Just another WordPress.com site

Archiv für März, 2016

Taziye Mesajı -Hacı-Mehmet Sait Sarıkan’ın vefatı nedeniyle kaleme aldığım taziye mesajı –


Hacı-Mehmet Sait Sarıkan’ın vefatı nedeniyle kaleme aldığım taziye mesajı.

Tanıdığım günden beri ilmi ve faziletiyle Tekman halkının mümtaz simaları arasında yer alan ve uzun yıllar halkımıza Tatos’ Belediyesinde Zabıta Genel Müdürü olarak hizmet eden, gönül dili ve hizmet heyecanı ile Tekman halkı için koşturan, Tekman’ Belediyesinden Emekli Zabıta Genel Müdürü Değerli Hacı-Mehmet Sait Sarıkan hazretlerinin 31 Mart 2016 tarihinde nekahet dönemini atlatamayarak Hakk’a yürüdüğünü şimdi derin üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.

Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta ailesi ve tüm Tekman’lılar olmak üzere, dostlarına, yakınlarına ve yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederim.

Em ji XWEDA Hatine û Bêguman Dîsa Her Dê Vegerin Wî . Me wefata welatperwer, azadîxwaz û lehengê tekoşîna doza Kurdistanê, Siyasetwanê Kurd-Kurdistanî Birêz Hacı-Mehmet Sait Sarıkan bi xemgînî bîhîstiye. Em ji XWEDAyê heq bi merhûm Birêz Hacı-Mehmet Sait Sarıkan re rehmetê û ji malbat, rêheval, hezkiriyên wî û gelê Kurdistanê re jî sersaxiyê dixwazin.
XWEDÊ wî bi rehma xwe şad bike û cihê wî bike biheşt.

dette

RUHUNA EL FATİHA

Kardeşiniz
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Advertisements

Şeyh Said ve Said Nursi önerisi Meclsite reddedildi


Şeyh Said ve Said Nursi önerisi Ak Parti ve MHP’nin oylarıyla reddedildi
Şeyh Said, Bediüzzaman Said-i Nursi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin tespiti ve iadesiyle ilgili yapılan Meclis araştırması açılması önerisi AK Parti ve MHP’nin oylarıyla reddedildi.
Şeyh Said ve Said Nursi önerisi Ak Parti ve MHP’nin oylarıyla reddedildi
TwfsMJs2VN
TBMM Genel Kurulu’nda, HDP’nin, Şeyh Said, Saidi Nursi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin tespiti ve iadesiyle ilgili Meclis araştırması açılması önerisi kabul edilmedi.
HDP; TBMM Danışma Kurulunda uzlaşma sağlanamaması üzerine, grup önerisini Genel Kurula taşıdı. Öneri üzerinde konuşan HDP Bingöl Milletvekili Hişyar Özsoy, 1925 yılında 46 arkadaşıyla Dağkapı’da asıldıktan sonra kimsenin bilmediği çukura gömülen Şeyh Said (r.a)’in cenazesinin 1960 darbesinden sonra Şanlıurfa’dan alınarak bilinmeyen yere götürüldüğünü söyledi.
Kürtlerin değer biçtiği kişilerin cenazelerine yapılan uygulamanın bugün de sürdüğünü, birçok yerde ailelerin çocuklarının cenazelerini teşhis edemediğini dile getiren Özsoy, „Kürtlerin ölü bedenlerine yapılan hakaret son bulsun. Bu uygulamaların İslam hukukunda, savaş hukukunda, insan hakları hukukunda ve TCK’da yeri yoktur. Söz konusu Kürt olunca kendi yasasına bile riayet etmeyen bir devlet anlayışı var. Kürtlerin insanca ölememe sorunu var“ dedi.
„Said-i Kürdi’den Said Nursi çıkmaz“
Öneri aleyhinde söz alan AK Parti Isparta Milletvekili Sait Yüce, şunları kaydetti:
„Said Nursi’den Said-i Kürdi çıkar ama Said-i Kürdi’den Said Nursi çıkmaz. Öcalan’ın bu Said’lerle ilgili hem ‚gerici‘ hem ‚İngiliz ajanı‘ diye beyanları var. Öneriyi verenlerin Öcalan ile de hesaplaşmaları gerekir. Kürt milliyetçilerinin Said Nursi’den ellerini çekmeleri ve onu siyasi bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmeleri ahlaki bir sorumluluktur. Said Nursi sadece Kürtlerin değil, Türkiye’nin, hatta alem-i İslam’ın çimentolarından biridir ve öyle de kalacaktır. Tek partinin baskı ve zulüm ortamının yöneticileri insanlığa, İslamiyet’e, kardeşliğe yakışmayan vahim hatalara imza atmışlardır. Biz yakın tarihimizdeki bu kabul edilemez zulüm ve yanlışlıkları sonuna kadar reddediyoruz. O zulümleri yapanlar bu insanların dirisinden rahatsız oldukları gibi, ölüsünden, naaşından, kabirlerinden de rahatsızdılar, mezarlarını bu yüzden de kaybettiler.“
Yüce, önerinin yapıcı değil, ayrıştırıcı bir nitelik taşıdığını ve Kürt milliyetçiliğine sembolik kazanımlar sağlamayı amaçladığını öne sürdü.
AK Parti Sinop Milletvekili Nazım Maviş de öneri aleyhine yaptığı konuşmada, HDP’nin samimi olmadığını, ölüler dahil her türlü kutsaldan siyasi rant devşirdiğini savunarak, „HDP’nin temsil ettiği değerler, Bediüzzaman’ın, karşısında mücadele ettiği değerlerdir. Bediüzzaman, Şeyh Sait, Seyit Rıza da bu toprakların değerleridir. Doğru ya da yanlış, bu toprakların değerlerinden beslenerek fikir üretmiş, çözüm sunmuşlardır. Siz bu coğrafyanın problemlerinin çözümünü Marksist ya da Leninist teoride arayacağınıza Bediüzzaman’ın reçetelerinde, risalelerinde arasaydınız, bugün, bu samimiyetinizi burada tartışmıyor olacaktık. Eğer siz samimi olsaydınız, bugün Türkiye bölgenin ve dünyanın en huzurlu ülkelerinden birisi olacaktı“ görüşünü savundu.
AK Parti ile HDP arasında tartışma
Öneri üzerindeki görüşmelerde AK Parti’li ve HDP’li milletvekilleri arasında tartışma yaşandı.
HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş, iktidarın hiçbir insani değeri tanımadığını savunarak, „Önce siz IŞİD ile aranıza mesafe koyun, Brüksel’de, Taksim’de bomba patladı. IŞİD dünyanın başına bela. IŞİD’i besleyen, bu hale getirenler önce onlarla kendi arasına mesafe koysun. İktidar, şu anda Kürt illerinde PKK , terörle değil, halkla savaşıyor. Halka savaş açmış durumda. İstismar konusunda Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek kadar istismarcı bir partisiniz“ dedi.
AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, sataşma gerekçesiyle söz alarak, şunları söyledi:
„AK Parti ve hükümetin savaştığı bir tane yer var; alçaklarla, teröristlerle, Güneydoğu’yu harabeyle çevirenlerledir. PKK, Ankara’nın göbeğinde, en ağır terör faaliyetlerini yaptığında ses çıkarmayanlar, IŞİD yapınca laf söylemeye kalkıyorlar. Sahte yaklaşımlar, iki yüzlü yaklaşımlar halkın gördüğü gerçeklerdir. Terörün her birisi lanetlidir; IŞİD de yapsa öyle, PKK da öyle, DHKP-C de öyle. Samimiyseniz, terörün hepsine tepki göstermeniz lazım. Terör, Brüksel’de de terör, Taksim’de de terör, Ankara’da da terör. Onlara ses çıkarmayacaksınız ancak çukur kazarak, hendek kazarak bu ülkenin güvenlik güçlerini, sivil insanlarını şehit edeceksiniz ama bununla ilgili ufak bir eleştiri olduğunda en ağır ifadeleri kullanacaksınız. Hem de kim kullanacak? Daha dün, nevruz gibi tüm bölgemizin kutladığı bir bahar bayramında, arkasında kalaşnikoflu fotoğraflarla miting yapanlar diyecek. Haydi oradan size.“
HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken de sataşma gerekçesiyle söz alarak, sivilleri hedef alan tüm saldırıları ayrım yapmadan kınadıklarını belirterek, „Hükümetin sorumluluğunu gözardı edecek, sizi aklayacak birtakım hamaset bildirilerinin altına imza atmadık, atmamaya devam edeceğiz. İkircikli davranan sizsiniz. IŞİD saldırı yaptığında deklarasyon imzalamıyorsunuz. Bu sizin iki yüzlülüğünüzü gösterir. Siz bu ülkenin adını IŞİD ile özdeşleştirdiniz. Yazıklar olsun“ dedi.
AK Parti’li Turan, tekrar söz aldı ve bazı fotoğraflar göstererek, „Daha dün kalaşnikof arkada, siz konuşma yapıyorsunuz. İnsan biraz mahcup olur, yüzü kızarır. Daha vahimi bunun adı ‚barış mitingi’… Devam edin, halk sizi görüyor. Daha önce ‚bebek katili‘ ifadesi vardı. Sizi tebrik ediyorum; ‚bebek katili‘ ifadesinin ötesine geçtiniz, doğmamış bebeklerin katili haline geldiniz. Ankara saldırısında 6 aylık bebek öldü, doğmamamış bebeğin katilisiniz“ diye konuştu.
Birleşimi yöneten Başkanvekili Ahmet Aydın, tartışmanın sürmesi üzerine, „Terör konusunda ortaklaşmayacağız da hangi konuda ortaklaşacağız? Allah aşkına bunun üzerinde polemik yapmayalım. IŞİD, PKK, DHKP-C ve her türlü terör grubunu ayaklar altına alalım ve hep birlikte lanetleyelim“ dedi.
Konuşmaların ardından Şeyh Said, Bediüzzaman Saidi Nursi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin tespiti ve iadesiyle ilgili Meclis araştırması açılması önerisi AK Parti ve MHP’nin oylarıyla reddedildi.

Heyet sessiz. Sn. Öcalan ise soruyor, Kim yaptı bu işleri? Sorumlusu kimdir?


ocalankitapa

Tarih: 26 Nisan 2014
Katılımcılar: Devlet yetkilisi, Pervin Buldan, İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder, Abdullah Öcalan.

İdris Baluken: Bizden kaynaklı bazı yanlışlar vardı. Bazı yerlerde yerelden aday gösterilmemesi oy kaybettirdi.

Öcalan: Kim belirledi bunları?

Baluken: Seçim komisyonunun çalışmalarıyla belirlendi.

Öcalan: Kimdir bu seçim komisyonu? Kandil tarafından mı belirlendi, yoksa siz mi belirlediniz?

Sırrı S.: Kandil belirledi.

Öcalan: Tamamıyla mı onlar belirledi? Parti meclisinde belirlenmedi mi bu komisyon?

Pervin B: Hayır, Parti Meclisi’nde ya da MYK’da belirlenmedi.

Öcalan: Böyle şey olur mu? Siz niye müdahale etmediniz? Devrimci cesaretiniz yok mu? Beni niye uyarmadınız?

Sırrı S.: Başkanım, yaşanan sıkıntıları size iletmiştik. Siz de Seçim Komisyonuna yönelik ağır eleştirilerde bulunmuştunuz.

Öcalan: Ona rağmen mi dikkate almadılar?

Baluken: Onlar da gerekli tedbirleri alacaklarını söylemişlerdi. Ancak Seçim Komisyonu buna rağmen BDP, DTK eşbaşkanlarıyla, parti meclisi ve MYK ile birlikte bu süreci ortaklaştırarak yönetmedi.

Öcalan: Kimdir bu seçim komisyonundakiler? İsim verin bana.

Heyet: (Sessiz kaldı)

Öcalan: Korkmayın, tek bir isim istiyorum.

Heyet: (Yine sessiz kaldı)

Öcalan: Kim yaptı bu işleri? Sorumlusu kimdir? Bütün sorumlusu Kandil’dir. Kandil’e deyin ki, kim yaptıysa bu işleri onun gözünü oyacağım. Kandil karışmayacak bu işlere! Kandil yazılarında bana çok bağlı görünüyor ama pratikte öyle davranmıyor. Bu böyle olmaz! Ne BDP ne HDP adına bu yapılamaz. Ders çıkaracak ve çok şiddetli özeleştiri verecekler. Ben devlete de söylüyorum, benimle iş yapacaksanız, benimle ciddi konuşacaksınız diyorum. Sizin de daha cesur olmanız lazım. Ben size benim adıma müdahale edin demiştim. Benim yetkilerimi kullanmalısınız demiştim. Selahattin’e de bunları söylemiştim. Selahattin de buradan gittikten sonra 24 saat bile geçmeden bu dayatılanlara boyun eğiyor. (Pervin ve İdris’e dönerek) Kandil’in bana karşı bir tavır alma durumu olabilir mi? Gözlemleriniz nelerdir?

Buldan ve Baluken: Böyle bir durum yoktur, aksine hepsi size çok bağlılar, biz bunu gözlemledik. “

NOT:
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın „İmralı Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa“ isimli kitabı „İmralı notları“ alt başlığıyla Mezopotamya Yayınevi tarafından Avupa’da çıktı. Kitabın arka kapağında Öcalan’ın 21 Mart 2013 Nevruz’un da yayınladığı mesajının bir bölümü yer aldı.

Kitapta Öcalan’la İmralı’da 3 Ocak 2013 tarihinden bu yana yapılan görüşmeler, Öcalan’ın yazdığı mektuplar ve gönderdiği mesajlara yer verildi. Kitap Mezopotamya Yayınevi tarafından Avrupa’da basıldı.

ANF’de yer alan habere göre, yayınevi barış sürecini, gerçekleşen görüşmeleri, gönderilen mektupları tüm çıplaklığıyla okuyucuya sunmayı hedefledikleri bu çalışmanın, Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi’nin emeği ve katkılarıyla hazırlandığını belirtti. Yayınevi kitabın önsözünde, belgeleri okurlara ‘’Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümüne katkı sunmak’’ amacıyla hazırladıklarını açıklıyor.

“İmralı Notları” alt başlığıyla yayınlanan kitap görüşme notları, mektuplar ve mesajlar olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Kitabın birinci bölümü ‘Görüşme notları’ üst başlığı altında 3 Ocak 2013 tarihli ‘Barış için 20 yıldır uğraşıyorum’ başlıklı notlarla başlıyor.

Birinci bölümdeki notlardan bazıları ise şunlar:

Bu süreci biz hazırladık (18 Mart 2013), Normalleşme tüm KCK yapısını kanun içine almaktır (7 Haziran 2013) , Karanlık dehlizlerin kilitlerini açarak yürüyorum (17 Ağustos 2013), Anti Kürt ittifakı sürdürülürse savaş kaçınılmaz olur (9 Kasım 2013),Ermenilere tarihsel kardeşlik kültürüyle yaklaşıyoruz (11 Ocak 2014), Otoriter Erdoğan ve hegemonik AKP anlayışını kabul etmeyiz (1 Haziran 2014), Müzakere tüm vatandaşların haklarını yasallaştırmak demektir (26 Haziran 2014), Siyaset öngörebilmektir(15 Ağustos 2014)

İkinci bölümde ise, PKK-KCK Genel Başkanlık Konseyi ve Yürütme Kurulu’na, HPG ve KONGRA GEL Eşbaşkanlık Divanı’na, Avrupa KCK Yönetimine, KJB ve PAJK Yönetim Kurulu’na, BDP Yürütme Kurulu’na gönderilen ‘Mektuplar’ yer alıyor.

Mesajlar’dan oluşan üçüncü bölüm ise, tarihi öneme sahip Newroz mesajı ile başlıyor. ‘Mazlumların özgürlük Newroz’u kutlu olsun (21 Mart 2013) ‘ başlıklı mesaj dışında, ayrıca Kürdistan Demokratik İslam Kongresi’ne (24 Nisan 2014), BDP Kongresi’ne ve HDK-HDP Kongresi’ne (25 Nisan 2014) gönderilen mesajlara yer veriliyor.

Kitabın arka kapağında yer alan bölüm:

„Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler. Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir. Savaşlardan, çatışmalardan, bölünmelerden yorgun düşen Ortadoğu halkları artık kökleri üzerinden yeniden doğmak, omuz omuza ağaya kalkmak istiyor. Bu Newroz hepimize yeni bir müjdedir.

Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor. Batının çağdaş uygarlık değerlerini toptan inkar etmiyoruz. Ondaki aydınlanmacı, eşit, özgür ve demokratik değerleri alıyor kendi varlık değerlerimizle, evrensel yaşam forumlarımızla sentezleyerek yaşamlaştırıyoruz.

Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır. Selam olsun bu sürece güç verenlere, demokratik-barış çözümünü destekleyenlere Selam olsun halkların kardeşliği, eşitliği ve demokratik özgürlüğü için sorumluluk üstlenenlere!“

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:


Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:
Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:
Burs vermiş, himmet etmiş, kermes düzenlemiş masum hayırseverleri yakın takibe aldıkları kadar eli kanlı teröristleri izlemiyorlar!..

*İslam dünyası var olduğu günden beri hiç bu ölçüde mesâvîye, bu ölçüde derbederliğe, bu ölçüde parçalanmaya, bu ölçüde birbirine düşmeye maruz kalmamıştır zannediyorum.

*Değişik yerlerde katmerli zulümler yaşanıyor, insanlara gadrediliyor. Ümit veriyorsunuz bir kısım kimselere, “Size arka çıkarız!” diyorsunuz. Bir göç silsilesi başlıyor. Geliyorlar; bakamıyor, edemiyor, göremiyor, kollayamıyorsunuz. Her gün bir sürü mü’min, çoluğu çocuğuyla deryada boğuluyor; gittiği ülke kapılarından geriye çevriliyor. Ve televizyonlar bunları neşrediyor. Siz bu tabloyu görüyorsunuz. Yüreğiniz ürpermiyorsa, gözünüz yaşarmıyorsa, insanlık adına kaybettiğiniz şeylerin farkında değilsiniz.

*Kendi ülkende kıyametler kopuyor. Her gün bir yerde toplar, gülleler patlıyor; canlı bomba denaetleri, şenaatleri irtikâp ediliyor. Kimin ne olduğu belli değil, bir sürü masum insan ölüyor; bu Hristiyan da olsa, Yahudi de olsa, Müslüman da olsa, ateist de olsa, deist de olsa, materyalist de olsa insandır. Haksız yere bu insanlar öldürülüyor.

*Sistem, başkalarının arkasından koşturup duruyor. Masum insanları yakın takibe almış, onları izliyor. Onları yok etme, onlar hakkında kötülük yapma denaeti arkasından koşuyor.

Çocuk çocuğun elinde kalmış zavallılar ülkesinde, “sıfır sorun” safsatası dillerde!..

*Manzara bu. Ama birileri hala Pakraduni Akıllı Mehmet Efendi gibi konuşuyor. Kırk kişi bir yerden yuvarlanıyorlar; otuz dokuzu ölüyor, diğerinin de kolu kanadı kırılıyor. Soruyorlar; “Akıllı Mehmet Efendi ne oldu?” O, “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık!” diyor.

*Dünya alev alev yanarken, o kendi ülkeni de sararken ve her gün bir sürü insan orada zulme, gadre, mağduriyete, mazlumiyete uğradığından dolayı inlerken hâlâ bazıları “sıfır problem” diyorlarsa, biz her şeyle beraber aklımızı, mantığımızı, diplomasi düşüncemizi bile kaybetmişiz, çoluk çocuğun elinde kalmışız demektir.

*Meseleyi sadece zalimin zulmüne de bağlamamak lazım. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri kullanır. Zalim, Allah’ın kılıcıdır. Allah, önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır.

“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur.”

*Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece zalimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*“Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir.” (Hud, 11/117) ayet-i kerimesinden ve ondaki “muslihûn” tabirinden hareketle, belaların def’ine vesile olan ıslahçılar belaların önünde set gibidirler.

*Bir yerde hak ve hakikati dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o beldeyi bütün bütün mahveden semavî ve arzî belâlar vermeyecektir. Fakat o ıslahçılar vazifelerini gereğince yapmıyorlarsa veya vazifelerini yapmalarına engel olunuyorsa, bu hal büyük felaketlere davetiye çıkarmak demektir. Bundan dolayıdır ki, Bediüzzaman Hazretleri İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle demiştir: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.”

*İnanan insan, maruz kaldığı musibetleri değerlendirirken önce nefis muhasebesinden başlar. Bu sorgulamayı biraz da başında bulunduğu işle doğru orantılı olarak ele alır. Dolayısıyla müminin vazifesinin ağırlığı arttıkça, onun muhasebesi de daha derince olmalı ve o, sorumlu olduğu dairelerin her birinde yaşanan falso ve fiyaskoları kendinden bilmelidir.

*O, bütün olumsuzlukların, Allah’la irtibatını sağlam tutamama, İslâmiyet’i derince duyup hissedememe, Hazreti Rehber-i Ekmel’in düsturlarını güzel bir şekilde yorumlayamama, içinde bulunduğu şartları doğru okuyamama, hasım cepheyi iyi tanıyamama vs. gibi kendine ait boşluklardan kaynaklandığını düşünmelidir. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır: “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ, 42/30)

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve musibetlerin ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Bu inanç, bir taraftan Allah’a karşı hamd, şükür ve sena hissini tetikler; diğer yandan da istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe duygusunu harekete geçirir.

Gariplerin en önemli özellikleri her şeye rağmen sulh, tamir ve ıslah ehli oluşlarıdır.

*Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Bahtiyar garip; yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılamayan; yüksek idealleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı, fevkalâde himmeti, üstün azmi ve adanmışlık ruhu dolayısıyla çevresi tarafından garipsenen insandır.

*Garipler, içinde yaşadıkları çağ itibarıyla, sanki o çağın insanları değildirler. Çevrelerinde Allah’tan kopmuş, peygamber tanımayan, zulmü ahlak haline getirmiş olan kimseler vardır. İftirayı, tezviri, yalanı meslek ve sanat haline getirmiş kimseler içinde horlanan ve yine bir hadisin ifadesiyle “kapı kapı kovulan” insanlardır garipler. Fakat onlar her şeye rağmen durdukları yer itibariyle dimdik dururlar; Allah’ın inayetiyle bütün ters esintileri geriye çevireceklerine inanırlar. Ne ölçüde olursa olsun, fesadın tahrip ettiği şeyleri tamire çalışırlar.

Dönme, devrilme, takılıp kalma veya alınıp satılma yürünen yolda pişmanlık işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı nedamet ifadesidir.

*Yaptığı hizmetleri dünyevi bir kısım menfaat ve çıkarlara bağlamış insanlar samimi olamayacakları gibi, onların ortaya koyacakları şeyler için de devam ve temadi söz konusu değildir.

*Yürüdüğümüz yolun hakkaniyetine inanıyor musunuz?!. İnanıyorsunuz. Bir sürü dökülen insan oldu. Baskılar karşısında başkalarının vesayeti altına giren insanlar oldu. Sesini kesen, dilsiz şeytanlığı tercih eden insanlar oldu. Mümindi bunların bir çoğu. Ama ne yaptılar bunlar? Yürüdükleri yolda başlarına gelecek şeylerden dolayı pişmanlık duyduklarından adeta Müslüman olduklarına pişmanlık duyma gibi bir tavır içine girdiler. Yürünen yol hak ise şayet, başa gelen her şeye katlanmak gerekirdi. İster ölüm, ister sürgün… “Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî) demek gerekirdi.

*Sanki yürüdüğü yol yanlışmış gibi, zalimlerin vesayeti altına girme, güdümüne girme.. onların vereceği bahşişlerle satılma, peylenme.. arsa tahsisiyle peylenme, villa tahsisiyle peylenme, zengin olma imkanları bahşedilmek suretiyle peylenme… Peylenmeler hayvanlara mahsus şeylerdi. İnsan böyle peylenebilir hale gelince hayvan veya ondan da aşağı düşmüş demektir. Yürüdüğünüz yol doğruysa, o yolda başınıza gelen her şeye katlanmanız lazımdır.

*Hafizanallah, dönme, devrilme, takılıp kalma, uykuya dalma, bütün bunlar yürüdüğünüz yolda pişmanlığın işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı pişmanlığın ifadesidir. “Keşke Müslüman olmasaydım!” demeye tekabül eder. “Olmasaydım da bunlar falanı filanı, Maocuyu kayırdıkları gibi, Leninciyi kayırdıkları gibi, Marksisti kayırdıkları gibi, gelip devlete tuzak kuranları kayırdıkları gibi bizi de kayırsalardı!” demek gibidir, Müslümanlıktan pişmanlık duyma demektir.

Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır.

*Üstad Hazretleri bir reçete veriyor: “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyâsı.” diyor. Demek ki bizim dirilişimiz dine bağlılık içinde gerçekleşebilir. İşte millet olarak bu mânâda bir diriliş için gayret göstermek, dinimizin bize yüklediği bir sorumluluk ve vazifedir.. “Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” sözleriyle ifade ettiğimiz bir vazifedir. Bizim asıl üzerinde durmamız ve yoğunlaşmamız gereken husus da budur.

*“Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker” vazifesi varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Zira Peygember Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri’dir. O’nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, “emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker”dir. Demek ki, bir mânâda varlık, bu iş için yaratılmıştır. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bu iş, işlerin en önemlisidir ve her Müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir.

*Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır. Yapılan her şey ihlasla yapılmalı, her zaman O’nun rızası hedeflenmeli ve sonuçta O’na kavuşmaya iştiyak duyulmalıdır. Bu esaslardan sapma olduğu zaman şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur.

Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum; seccadem gözyaşlarımın izleriyle benek benek!..

*Bu hali söylemek doğru değil. Seccademe baksanız, cereyan eden hadiseler karşısındaki gözyaşlarımın izleriyle her tarafı bir leke haline gelmiştir. Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum. Sadece o kadar. Eğer bunlar samimi, nezd-i uluhiyetinde bir kıymet ifade ediyorsa, ya Rabb, Sen cehennemi bile gözyaşlarıyla söndürüyorsun -İslam dünyasında önü alınamayan bu yangın üzerine bir de elinde benzinle giden insanların mevcudiyeti karşısında- Sen samimi insanların gözyaşlarıyla bu korkunç yangını söndür. Görmeyen o kör gözleri aç Allahım!..

*Ye’se düşmemeli.. inkisar yaşamamalı.. benim inkisarlarıma da belki iştirak etmemeli.. ama bir şeye iştirak edebilirsiniz: Siz de gece kalkın. Sekiz-on rekat teheccüd namazı kılın ve isterseniz şöyle de deyin: “Bizim sağda solda kadınıyla erkeğiyle derdest edilen, fakir talebeye burs verdiğinden dolayı, dünyanın 170 küsur ülkesinde okul yaptığından dolayı, dil ve kültür bayrağımızı dalgalandırdığından dolayı, nam-ı celil-i Muhammedi’yi herkes tarafından saygıyla karşılanır hale getirdiğinden dolayı ‘terör örgütü’ denerek derdest edilen insanlarımız var. Allahım eğer o derdest edenler bu işlerinde haklıysa, sen o okulları da o okullarda çalışanları da yerin dibine batır. İhlas yoksa, rıza-ı ilahi yoksa, aşk u iştiyak-ı ilahi yoksa, yerin dibine batır. Yok şayet karşı taraf bu mevzuda haksızlık yapıyor, masum insanların üzerine gidiyorsa -ey Rabb, Sen her şeyi görüyorsun, Semi’sin, Basîrsin- bunları yapan ve bu yapılanlar karşısında dilsiz şeytan gibi susan ne kadar insan varsa, evlerine ateşler sal, yerin dibine batır, en yakın zamanda kahr u perişan eyle. Kim olursa olsun, zırvasından zirvesine kadar hepsini yerin dibine batır Allahım!.”

*Ben bunu derken, hak ve hakikat yolunda yürüyen insanların ihlasla, rıza-ı ilahi istikametinde, Allah’a karşı aşk u iştiyakla yürüdüklerine samimi inandığımdan dolayı tereddüt etmeden söyledim. Ve karşı tarafın bu mevzuda Haccaclar, Yezidler, melunlar gibi Müslümanların üzerine geldiğine onda on inandığımdan dolayı söyledim. Yoksa adetimizde tel’ine bedduaya “amin” deme yoktur; Doktor İkbal’in dediği gibi, değil tel’in ve beddua, tel’ine ve bedduaya “amin” deme bile yoktur.

ABD’nin eski Türkiye Büyükelçileri Morton Abramowitz ve Eric Edelman’dan Erdoğan’a istifa çağrısı


“Kendini sömürge efendisi zanneden iki eski ABD büyükelçisi ‘Erdoğan istifa etsin’ yazmış”. Bu ABD‘ büyükelcilerine belirtmek lazim “Türkiye’ye talimat verdiğiniz o eski günler geçti beyler”. Ülkemizin iç işlerine burnunuzu sokmaktan vazgeçin, yoksa kadınlar gibi menopoza girerersiniz.

ABD’nin eski Türkiye Büyükelçileri Morton Abramowitz ve Eric Edelman’dan Erdoğan’a istifa çağrısı

ABD’nin 2 eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Eric Edelman, Washington Post’a yazdıkları yazıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a istifa çağrısında bulundu.
ABD’nin tarihini’de iyi okuyun ve öğrenin.

Kızılderili Soykırımı, Nazi Almanyası’nda Yahudilere karşı uygulanan soykırımdan çok daha korkunçtu. Bu soykırım neticesinde bir ırk tamamen ortadan kaldırılmış ve 20 milyon civarında Kızılderili çeşitli işkencelere, tecavüzlere, hastalığa, açlığa ve sürgüne maruz bırakılarak hunharca katledilmiştir. Sadece Creekler, Seminoller ve Çerokiler’den öldürülenlerin sayısı, 2. Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudilerin sayısından fazladır.

Kızılderililere yönelik 65’ten fazla katliam yapılmıştır. ABD topraklarındaki Kızılderililere yönelik en son katliam ise 1911 yılında Amerikalılar tarafından yapılmıştır ve ismiyle müsemma olarak İngilizcede «Son Katliam» (Last Massacre) biçiminde adlandırılır. Bu katliamlarınızı biz devlet olarak ve yine biz insan olarak unutmadık. erdogan-istifa-1103161200_m2k

11.03.2016 14:20 Karakter boyutu :
ABD’nin 2 eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Eric Edelman, Washington Post’a yazdıkları yazıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a istifa çağrısında bulundu. Gazetede „Erdoğan ya reform yapmalı ya da istifa etmeli“ başlıklı yazı „Eğer Erdoğan başta söylediğimiz gibi Türkiye’nin parlak bir geleceğe sahip olduğu konusunda aynı fikiri koruyorsa, o halde bunun gerçekleşmesi için ya şimdiki tutumundan uzaklaşacağı tipte bir reform gerçekleştirmeli ya da istifa etmelidir“ ifadeleriyle bitti.

CUMHURBAŞKANLIĞI’NDAN JET YANIT

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, ABD’nin 2 eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Eric Edelman’ın “Erdoğan istifa etsin” makalesine sosyal medyadan yanıt verdi.

“Kendini sömürge efendisi zanneden iki eski ABD büyükelçisi ‘Erdoğan istifa etsin’ yazmış” diyen Kalın “Türkiye’ye talimat verdiğiniz günler geçti beyler” mesajını paylaştı.

İşte o mesaj:
kalınnnn

Her ikisi de ABD’nin eski Türkiye sefirleri olan Morton Abramowitz ve Eric Edelman’ın Türkiye’nin ve Erdoğan’ın mevcut durumu hakkında kaleme aldıkları, Erdoğan’ın yükselen otoriterliğinin ülkemizin yakın gelecekteki en büyük felaketi olabileceğine dair uyarı niteliğinde kaleme aldıkları, Washington Post’ta yayınlanan bu ilginç makaleyi Odatv için çevirdik:

ERDOĞAN YA REFOM YAPMALI YA DA İSTİFA ETMELİ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde durmak bilmeksizin otoriter bir rejime dönüşmekte olan Türkiye dengesiz bir yapı haline geliyor. Mevcut hükümet muhalif ana akım medya kuruluşlarından birine el koyarken bu eylem Erdoğan’ın kendi ülkesine ihanet etme potansiyelini de göstermekteydi.

Erdoğan ve partisi AKP, 2003 yılında gücü ele geçirdiğinde, ekonomiye denge getirmiş, komşu ülkeler ile ilişkilerini düzeltmişti. Türkiye, henüz o günlerde Avrupa Birliği üyeliğinde ısrarcıydı ve askerin politika üzerindeki etkisini kırarken uzun soluklu Kürt meselesine barışçıl çözümler aramaktaydılar.

2012’de Erdoğan’ın kendisine güveni doruktaydı ve “Parlak bir geleceğe sahibiz“ açıklamasında bulunuyordu. 10 yıla yakın bir politik sürecin ardından, ekonomik gelişme ve büyüme uluslar arası boyutta takdir ediliyordu, buradan aldığı cesaret ile 2023 yılına dair bir hedef ortaya konmuştu, cumhuriyetin 100. yılında Türkiye’nin “bölgesel ve global bir güç“ haline geleceğine dair sözler verilmekteydi.

Bugün, Türkiye’nin geleceği artık kasvetli bir görünüm kazandı. Büyümenin devamlılığından ziyade, Erdoğan ülkeyi otoriter bir üslup ile yönetirken ekonomi düşüşe geçmiş, iç savaşın ayak sesleri işitilir hale gelmiş vaziyette.

Açıkçası, Erdoğan’ın varlığı söz konusuyken demokrasinin gelişmesine imkan yok. AKP’nin gerçekleştirdiği reformlar, sistematik bir kötüye kullanımın, temel hak ve hürriyetlerin çiğnenmesinin önünü açmış görünüyor. AKP, ordunun anti-demokratik davranışları için hesap verebilir hale getirildiğini müjdelerken öte yandan üretilmiş sahte delil ve şahitler ile politik muhalifler de bu meseleye dahil edilmekteydiler. Medya ile girişilen bu mücadelenin öncesinde, önde gelen ulusal medya kuruluşlarından birisine (Doğan Medya) 2.5 milyar dolarlık bir vergi borcu çıkarılmış ve bu sayede 2007 yılında önemli bir muhalif köşe yazarının kovulması (Emin Çölaşan) sağlanmıştı, o günlerde yaşananlar bugün medyayı susturmaya çalışan AKP’nin varacağı noktanın bir işareti gibiydi, gazeteciler hapis edilirken hükümet geniş ölçekli susturma operasyonlarına izin veriyordu. Sonunda sivil toplum Erdoğan’ın zalim taktiklerini kabullenemez hale gelmiş ve Gezi Parkı Direnişi hayat bulmuş, fakat onlar da polisin ölümcül şiddeti ile karşılanmışlardı.

20. YÜZYILIN TOTALİTER DÖNEMİ

Gerçekten de Türkiye’nin son zamanlarda vardığı nokta 20.yy’ın tek partili totaliter döneminin karanlığını anımsatmakta. Sadece bir kaç gün öncesinde Erdoğan’ın çıkıştığı bir medya kuruluşu, AKP’li bir parlamenterin öncülüğünde saldırıya uğramıştı. AKP’nin kurucularından eski başbakan ve cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi isimler, partinin web sayfasındaki kurucu kadro listesinden çıkarılmışlardı. Benzer durumlara düşen binlercesinin içinde şu iki örnek ilginçtir, 13 yaşında bir çocuk Erdoğan’a hakaretten tutuklanırken, adamın biri karısını benzer sebeple savcılığa şikayet ederek mahkemeye verdi. Dinsel azınlıkların ve ateistlerin çocukları İslami eğitim veren okullarda eğitim almaya zorlanır hale geldiler. Şimdilerde ise Erdoğan başkan olabilmek ve haklarını daha fazla kötüye kullanım şansı elde edebilmek için anayasal bir değişiklik arzusunda.

KENDİ ELİYLE BESLEDİĞİ TERÖRİST GRUPLAR

Otoriter liderler mevcut tutumlarını haklı çıkarmak için ekonomik ve toplumsal istikrar sağladıklarını öne sürerler. Türkiye’de bu durum, Erdoğan’ın politikalarının bu iki olguyu bir adım ileri taşımasına sahne oldu. Suriye meselesine dahil olarak aşırıcı grupların desteklenmesi ve silahlandırılmasından sonra, Türkiye artık kendi eliyle beslediği terörist grupların hedefi haline gelme noktasına varmaktan kaçınamadı. İstanbul ve Ankara’da yaşanan bombalı saldırılar neticesinde gerçekleşen katliamlar ortaya dehşet bir tablo serdi. Şimdilerde ise Türkiye, Suriye’de bulunan Kürt grupları Suriye’nin varlığına karşı en büyük tehdit olarak adlandırmakta ısrarcı, dikkatinizi çekerim bahsettiğimiz unsur Kürtler, IŞİD ya da el-Nusra değil.

Otoriter rejimin yansımaları turizm sektöründe ortaya çıkan bir dengesizlik ve gerileme olarak kendisini gösterirken, ekonomistler Türkiye’nin iktisadi geleceği hakkında endişelerini dile getirmeye başladılar. 2008 yılında Türk lirası değer bakımından neredeyse dollar’a eş değer vaziyetteydi. Şimdi ise bu oran 1/3 oranına kadar gerilemiş vaziyette. Her ne kadar Türkiye’nin mülteciler konusundaki tutumu takdire değer olsa da, bu davranışın yarattığı ekonomik baskı tüm vatandaşları etkilemektedir.

YA REFORM YA İSTİFA

Daha da fenası, AKP ve PKK arasındaki çözüm sürecinin çökmesi ve askeri müdahalenin devreye girmesi, çözümün eşiğine kadar gelinen ülkenin en önemli meselesini yeniden çıkmaza soktu. PKK’nın bir terör örgütü olması ve çok sayıda şiddet dolu eyleme karışması, barışçıl bir çözüm için bu örgütü kötü bir ortak durumuna sokuyor olsa da, Türk halkının dağılan çözüm sürecine istinaden hükümeti suçlama hakkı bulunmaktadır. Şimdilerde Türk askeri ve sivilleri bu anlaşmazlık sebebiyle ölmeye devam ediyorlarken, hükümetin bu durumu sona erdirecek ya da bu kavgadan galip ayrılmalarını sağlayacak gerçekçi bir planı dahi yok. 17 Şubat günü Ankara’da PKK uzantılı bir grubun gerçekleştirdiği korkunç saldırı, adeta Türkiye’nin 1970 ve ’80’lerde yaşadığı ve sokaklarda insanların öldürüldüğü iç savaş ortamına geri dönüşün işareti gibiydi.

Bizim güçlü bir şekilde inandığımız, istikrarlı ve demokratik bir Türkiye’nin mümkün olduğudur. Fakat bu durum ancak hükümetin kararlı tutumu ile mümkün olabilecektir. Eğer Erdoğan başta söylediğimiz gibi Türkiye’nin parlak bir geleceğe sahip olduğu konusunda aynı fikiri koruyorsa, o halde bunun gerçekleşmesi için ya şimdiki tutumundan uzaklaşacağı tipte bir reform gerçekleştirmeli ya da istifa etmelidir.

Çeviri: Şıvan Okçuoğlu

Odatv.com

Not: Yazının ara başlıkları Odatv’ye aittir

ALİ BURAN İLE YAŞAR KAYA…


YAŞAR KAYA Vefat Etti


YAŞAR KAYA Vefat Etti-Recep Maraşlı
yasar_kaya2
Per, 10/03/2016 – 19:16 Anonymous
Kürt ulusal demokratik mücadelesinin önde gelen isimlerinden YAŞAR KAYA vefat etti.
60’lı yıllardaki „49’lar Davası“ndan, 90’lı yıllarda Özgür Gündem gazetesinin sahipliği, DEP Genel Başkanlığı ve Sürgünde Kürdistan Parlamentosu (PKDW) başkanlığına uzanan yollarda önde gelen bir isim oldu.
Sürgün yıllarında ağır hastalık ve yaşlılık sonrası 2014’de Türkiye’ye dönme olanağı bulmuştu.
Ama yine de Hewler’de kalmayı yeğledi.
Yaşar Abi, 2009 yılında Sürgünde yaşam ve ülkeye dönüş konusunda şunları yazmıştı:
„Sürgün kökünden koparılmış gül gibidir. Zaman geçtikçe solar, sararır ve kurur. Geriye bir sap ve bir kaç kuru yaprak kalır. Çok söze  gerek yok, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’yı yok eden bir ülkenin baş kaldıran muhalifleri ve asi kuşağıyız. Üç askeri darbenin iki tanesini hapishanelerde karşıladık. Şimdi herkes konuşuyor, herkes kalem salıyor. Artık suç olan fikir yok, herkes konuşuyor, bu da bir süreçtir. Her şey çözüme doğru gidiyor ve biz Avrupa’nın tümünde bulunan sürgünlere epey işler düşüyor. Birincisi dönüş yolunu kolaylaştırmak ve sürece katkıda bulunmak. Bu yolun geri dönüşü, bu ırmağın ters akışı yoktur. Yazarların yazıları, televizyon konuşmaları, kitap ciltlerini dolduracak kadardır. Söyleyecek çok laf kalmıyor.
Evet, biz ülkeye dönmeliyiz, başımız dik alnımız açık… Bir kaç defa yazdık, sessiz terk ettik, ama dönüşümüz muhteşem olacak. Bu dönüşte savaşçılar olacak, oradan ayrılıp örgütlenenler olacak, siyasetçi, gazeteci, yazar, sanatçılar olacak. Avrupa’da tek bir ulusal kurum kalmadı. Diploması yok oldu, kültür faaliyeti festivallerle sınırlı kaldı. Yapılacak çok şey yoktu. Ne parlamento, ne Ulusal Kongre kalmıştı. Güney Kürdistan’a gidip yerleşmenin birinci sebebi budur, Ulusal Kongre ve Sürgün Parlamentosu üyesi bir çok arkadaş gidip oraya yerleştiler. Otuz-kırk yıl İstanbul’da arkadaşlık yaptığım ve hapislerde tanıştığım arkadaşlar da yerleştiler…
Bundan rahatsızlık dünyalara dedim ki:
“Ben Kürdistan’nın neresinde oturacağımı bilirim, kimseye soracak değilim.”
Onu şimdi Hewler’den Kars’a uğurlayacağız…
Neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminin, o çok çalkantılı, fırtınalı siyasal yaşamı içinde özne olarak kalabilmiş bir siyasi yaşam… Politikada zamana karşı dayanıklı olmayı önemli bir ölçü olarak görüyorum.
Başta Kaya ailesi olmak üzere, dost ve arkadaşlarına, halkımıza baş sağlığı diliyorum.

Schlagwörter-Wolke