Just another WordPress.com site

Archiv für Februar, 2016

Berjin Demirkaya Tekman’da defnedilecek


berjin-tekman-da-defnedilecek-2016-02-25 Berjin Tekman’da defnedilecek
Cizrede abluka altında, vahşet bodromunda katledilen Tekman’ın Geçit (Madrag) mahalesine kayıtlı KJA çalışanı Berjin Demirkaya’nın cenazesi önümüzdeki saatlerde ilçeye getirileceği öğrenildi.

Erzurum Tekman ilçesinden olan Berjin Demirkaya DBP ve KJA Aktivistlerinden olup uzun süredir Cizre’de siyasi çalışmalarda aktif rol almaktaydı. Cizre ablukasında yaralı halde bir bodrom katına sığınıp onlarca gün kurtarılmayı bekleyenler arasında, bombalama sonucu vefateden Demirkaya’nın naaşı ailesi tarafından Gaziantep Adli Tıp Kurumundan alınacağı ve önümüzdeki saatlerde Tekman’a getirilip Madrag köyünde defnedileceği öğrenildi.

Tekman Post/ Madrag

Mehmed Kırkıncı Hocam,


mehmet_kirkinci_hoca_vefat_etti_1456345449_1971
Mehmed Kırkıncı Hoca efendinin vefatını büyük bir üzüntü ile öğrenmiş bulunmaktayım, içim yandı, Ruhun şad, mekanın Cennet Olsun hocam, hepimizin başı sağ olsun. Cenabi Allahtan merhuma rahmet niyaz eder; başta merhumun değerli ailesine, dostlarına, yakınlarına ve tüm Erzurum’lu hemşerilerime sabrı cemil niyaz ederim. Dünyadaki bu geçici hayata elveda deyip ölüme merhaba diyen ruhlara hep birlikte dua edelim.
Kardeşiniz
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Merhum Mehmed Kırkıncı Hocama efendinin Ruhuna El fatiha : http://www.izlesene.com/liste/fatiha-suresi

Mehmed Kırkıncı Hocama efendinin anısına bir makale

„Mehmed Kırkıncı Hocam,

Ben, Allah Rahmet eylesin, Kemal Gacar’la da Mehmed Kırkıncı Hocamı tartıştım. O, kismen aleyhte idi. Sonra ben izahlar getirince, tabi susmak mecburiyetinde kaldı ve “Allah affetsin. Bilmeden, aleyhinde bulundum.” dedi. Kemal Gacar da çok âlim bir insan.

– Öyle mi?

– Tabii..Yani, Molla Hüsrev’in Durer ve Gurer’ini, Mir’at’ını, şusunu busunu, metnen ezbere anlayabilen bir insan. Rastgele bir insan değil, büyük bir fıkıh âlimi. “Ben tanımıyordum” demişti. Simdi Kırkıncı Hocamı haddimiz olmayarak tavsif edelim.

Birincisi: Mehmed Kırkıncı Hocam, Şark medreselerinden icazet almış bir âlimdir ki, biz ona “mücaz” diyoruz. Fakat, icazet almış bir âlim olmasının yanında, bazı üstün özellikleri vardır. Demek ki, birinci özeliği Şark medreselerinden icazet almış büyük bir âlim oluşudur.

İkinci özelliği, Mantık ilminde, Kelam ilminde, Usul ilminde fevkalade yed-i tûla sahibi oluşudur. Allah’ın onu kelam ilminde ve de usul ilminde çok önemli zirvelere taşımasıdır. İcazet almış olmak demek, hadisten de, tefsirden de, fıkıhtan da, kelamdan da okumak demek. Ama herkesin bir üstün özelliği vardır. Mehmed Kırkıncı Hocamın üstün özelliği, ilm-i Kelamda ve bunun yanında Mantıkta ve Usul ilminde çok zirvede oluşudur.

Biliyorsunuz, bu noktada „Muhtasar’ul-Ma’ani“yi Fethullah Hocaefendiye bizzat altı ay okutan âlimdir. Bunu özellikle ifade etmek isterim. Onu Allah herkese nasip etmez. Birisi fıkıhçı olur, Ömer Nasuhi Bilmen gibi..Ömer Nasuhi merhum iyi bir fıkıhçıdır, ama demin saydığım noktalarda o kadar değildir.

Üçüncü önemli özelliği, bu bence en önemli özelliğidir. Bu iki üstünlüğünün yanında, Bediüzzaman’ın şahsiyetini tanıyabilmesidir. Bu özellik kendisini bütün âlimlerin üzerine çıkarmıştır. Çünkü asrın müceddidi değil sadece, Kutb-u Azam’ı, ferdiyet makamına gelmiş bir insanı ve benim itikadıma göre de ahir zamanın Hazret-i Mehdisini tanımış bir âlim olmak, çok büyük bir imtiyazdır.

Dolayısıyla, bu noktadan misyonu, vizyonu diğer âlimlere göre çok geniştir. Ne Ömer Nasuhi ile kıyaslayabilirsiniz ne eski Erzurum müftüsü Sadık Efendi ile kıyaslayabilirsiniz ne de Sakıp Efendi ile kıyaslayabilirsiniz. Bu noktada Hocam ileridedir.

Dördüncü bir özelliği ise, bu tamamen istihdamdır. Yani bu özellik çok az âlimde vardır. Üstad’ı ziyaret etmiştir ve Üstad’dan Risale-i Nur’un zor hakikatlerini izah etmede temsil duasına mazhar olmuştur. İster Kader meselesinde, ister Haşir meselesinde, ister Allah’a iman meselesinde ortaya koyduğu öyle misaller vardır ki, gerçekten Yunan filozofları o noktada zayıf kalır.

Bu da çok enteresan bir şeydir. Bu sünuhattır. Belki ondan daha âlim insanlar vardır, ama bu istihdamdır. Üstad’ın duasına mazhardır. Hikmet Pırıltıları’nı hiçbir zaman başka bir eserle, başka bir âlimin eseriyle kıyaslamayın. Bak, özellikle Hikmet Pırıltıları diyorum. Bütün kitaplarını demiyorum.

Beşinci özelliği, Hocamın bir diğer noktası da -bu da çok enteresandır- iyi bir felsefe okuyucusu olmasıdır. Bütün Yunan filozoflarını, düşünce sistemleri ile birlikte çok iyi bilir.

Şimdi, Hocamın hem felsefe hem de Kelam’daki zirvesini iki örnekle göstermek istiyorum. Allah nasip etti, Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini beraber, lezzetle, bir hoca talebe şeklinde değil, bir müzakere tarzında, tamamını sesli olarak okuduk.

İkincisi, Kelam ilminde meşhur olan Kadı Beydavi’nin, Nasirüddin Tusi’nin Tecrid’ine şerh olarak yazdığı kitap ki, biz ona „Şerh-i Matali“ diyoruz. Satır satır beraber okuduk. Ağır bir metindir o…

…Onun için Hocamın bütün bu özellikleri sebebiyle Cenab-ı Hak onu bütün ömrü boyunca Risale-i Nur talebesi olarak akranlarının çok üstünde bir hizmete mazhar etmiştir.

Ben tam yedi sene onun yanında, derslerde Risale-i Nur’u okudum, o izah etti. Külliyatı üçbuçuk defa devretmişiz.

– Bir de Hocamızın tevazu yönüne değinsek. Bu benim çok dikkatimi çekmiştir hep?..

– Kırkıncı Hocam deyince aklıma Nevzat Yalçıntaş geliyor, merhum Sabahaddin Zaim Hoca geliyor, bir de merhum Turgut Özal… Niye diyeceksiniz? Çünkü hepsinde de büyük bir tevazu gördüm. Hepsiyle de yurt dışı ve yurt içi seyahatlerimiz oldu… Bunu gözlemledim.

Kırkıncı Hocam’la bir yere gidip de kendisinden önce sofraya oturmadığımı hatırlamam. Gittiğimizde her yerde en büyük iltifat onadır. Hayır… Önce Ahmed Hocayı sofraya oturtur. Sonra kendisi oturur.

Yani, büyüklük başkadır. Aynı şey Nevzat Yalçıntaş için de geçerlidir. Aynı şey Sabahaddin Zaim için de geçerlidir. Büyük insanların özelliğidir bu. Turgut Özal’da da gördüm bunu. İlk ziyaretimdi, Sami Paşa dedi ki; “El öptürmeyi çok sever.” Dedim ki; “Kendimi öldürür, elini öpmem. Çünkü ben burada ulemayı temsil ediyorum. O, siyasetçileri temsil ediyor.”

Sami Paşa’ya elini uzattı, öptürdü, beni kucakladı. Büyüklük budur. Kapıya kadar uğurladığında, Cumhurbaşkanlığı Köşkündeki herkes şaşırıyordu; “Bu adam kim? Bu delikanlı kim?” Hayır… o başka… büyüklük başka bir şey… Hocam’da da ben o büyüklüğü görmüşümdür. Çok önemli bir özelliğidir.

Ömrü boyunca yüzlerce talebe yetiştirmiştir. Sırf Risale-i Nur’da değil, İslami ilimlerde de böyledir.

“Müteşabih (birbirine benzeyen) ağaçları birbirinden ayıran meyveleridir.”

der Üstad Münazarat’ta. Şahsi kanaatim, onun rahle-i tedrisinde yetişen bir Şener Ağabey, bir Alaaddin Ağabey, bir Vahdet Ağabey, bir İrfan Kardeş ve diğerleri, Nur talebesi olarak Risale-i Nur semasının yıldızlarıdır.

Bunun yanında hakikaten çok kıymetli İslam âlimleri de yetiştirmiştir. Mesela Diyanet İşleri Yüksek Kurulunda onu temsil eden Zeki Karakaya, A’dan Z’ye onun talebesidir. Bu manada da çok talebe yetiştirmiştir.

Ben de hem Risale-i Nur, hem İslami ilimler itibarıyla çok istifade ettim. Şeref duyuyorum, onun talebesi olmakla…

Kaynak: Prof.Dr. Ahmet Akgündüz
Yazar: Prof.Dr. Ahmet Akgündüz, 30-7-2010 „

Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis


Suikastın nedeni trafikte gizli
Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, bölgesel güçlerle işbirliği yaparak terör örgütünün Amerika ve İsrail ile bağlarını koparmaya çalışıyordu.

17 Şubat 2016 Çarşamba 06:54

suikastin_nedeni_trafikte_gizli_h83630_6451d

Suikastın nedeni trafikte gizli

Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, bölgesel güçlerle işbirliği yaparak terör örgütünün Amerika ve İsrail ile bağlarını koparmaya çalışıyordu. Ekim 92’de büyük operasyon yaptı. PKK’nın belini kırdı. Operasyon sonrası Irak’ın kuzeyine giderek Barzani ve Talabani ile görüştü. Bölgeye giden ilk Türk generali oldu. Mart 93’te yapılacak olan büyük operasyonu görüşmeye giderken yolda helikopteri iki Amerikan uçağı tarafından taciz edildi. Amerikan tehditlerine boyun eğmeyen Eşref Bitlis, Mart’ta yapılacak olan büyük operasyonu görüşmek için Diyarbakır’a giderken 17 Şubat 1993 günü uçağı düşürülerek şehit edildi.
Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in (60) katledilişinin 23. yılı. Bitlis, ABD’nın Kürt projesine engel olduğu için CIA operasyonuyla katledildi. Uçağına yapılan suikastla hayatını kaybeden Bitlis, geleceğin Genelkurmay Başkanı adayıydı. Kürt meselesinde, ABD’nin bölgede çevirdiği oyunları saptayan Bitlis, bunu bölge ülkeleri ve güçleriyle işbirliği yaparak bozmaya çalıştı. Aydınlık, olayın ilk gününden bugüne takipçisi oldu. Örtülmeye çalışılan suikastı aydınlattı. Perde arkasındaki Gladyo’yu gün yüzüne çıkardı.

BİTLİS’İN KARARLILIĞI
1990 yılında Jandarma Genel Komutanlığı’na atanan Org. Eşref Bitlis döneminde PKK’ya yönelik büyük operasyonlar yapıldı. Irak’ın kuzeyindeki Kürt örgüt liderleri Mesut Barzani ve Celal Talabani ile işbirliği yaparak, PKK’nın bölgeye yerleşmesinin ve buradan Türkiye’ye eylem yapmasının önüne geçilmeye çalışıldı. 31 Ekim 1992 günü Sefin Dizai ve ekibini Ankara’da ağırlayan Bitlis Paşa, onlara şunları söyler: “Sizlerle bir anlaşma yapmıştık. PKK yok edilecek diye. Oysa şimdi siz PKK’yla anlaştınız. Aramızdaki anlaşmayı ihlal ettiniz. Gerekirse 36. paralelin güneyine de ineriz. PKK’yı orada yakalayıp hepsini temizleriz. Ya bize teslim edin ya da öldürün. Sizlerin içinde de PKK’lı var. Gerekirse Kuzey Irak’ta nehirlerde, sokaklarda savaşırız. Gerekirse Süleymaniye’ye de gireriz, Erbil’e de. Bu meseleyi kökünden hallederiz.”

BÖLGESEL GÜÇLERLE İTTİFAK
Bitlis Paşa, Kürt meselesini PKK gibi terör örgütlerini etkisiz hale getirerek ve onların emperyalist bağlantılarını bölgesel müttefiklerle keserek çözmekten yanaydı. Buna ‘Bitlis Planı’ deniliyordu. Bitlis, Gladyo’nun Güneydoğu’da uyguladığı şiddet ve göç politikasından da rahatsızdı. Planda şu önemli başlıklar vardı: “Bölge halkı kazanılacak. Irak yönetimi, Barzaniler ve Türkiye ortak hareket edecek. Dış destekli PKK, bölgeden çıkarılacak.” Bu politikası nedeniyle bölgedeki halk tarafından da seviliyordu. Bitlis Paşa, Amerika’nın Türkiye’de konuşlandırdığı Çekiç Güç’e de karşıydı. Ölmeden önce 7 Şubat 1993 günü yaptığı açıklamada, “İncirlik üssünden kalkan ABD uçakları PKK’ya yardım ediyor” demişti.

ABD’Yİ RAHATSIZ EDEN RAPORLAR
PKK’nın arkasında ABD ve Batılı güçlerin de olduğunu tespit eden Org. Bitlis, buna ilişkin görüş ve önerilerini zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a da rapor etmişti. (22 Mart 1992 tarihli mektubu gibi…) Özal’ın da bu raporları, ABD’li yetkililere verdiği ve bu bilgilerden rahatsız olan ABD’nin de, CIA üzerinden Türkiye’deki Gladyo unsurlarını kullanarak suikastı planlandıgı ileri sürüldü. Aydınlık, olayda ABD’nin Adana Konsolosu Elizabeth Shelton’un da etkin olduğunu yazdı. Aydınlık Haber Müdürü Adnan Akfırat da gelişmeleri ‘Eşref Bitlis Suikastı’ ismiyle kitaplaştırdı. Bitlis suikastından önceki olaylar önemli ipuçları veriyor.
5 Ekim 1992 günü, bölgeye yerleşen ve neredeyse bütün kampları dolduran PKK’ya karşı çok büyük operasyon yapıldı. ‘Kazıma Operasyonu’ adı verilen harekâta kuzeyden Türk ordusu, güneyden de Barzani ve Talabani kuvvetleri katıldı. Kasım ayı sonuna kadar süren operasyonlarda, PKK’ya çok büyük darbe indirildi. PKK ilk kez düzenli orduya karşı cephe savaşına tutuştu ve 2 bin 500 kayıp verdi. Burada Osman Öcalan da yakalanmaktan kurtuldu. Bu cephe savaşı nedeniyle Abdullah Öcalan, kardeş Öcalan’ı görevden aldı. ABD tarafından 4 Kasım 1992 günü yapılan açıklamada, operasyondan duyulan rahatsızlık dile getirildi ve operasyonun uzamadan bitirilmesi istendi.

HELİKOPTERİ DÜŞÜRÜLMEK İSTENDİ
Operasyon sonrası bölgedeki durumu görmek için Org. Eşref Bitlis, Asayiş Kolordu Komutanı Korg. Necati Özgen’le birlikte 17 Aralık 1992 günü Şırnak’tan Skorsky helikopteriyle Selahattin kentine gitmek için hareket etti. Kuzey Irak’a giden ilk Türk generali olmuştu. Zaho’yu geçtikten sonra ABD’ye ait iki F-15 uçağı belirdi. Biri yukardan aşağıya, diğeri de aşağıdan yukarıya helikopteri yalıyarak geçti. Adeta helikopteri düşürmek istercesine uçtular. 1.500 metreden uçuluyordu. Helikopteri kullanan Pilot Jandarma Yarbay Öner Yaktuğ o anları yanında bulunan Özgen Paşa’ya şöyle anlatır: “Komutanım, jetlerin egzoz gazı helikopterin motorlarını dolduruyor. Bu yüzden motorlar oksijensiz kaldı ve güç kaybediyoruz. Neredeyse durma noktasına geldik.” Bitlis Paşa’nın yanında bulunan Necati Özgen Paşa ise o anları 10 yıl sonra şöyle anlatır: “Epeyce alçaldık. Neredeyse yalama uçusu halinde uçmaya başladık. Bu arada durumu Beytülşebap yukarılarında hava trafik kontrol görevi yapan Awacs’a bildirdik. Hezil’i biraz geçtik. Selahattin kentine yaklaşmaya 20-25 dakika kala, aynı uçaklar aynı şekilde bir daha alttan ve üstten dalmaya başladılar.” (Sabah, 16 Eylül 2002)

DİYARBAKIR’A GİDİYORDU
Eşref Bitlis, Ekim-Aralık arası başlayan operasyonda PKK’ya büyük dabe vurdu. Örgütün içerde de saptanan üslerine yönelik harekât planlamıştı. Bunu da Ocak 1993’te yapacaktı. Ancak yoğun kar yağışı nedeniyle bunu Mart sonuna erteledi. İşte bu planı uygulamak için 17 Aralık 1992 günü Barzani ve Talabani ile görüşmeye gitmişti. Amerika, Barzanilerin kendi kontrolünden çıkarak Türkiye’nin kontrolüne girmesinden çok rahatsızdı. Çünkü, onun Irak’a gelmesinin de nedeni kukla Kürt devletiydi! Bunun önünde de engel görmek istemiyordu! Bitlis Paşa yaptıklarıyla bu planı adım adım bozuyordu. Bütün mesaisini bölgedeki gelişmelere veren Bitlis Paşa, öldürüldüğü gün olan 17 Şubat 1993 günü de Diyarbakır’a; Mart ayında başlayacak olan büyük operasyonun ayrıntılarını görüşmek için gidiyordu. Hem de İzmir’de başlayan Harp Oyunu tatbikatına katılmayarak…

AĞIR DARBE
Eşref Bitlis, 5 Ekim’de başlayan operasyon için şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Biz Kuzey Irak’daki Kürtlere sınırdan PKK’lıların sızmasından duyduğumuz rahatsızlığı çeşitli yollardan bildirdik. Yapılan görüşmelerden sonra Barzani ve Talabani’nin, PKK’nın topraklarını kullanmaması yolunda çağrıları oldu. Biz kesinlikle bu çatışmaya önce müdahale etmedik. Taa ki, Peşmergelerden kaçan PKK’lıların sınırımıza yığılmalarına kadar. Bu tarihten itibaren sınırımızı korumak, PKK’lıların sızmasını önlemek amacıyla havadan ve karadan operasyon yapıldı. Bizim tahminimiz ve uçaklarla tespit edilen görüntüler, bu operasyon sırasında 2 bin-2 bin 500 civarında PKK’lının öldüğü yolundadır. Bu operasyon sırasında çok ağır darbe yediler.”

BAHARDA TEMİZLİK YAPACAKTI
Bitlis Paşa, yaşasaydı Mart ayında başlayacak olan büyük bir iç temizlik ve dışarda da yeniden imha operasyonları yapacaktı. Onun yapmayı planladığı büyük operasyon, 27 Mayıs 1993 günü başlatıldı ve içeride temizliğe dönüştü. Daha sonraki yıllarda da aralıksız sürdü ve en son 21 Mart 1995 günü ‘Çelik Harekâtı’ ile PKK’ya çok büyük darbe vuruldu ve Türk ordusu bölgenin kritik yerlerini kontrol etmeye ve birlik bulundurmaya başladı.

Ercan Dolapçı
ercandolapci65@hotmail.com

Faysal Dunlayıcı’nın anısına-Terörizm


yazicioglu1
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Terörizm
2006-02-18 21:07:35 uemityazicioglu@hotmail.de

Burada reel politik bir sunum yani analiz yapmak istiyorum.Terörizm, tarihin en eski zamanlarından beri toplumları ve ülkeleri tehdit etmiş ve çağımızda da tehdit etmeye devam emektedir. Dolayısıyla terör, aynı zamanda demokratik sistemler ve demokratik örgütler açısından da önemli bir tehdit unsurudur. Devlete, demokratik sisteme veya demokratik örgütlere karşı bir meydan okuma olan terör, hangi türü olursa olsun, başta yaşama hakkı olmak üzere, temel insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıran tehdit ve şiddet unsurlarını barındırır. Günümüzde terörizm, tüm dünyayı derinden etkileyen bir tehlike haline gelmiştir.

Bu arada 11 Şubat 2006 tarihinde Kani YILMAZ (Faysal DUNLAYICI) ve Sabri TORİ’nin ölümü terör konusunun Kürtler arasındaki ilişkiler boyutunu da gündeme getirmiştir. Olayın oluşumuyla ilgili hala soruşturmanın sürmesi ve henüz sonuçlanmış bir resmi açıklamanın olmamasına karşılık Kani’nin yakın çevresinin iddialarına göre Kani ve arkadaşı bir terör saldırısına maruz kalmışlardır. Yine gerek bunların iddiaları, gerekse özellikle Avrupa’da yaşayan ve büyük çoğunluğu bir dönem PKK içinde yer alan kesimlerin bu olayın sorumlusu olarak direk PKK’yi işaret ettikleri görülmektedir. Buna karşılık PKK yöneticileri ise bu iddiayı reddetmekte ve olayı üstlenmemektedirler.

Eğer iddia edilen olay bir suikast ise, elbette söz konusu olan Kani YILMAZ’da olunca adresler ilişkili olduğu kesimleri gösterecektir. Yalnız bu ilişkili olduğu kesimler bölge ve şartlar söz konusu olunca birçok adresin varolabileceğini de akla getirmektedir. Hatta bu terörün arkasında bir değil birçok adresin de olabileceği ihtimali düşünülmelidir. Bu yönlü bir tartışmanın veriler üzerinden hareket edilerek ve olaya maruz kalan kişinin iyi tanımlanmasıyla açığa çıkması için ilk ve en önemli adımdır. Dolayısıyla olayı tamamen bireyselleştirmemek lazım. Hukuki, polisiye ve adli tıpın verceği otopsi raporu okunduktan sonra objekt bir değerlendirme yapılabilir. Ayrıca Kiriminiloji ilmiyle elde edilecek verilerin ve irdelemelerin yanı sıra, meydana gelen olayın politik arka planının da tartışılması gayet doğaldır.

Öte yandan 11 Şubat 2006 da merhum Kani YILMAZ (Faysal DUNLAYICI) ve Sabri TORI’nin Süleymaniye’de maruz kaldığı kriminal olay sonuçta ortamı bir kez daha terörize etmiş ve gözler önüne sermiştirki insanlarımız katledilmekte,toplumumuz da tehdit altında tutulmaktadır. Bu durum, bütün dünya uluslarının dikkatini çekmektedir. Çünkü insanların imha edilmesiyle problemlerin çözülmeyeceği herkes tarafından bilinmesi gereken bir realitedir.

Ben bir bilim adamı olarak uluslararası barış ve güvenlik ile insan haklarına yönelmiş en büyük tehdidin terörizm olduğuna inanmaktayım ve terörün her çeşidini (buna „devlet terörü“ de dahil) kınamaktayım.Dünyanın istikrarı ile ilgili dengelerin nasıl oluşacağını zaman gösterecektir. Politikada değişkenliğin egemen olduğu uluslar arası ilişkilerde hemen hemen bütün devletler terör eylemlerine kendi siyasetlerine uygun gözle bakmaktadırlar. Ama ortaya çıkan bir gerçek vardır ki daha önce devletlerin kendi çıkarları için kullandıkları bireysel nitelikli terör örgütleri, şimdi daha kitlesel nitelikli olarak kendini kullanan, hoşgören, destekleyen herkesin elini kesmeye başlamıştır. Bu durum ise terörizme karşı uluslararası alanda ortak hareket etme ve önlemler almayı etkisiz hale getirmektedir.

Faysal DUNLAYICI ( Kani YILMAZ)


yazicioglu1von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Burada Faysal DUNLAYICI’nın şahadetinin onuncu yılında onun durumunu tekrar dile getirmek’de kanımca fayda var:
kani yılmaz
Faysal DUNLAYICI (kod ismi: Kani YILMAZ) 01 Ocak 1950 tarihinde dünyaya gelmiş. Abdullah Öcalanla birlikte PKK’nin ilk kurucularından olup PKK’nin merkez komitesinde önemli görevler almış. Türkiye’de uzun süre cezaevinde yatmış. 11 Şubat 1989 yılında ceza evinden Türkiye’de tahliye edildmiş. Daha sonra 12 Şubat 1993 tarihinde sahte bir pasaport kullanarak hava yoluyla Düsseldorf’a gelmiş. 13 Şubat 1993 tarihinde Almanya’da iltica talebinde bulunmuş. Bunun üzerine yetkili Iltica Dairesi (Bundesamat) Kani YILMAZ´in iltica meselesiyle ilgili ifadesini 17 Şubat 1993 tarihinde almiş ve 25 Şubat 1993 tarihinde vermiş oldugu kararla Kani´nin Iltica talebini Federal Almanya anayasasının ilgili maddesi olan (Art. 16 Abs. 2 Satz 2 GG) gereği kabul etmiş ve kendisine Yabancılar Kanunu gereğince (§ 51 Abs . 1 AuslG) pasaport ve Almanya’da süresiz oturma müsadesi vermistir. (Kaynak:Düsseldorf idari Mahkemesindeki Faysal Dunlayici ile ilgili: 26 K 6497/04.A nolu 19. Agustos 2005 tarihli kararla ilgili dosya).

26 Ekim 1994’de Londora’da tutuklanan Kani YILMAZ için 31 Ekim 1994 tarihinde Alman Federal Yüksek Ceza Mahkemesi tarafından Almanya’ya iadesi talebinde bulunulmuştur. Bunun üzerine Kani Yılmaz 19 Agustos 1997 tarihinde Almanya’ya iade edilmiştir. Ve 11 Şubat 1998 tarihinde 7 yıl 6 ay hapiscezasına çarptırılmış ancak İngiltere’de geçirdiği hapis yılları da göz önünüde tutularak, cezasının geri kalan kısmı Almanya’da tecil edilmiş ve kendisi aynı gün mahkeme tarafından serbest bırakılmıştır. (Kaynak 2 StE 4/97 nolu Kani Yılmazla ilgili ceza dosyası).
Daha sonra Şubat 1998’den Mart 1999’a kadar geçen süre için Kani’yle ilgili Federal Savcılık tarafından soruşturma açılmıştır. (Kaynak 2 BJs 170/99-8 nolu Kani Yılmazla ilgili ceza dosyası). Bu soruşturmadan dolayı Kani Yılmaz hakkında 16 Şubat 1999 tarihinde gıyabi tutuklama kararı Almanya’da verilmiş. Aslında Alman Ceza Yasalarına göre bahsini ettigim davadaki suç iddiası zaman aşımına uğradığı halde, Kani hakkındaki verilmiş olan gıyabi tevkif kararı yetkili ceza mahkemesi tarafından bu ana kadar kaldırmış değildir. Bu durum Almanya’nın Kani’ye politik ve psikolojik baskı yaptığının ipuçlarının işarati olarak değerlendirilebilir.

Anlaşıldığı gibi Almanya hukuki kaynağı inandırıcı olmayan nedenlerle Kani’nin Almanya’yı terketmesini sağladı. Daha sonra avukatlarının yapmış oldukları hukuki mücadele sonucu Kani Yılmaz 23 Eylül 2005 tarihinde Düsseldorf idari mahkemsinde yabancılar dairesine karşı açmış olduğu davayı kazandı . (Kaynak 15 A 3494/05 A ve 26 K 6497/04. A Düsseldorf nolu Düsseldorf idari mahkemesinin vermiş olduğu karar). Buna rağmen Kani’ye geçerli bir pasaport verilip tekrar Almanya’ya giriş yapmasına izin verilmesi, bahsini ettiğim gıyabi tevkif kararı pisikolojik baskı aracı olarak kullanılarak, çeşitli nedenlerle Almanya tarafından engellendi.
11 Şubat 2006 günü sabah saat 10 sıralarında, merhum Kani Yılmaz ve yanında bulunan PWD üyesi Sabri TORI (Serdar Kaya) ile birlikte arabasında uğradığı bir suikast sonucu öldürülmüş olduğu iddia edilmektedir.

Şimdi ben soruyorum sizlere Federal Almaya´nın Kani Yılmaz olayında hiç sorumluluğu yok mu? Kani´nin akrabalarına Almanya´nın tazminat ödeme zorunluluğu bu olaydan sonra doğmuyor mu? Bildiğiniz gibi fiilsiz suç mümkün değildir. Kanunda suç olarak öngörülen bir fiili işleyen kimse faildir. Elbette, failsiz suç da, mümkün değildir. Her fiil zorunlu olarak bir failin eseridir. Fail suçludur. Açıkçası, suçu işleyen kimseye, faile suçlu denmektedir. Doktrinde, fail veya suçlu terimleri yerine, suçtan etkilenen anlamında “suçun pasif süjesi“ teriminin karşıtı olarak, “suçun aktif sujesi“ terimi ceza hukukunda ve kırımınolojide kullanılmaktadır.
Değerli okuyucularım, sizlerden öğrenmek istediğim bir konu var? Acaba Kani Yılmaz’la ilgili olaylar niçin hep şubat ayında oluyor? Şubat ayını gündeme getirmemin nedeni, Kiriminolojide olayalar analiz edildiğinde olayların ve mağdurun biyoğrafisindeki tarihlere çok önem verildiğinden kaynaklanmaktadır. Bu vesile ile siz okuyucularımdan kısa ve öz olarak objektif değelendirmeler bekliyorum.

Merhum Kani YILMAZ ve Sabri KAYA´ya Cenab-i Allah’tan rahmet, tüm sevenlerine, yakınlarına başsağlığı diliyor, Cenab-i Haktan kendilerine sabır niyaze diyorum. Ve tüm insanlık aleminden rica ediyorum, lütfen insanlara insan oldukları için değer verin. İnsanları fiziken imha etmekle bir yere varamazsınız.

1959’daki Kürt raporu! Bakın kimler var


Celâl Bayar’ın 1959’da hazırlattığı Kürt raporunda bakın kimler var!

Türkiye’nin bir zamanlar çok önemli görevlerde bulunmuş bir devlet adamının ailesi, ellerinde bulunan özel arşivinin bir bölümünü geçenlerde bana verdiler. Kendilerine teşekkür borçlu olduğum bu aileden gelen evrak arasında, Celâl Bayar’ın 1959’da cumhurbaşkanı olduğu sırada hazırlattığı bir “Kürt raporu” da vardı.
Devlet Arşivleri’nde 70 küsur seneden buyanamuhafaza edilen “DersimBelgeleri”nin üzerindeki “gizlilik” derecesi kaldırıldı. Evrakın araştırmacılar tarafından bundan böyle kullanılabileceği duyuruldu ve bazı belgeler, Dersim harekâtı ile ilgili olarak açılan tazminat davalarına da kanıt olarak gönderildi. Dersimolayları ve Türkiye’deki Kürtçülük faaliyetleri ile ilgili bu yeni belge yağmuru modasından geri kalmak istemedimve geçtiğimiz günlerde bana ulaşan özel bir arşivde bulunan bir belgeyi yayınlayarak yeni akıma uyayımdedim… Sözünü ettiğimözel arşivin öyküsü, kısaca şöyle: Geçmişte uzun seneler resmî görevlerde ve çok önemli bakanlıklarda bulunmuş rahmetli bir devlet adamının ailesi, büyükbabaları olan bu devlet adamının hâlen kendilerinde bulunan arşivindeki bazı belgeleri birmüddet önce bana verdiler.

HER TÜRLÜ BİLGİ VAR

Bu özel arşivde, 1950’ler ve 60’lar Türkiye’sinin artık tarih kitaplarına intikal etmiş olan bazı iç ve dış güvenlik konuları ile özellikle de Kürtçülük faaliyetleri ve sol hareketler hakkında ayrıntılı bilgiler ve raporlar vardı. Bugün bir bölümünü yayınladığımrapor da, bu devlet adamının özel arşivinde idi. Ancak, dün, bu yazıyı yazmadan önce evrakı bana veren aileden isimlerinden bahsetme konusunda henüz izin almamış olduğumiçin, evrakın asıl sahibi olan devlet adamının ismini vermeyecek, ailesine teşekkürlerimi tekrarlamakla yetineceğim… Türk siyaset hayatının bir zamanlar en güçlü isimlerinden olan devlet adamının evrakı arasında, 1959’da zamanın cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın emri ile hazırlanan “Türkiye’de Bugünkü Kürtçülük Fikir ve Cereyanının Doğuşu” başlıklı bir rapor da bulunuyor. Raporun üzerine zımbalanan etikette “İşbu rapor Sayın Reisicumhur Hazretleri’nin emirleriyle not halinde hazırlanmış ve kendilerine takdim olunmuştur” deniyor. Raporda yazılanların bir kısmını bu sayfadaki kutularda okuyabilirsiniz…

‘NEFRET TARİHÇİLERİ’NE ÖRNEK

Daha önce de söylemiştim: Türkiye’de son senelerde ortaya yeni bir tarihçi grubu çıktı… Devletin geçmişte yaptığı herşeyi eleştiriyor, hattâ küfrediyorlar ve “nefret tarihçiliği” yapıyorlar… “Nefret tarihçileri”nin ortak özelliklerinden biri de ortaya belgelere dayalı yeni bir araştırma koymamak ama 1930’larda çok az sayıda basılmış bazı “hizmetemahsus” kitapları 70 küsur senelik aradan sonra “Devletin gizli arşivini keşfettik” iddiası ile tekrar yayınlamak ve bu işi “araştırmacılık” zannetmek! Mâlum“nefret tarihçileri”miz, bugün bu sayfada yeralan raporu okurlarsa, “ilk kez yayın”ın ne demek olduğu konusunda belki bir fikir edinebilirler…

İktidarın milletvekilleri bile ‘Kürtçü’ diye listeye alınmış
CELÂL Bayar’ın talimatı ile hazırlanan raporda “Memleketimizde Kürtçülük Cereyanlarını ve Propagandasını Sevk ve İdare Edenlerden Başlıcaları Şunlardır” başlığı altında 38 kişilik bir liste de yeralıyor. Listede, sıradan birkaç eylemcinin yanısıra, o dönem Türkiyesi’nin bazı önemli politikacılarının ve sonraki senelerde bilim dünyasında önemli yerler edinecek olan genç akademisyenlerin de bulunduğu görülüyor. Üstelik, kuruculuğunu Celâl Bayar’ın yapmış olduğu Demokrat Parti’den milletvekili olan bazı kişiler de raporda “Kürtçü liderler” arasında gösteriliyor. Dolayısıyla, aşağıda tamamını yayınladığım listedeki isimlerin Türkiye’de o günlerde aslen Kürt olan herkese “Kürtçü” gözü ile bakıldığı hatırlanarak değerlendirilmesi gerekir. İşte, Celâl Bayar’a sunulan liste:

“1. Şeyh ALİ RIZA ŞEYHSAİTOĞLU, maslup (asılan) Şeyh Said’in oğludur. Bu zat aynı zamanda Kürtler’in siyasî ve dinî lideri durumundadır.

2. Şeyh SELÂHATTİN ŞEYHSAİTOĞLU, maslup (asılan) Şeyh Said’in oğludur. Kardeşi Ali Rıza’nın tesir ve nüfuzu altındadır.

3. Şeyh KASIM KÜFREVÎ, halen Ağrı mebusudur.

4. HALİS ÖZTÜRK, halen Ağrı mebusudur.

5. Dr. YUSUF AZİZOĞLU, sabık Diyarbakır mebusudur.

6. Avukat İSMAİL HAKKI ALACA, Kars’ta ikamet etmektedir.

7. Şeyh SELÂHATTİN İNAN, maslup (asılan) Şeyh Ali’nin oğludur.

8. ESAT CEMİLOĞLU, Diyarbakır’da çiftçilikle meşguldür.

9. ALİ KARAHAN, Zaza Kürtleri’nden olup halen avukatlık yapmaktadır. Siverek şeyhinin oğludur.

10. Doçent ABDÜLKADİR KARAHAN, Ali Karahan’ın amcasının oğludur. Halen İstanbul Edebiyat Fakültesi’ndedir.

11. FAHRİ KARAHAN, Siverek’te doktorluk yapmaktadır.

12. İBRAHİM KARAHAN, halen Siverek’te çiftçilikle meşguldür.

13. HASAN ORAL, halen Urfa mebusudur.

14. KİNYAS KARTAL, Van’da ticaretle meşguldür. Bruki aşiretinin reisidir.

15. EBUBEKİR ERTAŞ, Ertuşi aşireti reisidir.

16. GALİP YÜKSEK, Berazî aşiretinin Pijanlı kolu reisidir. Suriye’de oturan Kürtçü liderlerden BOZAN ŞAHİN’e kızını vermek suretiyle akraba olmuştur,

17. SALİH KILIÇ, Suruç’ta Dinaî aşireti reisidir. Millî Mücadele esnasında Ketkânlı aşiretiyle birleşerek Fransızlar’a hizmet etmiştir.

18. NACİ GÜNEŞ, (Şemseddinof), Zilân aşireti ileri gelenlerindendir.

19. ATİK PALANDÖKEN, Erzurum İl Genel Meclis üyesidir.

20. ABDULBAKİ YAZICIOĞLU, Tekman’da Dava vekilliği yapar, Dımıli aşireti ileri gelenlerindendir, Dr. Yusuf Azizoğlu’nun bilgisi ve direktifiyle hareket eder.

21. MECİT HUN, Geloi oymağı reisi AHMET ŞEMO’nun oğludur, müfrit Kürtçü olup “Dil” gazetesinin sahibidir.

22. Avukat SALİH YILDIZ, Van’da avukatlık yapmaktadır.

23. MÜSLİM GÖRENTAŞ, halen Van mebusudur.

24. HASAN ve RESUL KOTAN kardeşler, Kotan aşireti reisi ABDÜLKADİR’in (ölü) oğullarıdır. İkinci Dünya Harbi’nde İran’da Ruslar tarafından kurulan Mahabat Hükümeti’nde vazife almışlardır.

25. AHMET KARAKOÇ, Cemil Paşazadelerdendir.

26. NEJAT CEMİLOĞLU, Cemil Paşazadelerdendir.

27. CANİP YILDIRIM, Kürt istiklâline inanmış bir kimsedir. Paris’te hukuk doktorasını yaparken Kürt lideri KÂMURAN BEDİRHAN’la müştereken Kürtçülük faaliyetlerini organize ettiği öğrenilmiştir.

28. RECAİ İSKENDEROĞLU, Diyarbakır’da avukatlık yapmaktadır.

29. KEMAL BADİLLİ, Badilli aşireti reisi SAİT AĞA’nın oğludur. İdealist bir Kürtçüdür.

30. MEHET ve NADİR SÜPHANDAĞI kardeşler, Haydaranlı aşireti reisi Kör Hüseyin Paşa’nın oğullarıdır. Her ikisi de koyu Kürtçüdür.

31. Şeyh MASUM MUTLU, Kürtçülük ve irticanın Şark’taki lideridir.

32. HASAN KEMALOĞLU ve oğlu SELÂHATTİN KEMALOĞLU, baba oğul her ikisi de koyu Kürtçüdür.

33. SABRİ ERDUMAN, halen Erzurum mebusudur. Şeyh ALİ RIZA’nın tesiri altındadır.

34. HÜSEYİN TİRYAKİ, Erzincan’da ikamet eder, koyu Kürtçüdür.

35. HÜSEYİN AKSU, Alevi Abbasuşağı aşireti reisidir.

36. HASAN ŞAHİN ve oğulları ALİŞAN ŞAHİN, HÜSEYİN ŞAHİN, Şah Hüseyin Oğulları ailesinden olup hepsi koyu Kürtçüdür.

37. EDİP ALTINAKAR, babası SIDDIK, Şeyh Sait isyanında idam edilmiştir.

38. AZİZ GÖKHAN, Berazî aşiretinin Şeddadî kolu reisidir. 38. HACI ALİ BUCAK, Bucak aşireti reisidir”.

1959’da önerilen tedbirler: Ajan, sansür ve Türkleştirme!
CELÂL Bayar’ın 1959’da cumhurbaşkanı olduğu sırada hazırlattığı raporun ilk bölümünde, Türkiye’deki Kürtçülük faaliyetlerinin nasıl başladığı konusunda kısa bir açıklamadan sonra Kürt talepleri ve bu taleplere karşı alınması gereken önlemler sıralanıyor. Raporun girişinde, şöyle deniyor:

“Memleketimizde Kürtçülük fikri, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Ağa, Bey, Şeyh gibi reisler ile Bedirhânî ve Babanlar gibi emir veya hükümdar olmak arzusunda olan aileler tarafından müdafaa ve takip edilmiş ve bu fikir yabancı devletler tarafından kendi maksat ve emelleri için istismar olunarak zaman zaman cahil halk kitleleri ayaklandırılmak suretiyle müzmin bir hale getirilmiştir. …Cumhuriyetin ilânından sonra memleketimizde vukua gelen Kürt isyanlarının hepsinin şiddetle bastırılması, isyana iştirak edenlerin ağır cezalara çarptırılmaları, bu arada kendilerine vaadlerde bulunan büyük devletlerin bu vaadlerini yerine getirmemiş olmaları, Kürt liderlerin ve cahil halkın gözünü yıldırmıştır. Kürtler, davâlarını artık silâhla ve isyanlarla kazanamayacaklarına emin olmuşlardır. Bu bakımdan Kürtçülük dâvâsının önderliğini yapan şahıslar, gayelerine ulaşabilmek için yeni bir metod takip etmeğe başlamıştır”. Raporun son kısmında ise, “Alınacak Tedbirler” başlığı altında Kürtçülük faaliyetlerine karşı devletin neler yapması gerektiği, maddeler halinde sıralanıyor:

“…Aşağıdaki tedbirler, âcilen ele alınması gereken hususlardır: Şark bölgesindeki istihbarat faaliyeti ve ajanlama işinin takviyesi ve bu bakımdan daha büyük maddî fedakârlıklara katlanılması lâzımdır. İstanbul’daki gençlik esaslı bir kadro ile ve ajanlarla hepsinden önce de bazı Türkçü liderlerle murakabe edilmeli (denetlenmeli) ve kılavuzlanmalıdır. Türk ve Kürt kültürü arasındaki fark görünmez şekle sokulmalı ve onların tertip ettiği Şark geceleri, folklor ve kültür gayretleri maarif ve kültür sistemimize göre ele alınıp Türk kültürüne temsil edilmelerine çalışılmalıdır. Yeni teknik imkânlarımızdan faydalanarak neşriyat yapan üç dış radyonun dinlenmesine mâni olunmalıdır. Posta sansürü Kürt muhaberat ve neşriyatına karşı daha geniş ölçüde işletilmelidir. Bunlarla uyumlu olarak politik müdahale ve karıştırmalar da tertip olunabilir. İran’la bu konudaki işbirliğinin güçlendirilmesi lâzımdır. Irak devleti, Kürtçülükle mücadeleye ikna olunmalıdır”.

Mewlûda Şerîf / Bi Kurdî


Schlagwörter-Wolke