Just another WordPress.com site

İskilipli Atıf Hoca, şapka kanunundan önce yazdığı şapka karşıtı kitap iskilipli atif hocasebebiyle tüm hukuk ilkeleri hiçe sayılarak, bundan tam 90 yıl önce 07. Şubat 1926 tarihinde idam edilmişti

İskilipli Atıf Hoca Şapka Kanunu çıkmadan 1,5 yıl önce ve bakanlık izni ile basılan ‚Frenk Mukallitliği ve Şapka‘ kitabı sebebiyle 89 yıl önce bugün idam edilmişti.

Uzun yıllar mezar yeri dahi bilinmeyen Atıf Hoca’nın geçtiğimiz yılalrda eski milletveki Mehmet Sılay’ın girişimleri sonucu mezarı bulunarak kemikleri memleketi İskilp’e nakledilmişti. Atıf Hoca için burada bir de anıt mezar yapıldı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan inkılâpların en önemlilerinden biri de hiç şüphesiz şapka inkılâbı olmuştu. Her alanda „Batılılaşma“ amacı taşıyan değişim sürecinde, kılık-kıyafet hususu da göz ardı edilmemişti. Batı medeniyetinin bir bütün olarak benimsenmesinden yana olan Mustafa Kemal, yapacağı bu inkılâbın ilk işaretini aslında Erzurum Kongresi öncesinde vermişti.

ŞAPKA KANUNU
Hükümet, ordu için 1925 yılı ilkbaharında „siper-i şems“ adı verilen ve aslında şapkadan başka bir şey olmayan, başlığın giyilmesine dair bir karar aldı. Böyle bir ortamda kılık-kıyafet devriminin ilk adımı atıldı ve Mustafa Kemal Paşa, 24 Ağustos 1925’te Kastamonu’ya gitmek üzere yola çıktı. Şehre girişinde halkı başı açık olduğu halde elinde bir panama şapkasıyla selamladı. Artık sosyal alanda yapılacak inkılâp ve değişimler başlıyordu. Şapkayı, Türkiye’yi batı uygarlığına yaklaştıracak ve onu medeni kılacak bir vasıta ve yüksek bir amaç olarak gören Mustafa Kemal Paşa, İnebolu’da yaptığı konuşmasında:
„…Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir neticeye isal ediyor. İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye vusul için lazım gelirse, bazı kurbanlar da verelim. Bunun ehemmiyeti yoktur. Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir. O, gafil ve itaatsizler hakkında çok bi-amandır…“ Diyor ve „Medeni ve beyne’l-milel kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir. Ayakta iskarpin ve fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şems-i serpuş. Bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. Buna caiz değil diyenler vardır. Onlara derim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim. Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz?“ sorusunu yönelterek şapka giyimini kamuoyunda tartışmaya açıyordu.
İşte bu tartışma döneminde, henüz daha kanun çıkmamışken Fatih Dersiamı İskilipli Atıf Hoca bazı dostlarının da teşvikiyle „Frenk Mukallitliği ve Şapka“ isimli 32 sayfalık risalesini kaleme alarak Maarif Vekâleti yani Milli Eğitim Bakanlığı’nın izni ve onayı dâhilinde Kader Matbaası’nda bastırdı. 12 Temmuz 1924 tarihinde tamamlanan bu risalesinde Atıf Hoca „taklit“ ve „mukallit“ kelimelerini açıkladıktan sonra „Şer-i şerif nazarında mutlak bir surette taklidin caiz olmadığını, taklit edilmesi gereken biri var ise bunun Hz. Muhammed (S.A.V) olduğunu onun sünnetine uymak lüzumunu ifadeden sonra „Hülasa kelam-ı bidat-i kabihada, münkirat ve menahide ve şer’i şerife muhalif olan usul ve muaşerat-ı medeniyette hiçbir kimseye taklit asla caiz değil, nerede kaldı ki şiar-ı küfürde milel-i gayr-i Müslimeye taklit caiz olsun bu katiyen caiz olmaz. Şu halde bir Müslüman’ın şiar ü alamat- u küfür addolunan bir şeyi bila-zarureten giymek veya taşınmak suretiyle gar-i Müslimlere taklidi ve kendisini onlara benzetmesi şeran münhi ve memnudur. Bu hususa icma-i ümmet de itikad eylemiştir. Bunda şek ve şüphe yoktur. Zira Resulü Zişan (S.A.V) efendimiz buyurmuşlardır ki: „Bir kavme benzemeye çalışanlar o kavimdendir.“ demekteydi.

Başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde de satılmaya başlanan bu risale, basımından 1 yıl sonra, 25 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan „Şapka İktisâsı Hakkındaki Kanun“un TBMM’de kabul edilmesiyle yasaklandı. Toplatılarak dağıtımı durduruldu.
ŞAPKA KANUNU UYGULAMAK İÇİN İSTİKLAL MAHKEMESİ KURULDU
Sonraki günlerde „Şapka Kanunu“ aleyhine başta Erzurum, Sivas ve Rize’de olmak üzere birçok şehirde isyanlar görüldü ve bunlar süratle bastırıldı. „Kel Ali“ ismiyle bilinen Afyon Mebusu Ali Çetinkaya başkanlığında derhal bir İstiklal Mahkemesi teşkil edilerek dolaştırıldı. Delile ihtiyacı olmayan ve temyiz hakkı bulunmayan bu mahkemelere olağanüstü yetkiler verildi. Süratle yargılamalar devam ederken isyanların çıktığı şehirlerde yapılan aramalarda İskilipli Atıf Hoca’nın „Frenk Mukallitliği ve Şapka“ isimli risalesi bulunup, tutuklanan bazı sanıkların ifadeleri doğrultusunda gizlice dağıtılmak suretiyle okunduğu iddia edildi. Bunun üzerine İskilipli Atıf Hoca tutuklandı ve Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edildi.

Yargılama süresince risalenin dağıtımı ve satışını gizlice yapmakla suçlandı. İskilipli Atıf Hoca, tüm bu suçlamaları ret ederek, kanunun çıkışı sonrasında bunları yapmadığını, zaten risalenin 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın izniyle basıldığını ifade etti. Ayrıca yargılama ile hiçbir alakası olmadığı halde 31 Mart Vakası, Teali İslam Cemiyeti Başkanlığı gibi konular gündeme getirilerek yapılan asılsız suç isnatlarını delilleriyle çürüttü. Nihayet 3 Şubat 1926’da yapılan celsede Savcı Necip Ali Bey, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde şapka giyilmesi yüzünden bazı olayların çıkmasına sebep olmalarından dolayı tutuklanarak İstiklal Mahkemesi’ne verilen sanıklardan Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca’nın idamını, içlerinde İskilipli Atıf Hoca’nın da bulunduğu on sanığın üç senden on beş seneye kadar kürek cezasına çarptırılmalarını istedi. Bunlar dışında kalan diğer sanıklar hakkında da sürgün, sınır dışı ve beraat talep etti.

‘KANUNLAR GERİYE YÜRÜMEZ’ İLKESİ İHLAL EDİLDİ
Aynı gün saat 10.00 da İskilipli Atıf Hoca da dâhil olmak üzere sanıkların müdafaaları dinlenip tetkik edildikten sonra İstiklal Mahkemesi, kararını alkışlar arasında verdi. Hukuk kurallarını hiçe sayarak „çıkan kanunların geriye dönük olarak uygulanamayacağı“ esasını görmezden gelen mahkeme, savcının talebinden derece değil, içerik olarak farklı karara imza attı. „Frenk Mukallitliği ve Şapka“ adlı risalenin çıkan isyanların sebebi ve tahrik unsuru olduğu, basımı ve dağıtımı için çalışıldığı, yeniliğe ve cumhuriyete daimi bir düşman vaziyetindeki adı geçen şahsın son isyan olayı ile manen ve maddeten alakadar olduğu“ gerekçesiyle „Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu’nu tamamen veya kısmen tağyir… ve ifa-yı vazifeden men’ine cebren teşebbüs edenler idam olunur“ hükmüne dayanarak İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi’nin asılarak idamlarına oy birliği ile hükmetti.
Diğer sanıklardan Şeyh Süleyman, Hasankale Telgraf Müdürü Halid, Uşaklı Köseoğlu Ahmet, Ayıntabî Salih, Yusuf Kenan, Suud’ül Mevlevi on sene küreğe, Sabuncu Süleyman, Kamilpaşazade Muhlis on beş sene küreğe, Merakib Ali, Hoca Osman, Hacı Bey, Hoca Mehmed, Kara Sabri, Erzurumlu mütekaid Yüzbaşı İsmail Efendi’ler yedi sene, Fatih Türbedarı Hasan Efendi beş sene hapse mahkûm edildi. Hoca Tahir, Hoca Fettah Efendi’lerin üç sene Adana’ya sürülmesine, Seydişehirli Hasan Fehmi Efendi’nin üç sene Isparta’ya sürülmesine, Erzurumlu Samih, Muhsin, Sabuncuzade Mustafa, Zühtü Efendi’lerin üç sene İstanbul’a sürülmelerine hükmedildi. Ayrıca Cafer, Mustafa Asım, Tevhid-i Efkâr yazarlarından Ömer Rıza(Doğrul), Hafız Osman, Yahya Cafer’in oğlu Muhiddin, İhsan Mahvi, Seyyid Tahir, İstanbul İmam Hatip Kâtibi Aziz Mahmud, Kitapçı Mihran, Yağlıkçızade Mustafa ve Hüseyin, Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa, Saatçi Nafiz, Gostivarlı Hasan, Mülazım Halid, Sürmeneli Hafız Ali, Tahir’ül Mevlevi ve Erzurumlu Cafer Bey’lere de beraat verildi. Ardından derhal infazlara geçilerek sanıkların sevki yapılırken, idama mahkûm edilen Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi 4 Şubat 1926’da gece sabaha karşı eski meclis binası önünde asıldı.

KILIÇ ALİ İDAMDAN SONRA ATIF HOCA’NIN BAŞINA ŞAPKA GEÇİRDİ

Doktor Rıza Nur’un, „Hayat ve Hatıratım“ adlı eserindeki nakline göre: „İskilipli Atıf Hoca’nın idamında bulunan İstiklal Mahkemesi üyesi „Kılıç Ali, hocanın boynuna ip geçirilirken, başına bir şapka geçirmiş,“giy domuz“ demiş ve küfürler etmiş“ti. Hoca’yı idam sehpasında görenlerden biri de aynı davada yargılanıp beraat eden Tahir’ül Mevlevi idi.

Tahir’ül Mevlevi sabah namazı sonrası eski meclis binasının önüne gelince, gördüğü sahneyi şöyle anlatmıştı: „Birdenbire gözüme ilişen manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski meclis önündeki meydanın ortasına iki vücut çekilmişti. Elimde olmadan gözlerimden yaşlar akarken, dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı olan, „Uluvvün fi’l-hayati ve fi’l-memat/Le-hakkun ente ikdü’l mucizat“( Sen hayatta da, ölümünde de yücesin, Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.“

İSKİLİPLİ ATIF HOCA KİMDİR?
İskilipli Atıf Hoca, 1874’te İskilip’in Tophane köyünde doğdu. İlk eğitimini köyündeki medreseden alan Atıf Hoca, daha sonra İskilip’in tanınmış alimlerinden Abdullah Efendi’den fıkıh ve tefsir dersleri aldı. Ailesinin itirazlarına rağmen İstanbul’a giderek ilim tahsilini devam ettirmek istedi. Fatih Camii medresesinde ders gören Atıf Hoca 1902’de girdiği ruus sınavını vererek İstanbul müderrisliğine hak kazandı. Fatih medresesinde müderris olarak ders verirken aynı zamanda Darulfünun Üniversitesine devam etti. Darulfünun’un İlahiyat bölümünden mezun olan Atıf Hoca İstanbul Kabataş Lisesi’ne Arapça öğretmeni olarak atandı.
Medreselerin ve müderrislerin eksikliklerini gidermek için bir rapor hazırladı ve bu raporunu Meşihat-ı İslamiyye Dairesi’ne sundu. Fakat rapor köklü değişiklikler içermesi ve dairedeki bazıkişilerin çıkarlarına dokunması nedeniyle Şeyhulislamlık makamına şikayet edildi. Şeyhuilislam Mehmet Cemalettin Efendi tarafından önce Bodrum’a daha sonra Kırım’a sürüldü. Kırım’dan Varşova’ya geçen Atıf Hoca, sürgün cezası bittikten sonra İstanbul’a dönen Atıf Hoca, Beyanül’l hak, Sebilürreşad, dergilerde makaleler yazdı. İttihatçılarla yıldızı barışmayan Atıf Hoca, 31 Mart olayından bir hafta önce yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı. Fakat mahkeme suçsuz buldu ve serbest bıraktı. İttihatçılar, Atıf Hoca’ya devlet dairesinde görev vermeyerek onu eğitimden uzak tutmak istedi.

İTTİHATÇILAR PASİFİZE ETMEK İSTEDİ
Atıf Hoca medreselerde fahri olarak ders vermeye İttihatçılara karşı İttihad-i Muhammed-i içerisinde yer alır. Mebus seçilmesi ittihatçılar tarafından engellenir. Mahmut şevket Paşa’nın öldürülmesinde rolü olduğu gerekçesiyle İ İttihatçılar tarafından suçlanarak Divan-ı Harb’te yargılanır, suçlu bulunarak önce Sinop’a daha sonra Çorum-Sungurlu sonra da Boğazlayan’a sürgüne gönderildi. Sürgünde halka vaaz vermesi ve talebelere ders vermesi yasaklandı. 1.5 yıllık sürgün cezası sona erdikten sonra İstanbul’a geldi. Ebul’ula Mardin Huzur dersleri adlı eserinde suçsuzluğunun anlaşılmasına rağmen hiçbir görev verilmediğini söylüyor.

Alemdar ve Mahfel gibi gazete ve dergilerde yazılar yazan Atıf Hoca Şeriat Medeniyet-i , Mirat’ul İslam gibi eserlerini bu dönemde yazdı. Eserlerinde medeniyet, terakki, eğitim sosyal hayat, İslam nizamı, örtünme, ahlak, hukuk gibi konulara vurgu yaptı. Siyasi yazılar yazdı ve İttihatçıların din-siyaset ayrımına karşı çıktı.

Mustafa Sabri Efendi sayesinde veliaht Vahdettin’le tanıştı ve veliahtla kişisel dostluk kurdu. Birinci Dünya Savaşı’nın sona İttihatçı liderlerin ülkeyi terk etmesiyle Atıf Hoca Fatih dersiamlığı görevine dönerek başta fıkıh ve tefsir, Arapça dersleri vermeye devam etti. 1918’de hilafet-i aliye ve Medresetül Kudat’ta da dersler verdi.
Hürriyet ve İtilaf Partisinin İktidara gelmesi ile İptida medresesinin umum müdürlüğüne getirilmişse de Hürriyet ve itilafçıların İngiliz yanlısı siyaset izlemelerine Alemdar gazetesinde yazdığı yazılarla karşı çıkmıştır. İskilipli Atıf Hoca Mondros mütarekesine ilk tepkiyi koyanlardan birisidir. Yakın arkadaşı Mustafa Sabri Efendi ile birlikte Müderrisin cemiyetini kurar, Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislamlığa getirilmesinden sonra cemiyetin başkanlığı görevini üstlenir. Cemiyet başlangıçta bir ulema meclisi iken daha sonra Anadolu’nun itilaf devletleri tarafından işgal edilmesinden sonra ismini Teal-i İslam Cemiyeti olarak değiştirir.

İzmir’in işgal edilmesine karşı ilk karşı beyanname hazırlayan cemiyet Teal-i İslam Cemiyeti oldu. Bu beyannamede işgalciler eleştirilmiş, yurdun her sathında mücadele edilmesi için çağrı yapılmıştı. Cemiyet kurtuluş olarak halifeye bağlı kalmayı halifeliği kurtarmayı esas almıştı. Çünkü halifelik cemiyete göre İslam’ı ve Müslümanları temsil eden bir makamdı. Halifeliğin işgal kuvvetlerin hakimiyetine geçmesi Müslümanlar için bir felaket olurdu, bu nedenle işgalcilere karşı Müslümanlar halifelik şemsiyesi altında tek vücut olmalıydı.

TEALİ İSLAM CEMİYETİ’NİN BİLDİRİSİNE KARŞI ÇIKTI

İngilizler iktidardaki Hürriyet ve İtilaf Partisi’nden Anadolu’da işgallere karşı direnişe geçen milislere karşı bir fetva yayınlanmasını Şeyhülislamlıktan isteedi. Atıf Hoca bu şekilde bir fetvanın yayınlanmasına karşı çıktı fakat fetva hazırlandı. Atıf Hoca ve Tahir’ül Mevlevi’nin karşı çıkmalarına rağmen fetva cemiyet bildirisi şeklinde yayınlanmak istendi. Atıf Hoca bu fetvanın cemiyet adına yayınlanmasına karşı çıktı ve bildiriye imza ve mühür basmadı. Teal-i İslam Cemiyetinin adı kullanılarak uçaklarla atılan bu fetvaya karşı Atıf Hoca, Vakit gazetesine bir tekzib yazısı gönderdi. 23 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1920, No: 1032 Vakit gazetesinde çıkan tekzib yazısında Atıf Hoca memleketin işgali sırasında böyle bir fetvanın yanlış olduğunu ve bu fetvayı benimsemediğini, imza koymadığını söylüyordu.

1922’de Dolmabahçe Sarayında Huzur dersleri verdi. Bu dönemde özellikle batılılaşma karşıtı yazılar yazdı. Tesettür-ü Şer’i, Din-i İslam’da Men-i Müskirat (İslam dininde İçki Yasağı), Frenk Mukallitliği ve Şapka kitaplarını kaleme aldı.

Şapka hakkındaki kitabını yazdıktan 1,5 yıl sonra Şapka devrimine muhalefet etmek suçundan tutuklandı. Şevket Süreyya Aydemir, Tahirül Mevlevi, Hasan Tahmilci, kızı Melahat Hanım Atıf Hoca’nın Şapkaya muhalefet etmekten tutuklandığını belirtmişlerdi.

İskilipli Atıf Hoca 4 Şubat 1926 Perşembe günü sabaha karşı Eski Meclis binasının yakınındaki çarşıda asılarak idam edilmişti.

Hafıza tazelemek ve tarihin ihyası

Yakın tarihe dair tartışmalarda öne çıkan ana tema ve konulara vakıf olmak için İskilipli Atıf Hoca hakkındaki yazı, kitap ve etkinliklere bakılabilir. Birkaç yıldır değişen tempoda yakın tarihle dolayısıyla “CeHaPe” zihniyetiyle hesaplaşma düşüncesinden dolayı daha sık hatırlanır oldu bu isim/olay.

Türkiye’de siyasî mücadelenin önemli alanlarından birini tarih yazımı oluşturmaktadır. Farklı bakış açılarının söz coşkusunun ortaya koyduğu eserlerdeki süreklilikleri incelemek, aynı zamanda siyasî mücadelelerdeki devamlılığı gösterecektir. Çoğu zaman indirgemecilikle veya haddi aşmakla suçlanan tarihsel alandaki mücadele aslında çok geniş konuları içermez.

Hal böyle olunca da daha geniş bir dizi yaklaşım ve konu kendiliğinden bir kenara bırakılır. Bunun biyografik, politik ve fikrî hatta sözlü tarihle alakalı boyutlarının olduğu da kesin.

Bizi Kim, Nasıl Yazacak?
Cumhuriyet döneminde özellikle Tek Parti devrinde İslâm ve İslâmî şiarlar konusunda ortaya konan sindirmeye, sessizleştirmeye dönük uygulamaları eleştiren ve bir karşı tarih olarak anabileceğimiz değerlendirmeler bahsettiğimiz kısıtlılığı ele almak açısından üzerinde durulmaya değerdir. Klasik manada tarihçi olmayan isimlerin kaleme aldığı tarih yazıları ve kitapları şu ya da bu açıdan ciddi bir işlev üstlenmiştir. Önemli önemsiz pek çok gazete ve dergide tekrar tekrar beliren bu araştırmalar aynı zamanda belli noktalardaki düğümleri işaretçisidir. Tanımlanması zor olsa da İslâmcılığın yakın tarih telakkisin ana temalarını ve bu noktada yoğunlaştığı isimleri tespit etmek daha kolay olacaktır. Bu noktada katiyetle söylenebilecek şey, Necip Fazıl Kısakürek’in, Son Devrin Din Mazlumları kitabında görüldüğü üzere biyografik portreler konusu gündeme gelir. İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said, Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan üzerinde durulan isimlerden birkaçıdır. Fakat bu isimlerle alakalı olarak ortaya konan çalışmalar 1970’li ve 80’li yılların müktesebatını çok aşabilmiş değildir. Akademik dünyanın İslâmcı yaklaşımlara kapalı göründüğü dönemlerin ardından gelen ve görece serbestliğin hüküm sürdüğü yıllarda da bu sınırlılığın devam ediyor olması tarih telakkisinin sınırlılığı açısından sorunlara yol açmıştır. Mesela Tek Parti yıllarında taşrada olup bitenleri irdeleyen belgesel veya sözlü tarih çalışmalarının yapılamamış olmasının altında yatan sebep anlatıların sadece “büyük adlar” etrafında geliştirilmesidir.

Çok partili hayata geçildikten sonraki yıllarda yayımlanan gazeteler irdelenmemiştir. Mustafa Bağışlayıcı’nın Samsun’da çıkardığı Büyük Cihad gazetesi bu açıdan incelenmeyi bekleyen önemli bir yayındır. Bu çerçevede Malatya Hadisesi başta olmak üzere pek çok olay komplocu yaklaşımları aşan bir biçimde incelenememiştir. Mikro çalışmaların ihmali veya uzun vadeli süreçlere odaklanılamaması bahsettiğimiz hatırlama tarzının sınırlılığı konusunda fikir verebilir. Bundan dolayı, bu konularda “kral çıplak” demenin ötesine geçen bir şeyler yapılmalıdır. Kopuklukların giderilememesi büyük ölçüde bu alandaki çalışmaların akademik değil popüler nitelikli çalışmalar olmasıyla da alakalıdır. Şayet bu konudaki çalışmalar akademik kurumlarda var olursa İslâmcılığın yakın tarih değerlendirmeleri sadece popüler tarihin dolgu malzemesi olmayı aşabilecektir. Bunların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği gelecek açısından son derece önemli fakat ayrıca ele alınıp irdelenmesi elzem olan bir konudur. Bu biraz da, mevcut tarihçiliğin hazırladığı zorlukların nasıl aşılacağıyla ilgilidir. Ama en azından uzun menzilli çalışmalar için sabırlı olmak gerekir. Diğer taraftan yakın tarihin diğer tartışmalı konularında ağırlıklı olarak sol liberallerin popüler ve akademik çalışmaların ilham kaynağı olmaya devam ettiği de göz ardı edilmemelidir. Öyle ki 1980 sonrasında bu minvalde ortaya çıkan pek çok çalışmanın kamusal bir boyut kazanmasında hafızaya vurgu yapan okur cemaatleri ciddi bir rol oynadı. Şüphesiz bu okumaların basmakalıp yaklaşımların ötesinde bu alana bir tazelik ve yeni bir anlayış getirdiği ihmal edilemez. Gelgelelim tüm bu okumalar şimdiye kadar farklı bir canlılığı oluşturma sürecine katkı yapmadığı gibi farklı konulardaki çalışmaları da teşvik edemedi.

Muazzam bir tarihsel ihtilafın kaynağı konumundaki kişilerin biyografileri olma iddiasıyla kaleme alınan ve içeriden yapılan çalışmalar esasında yakın tarihe ilişkin husumet ve çekişmelerdeki hissiyatı beslemekte fakat bunun ötesine nedense pek geçememektedir. Siyasî krizin öne çıktığı dönemlerde baskın olan ele alış tarzının bugün de çok değişmediği rahatlıkla söylenebilir. Bir tarafın inkılâp edebiyatına sarılarak hainlik ithamından medet umar vaziyette oluşunun durumu daha da çetrefil hale getirdiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Bahsettiğim durum sadece yukarıda adını andığım kişilerle sınırlı değil, sonraki pek çok olay, kişi ve kurum için de geçerli.

Yakın tarihe dair tartışmalarda öne çıkan ana tema ve konulara vakıf olmak için İskilipli Atıf Hoca hakkındaki yazı, kitap ve etkinliklere bakılabilir. Birkaç yıldır değişen tempoda yakın tarihle dolayısıyla “CeHaPe” zihniyetiyle hesaplaşma düşüncesinden dolayı daha sık hatırlanır oldu bu isim/olay. Elan devam eden canlılığın hem siyasî hem de popüler tarihçilik açısından oldukça bereketli olduğu bir gerçek. Hakikaten bu haleti ruhiyenin sözcüsü olan ve İslâmcı olmayan fakat bu konudaki çalışmaları İslâmcı genel çerçevesi içinde ele alınabilecek yayınevlerinden çıkan pek çok yazar var. Değişen siyasî ve entelektüel iklimle birlikte en azından İslâmcıların yakın geçmişe dair eleştirilerinin popüler olma durumu söz konusu. Zamanın bu değişen ruhu bir yanıyla olumlu ama birtakım tadilatları da zorunlu kılmaktadır. Gösteride uygun düşen fakat herhangi bir kitapta yer aldığında gerçekliğini kaybeden sloganlar bu hararetin yansımasından ibarettir. Bilindiği üzere İslâmcılara yöneltilen en yaygın suçlamalardan biri hayat tarzıyla dolayısıyla sembollere olan durumu fazla önemsediğidir. O yüzden İslâmcıların tek parti devrine dair çok önemli ve popüler karşı çıkışlar üretmesi şaşırtıcı görülmemelidir. Bununla bağlantılı olarak İskilipli Atıf Hoca’nın eserlerinden sadece Tesettür-ü Şer’i, Din-i İslam’da Men-i Müskirat ile Frenk Mukallitliği ve Şapka’nın hatırlanmış olması aynı zamanda Cumhuriyet devrinin topluma dayatmak istediği yeni hayat tarzının sembollerine dair bir itirazı içermektedir. Bu konular, öylesine tarihsel çalışmaların bir parçası haline gelmiştir ki, durup düşünmeyiz bile ya da düşünsek bile sonuç pek değişmez. Tüm bunlar dönüştürülmek istenen bir toplumun göstergelerindendir.

Sadakat ve Sonrası
Tarafsızlığın kolay olmadığı bu alanda yazılıp çizilenlere bakıldığında ise “yalan söyleyen tarih utansın” ifadesinin çok ötesine geçilemediği de bir gerçek. Bildiğim kadarıyla bu konudaki çalışmaların ana kaynağı Mehmet Sılay’ın kitabı. İskilipli Atıf Hoca adını taşıyan bu kitabın yazılışının üzerinden epey zaman geçti fakat gerek İskilipli gerekse onun idam edilişinin ardından yaşananları daha soğukkanlı bir biçimde en azından tarihsel alanın araştırma ölçütleri dâhilinde ele alan kayda değer vasıflı bir çalışma yapılmadı. Elbette bu kitap, yakın tarihte yaşananlar konusuna bir giriş sunmaya çalışmaktadır. Çalışma esasen, bir başlangıç noktasıdır ama bunun bir adım ötesine geçilememiş olması önemli bir eksikliktir. Benzeri bir yetersizlik Atıf Hocanın kahramanlaştırılmasından duyulan hoşnutsuzluk onun hedef tahtasına oturtulması için kaleme alındığı her halinden belli olan İskilipli Atıf Hoca Neden Haindir?(Hayri Yıldırım) türü kitaplar için de geçerlidir. Hakeza İskilipli Atıf’ın eserlerinin doğru bir neşri de şimdiye kadar yapılmadı. Şair boşuna dememiş: “Çağın en karmaşık yerinde durduk/Biri bizi yazsın.”

Yakın tarihe dair İslâmcı bakışı sadakatle koruyan bir metni bu yüzden anmak istedim. Genç Birikim dergisinin 189.(2015) sayısında yayımlandı. Ali Kaçar’ın kaleme aldığı “İskilipli Atıf Hoca ve İstiklal Mahkemeleri” başlıklı yazı, aynı zamanda derginin kapağına da taşınmış. “Zalim ve Katillerle Elbette Mahşer Günü’nde Hesaplaşacağız” manşetinin altında “İskilipli Atıf Hoca 1875- 4 Şubat 1926” hatırlatması bulunuyor. Ancak her şeyden önemlisi, hesabın mahşere bırakılmış olmasına karşın olaya dair farkındalığın diri tutulmak istenmesi siyasî hafızanın canlı tutuluşu noktasında göz ardı edilmemesi gereken bir noktadır. Ayrıca dergide İskilipli Atıf Hoca üzerine yapılan panelden notlar var. Panelin başkanlığını yapan Emrullah Ayan’ın söyledikleri karşı çıkışa odaklanan bir hareketin özetle şunları söylemiş konu hakkında: “Zor zamanda konuşan, Salih Amel ortaya koyan yiğitlerden biri de İskilipli Atıf Hoca’dır. Rabbimiz şahidliğini ve şehidliğini kabul buyursun. Şehadet, İslam’ın en keskin ve son derece özgün bir kavramıdır. Allah yolunda, ila-i kelimetullah için mücadele ederken ölmeyi ve öldürülmeyi ifade eden bir kavramdır. Şehid olmak, aslında şahid olmanın bir sonucudur. Mü’min şahsiyetin, iman ettiği değerleri hayata geçirerek yaptığı şahidlik ve Allahu Teâlâ’nın hükümlerini yeryüzüne egemen kılmak, Allah’ın dinini ahlak edinerek yapılan vahye şahidlikle dolu bir hayatı sürdürürken yapılan mücadele sırasında canını feda etmeyi ifade eder. Dininin şahidi olmayanlar şehid de olamayacaklardır.” Zaten öteden beri şehitler gecesi etkinliklerinin Şubat ayında yapılmasının sebepleri arasında İskilipli Atıf Hoca’nın hu ayda idam edilmiş olması da etkili olmuştur. Tarihin havını tersine tarıma süreci var olan yerleşik kanaatlerin de eleştirisini içermek durumundadır. Kaçar bu çerçevede şunları yazmaktadır: “Kemalistler yaptıkları katliamları masum göstermek için çeşitli yalan ve iftiralara başvurarak tarihi olayları ters yüz ederek çarpıtmaktadırlar. İşin ilginç yanı ise Kemalistlerin bugün de bu yalan ve iftiraları devam ettirmeleridir. Ancak sevindirici durum ise, bu yalan ve iftiralara, gerçekleri ters yüz eden ‘resmi tarihe’ kendilerinden başka halktan çok kimsenin inanmamasıdır. Halen, her şey açık seçik olmasına rağmen merhum Şehid İskilipli Atıf Hocaya da böyle yalan ve iftiralarla saldırmak suretiyle halk nezdinde itibarsızlaştırmaya gayret göstermektedirler. Ama nafile! Çünkü güneş balçıkla sıvanmaz. Şehid Atıf Hoca, halk tarafından tanındıkça, itibarı da buna paralel olarak gittikçe artmaktadır.” Yazıda sadece İskilipli Atıf Hoca yer almıyor. Mustafa Sabri Efendi, Teali İslam Cemiyeti, Babaeski Müftüsü Ali Rıza, Ali Şükrü Bey, Şeyh Said, İstiklal Mahkemelerini tafsilatıyla anlatan Tahir’ül Mevlevi, Tevhidi Tedrisat Kanunu, Evkaf ve Şer’i Vekâletleri, Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, vatan hainliği vb. pek çok konuya değiniliyor. Aslında bu değinilerin tamamı yakın tarihe ilişkin yaklaşımı derli toplu sunuyor. Bazı Kemalist tarihçiler ve ilahiyatçıların İskilipli Atıf Hoca’nın “şapkaya muhalefetten değil, vatan haini olduğu için idam edilmiştir” şeklindeki kanaatleri de eleştirilmektedir.

Elbette bir dergi yazısı gerek hacim gerekse yaklaşım açısından son derece sınırlıdır Fakat yakın tarihçiliğin bunun ötesine geçerek hem daha önceki yılları hem de sonraki yılları kuşatacak bir biçimde detaylandırılmış olması gerekirdi. Geçmiş ve şimdi arasındaki dağınıklığı giderecek ve yeni bağlantılar kuracak çalışmalar ancak başkalarının hayatlarına daha yakından bakmakla mümkün.

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

Schlagwörter-Wolke

%d Bloggern gefällt das: