiğim bu kimliğe ve halkımın iradesine saygısızlık yapılmasına izin vermem mümkün değildir.

Ben, adil ve tarafsız bir yargı huzurunda hesap vermekten asla çekinmiyorum. Veremeyeceğim hiç bir hesabım da yoktur. Ülkemizde yargının saygınlığı ayaklar altındayken, böylesi bir siyasi yargılamanın öznesi olmayı da asla kabul etmeyeceğim. Şahsınıza ve kişiliğinize yönelik hiç bir tereddüttüm ve saygısızlığım yoktur. Ancak şaibelerle dolu bir siyasi geçmişe sahip olan Erdoğan emretti diye başlatılan bu yargı tiyatrosunda figüran olmayı kabul etmiyorum.

Soracağınız hiç bir soruya cevap vermeyeceğim, yapacağınız hiç bir yargılama faaliyetinin adil olacağına inancım yoktur. Benim buraya getirilmem bile hukuk dışıdır. Siyasetçilerin siyaset arenasındaki muhatapları siyasetçilerdir, yargı mensupları değildir. Bu anlamda sizler evrensel ve demokratik hukuk ilkelerine ve Türkiye’nin imzalamış olduğu, aynı zamanda bir anayasa hükmü de olan uluslararası anlaşmalara bağlı olması gereken yargı mensupları olarak siyasi oyunların ve tezgâhların parçası olmayı reddetmelisiniz.

Bizler ülkemizde çoğulcu demokratik bir rejim inşa edilip, barış ve huzur sağlanıncaya kadar siyasi mücadelemize kararlılıkla devam edeceğiz. Toplumsal kutuplaşma ve kamplaşmaya karşı eşit ve birlikte yaşamı, şiddete karşı demokratik siyasi mücadeleyi, tekçiliğe karşı çoğulculuğu, faşizme karşı demokrasiyi, mezhepçi/ırkçı politikalara karşı inanç ve vicdan özgürlüğünü, ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı eşitliği ve elbette Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı bütün haklarını, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebini, dini azınlıkların inanç özgürlüklerini, kadınların toplumsal/sosyal/siyasal/ekonomik yaşama eşit katılımını, kapitalist tahribata karşı çevre ve ekolojinin korunmasını, sermayenin kar hırsına karşı emeğin, çalışanların haklarını savunmaya, korumaya devam edeceğiz. Parlamentoda da olsak, cezaevinde de olsak bu düşüncelerimizi savunmaktan ve bunlar uğruna mücadele etmekten bizi alıkoyamayacaksınız.

Başkanlık adı altında ülkemize ve halkımıza dayatılan bu faşist düzenden kurtulacağımızdan şüphemiz yoktur. Er ya da geç demokrasi mücadelemiz kazanacaktır. Erdoğan şahsında, köhnemiş bu rejim değişecektir. Sizden hiç bir talebim ve beklentim yoktur. Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım sorgulayabilir.

Hukuk Devleti


VIII. Hukuk Devleti………………………………………………………………………………………………
A. Genel Olarak Hukuk Devleti İlkesi…………………………………………………………………….
1. Tanım………………………………………………………………………………………….
2. Tarihsel Gelişim: Polis Devleti ve Hazine Teorisi…………………………………………………..
3. Anayasa Mahkemesinin Hukuk Devleti Anlayışı………………………………………………………..
B. Hukuk Devletinin Gerekleri…………………………………………………………………………………………….
1. Yasama Organı Hukuka Bağlı Olmalıdır………………………………………………………………
2. Yürütme Organı Hukuka Bağlı Olmalıdır……………………………………………………………..
3. Yargı Organı da Hukuka Bağlı Olmalıdır…………………………………………………………….
Hukuk Devleti Kavramı Hakkında Değerlendirme……………………………………………………………..
VIII. Hukuk Devleti
Bibliyografya.- Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.89-99; Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumî Esasları, op. cit., s.163-166; Erdoğan, Anayasal Demokrasi, op. cit., s.83-97; Soysal, Anayasanın Anlamı, op. cit., s.164-171; Sabuncu, Anayasaya Giriş, op. cit., s.57-69; Gözübüyük, Anayasa Hukuku, op. cit., s.162-164; Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.58-61; Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, op. cit., s.131-137; Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku, op. cit., s.187-195; Günday, İdare Hukuku, op. cit., s.23-35; Fazıl Hüsnü Erdem, “Hukuk Devleti ve 1982 Anayasası”, Liberal Düşünce, Cilt 4, Sayı 16, Güz 1999, s.32-56; İbrahim Ö. Kaboğlu, “Türkiye’de Hukuk Devletinin Gelişimi”, in Hayrettin Ökçesiz (der.), Hukuk Devleti, İstanbul, Afa Yayınları, 1998, s.89-116.

A. Genel Olarak Hukuk Devleti İlkesi

1982 Anayasasının 2’nci maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti… bir hukuk devletidir”.

1. Tanım

Hukuk devleti en kısa tanımıyla, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlayan devlet demektir[206].

Anayasa Mahkemesi de 12 Kasım 1991 tarih ve K.1991/43 sayılı Kararında hukuk devleti ilkesini, benzer bir şekilde “yönetilenlere en güçlü, en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvencenin sağlanması, tüm devlet organlarının eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olması”[207] olarak tanımlamıştır.

2. Tarihsel Gelişim: Polis Devleti ve Hazine Teorisi

a) Polis Devleti Anlayışı.- “Hukuk devleti”, “polis devleti ” deyiminin karşıtı anlamında kullanılmaktadır[208]. O nedenle burada kısaca polis devleti anlayışını görmek gerekir. “Polis devleti (Polizeistaat )”, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Kara Avrupası ülkelerindeki mutlakiyetçi rejimleri açıklamak için kullanılan ve ilk kez Almanya’da ortaya çıkmış bir kavramdır[209]. Polis devleti, “kamunun refahı ve selameti için, her türlü önlemi alabilen, bu amaçla kişilerin hak ve özgürlüklerine alabildiğine müdahale edebilen, onlara külfetler yükleyebilen ve fakat tüm bunları yaparken idaresi hukuka bağlı olmayan”[210] devlet demektir. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı olmadığına göre, devletin eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildi[211]. “Polis devleti” ifadesindeki “polis” kelimesi sadece “kolluk” anlamında değil, daha geniş bir anlamda, kamunun refah ve selametini sağlamaya yönelik tüm devlet faaliyetleri anlamında kullanılıyordu[212]. Devletin bu faaliyetleri yürütebilmek için sahip bulunduğu sınırsız ve denetimsiz güç ise “polis kudreti (Polizeigewalt)” olarak adlandırılıyordu. Kısaca “polis” deyimi hiçbir sınır ve denetim tanımayan kamu kudreti anlamına geliyordu[213]. Bugün de idaresi hukuka bağlı olmayan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlamayan devlet tipi için “polis devleti” tabiri kullanılmaktadır[214].

b) Hazine Teorisi.- Yönetilenlere herhangi bir güvence tanımayan polis devleti anlayışından, zamanla, yönetilenlere bazı hukukî güvenceler sağlayan “hazine teorisi ” anlayışına geçilmiştir[215]. Gene Almanya’da ortaya çıkan ve geliştirilen “hazine teorisi (Fiskusteorie )” anlayışına göre, idarenin faaliyetleri dolayısıyla hakları ihlâl edilen kişilere yargısal yoldan malî karşılık elde etme imkanı tanınmaktadır[216]. Bu teoriye göre, devlet hazinesi hükümdarın dışında ve tamamen özel hukuka tâbi bir tüzel kişilik olarak tanınıyordu. Böylece, hukuk kurallarına bağlı olmayan ve yargı denetimine de tâbi olmayan devlet ile özel hukuk hükümlerine tâbi olan ve aleyhinde dava açılabilen hazine birbirinden ayırt ediliyordu[217]. Örneğin devlet özel bir kişiye ait olan bir taşınmaza el atabiliyor; onu işgal edebiliyor; kişiyi zorla çalıştırabiliyordu. Devletin bu tür eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına aykırılığını ileri sürmek mümkün değildi. Ancak devletin bu tür işlemleri ile hakları ihlâl edilenler, özel hukuk hükümleri uyarınca hazine aleyhine dava açma hakkına sahip kılınıyordu[218]. Böylece hazine teorisi yönetilenlere yargı yolu ile dolaylı da olsa belli bir güvence sağlayabilmiştir. Devletin hazinesi ile birlikte tek bir tüzel kişi olduğu düşüncesi benimsendikçe, hazine teorisi yavaş yavaş terk edildi ve onun yerini hukuk devleti teorisi aldı[219].

3. Anayasa Mahkemesinin Hukuk Devleti Anlayışı

Anayasa Mahkemesi, 25 Mayıs 1976 tarih ve K.1976/28 sayılı Kararında hukuk devletini şöyle tanımlamıştır:

“Hukuk devleti ilkesi, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu âdil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmekle kendini yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uygun, bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir”[220].

Anayasa Mahkemesi 1982 Anayasası döneminde verdiği birçok kararda hukuk devletini tanımlamak için şu formülü kullanmaktadır:

“Hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlarından kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir”[221].

Anayasa Mahkemesi 21 Haziran 1991 tarih ve K.1991/17 sayılı Kararında daha basit formül kullanmıştır:

“Hukuk devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran ve düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, bütün davranışları hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir”[222]

Anayasa Mahkemesi 27 Mayıs 1999 tarih ve K.1999/15 sayılı Kararında hukuk devletinin yasama organının da hukuka bağlılığını içerdiğini şu şekilde belirtmiştir:

“Hukuk devletinde, yasama organını da kapsayacak biçimde devletin bütün organları üzerinde hukukun ve Anayasa’nın mutlak egemenliği vardır. Yasakoyucu her zaman hukukun ve Anayasa’nın üstün kuralları ile bağlıdır”[223].

Anayasa Mahkemesi 1 Temmuz 1998 tarih ve K.1998/45 sayılı Kararında hukuk devleti tanımı ve gereğine ilişkin olarak şöyle demiştir:

“Hukuk Devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan Devlettir. Böyle bir düzenin kurulması, yasama, yürütme ve yargı alanına giren tüm işlem ve eylemlerin hukuk kuralları içinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin, Anayasal güvenceye bağlanmasıyla olanaklıdır”[224].

Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti daha da geniş bir şekilde tanımladığı kararları da vardır. Örneğin, Anayasa Mahkemesi, 12 Kasım 1991 tarih ve K.1991/43 sayılı Kararında şöyle demiştir:

“Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez”[225].

Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi hukuk devleti ilkesini çok geniş bir şekilde tanımlamaktadır. Anayasa Mahkemesine göre, hukuk devleti kavramı içinde, insan hakları, adalet, eşitlik, Anayasaya saygı, hukukun üstün kurallarına saygı, evrensel hukuk kurallarına saygı, yargı denetimine tâbi olma gibi unsurlar bulunmaktadır.

“Adalet”, “hukukun üstün kuralları” veya “hukukun evrensel kuralları”nın ne olduğu pek tartışmalıdır. Bu kavram ve kuralların pozitif bir temele sahip olmadığı söylenebilir. Böylesine tartışmalı kavram ve kuralların hukuk devleti tanımında kullanılması yanlıştır. Devletin bir işlemi, “adalet ”e, “hukukun üstün kurallarına” veya “evrensel hukuk kurallarına” Anayasa Mahkemesi tarafından uygun bulunabileceği gibi, aykırı da bulunabilir. Böyle bir durum yerindelik denetime yol açar. O nedenle, böyle tartışmalı kavramlar hukuk devletinin tanımına dahil edilmemelidirler.

Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti ilkesinin tanımında kullandığı, insan haklarına saygı, temel hak ve hürriyetlerin tanınması ve güvence altına alınması, eşitlik, Anayasaya saygı gibi diğer ilkeler veya unsurlar zaten Anayasamızda ayrıca benimsenmiş ve güvence altına alınmış bağımsız ilkelerdir. Bu ilkelerin var olmak için hukuk devleti kavramına ihtiyaçları yoktur. O halde bu ilkeleri hukuk devletinin kapsamına sokmanın bir yararı yoktur. Eğer bu ilkeler hukuk devletinin kapsamına sokulursa, hukuk devleti kavramı kafa karıştıran müphem bir kavram haline gelir ki, bundan öncelikle hukuk devleti ilkesinin kendisi zarar görür.

O halde hukuk devletini, yukarıda verdiğimiz tanımda olduğu gibi, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan ve vatandaşlarına hukukî güvenceler sağlayan devlet olarak tanımlamak gerekir.

B. Hukuk Devletinin Gerekleri

Hukuk devletinin gerekleri veya varlık şartları nelerdir? Diğer bir ifadeyle, bir devletin, hukuk devleti olarak nitelendirilebilmesi için hangi şartları taşıması gerekir?

Hukuk devleti, hukuka bağlı olan devlet demek olduğuna ve devlet de, yasama, yürütme ve yargı organlarından oluştuğuna göre, hukuk devletinin üç temel gereği vardır: (1) Yasama organı hukuka bağlı olmalıdır. (2) Yürütme organı hukuka bağlı olmalıdır. (3) Yargı organı hukuka bağlı olmalıdır.

1. Yasama Organı Hukuka Bağlı Olmalıdır

Yasama organının hukuka bağlılığından ne anlaşılır? Hukuk, anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik gibi hukuk kurallarından oluştuğuna göre, yasama organının hukuka bağlılığından, sadece yasama organının Anayasaya bağlılığı anlaşılır. Zira, kanun yapma yetkisine sahip olan yasama organının kanunla bağlı olması teorik olarak mümkün değildir. O halde yasama organının hukuka bağlı olması onun Anayasa ile bağlı olmasından ibarettir. Türkiye’de yasama organının Anayasa ile bağlı olduğu esası kabul edilmiştir. Anayasamızın 11’inci maddesine göre “Anayasa hükümleri, yasama… organ(ını)… bağlayan temel hukuk kurallarıdır”. O halde yasama organı Anayasaya aykırı kanun yapamamalıdır. Bu ilke de yine Anayasanın 11’inci maddesinin ikinci fıkrasında açıkça kabul edilmiştir: “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz”.

Buna göre, bir hukuk devleti olan Türkiye’de yasama organı Anayasaya aykırı kanun kabul etmemelidir. Türkiye’de bu ilkenin müeyyidesini de Anayasa öngörmüştür. Anayasamız 146 ve devamı maddelerinde kanunların Anayasaya uygunluğunun denetlenebilmesi için Anayasa Mahkemesini kurmuştur. Anayasanın 148’inci maddesine göre, “Anayasa Mahkemesi, kanunların… Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler”. Anayasa Mahkemesi kanunların Anayasaya aykırı olduğunu tespit ederse kanun hakkında iptal kararı verir (m.149). Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen kanun, iptal kararının Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlükten kalkar (m.153).

O halde yasama organının hukuka bağlılığı bakımından ülkemizde herhangi bir problem olmadığını söyleyebiliriz. Yasama organının çıkardığı kanunlar Anayasaya aykırı olmamalıdır. Eğer kanunlar Anayasaya aykırı ise, bu aykırılık, ilgili kanun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek ortadan kaldırılmaktadır.

Yasama organının beşte üç (+halkoylaması) veya üçte ikilik nitelikli çoğunluğu bakımından hukuk devletinin anlamı oldukça sınırlıdır. Zira, yasama organının bu miktardaki çoğunluğu, tali kurucu iktidardır; yani Anayasayı değiştirme yetkisine sahiptir. Yasama organının böyle nitelikli bir çoğunluğu, Anayasanın ilk üç maddesi dışında, Anayasanın istediği herhangi bir kuralını değiştirebilir.

2. Yürütme Organı Hukuka Bağlı Olmalıdır

Bir devletin hukuk devleti olması için onun yürütme organının da hukuka bağlı olması gerekir. Türk hukuk düzeninde yürütme organının Anayasa ile bağlı olduğu esası kabul edilmiştir. Anayasamızın 11’inci maddesine göre “Anayasa hükümleri, yürütme… organ(ını), idarî makamlarını bağlayan temel hukuk kurallarıdır”. O halde yürütme organı Anayasaya aykırı eylem ve işlem yapmamalıdır. Diğer yandan yürütme organı kanunlarla da bağlıdır. İdarenin “kanuna bağlılığı ilkesi” veya “kanuna saygı ilkesi”, Anayasamızın 8’inci maddesinde, “yürütme görevi ve yetkisi… kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” denilerek kabul edilmiştir. Buna göre, yürütme organı sahip olduğu yetkileri kullanırken veya üstlendiği görevleri yerine getirirken kanunlara uygun davranmak zorundadır.

Bilindiği gibi, yürütme organının (idarenin) işlemleri bireysel idarî işlemler ve düzenleyici idarî işlemler olarak ikiye ayrılır. Düzenleyici idarî işlemler tüzük ve yönetmeliktir. Anayasanın 115’inci maddesine göre, tüzükler kanunlara aykırı olamazlar. Keza Anayasanın 124’üncü maddesine göre ise yönetmelikler kanunlara ve tüzüklere aykırı olamazlar. Keza idarenin bireysel idarî işlemleri de tüzük ve yönetmeliklere tâbidir.

Buna göre bir hukuk devleti olan Türkiye’de yürütme organı, başta Anayasaya, sonra da kanunlara aykırı eylem ve işlem yapmamalıdır. Şöyle ki: Yürütme organı, öncelikle Anayasaya ve kanunlara aykırı tüzük çıkarmamalıdır. İkinci olarak yürütme organı Anayasaya, kanunlara ve tüzüklere aykırı yönetmelik yapmamalıdır. Nihayet, yürütme organı Anayasa, kanun, tüzük, yönetmeliklere aykırı bireysel idarî işlem yapmamalıdır. Yürütme organı bu yükümlülüğünün müeyyidesi Anayasamızda öngörülmüştür. Anayasamızın 125’inci maddesine göre, “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”. Yani idarenin yaptığı işlemler uyması gereken üst kurallara uymuyorlarsa, bunlara karşı dava açılabilir. Mahkemeler bu işlemleri iptal ederler.

Nihayet hukuk devleti ilkesi idarenin malî sorumluluğu ilkesini de gerektirir. Bir devlete hukuk devletidir diyebilmek için bu devletin idaresinin eylemleriyle kişilere verdiği zararları ödemesi gerekir. Yani idarenin malî sorumluluğu mevcut olmalıdır. Anayasamız bu ilkeyi açıkça kabul etmiştir. Anayasamızın 125’inci maddesinin son fıkrasına göre, “idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür”. O halde devlet idaresi, hukuka aykırı eylem ve işlemleriyle ile kişilere zarar vermişse, bunları ödemekle yükümlüdür. İdare bu yükümlülüğünü kendiliğinden yerine getirmiyorsa, mahkemeler idareyi verdiği zararları tazmin etmeye mahkum ederler. Dolayısıyla, Türkiye’de hukuk devletinin bir gereği olan, yürütme organının hukuka bağlılığı ilkesi gerçekleşmiştir.

Ancak Türkiye’de yürütmenin hukuka bağlılığı ilkesi bakımından beş adet pürüz vardır. Aşağıda sayacağımız beş adet işleme karşı dava açılamaz; bunlara karşı yargı yolu kapalıdır. Dolayısıyla bunlar ülkemizde hukuk devletinin istisnalarını oluşturmaktadırlar. Bu beş işlem söz konusu olduğunda, yürütme organı yine hukuka uymalıdır. Ancak bu durumlarda yürütme organının hukuka uyup uymadığının yargısal denetiminin yapılması mümkün değildir. Bu beş işlem şunlardır:

1. Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler (Anayasa, m.105/2 ve 125/2).

2. Yüksek Askerî Şura kararları (Anayasa, m.125/2).

3. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları (Anayasa, m.159/4).

4. Uyarma ve kınama disiplin cezaları (Anayasa, m.129/3).

5. Sıkıyönetim komutanının işlemleri (1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu, Ek m.3)[226].

Cumhurbaşkanının devletin başı sıfatıyla aldığı bazı kararların ve keza yasama ve yargı organlarıyla ilişkileri çerçevesinde yaptığı bazı işlemlerin yargı denetimi dışında bırakılmasında bir sakınca yoktur. Zira bu işlemler esas itibarıyla bir “idarî işlem” niteliğinde değildir. Ancak aşağıda Cumhurbaşkanını inceleyeceğimiz bölümde göreceğimiz gibi, Cumhurbaşkanının icraî nitelikte (örneğin YÖK Başkanını atama, Rektör atama gibi) bazı işlemleri tek başına yapıp yapamayacağı tartışmalıdır. Bu işlemleri tek başına yapabileceği kabul edilirse, Cumhurbaşkanının bu işlemleri aleyhine de dava açılamaması hukuk devleti ilkesine aykırı olur.

Diğer dört grup işlemin yargı denetimi dışında bırakılması hukuk devleti ilkesiyle çelişir niteliktedir. Bunları Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin pürüzleri olarak değerlendirebiliriz. Ancak bunların geçerliliğinden şüphe edilemez. Bunlar hukuk devleti ilkesi (m.2) ve idarenin bütün eylem ve işlemlerine karşı yargı denetimine tâbi olması ilkesi (m.125/1) karşısında özel hüküm niteliğindedir.

Görüldüğü gibi hukuk devleti yürütme organının eylem ve işlemlerinin yargı organları tarafından denetlenmesini gerektirmektedir. Ancak bu denetimin sözde kalmaması için, denetimi yapan mahkemelerin idareden bağımsız olmaları gerekir. Biz mahkemelerin bağımsızlığı ilkesini aşağıda yargı organını inceleyeceğimiz yirmibirinci bölümde ayrıca göreceğimiz için burada mahkemelerin bağımsızlığı konusuna girmiyoruz. Ancak şunu söyleyelim ki, Türkiye’de adlî ve idarî yargı alanında hakimlerin bağımsızlığı bakımından büyük bir problem olmamakla beraber, gerek askerî ceza yargısı, gerekse askerî idarî yargı alanında hakimlerin bağımsızlığı çok şüphelidir.

3. Yargı Organı da Hukuka Bağlı Olmalıdır

Hukuk devleti ilkesinin gerekleri konusunda şimdiye kadar yazılanlarda bizim görebildiğimiz kadarıyla “yargının hukuka bağlılığı ” diye bir şart ileri sürülmemiştir. O nedenle, bizim burada böyle bir şart ileri sürmemiz bazılarınca yadırganabilir. Ancak bunda yadırganacak bir yan yoktur. Eğer hukuk devleti, devletin hukuka bağlılığı anlamına geliyorsa, yargı da devletin üç temel organından biriyse, hukuk devletinin bir şartı da yargının hukuka bağlılığıdır. Yargısı hukuka bağlı olmayan bir devlette vatandaşların kendilerini güvencede hissedebileceklerini söylemek elbette mümkün değildir.

Anayasamız sadece yasama ve yürütme organlarının değil, yargı organının da hukuka bağlılığını açıkça öngörmüştür. Bir kere, yargı organlarının Anayasa ile bağlı oldukları açıktır. Zira, Anayasamızın 11’inci maddesi, “Anayasa hükümleri, yargı… organlarını… bağlayan temel hukuk kurallarıdır” demektedir. Diğer yandan, Anayasanın 138’inci maddesine göre, “hakimler… Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak… hüküm verirler”. Şüphesiz Anayasa Mahkemesini denetlediği kanun bağlamaz. Ama onun dışındaki bütün kanunlar, bütün mahkemeleri bağlar. Keza, Türk Medeni Kanununun birinci maddesi, “kanun lafzile ve ruhile temas ettiği bütün meselelerde mer’idir” demekte, kanunda hüküm yoksa, hakimin “örf ve adete göre, örf ve adet yoksa, kendisi vazıı kanun olsaydı bu meseleye dair nasıl kaide vazedecek idiyse ona göre” hükmedeceğini öngörmektedir. Türk Ceza Kanununun birinci maddesi de “kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz” demektedir. Buna göre, özel hukuk alanında kanunda hüküm varsa, hâkim kanundaki hükmü uygulamak zorundadır. Kanunda hüküm yoksa, örf ve adeti, o da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı, nasıl bir kural koyacak idiyse o kuralı uygulamak zorundadır. Ceza hukuku alanında ise hâkim münhasıran kanunu uygulamak zorundadır. Kanunda sanığın fiiline uygulanacak hüküm yoksa ceza hâkimi beraat kararı verir. Eğer hâkim kanunun Anayasaya aykırı olduğu kanaatine varırsa Anayasanın 152’nci maddesinde öngörülen usûlle kanun hakkında Anayasa Mahkemesinde itiraz yoluna başvurur. Bunların dışında bir hakimin kanundaki kuralı uygulamamak veya başka türlü uygulamak veyahut kanunda olmayan bir kuralı uygulamak gibi bir yetkisi yoktur. Görüldüğü gibi hukuk sistemimizde hâkim kanunla bağlıdır.

Anayasa Mahkemesi de kural olarak kanunlarla bağlıdır. Ancak Anayasa Mahkemesi kendi önüne iptal davası veya itiraz yoluyla getirilmiş bir kanunun hükümleriyle haliyle bağlı değildir. Anayasa Mahkemesi bu durumda Anayasanın hükümleriyle bağlıdır. Çünkü, Anayasanın 148’inci maddesine göre “Anayasa Mahkemesi, kanunların… Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler”. Eğer Anayasa Mahkemesi kanunların Anayasada bulunmayan bir ilke veya kurala uygunluğunu denetlerse veya Anayasa Mahkemesi kendisine Anayasa tarafından verilmemiş bir yetkiyi kullanırsa, hukuka bağlı olmanın dışına çıkmış olur, yani hukuk devleti ilkesini çiğnemiş olur. Kitapta yer yer örneklerini vereceğimiz gibi, Türk Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti ilkesini bazen çiğnediği gözlemlenebilir. Örneğin Anayasa Mahkemesi yetki kanunlarının Anayasada bulunmayan birtakım kriterlere uygunluğunu denetlemiş ve iptal etmiştir[227]. Keza Anayasa Mahkemesi Anayasanın kendisine vermemiş olmasına rağmen yürütmeyi durdurma yetkisine sahip olduğuna karar vermiş ve birçok kanun hükmünde kararnamenin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermiştir[228]. Anayasa Mahkemesinin bu kararları, onun kendisini hukukla pek de bağlı hissetmediğini göstermektedir. Bu ise hukuk devleti ilkesinin Anayasa Mahkemesi tarafından tipik bir ihlâlidir. Türkiye’de hukuk güvenliği yer yer bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından zedelenmiştir. Zira, Anayasada yazmayan bu prensipleri vatandaşların önceden bilip, davranışlarını ona göre ayarlamaları mümkün değildir.

Keza idarî yargı organları da sadece idarî işlemlerin hukuka, yani Anayasaya, kanuna veya duruma göre tüzüğe ve yönetmeliğe uygunluğunu denetleyebilir. İdarî yargı organları bunların dışında bir sebeple bir idarî işlemi iptal edemezler. Etmeleri durumunda “hukukîlik (légalité)” değil, “yerindelik (opportunité)” denetimi yapmış olurlar ki, bu, hukuk devleti ilkesinin tipik bir ihlâlidir. Bu husus ayrıca Anayasamızın 125’inci maddesinin dördüncü fıkrasında açıkça öngörülmüştür: “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez”.

Hukuk devletinde vatandaşlar hukukî güvenlik içinde yaşarlar. Bunun içinse, hangi kurallara tâbi olduklarını önceden bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlamaları gerekir. Hukuk devleti hukuk kurallarının belirliliği ilkesini gerektirir. Türk hukuk sisteminde belirlilik şartı gerçekleşmiştir. Kanunlar Resmî Gazetede yayımlanır. Bu şartı taşımayan bir kanun ilgililere uygulanamaz. Keza muhataplarına yükümlülük getiren kanunlar da kural olarak geriye yürümez. Böyle bir sistemde, yargı organlarına, yorum yoluyla norm yaratma yetkisi tanınması hukuk devleti ilkesine aykırı olur. Zira bu norm, olaydan önce değil, olaydan sonra yaratılacak ve bu normun muhatabı olan kişi haliyle bu normu önceden bilmeyecek ve davranışlarını ona göre ayarlayamayacaktır. Bu ise hukuk güvenliğini, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini sarsacaktır. O halde, bir hukuk devletinde, Montesquieu’nün ifadesiyle, “hakimler kanunun sözlerini telaffuz eden bir ağız”[229]dan başka bir şey olamazlar.

Hukuk Devleti Kavramı Hakkında Değerlendirme

Yukarıda gördüğümüz gibi, çok kısaca, hukuk devleti, hukuka bağlı olan devlet demektir. Hukuk ise anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik gibi kurallardan oluşan hiyerarşik bir düzendir. Tabiî hukuk anlayışı benimsenmedikçe, hukuk daima devlet tarafından konulmuş kurallardan oluşmaktadır. Devlet tarafından konulmamış bir kural, hukuk kuralı değildir. O halde, “hukuk devleti ” demek, “devlet tarafından konulmuş kurallara uyan devlet” temektir ki, bu aslında totolojik bir ifadedir. Bu anlamda, Hans Kelsen’in ifade ettiği gibi, aslında bütün devletler bir hukuk devletidir ve bu “hukuk devleti ” terimi bir “ıtnab (pléonasme )”[230]tan başka bir şey değildir[231].

O halde pozitivist teoride hukuk devleti kavramı operasyonel bir kavram değildir. Normlar hiyerarşisinin mevcut olduğu bir sistemde, hukuk devleti kavramına ihtiyaç yoktur. Her normun geçerliliği bir üst norma uygun olmasına bağlı olması ve bir normun üst norma uyup uymadığının yargısal denetiminin yapılması, devletin faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olduğu ve vatandaşların hukukî güvenlik içinde olduğu anlamına gelir. Böyle bir sistemde, hukuk devleti kavramına yer verilse bile değişen hiçbir şey yoktur; çünkü, “hukuk devleti” ifadesinde yer alan hukuk, pozitif hukuktan başka bir şey değildir. O halde “hukuk devleti” kavramının pozitif hukuk sistemine getirdiği bir yenilik, bir katkı yoktur.

Bu durumda, “hukuk devleti” kavramının operasyonel bir kavram, işe yarar bir kavram olabilmesi için “hukuk devleti” kavramındaki “hukuk”tan pozitif hukuku değil, bir başka şeyi anlamak gerekir. İşte bu husus, “hukuk devleti” kavramının niçin bu derece yaygın kullanıldığını göstermektedir. Aslında tabiî hukuka inanan yazarlar, Anayasanın 2’nci maddesinde geçen ve pozitif bir kavram olan “hukuk devleti” kavramının arkasına saklanarak, tabiî hukukçu düşüncelerini dile getirmektedirler. Bu şekilde hukuk devleti kavramının içeriği tabiî hukuk ilkeleriyle doldurulmaktadır. Bu durum göz önüne alındığında, hukuk devleti kavramının, gerek doktrinde, gerekse Anayasa Mahkemesi kararlarında gittikçe artan oranda kullanılmasının bizzat pozitif hukukun kendisi bakımından kaygı verici olduğu söylenebilir.

Anayasal sistemimizde tabiî hukuk içerikli bir hukuk devleti kavramının pozitif temeli yoktur. Böyle bir hukuk devleti pozitif geçerlilikten mahrumdur. Keza, böyle bir hukuk devleti kavramı içerik olarak objektif bir şekilde tanımlanabilir olmaktan çok uzaktır. Bazı yazarlara göre hukuk devletinin gereği olan bir husus, diğer bazı yazarlara göre hukuk devletinin bir gereği değildir. Yukarıda alıntılanan kararlardan görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi de genel olarak hukuk devleti kavramının içeriğini tabiî hukukçu unsurlarla doldurmaktadır. Böyle bir durumda, bir kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından hukuk devleti ilkesine aykırı bulunup bulunmayacağı önceden hiçbir şekilde öngörülemez. Anayasa Mahkemesi böylesine bir hukuk devleti kavramına bir kanunu aykırı bulabilir de, bulmayabilir de. Bu tamamıyla onun keyfine kalmış bir husustur. Böylesine muğlak ve keyfi bir kavram, bizatihi hukukun belirginliği ilkesine ve dolayısıyla hukuk güvenliğine ve nihaî olarak hukuk devleti ilkesine aykırıdır.

[206]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.89; Günday, op. cit., s.25; Sabuncu, Anayasaya Giriş, op. cit., s.57.

[207]. Anayasa Mahkemesi, 12 Kasım 1991 Tarih ve E.1991/7, K.1991/43 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 27, Cilt 2, s.652.

[208]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.89.

[209]. Günday, op. cit., s.24.

[210]. Ibid.

[211]. Ibid.

[212]. Ibid.

[213]. Ibid.

[214]. Ibid.

[215]. Ibid.

[216]. Ibid.

[217]. Ibid.

[218]. Ibid., s.25

[219]. Ibid.

[220]. Anayasa Mahkemesi, 25 Mayıs 1976 Tarih ve E.1976/1, K.1976/28 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.189 (ODTÜ Öğretim Üyeleri).

[221]. Anayasa Mahkemesi, 27 Mart 1986 Tarih ve E.1985/31, K.1986/11 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 22, s.120. Anayasa Mahkemesi bu tanımı değişik kararlarında tekrarlamıştır: Örneğin bkz.: Anayasa Mahkemesi, 2 Mayıs 1989 Tarih ve E.1988/36, K.1989/24 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 25, s.262; Anayasa Mahkemesi, 12 Aralık 1989 Tarih ve E.1989/11, K.1989/48 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 25, s.433-434. Aynı tanımın benzer bir şekilde tekrarlandığı yeni bir karar olarak bkz.: Anayasa Mahkemesi, 27 Mayıs 1999 Tarih ve E.1998/58, K.1999/15 Sayılı Karar, Resmî Gazete, 4 Mart 2000, Sayı 23983, s.29.

[222]. Anayasa Mahkemesi, 21 Haziran 1991 Tarih ve E.1990/20, K.1991/17 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 28, Cilt 1, s.100. Bu formül Anayasa Mahkemesinin 25 Mayıs 1976 tarih ve E.1976/1, K.1976/28 sayılı Kararında kullanılan formüle oldukça yakındır (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 14, s.189)

[223]. Anayasa Mahkemesi, 27 Mayıs 1999 Tarih ve E.1998/58, K.1999/15 Sayılı Karar, Resmî Gazete, 4 Mart 2000, Sayı 23983, s.27.

[224]. Anayasa Mahkemesi, 1 Temmuz 1998 Tarih ve E.1996/74, K.1998/45 Sayılı Krar, Resmî Gazete, 11 Mart 2000, Sayı 23990, s.27.

[225]. Anayasa Mahkemesi, 12 Kasım 1991 Tarih ve E.1991/7, K.1991/43 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 27, Cilt 2, s.652.

[226]. Ancak bu son husus Anayasadan değil, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun Ek-3’üncü maddesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla kanun koyucu dilediği takdirde bu kısıntıyı kaldırabilir.

[227]. Bu konuda bkz. Kemal Gözler, Kanun Hükmünde Kararnamelerin Hukukî Rejimi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.39-97.

[228]. Bu konuda aşağıda … bölüme bakınız.

[229]. Montesquieu, De l’esprit des lois, (1re partie), Livre I, Chapitre II, 6.

[230]. “Itnab (pléonasme)” söylenen şeyi tekrarlayan söz olarak tanımlanabilir.

[231]. Hans Kelsen, Théorie pure du droit, Traduction française de la 2e édition de la “Reine Rechtslehre” par Charles Eisenmann, Paris, Dalloz, 1962.

[232]. Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, op. cit., s.113.

[233]. Ibid.

[234]. Ibid.

[235]. Ibid.

Copyright

(c) Kemal Gözler. 2005. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler@hotmail.com adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir fikir ve sanat eserini herhangi bir yöntemle çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis cezası veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır.

Alıntılar (İktibas) Konusunda Açıklamalar

Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda (iktibaslarda) 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır: (1) İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır (m.35/1). (2) İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır (m.35/3). (3) İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır (m.35/5) [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. (4) İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir (m.35/5). (5) İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir (m.35/5).

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 21.2.2001 tarih ve 4630 sayılı Kanun ve 3.3.2004 tarih ve 5101 sayılı Kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 2 (iki) yıldan 4 (dört) yıla kadar hapis veya 50 (elli) milyar liradan 150 (yüzelli) milyar liraya kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birdencezalandırmaktadır.

Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve E.1980/1, K.1981/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.169-178 (www.anayasa.gen.tr/hukukdevleti.htm, 15 Kasım 2005).

Alman parlentosunda’ki Ermeni meselesi


href=“https://tekmanpost.files.wordpress.com/2012/10/yazicioglu1.jpg“>yazicioglu1
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

a.) 24 Nisan Ermeniler için özel bir gün. Her yıl bu tarihte, 1915’te hayatını kaybeden Ermenileri anıyorlar. 1915 sırasındaki uygulamalara soykırım diyebilmek için iki önemli kavram değerlendirilmeli: Birincisi, o fiillerin sadece o gruba mensup oldukları için uygulanması saiki; ikincisi ise o grubun varlığını ortadan kaldırmaya yönelik kasıt. “1915’e tehcir diyorum. Orada yaşanan trajediyi bu makalede tekrar tartışmaya gerek yok. Aslında bir katliam veya soykırım emri yoktur, sadece “Doğu Cephe’deki isyancıları Suriye’ye tehcir edin” emri vardır. Tehcir sırasında yorgunluk, hastalık, sıcaklık ve açlık nedeniyle ölen Ermeni sayısı çoktur, fakat bunlar düzensizlik yüzenden ölmüştür. Düzenli bir katliam sayesinden değil.

Bence tarih ibret almak, ders almak için vardır. Tarih bir intikam aracı değildir, tarih bir avantaj sağlama amacı gütmez. Bu nedenle her iki taraf ta geçmiş hataları (varsa) ders almalı, ve geleceği yine birlikte kurmalı, her iki taraf ta gelecek nesillere, düşmanlık değil barış ve dostluk içinde bir gelecek bırakmalıdır.

Günümüzde ise „Ermeni kimliğinin sağlığını Fransız’ın, Alman’ın, Amerikalının ve ille de Türk’ün soykırımı kabul edip etmemesine endeksli bir durumda bırakmak, Ermeni dünyasının artık terk etmesi gereken bir hatadır. Gayri bu hatadan uzaklaşmanın ve ‚Türk’ün Ermeni kimliğindeki bu etkin rolünden ötelemenin zamanı gelip de geçmiştir… Kimliksel dinginliğini ‚Türk’ün olumsuz ve kayıtsız varlığına kilitleyen Ermeni dünyasının, tüm ortak performansını dünya üzerinden ‚Türk’e baskı uygulamaya ve soykırımı kabul ettirmeye ayırması, ne yazık ki kimliğin uyanışını erteleyen koca bir zaman kaybından başka bir şey değildir… Ermeni kimliğinin ‚Türk’ten kurtuluşunun yolu gayet basittir: ‚Türk’le uğraşmamak… Gayrı Ermenistan’la uğraşmak“.

b.) I. Dünya Savaşı, 28 Temmuz 1914’te başlayan ve 11 Kasım 1918’de sona eren Avrupa merkezli küresel savaştır. Ermeniler, Almanların silahı, parası ve idarenin izniyle katliamla karşı karşıya kalmışlardır. Kürtlerin dini duyguları kullanılarak, Kürtler tarafından barbarca fiziken imha edilmişlerdir. Ermeni Meselesi ile Yahudilere yapılanlar arasında bir değerlendirme yapmak doğru olsa bile, karşılaştırma yapmak doğru değildir, çünkü 21 Milyon Yahudi fırınlarda zehirli gazla Alman Faşistleri tarafından imha edilmiştir.

Osmanlı Ermenilerine ne olduğunu Avrupa’da patlak veren I. Dünya Savaşı çerçevesinde değil, ancak Osmanlı toplumu bağlamında araştırırsak anlayabiliriz. Tehciri ise sadece askeri gereklilikler bağlamında ele almak doğru olsa bile, sevkin gerçekleşmesinin ardından Ermeni mülklerine el konulması ve Ermeniler karşı yapılan hoş olmayan Barbari sonuçları vardır. Bu sonuçları Recep Maraşlı soykırımı olarak değerlendiriyor. Maraşlı’nın araştırmalar sonucunda elde ettiği verilere objektif ve bilimsel gözle bakıldığında, görüşlerine onu incitmeden saygı duymak medeni bir cesarettir, kabul etmek ise zordur. Zira soykırım “bir halk veya milleti yok etmek” demektir. Ermeni Meselesi’ne bakarsak, Osmanlılar böyle birşey yapmak istememiştir.Osmanlılar bütün Ermeni halkını Suriye’ye sürmedi, sadece Doğu Cephe’nin altı vilayetinde yaşayan Ermeni isyancı Taşnak ve Hıncak üyeleri tehcir etmiştir. Osmanlılar diğer vilayetlerdeki Ermenilere dokunmamıştır. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi vilayetlerde yaşayan Ermeniler rahat bırakılmıştır. Osmanlıların amacı Ermeni isyancıları yok etmek değil, onları Suriye’ye tehcir etmektir. Bu yüzden Suriye’de daha halen binlerce Ermeni vardır.

Almanların, Ermenilerin tehciri kararında etkileri büyüktür. 1915 hadiseleri sırasında Amerika’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Henry Morgenthau, “Almanların Türkiye’de görev yapan büyük bahriye uzmanlarından biri olan Amiral Usedom’un bana ‘Bu tehciri Türklere Almanların tavsiye ettiğini’ açıklamıştı” diyor (Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Belge Yayınları, Birinci Baskı Aralık 2005, s.267). Federal Almanya Meclisi, almış olduğu bu kararla hem Büyükelçi Morgenthau’yu hem de bu yönde iddiada bulunanları tehcir konusunda doğrulamaktadır. Bu tür konularda karar verme yetkisi meclislerde ve siyasetçilerde değil. Tarihçilerdedir. Aslında bu meselede Almanya’nın veya hangi ülkenin ne dediği, meclisinde ne gibi bir karar aldığı da artık çok da önemsenmemeli ve ciddiye alınmamalıdır.
Alman Parlementosu Türklerle Ermeniler arasında bir savaş çıkarmak için, bilincli olarak kendilerinin parlementodaki görevlerini suistimal ederek, provakatör kararlar almaktadırlar. Alman anayasasına göre Alman Parlamentosunun görevi yasalar çıkartmak, vergiler ve devletin giderleri hakkında kararlar almak, hükümeti ve kamu kurumlarını denetlemek ve ülkenin dış politikasını belirlemektir. Parlamento kararları genellikle hükümetin verdiği önerilere dayanır.

Tarihimizde utanılacak hiçbir hadise yaşanmamıştır. Ne ABD’nin yaptığı gibi Kızılderili, ne İspanya’nın yaptığı gibi Müslüman, ne Almanya’nın yaptığı gibi Yahudi ne Rusya’nın Kafkasya’da uyguladığı soykırım ve sürgün politikaları gibi, Fransa’nın Ruanda ve diğer mağrip ülkelerinde uyguladığı soykırımlar gibi utanılacak katliam ve soykırımlar bizim tarihimizde bulunmamaktadır. Ama her ulusun tarihinde, acı olaylara rastlamak mümkündür. Önemli olan bu acıdan kurtulmak için ulusun ne yaptığıdır.

Bence Arşivler açılmalı, tarihçiler ve hukukçular bu konuda karar vermelidir, yoksa başka ülkelerin almış olduğu parlamento kararları uluslararası arenada Türkiyeyi bağlamaz. Dolayısıyla Türkiye haklı olarak Alman Parlementosu’nun bu konuda almış olduğu kararı, Ermenilerle Türkiyeyi tekrar karşı karşıya getirme provokasyonu olarak değerlendirmektedir. Zamanlamasıda zaten bu ğörüşün doğruluğunu gösteriyor. Zira günümüzde Ulusalcı Ermeni tarihçiler Türkiye’den üç şey bekliyor: Birincisi soykırım yaptığını kabul etmesini, ikincisi tazminat ödemesini, üçüncüsü de Kars, Ardahan, Erzurum ve Van’nın Ermenistan Cumhuriyeti’ne verilmesini.

c.) Nurettin Demirtaş’ın konuyla ilğili yazısının okudum içerik olarak büyük bir bölümüne katılmıyorum. Nurettin Demirtaş’ı eleştirmede ise Recep Maraşlı çok haklı. Fakat ben isterdim ki Kürtler adına Nurettin Demirtaş yazısında Ermenilerden açık açık özür dilesin. Ama o bu medeni cesareti makalesinde gösteremedi.

Aslında 1915 hadiselerinde Kürtler tetikçi olarak kullanılmıştır. Bu gerçeği inkar etmek mümkün değildir. Anadolu’da sık kullanılan bir tabir vardır. Derler ki, „Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmeği de üste ver.“Evet artık ekmeği ekmekçiye teslim etme zamanıdır. Bu tür konularda karar verme yetkisi meclislerde ve siyasetçilerde değil. Tarihçilerdedir. Hadiselerin doğru anlaşılması açısından Sayın Cumhurbaşkanımızın da sık sık ifade ettiği gibi söz tarihçilere bırakılmalı, her iki tarafın ve varsa üçüncü ülkelerin de arşivleri açılmalı ve gerçekler ortaya çıkarılmalıdır.

Liebe Freunde, bei der Deportation der Armenier durch das von allen Seiten überfallene Osmanische Reich kamen 1.5 Mio. Armenier um – ein schweres Verbrechen.
Doch die Tötung von über 2 Mio. Türken, und Kurden durch die Angreifer war genauso kriminell.
Hierüber verliert die Bundestags-Resolution kein Wort.

Yeni ‚Pelikan‘ vakasında Ahmet Davutoğlu’na çok ağır suçlamalar


Yeni ‚Pelikan‘ vakasında Ahmet Davutoğlu’na çok ağır suçlamalar

Flaş… İkinci ‚pelikan‘ olayı

Yeni ‚Pelikan‘ vakasında Ahmet Davutoğlu’na çok ağır suçlamalar
Gündem – 6 Haziran, 2016 – 14:12

Başbakanlık görevinden ayrılan Ahmet Davutoğlu’nun Mısır politikasını yerden yere vuran bir metin gecenin bombası oldu! ‚Uluslararası gazeteci-yazar‘ Fazıl Duygun imzasıyla yayınlanan metinde Ahmet Davutoğlu’nun Mısır politikasına sert eleştiriler yöneltildi, dikkat çeken kulis bilgileri paylaşıldı. ergregre_2.jpg

Ahmet Davutoğlu;na çok ağır suçlamalar

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun görevinden ayrılmasına giden süreçte kritik rol oynayan Pelikan Bildirisi yayınlandığı dönemde Türkiye gündemini uzun süre meşgul etmişti.

Davutoğlu’nun görevini Başbakan Binali Yıldırım’a devretmesinden haftalar sonra internette ikinci ‚Pelikan‘ olayı patlak verdi.

Regionpost’da Ahmet Davutoğlu’nun dış politika hamlelerini sert şekilde eleştiren bir metin paylaşıldı.

Cemil Barlas’a yakın bir internet sitesi olan Regionpost’da yer alan makele, yine Pelikan Bildirisi’nde olduğu gibi Cemil Barlas ve ona yakın isimler tarafından sosyal medyada paylaşıldı.

İşte ‚Uluslararası gazeteci-yazar‘ Fazıl Duygun imzasıyla yayınlanan ve büyük yankı uyandıracak o makale:

** Sayın Mustafi Başbakan

4 Mayıs’ta, Ak Parti genel başkanlığından istifa kararı alıp, Başbakanlıktan ayrılan Ahmed Davutoğlu için böyle bir yazıyı kaleme almayacaktım, ancak, özellikle İslamcı kalemşörlerin sersemlemeleri ve işi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a isyan ve öfkeye kadar vardırmaları beni yazıyı yazmaya itti.

Sayın Mustafi Başbakan, Ağustos 2014 tarihinde, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halkoyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olarak seçildiği ve makamını devrettiği tarihte, siz, kendisi tarafından seçilen biri olarak, kendisine Üstad Necip Fazıl’ın “Ustada kalırsa bu öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın mısralarının da bulunduğu, Utansın” isimli şiirini bir tabloya nakşettirerek, hediye ettiniz.

Sayın Mustafi Başbakan, siz, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından Başbakan olarak tayin edildiğinizde, ona, başkanlık sistemine geçiş için var gücünüzle çalışacağınız sözünü verdiniz. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimler esansında, halk oyula seçilen bir Cumhurbaşkanı olarak, yetkilerini tam bir şekilde kullanacağını ve yeni anayasanın bir ân önce çıkartılması gerektiğini defalarca ifade etti. Ancak başbakan olarak görev yaptığınız 20 aylık süreçte, bu konuda hiç bir ilerleme kaydedilmediği gibi, sık sık, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yetki tartışmasına girdiniz ve eski sistemdeki gibi, sembolik bir Cumhurbaşkanı, güçlü bir başbakan gibi bir pozisyon istediniz.

Bu 20 aylık süreçte, birçok defa Cumhurbaşkanı Erdoğan’la karşı karşıya geldiniz, onun sözlerini tekzibe kalktınız. Bir seçim mağlubiyetinin yaşanmasına sebep oldunuz, milletin sizden beklediği siyasî dönüşüm reformlarıyla ilgili olarak hep ayak direttiniz. Sizin bize yaşattığınız bu sıkıntıları aşağıda tek tek izah edeceğim. Hem dışişleri bakanı olarak ve hem de 20 aylık başbakanlığınızda, Türkiye’ye yaşattığınız ve bugün halâ devam etmekte olan sıkıntıları teker teker yazıp, anlatacağım. Ama önce, istifa etmenize sebep olan anonim ama meşhur şu Pelikan bildirisinde, size yönelik önemli bir ithamla işe başlamak istiyorum.

Dış Politikadaki basiretsizliğiniz ve açmazlarınız

O bildiride, siz, Türkiye’yi Suriye bataklığına sokmakla itham ediliyordunuz. Bildiride aynen şöyle deniyordu:

“Her şeyi o bilirdi. Ama teorik olarak.

Pratikte genelde çuvallardı.

Örnek; Suriye.

“6 ayda Esed devrilir” dedi. Demekle de yetinmedi, bütün planlarını buna göre yaptı.

B planı yoktu. Çünkü çok emindi. Kendinden. Zekasından. Bilgisinden. Okumasından.

Esed kaldı. Hoca çuvalladı. Sonra bir sürü sıkıntı.

REİS yine de hocayı başkan yaptı.”

Ben de aynen bu görüşteyim ve sizin dış politikada, iyi bir akademisyen olmakla beraber, çok kötü bir tatbikçi olduğunuz kanaatindeyim. Nitekim bu siyasi beceriksizliğiniz Türkiye’nin ve Müslümanların başına Suriye ve Mısır belâlarını açtı. Siz bu belâların yaşanmasında en büyük âmillerden birisiniz maalesef. Saha bilgi ve tecrübeniz koskocaman bir “SIFIR”

Bugün yaşamakta olduğumuz ve ABD tarafından Suriye’de kurdurulmak istenen PKK devletçiğinin oluşumundaki katkınız veya hafif tabiriyle, öngörüsüzlüğünüz, basiretsizliğiniz, hem Suriye’de milyonlarca Müslümanın kan ağlamasına ve hem de bizim stratejik bir sıkıntıya girmemize yol açtı. Bakın bizzat sizin abi dediğiniz ve Ak Partiden, sizin çevreniz gibi, olur olmaz Erdoğan’ı suçlama zırvalığına düştüğü için atılan eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış nasıl izah etmiş. 2013 yılında, bugünlerde sizin de müdavimi olduğunuz ajan yapılanma ve terörü örgütü FETÖ’nün Taraf’ına verdiği demeçte, sizin basiretsizliğiniz şöyle anlatmış:

” Türkiye öngöremedi mi Suriye’de bir Kürt oluşumu olacağını? Hamlelerini ona göre belirlemedi mi?

Öngörmüş olduğunu tahmin ediyorum ama olay yabancı bir ülkede cereyan ediyor. Türkiye’nin oraya müdahale etmesinin sınırları var. Ama bazı eksiklikler de olabilir tabii. Ağustos 2011 civarıydı. Ben hasbelkader Ortadoğu ülkelerinde en uzun süre görev yapmış Türk diplomatıyım. Biraz Arapça bildiğimiz için, biraz da toz yutunca değerlendirmelerim ötekilerden farklı oluyor. Böyle bir ihtimalin olduğunu o tarihte söylemiştim. Partideki arkadaşlarım -şimdi çok önemli mevkideler- “Ya Yaşar abi oradaki Kürtlerin hiç önemi yoktur, zaten dağınık yerlerdedir” gibi önemsemeyen beyanlarda bulundular. Başbakan’a bu şekilde anlattılarsa, dış politika da öyle oluşmuştur.“

Evet, siz değil miydiniz Sayın Mustafi Başbakan, o zamana bağlı olduğunuz Başbakan Erdoğan’ı bu yanlış stratejinizle yönlendirerek, bugün yaşamakta olduğumuz belâ ve sıkıntıların müsebbibi?

Ben ki, o zamanlar bir Ak parti muhalifi olarak, Suriye’deki Filistinli gazeteci dostlarımın davetiyle gittiğim Şam ‘da (Temmuz 2012) bunu bizzat görmüş ve Avni Özgürel beyin sahip olduğu, o zamanlar çok popüler olan, Birleşik Basın sitesinde (birlesikbasin.com) benimle gerçekleştirilen röportajda açıkça söylemiştim. Sizin Türkiye’yi Suriye’de nasıl bir bataklığa soktuğunuzu; Fetö’nün yargıdaki kurbanı bir gazeteci olarak,14 ay yattığım ve 2011 Ağustosunda tahliye olduğum Kızılcaham cezaevindeki gözlemlerimle taa 1yıl önce açıkça söylemiştim. Daha ortada (sonradan kışa çevrilecek) Arap baharı denen sosyal patlamalar, Libya’ya sıçramamışken, dönemin İngiltere Ankara Büyükelçisinin; Hatay, G.Antep, Kilis’e giderek “Buralarda milyonluk kamplar kurmak lâzım” sözlerini, ben bizzat Mart 2011’de gazetelerden okudum.

Daha Suriye olayları başlamadan önce, Rusya’nın Suriye’yi bırakmayacağını, bunun Libya’da Kaddafinin devrilmesinden sonra, çok büyük bir hata olacağını, buna çok dikkat edilmesi gerektiğini söylerken siz, bir bakan olarak, Rusya gibi bir belâyı nasıl görmezden gelip te, geçmişte İsrail’e karşı 3 defa savaşmış bir Suriye ordusu ortadayken, muhaliflerin ellerine tutuşturduğunuz keleşlerle, ha bugün, ha ayrın rejimi yıkıyoruz havası basabildiniz. IHH’dan Sayın Osman Atalay’a, Suriye muhaliflerine ya tank, topla destek verilsin veya hiç silaha bulaşmadan, tamamen demokratik çözüm yolları aransın, yoksa ortalık kan gölüne döner, yüzbinlerce Müslümanın canı gider diyerek, bunu görüştüğünüz yetkililere mutlaka söyleyin demiştim. Netice, benim gibi sahadaki bir insanı haklı çıkardı maalesef, sizi değil!

Suriye dönüşümde, oradaki Kürt örgütlerinin devletleşmekte olduğunu açıkça söyledim ama siz, onları, dağlı, köylü olarak biliyormuşsunuz galiba. Stratejik derinliğiniz bu kadarmış, Sayın Mustafi Başbakan.

Bu politikayı size, bugün sizi bir kukla gibi yöneten İngiliz Gül’ü Gülizabeth’in üfürmeleriyle benimsediniz ve Sayın Başbakanın itimadını kullanarak, dış politikada, Türkiye’yi büyük bir bataklığın içine soktunuz maalesef. Mesele, mültecilere sahip çıkılması değil, stratejik basiretsizlik neticesi, Suriye savaşının bugünlere kadar uzayacağını ve bugünlerin yaşanacağını hesap edememektir.

Başrolünü sizin oynadığınız bu stratejide, Suriye’yi hiç tanımadığınız gibi, sizi gaz veren Batılı dostlarınızın tuzağını da hiç görememişsiniz. Bakın, sizin bu basiretsiz Suriye siyasetinizi IHH Başkanı Sayın Bülent Yıldırım nasıl izah ediyor:

“İHH olarak Suriye’de muhaliflerin yanında olduklarını; ama hiçbir zaman bir iç savaşı da istemediklerini ifade eden Yıldırım; “Türkiye Suriye ile diplomatik ilişkileri kesmemeliydi ne olursa olsun. Altmış kere değil yüz kerede gitmiş olsa bin kere de gitmiş olsa Suriye’den de buraya insanlar gelmiş olsa da Türkiye devlet olarak Suriye ile ilişkilerini devam ettirmeliydi. Alttan STK’larda halkın taleplerinin yerine getirilmesi için çalışmalar yapmalıydı.” dedi. (Genç Öncüler dergiis, 25 Aralık 2014)

Suriye ve devamında bugün PKK/YPG’nin güçlenmesi ve ABD tarafından neredeyse devletçik kurma safhasına gelmesindeki en büyük rol sizindir, Sayın Müstafi Başbakan.

İhvan Faciası

Mısır’da, 30 yıllık diktatör Hüsnü Mübarek’in bir halk ayaklanmasıyla birlikte devrilmesiyle beraber, ülkeye huzur geleceği inancı hâkimdi. Buna en çok inananlardan birisi de, ülkenin köklü İslâmî hareketlerinden biri olan İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketiydi. Mübarek devrildikten 1 yıl sonra seçimler gerçekleştirildi. Seçimlerin 2. turunda, daha sonradan kendilerini devirecek olan Suud destekli hareketlerin oyuyla İhvan-ı Müslimin hareketi, %52’lik oy oranıyla 1. parti oldu ve Muhammed Mursi devlet başkanı oldu. Mursi daha 6 ayını doldurmadan, ülkede kıtlıklar baş göstermeye, buna bağlı olarak ta, sokak gösterilere yaşanmaya başlandı. Nitekim daha iktidarının 1. yılında Mursi devrildi, ve hareket kanlı bir şekilde bastırılarak, binlerce Müslüman katledildi. Peki, ne olmuştu da, 1 yılda rüzgâr tersine dönüvermişti?

Aslında İhvan hareketi seçimlere girmeyip, 1 dönem beklemeyi düşünmüştü. Ama Türkiye’deki Ak Parti iktidarı tarafından ikna edilerek seçimlere girmesi sağlanmıştı. Netice de hiç umulduğu gibi olmadı. Bülent Yıldırım bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiş: ”

“İhvan’ı Türkiye Zorladı

Mesela Mısır’da İhvan seçimlere girmek istemiyordu. Türkiye’nin zoruyla seçimlere girdi. Aslında seçimlere girmeme kararıyla haklıydı çünkü bütün yükü omuzlarına almış olacaktı. Nitekim öyle oldu ve Mursi hükümeti başarısız şekilde gösterilmesine sebep olundu.

Yıldırım, Mısır’da İhvan’ın seçimlere Türkiye’nin zoruyla girdiğini dile getirdi.“

Peki, İhvan Hareketinin göz göre göre yıkılmasına sebep olan şey neydi? Bunların en başında, Devleti başkanı seçilen Mursi’nin ilk ziyaretinn Suudi Arabistan’a gerçekleştirmesi ve Mısır’ı bağlayıcı kararlar almasıydı. O sıralar (yani Mursi seçildikten 1 ay sonra)Beyrut’ta, kendisiyle bir röportaj gerçekleştirmek üzere olduğum Türkiye tarihi uzmanı Muhammed Nureddin Bey şunları söylemişti: Mursi, Mısır gibi köklü bir ülkeyi Suud katarına vagon yaptığı için, bu ona karşı öfkeyi arttırır. Diğer önemli bir nokta Suud, İhvan’dan nefret eder, İhvan’ı, Suud’a mâhkûm bıraktı, göreceksiniz, Mursi 1 yıla kalmaz devrilir” demişti. Nitekim Mursi, Suud’un tavsiye ettiği Sisi’yi Genelkurmay Başkanlığına getirdi ve Sisi tarafından katliama maruz bırakıldı.
relkvregre.jpg

Şimdi şöyle söyleyelim, İhvan seçime girmek istemiyordu, Türkiye ikna etti, seçimlere girdi. Peki, darbeye doğru neden önlem almadı Türkiye? Diyeceksiniz ki nasıl bilsin darbe olacağını? Türkiye’den hanım bir gazeteci arkadaşım, darbeden tam 8 ay önce, Mısır’a gider ve Kahire, İskenderiye başta olmak üzere büyük şehirlerdeki bütün siyasi oluşumlarla birebir görüşür. Bize facebook üzerinden bu gözlemlerini anlatır ve hem Türkiye ve hem de İhvan hareketi yetkililerine ulaştırılmak üzere tam 180 sayfalık bir rapor hazırlar. Raporda, Devlet Başkanı Mursi’nin ordu tarafından devrileceği ve İhvan hareketinin şimdiye kadar görülmediği bir şekilde kanlı bir katliama maruz kalacağı yazılıdır. Nisan 2013 tarihli bu rapor, önemli bir bürokrat olan eşi tarafından bizzat elden, o zamanki Dışişleri Bakanı Davudoğlu’nun Müsteşarı olan Feridun Sinirlioğlu’na teslim edilir. Raporu hızlı bir şekilde okuyan Sinirlioğlu, telefonda arkadaşıma “Eşiniz hanımefendi hangi meyhanede kafayı çekiyor acaba” der.

Çok değil 2 ay sonra, 3 Temmuz 2013’te Mursi ve İhvan hareket, bizzat kendileri tarafından Genelkurmay Başkanlığına getirilen Sisi tarafından kanlı bir şekilde devrilir. Hem Sinirlioğlu ve hem de Hoca Davutoğlu, arka arkaya arkadaşımı arar ve sorarlar, eşinizle görüşebilir miyiz diye? Arkadaşım da hiç bozuntuya vermeden “Eşim şu anda, Kahire’nin en ünlü meyhanesinde kafayı çekiyor” der. Hoca, darbeyi nasıl önleriz? Diye bir laf edince, arkadaşım “Sayın bakanım ne darbeyi önlemesi, o geçti artık. Şimdi, darbe süreci nasıl yönetilir, ona bakmak lâzım” der ve kapatır.

Sayın Mustafi Başbakan, sizin siyasi ferasetiniz bu mu acaba? Sağır Sultanın bile duyduğu, herkesin bildiği şeyleri, bilmemek, duyamamak mı

İşte iptal başvurusu kararı! Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararı açıkladı


3[1]
ANAYASA Mahkemesinin, HDP ve CHP milletvekillerinin, dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili anayasa değişikliğine ilişkin iptal başvurusunu ret gerekçesi yayımlandı.

karar pdf düm dosya
Anayasa Yüksek Mahkeme’nin internet sitesinde yayımlanan gerekçeli kararda, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararlarının hukuki niteliği itibarıyla münferit birer parlamento kararı olduğunda duraksama bulunmadığı belirtildi. Kararda ayrıca, TBMM’nin kanun dışındaki işlemlerini oluşturan parlamento kararlarından yalnızca TBMM İçtüzüğü ile yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ve milletvekilliğinin düşmesine ilişkin kararların iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabileceğinin Anayasa’da kabul edildiği aktarıldı.

Kararın diğer ret gerekçeleri şu şekilde;

„Anayasa’nın 85. maddesi uyarınca denetime tabi tutulan yasama işleminin parlamento kararından ibaret olmadığı, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik tüm irade açıklamalarının anılan madde çerçevesinde denetiminin mümkün olduğu, aksi düşüncenin kabulü hâlinde dahi yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması sonucunu doğuran Kanun’un maddi anlamda parlamento kararı niteliğinde bulunduğu, Anayasa’nın değiştirilmesine ilişkin usullerden biri olan gizli oy yöntemine uyulmamış olması nedeniyle iptali talep edilen Kanun’un şekli anlamda da parlamento kararı niteliğinde olduğu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması usulünü düzenleyen Anayasa ve İçtüzüğün ilgili hükümlerine uygun hareket edilmediği, ilgili milletvekilleri haklarındaki isnatların ciddi olmadığı, siyasi saiklerle hareket edilerek anılan Kanun’un kabul edildiği, isnat edilen eylemlerin yasama sorumsuzluğu, ifade, örgütlenme, siyasi faaliyette bulunma, toplanma ve gösteri yürüyüşü düzenleme özgürlükleri kapsamında kaldığı, ilgili milletvekillerine savunma hakkı tanınmadığı, aynı fiilleri Kanun’un kabul tarihinden sonra gerçekleştirenler veya soruşturmaları bu tarihte henüz başlamamış milletvekillerinin yasama dokunulmazlığından yararlanmaya devam edecek olmaları nedeniyle milletvekilleri arasında eşitsizliğe ve ayrımcılığa neden olunduğu, dokunulmazlığın kaldırılmasına yönelik taleplerin tek tek tartışılarak ayrı ayrı karara bağlanmasının önlendiği belirtilerek Kanun’un, Anayasa’nın 2., 10., 13., 15., 19., 25., 26., 27., 67. ve 83. maddelerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İçtüzüğü’nün 131 ila 134. maddelerine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve eki protokollerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca yapılan inceleme toplantısında, başvuru dilekçeleri ve ekleri, Raportör Volkan HAS tarafından hazırlanan inceleme raporu, iptali talep edilen kanun hükmü okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmünün uygulanmayacağını öngörmektedir.

Bu kurala göre, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları, maddenin TBMM’ce kabul edildiği 20.5.2016 tarihi itibariyle maddede sayılan mercilere intikal etmiş olan milletvekillerinin tamamı hakkında, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan „Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.“ hükmü uygulanmayacaktır.

İptali talep edilen maddenin ikinci fıkrası ise bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on beş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, TBMM Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaların, gereğinin yapılması amacıyla yetkili merciine iade edileceğini öngörmektedir.

Anayasa’nın 85. maddesinde „Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine 84 üncü maddenin birinci, üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre karar verilmiş olması hallerinde, Meclis Genel Kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak yedi gün içerisinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın, Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini onbeş gün içerisinde kesin karara bağlar.“ denilmektedir.

Anayasa’nın 148. maddesinin birinci fıkrasına göre, „Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler… Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler…“. Maddenin ikinci fıkrasında ise „Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir…“ denilmektedir.

Anayasa’nın yasama dokunulmazlığını öngören 83. ve milletvekilliğinin düşmesini düzenleyen 84. maddeleri gözetildiğinde, Anayasa’nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararlarının hukuki niteliği itibarıyla münferit birer parlamento kararı olduklarında duraksama bulunmamaktadır. TBMM’nin kanun dışındaki işlemlerini oluşturan parlamento kararlarından yalnızca TBMM İçtüzüğü ile yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ve milletvekilliğinin düşmesine ilişkin kararların iptali talebiyle Anayasa Mahkemesine başvurulabileceği Anayasa’da kabul edilmiştir.

Anayasa’nın 85. maddesi uyarınca inceleme yapılabilmesi için yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin bir parlamento kararının bulunması gerekliliğine karşın, iptali talep edilen kural, 316 milletvekili imzasıyla 12.4.2016 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan „Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi“ ile başlayan yasama süreci sonunda kabul edilmiştir. „Teklif“ ile başlayan süreç, „Anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halkoylamasına katılma“ başlığını taşıyan Anayasanın 175. maddesinin öngördüğü „özel“ süreçtir. Bu sürecin teklif, oylama, kabul ve yürürlüğe girme yönlerinden özel biçim koşulları olduğu gibi, bu süreç sonunda ortaya çıkan Meclis iradesine özel hukuksal sonuçlar bağlanmıştır. Bu suretle kabul edilen Anayasa değişikliğine ilişkin kanunun esas yönünden denetimi olanaksız olup şekil yönünden ise 148. maddede belirtilen çerçeve içinde denetlenebilmesi mümkündür. Anılan maddeye göre Anayasa değişikliklerinin şekil bakımından denetimi teklif ve oylama çoğunluğu ile ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlıdır.

Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların şekil bakımından denetimi, Anayasa değişikliğine ilişkin kanunun Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten itibaren on gün içinde Cumhurbaşkanı veya TBMM üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Somut iptal taleplerinde bu şartların gerçekleşmediği de açıktır.

Anayasa’da değişiklik yapan bir kanunun Anayasa Mahkemesince denetimi ancak Anayasanın 148. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca açılan bir iptal davası ile mümkün olup söz konusu kanunun Anayasa’nın 85. maddesi çerçevesinde denetlenebilmesi olanaklı değildir. Anayasa değişikliğine dair kanunun kabulü sırasında meydana geldiği iddia edilen şekil aykırılıkları da ancak, Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak açılan bir iptal davasının konusunu teşkil edebilir.

Anayasa’da açıkça öngörülmüş bir dava yolu kapsamında denetim olanağı bulunan ve özel koşullara tabi tutulan Anayasa’ya aykırılık iddiasının, iptali talep edilen kuralın parlamento kararı niteliğinde olduğu ileri sürülerek Anayasa’nın 85. maddesine göre milletvekillerinin münferit iptal taleplerine konu edilmesi, Anayasa’nın 148. maddesi hükmünün anlamsız ve işlevsiz hâle gelmesi sonucunu doğurur.

Açıklanan nedenlerle, başvuru konusu 6718 sayılı Kanun’la Anayasa’ya eklenen geçici 20. maddenin, Anayasa’nın 85. ve 6216 sayılı Kanun’un 54. maddeleri uyarınca iptali ve yürürlüğünün durdurulması taleplerinin reddi gerekir.“

Karar

Çevirme köyü sakinlerinden Murat Kemaloğl’nun vefatı nedeniyle kaleme aldığım Taziye mesajı.


murat kemal oğlu

Çevirme köyü sakinlerinden Murat Kemaloğl’nun vefatı nedeniyle kaleme aldığım Taziye mesajı.

Erzurum’un Tekman / TATOS ilçesinin Çevirme köyü sakinlerinden Murat Kemaloğl’nun tedavi gördüğü Erzurum Araştırma Hastanesi’nde hayatını beyin kanaması nedeniyle kaybettiğini bugün derin üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.

Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta ailesi ve tüm Erzurumlular olmak üzere, dostlarına, yakınlarına ve Tekman’lılara sabr-ı cemil niyaz eder, Sevenlerine, yakınlarına ve tüm Çevirmelililere /Tatoslululara taziyelerimi iletirim.

Em ji XWEDA Hatine û Bêguman Dîsa Her Dê Vegerin Wî. XWEDÊ wî bi rehma xwe şad bike û cihê wî bike biheşt.

Merhum Murat Kemaloğlu’nun ruhuna el Fatiha
El Fatiha

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Lüxsemburg 01.06.2016