Şemdinli Davası İnceleme Raporu


Şemdinli Davası Đnceleme Raporu

Advertisements

Medrese kürsüsünden darağacına; İskilipli Atıf Hoca


İskilipli Atıf Hoca, şapka kanunundan önce yazdığı şapka karşıtı kitap iskilipli atif hocasebebiyle tüm hukuk ilkeleri hiçe sayılarak, bundan tam 90 yıl önce 07. Şubat 1926 tarihinde idam edilmişti

İskilipli Atıf Hoca Şapka Kanunu çıkmadan 1,5 yıl önce ve bakanlık izni ile basılan ‚Frenk Mukallitliği ve Şapka‘ kitabı sebebiyle 89 yıl önce bugün idam edilmişti.

Uzun yıllar mezar yeri dahi bilinmeyen Atıf Hoca’nın geçtiğimiz yılalrda eski milletveki Mehmet Sılay’ın girişimleri sonucu mezarı bulunarak kemikleri memleketi İskilp’e nakledilmişti. Atıf Hoca için burada bir de anıt mezar yapıldı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan inkılâpların en önemlilerinden biri de hiç şüphesiz şapka inkılâbı olmuştu. Her alanda „Batılılaşma“ amacı taşıyan değişim sürecinde, kılık-kıyafet hususu da göz ardı edilmemişti. Batı medeniyetinin bir bütün olarak benimsenmesinden yana olan Mustafa Kemal, yapacağı bu inkılâbın ilk işaretini aslında Erzurum Kongresi öncesinde vermişti.

ŞAPKA KANUNU
Hükümet, ordu için 1925 yılı ilkbaharında „siper-i şems“ adı verilen ve aslında şapkadan başka bir şey olmayan, başlığın giyilmesine dair bir karar aldı. Böyle bir ortamda kılık-kıyafet devriminin ilk adımı atıldı ve Mustafa Kemal Paşa, 24 Ağustos 1925’te Kastamonu’ya gitmek üzere yola çıktı. Şehre girişinde halkı başı açık olduğu halde elinde bir panama şapkasıyla selamladı. Artık sosyal alanda yapılacak inkılâp ve değişimler başlıyordu. Şapkayı, Türkiye’yi batı uygarlığına yaklaştıracak ve onu medeni kılacak bir vasıta ve yüksek bir amaç olarak gören Mustafa Kemal Paşa, İnebolu’da yaptığı konuşmasında:
„…Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir neticeye isal ediyor. İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye vusul için lazım gelirse, bazı kurbanlar da verelim. Bunun ehemmiyeti yoktur. Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir. O, gafil ve itaatsizler hakkında çok bi-amandır…“ Diyor ve „Medeni ve beyne’l-milel kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir. Ayakta iskarpin ve fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şems-i serpuş. Bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. Buna caiz değil diyenler vardır. Onlara derim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim. Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz?“ sorusunu yönelterek şapka giyimini kamuoyunda tartışmaya açıyordu.
İşte bu tartışma döneminde, henüz daha kanun çıkmamışken Fatih Dersiamı İskilipli Atıf Hoca bazı dostlarının da teşvikiyle „Frenk Mukallitliği ve Şapka“ isimli 32 sayfalık risalesini kaleme alarak Maarif Vekâleti yani Milli Eğitim Bakanlığı’nın izni ve onayı dâhilinde Kader Matbaası’nda bastırdı. 12 Temmuz 1924 tarihinde tamamlanan bu risalesinde Atıf Hoca „taklit“ ve „mukallit“ kelimelerini açıkladıktan sonra „Şer-i şerif nazarında mutlak bir surette taklidin caiz olmadığını, taklit edilmesi gereken biri var ise bunun Hz. Muhammed (S.A.V) olduğunu onun sünnetine uymak lüzumunu ifadeden sonra „Hülasa kelam-ı bidat-i kabihada, münkirat ve menahide ve şer’i şerife muhalif olan usul ve muaşerat-ı medeniyette hiçbir kimseye taklit asla caiz değil, nerede kaldı ki şiar-ı küfürde milel-i gayr-i Müslimeye taklit caiz olsun bu katiyen caiz olmaz. Şu halde bir Müslüman’ın şiar ü alamat- u küfür addolunan bir şeyi bila-zarureten giymek veya taşınmak suretiyle gar-i Müslimlere taklidi ve kendisini onlara benzetmesi şeran münhi ve memnudur. Bu hususa icma-i ümmet de itikad eylemiştir. Bunda şek ve şüphe yoktur. Zira Resulü Zişan (S.A.V) efendimiz buyurmuşlardır ki: „Bir kavme benzemeye çalışanlar o kavimdendir.“ demekteydi.

Başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde de satılmaya başlanan bu risale, basımından 1 yıl sonra, 25 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan „Şapka İktisâsı Hakkındaki Kanun“un TBMM’de kabul edilmesiyle yasaklandı. Toplatılarak dağıtımı durduruldu.
ŞAPKA KANUNU UYGULAMAK İÇİN İSTİKLAL MAHKEMESİ KURULDU
Sonraki günlerde „Şapka Kanunu“ aleyhine başta Erzurum, Sivas ve Rize’de olmak üzere birçok şehirde isyanlar görüldü ve bunlar süratle bastırıldı. „Kel Ali“ ismiyle bilinen Afyon Mebusu Ali Çetinkaya başkanlığında derhal bir İstiklal Mahkemesi teşkil edilerek dolaştırıldı. Delile ihtiyacı olmayan ve temyiz hakkı bulunmayan bu mahkemelere olağanüstü yetkiler verildi. Süratle yargılamalar devam ederken isyanların çıktığı şehirlerde yapılan aramalarda İskilipli Atıf Hoca’nın „Frenk Mukallitliği ve Şapka“ isimli risalesi bulunup, tutuklanan bazı sanıkların ifadeleri doğrultusunda gizlice dağıtılmak suretiyle okunduğu iddia edildi. Bunun üzerine İskilipli Atıf Hoca tutuklandı ve Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edildi.

Yargılama süresince risalenin dağıtımı ve satışını gizlice yapmakla suçlandı. İskilipli Atıf Hoca, tüm bu suçlamaları ret ederek, kanunun çıkışı sonrasında bunları yapmadığını, zaten risalenin 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın izniyle basıldığını ifade etti. Ayrıca yargılama ile hiçbir alakası olmadığı halde 31 Mart Vakası, Teali İslam Cemiyeti Başkanlığı gibi konular gündeme getirilerek yapılan asılsız suç isnatlarını delilleriyle çürüttü. Nihayet 3 Şubat 1926’da yapılan celsede Savcı Necip Ali Bey, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde şapka giyilmesi yüzünden bazı olayların çıkmasına sebep olmalarından dolayı tutuklanarak İstiklal Mahkemesi’ne verilen sanıklardan Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca’nın idamını, içlerinde İskilipli Atıf Hoca’nın da bulunduğu on sanığın üç senden on beş seneye kadar kürek cezasına çarptırılmalarını istedi. Bunlar dışında kalan diğer sanıklar hakkında da sürgün, sınır dışı ve beraat talep etti.

‘KANUNLAR GERİYE YÜRÜMEZ’ İLKESİ İHLAL EDİLDİ
Aynı gün saat 10.00 da İskilipli Atıf Hoca da dâhil olmak üzere sanıkların müdafaaları dinlenip tetkik edildikten sonra İstiklal Mahkemesi, kararını alkışlar arasında verdi. Hukuk kurallarını hiçe sayarak „çıkan kanunların geriye dönük olarak uygulanamayacağı“ esasını görmezden gelen mahkeme, savcının talebinden derece değil, içerik olarak farklı karara imza attı. „Frenk Mukallitliği ve Şapka“ adlı risalenin çıkan isyanların sebebi ve tahrik unsuru olduğu, basımı ve dağıtımı için çalışıldığı, yeniliğe ve cumhuriyete daimi bir düşman vaziyetindeki adı geçen şahsın son isyan olayı ile manen ve maddeten alakadar olduğu“ gerekçesiyle „Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu’nu tamamen veya kısmen tağyir… ve ifa-yı vazifeden men’ine cebren teşebbüs edenler idam olunur“ hükmüne dayanarak İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi’nin asılarak idamlarına oy birliği ile hükmetti.
Diğer sanıklardan Şeyh Süleyman, Hasankale Telgraf Müdürü Halid, Uşaklı Köseoğlu Ahmet, Ayıntabî Salih, Yusuf Kenan, Suud’ül Mevlevi on sene küreğe, Sabuncu Süleyman, Kamilpaşazade Muhlis on beş sene küreğe, Merakib Ali, Hoca Osman, Hacı Bey, Hoca Mehmed, Kara Sabri, Erzurumlu mütekaid Yüzbaşı İsmail Efendi’ler yedi sene, Fatih Türbedarı Hasan Efendi beş sene hapse mahkûm edildi. Hoca Tahir, Hoca Fettah Efendi’lerin üç sene Adana’ya sürülmesine, Seydişehirli Hasan Fehmi Efendi’nin üç sene Isparta’ya sürülmesine, Erzurumlu Samih, Muhsin, Sabuncuzade Mustafa, Zühtü Efendi’lerin üç sene İstanbul’a sürülmelerine hükmedildi. Ayrıca Cafer, Mustafa Asım, Tevhid-i Efkâr yazarlarından Ömer Rıza(Doğrul), Hafız Osman, Yahya Cafer’in oğlu Muhiddin, İhsan Mahvi, Seyyid Tahir, İstanbul İmam Hatip Kâtibi Aziz Mahmud, Kitapçı Mihran, Yağlıkçızade Mustafa ve Hüseyin, Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa, Saatçi Nafiz, Gostivarlı Hasan, Mülazım Halid, Sürmeneli Hafız Ali, Tahir’ül Mevlevi ve Erzurumlu Cafer Bey’lere de beraat verildi. Ardından derhal infazlara geçilerek sanıkların sevki yapılırken, idama mahkûm edilen Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi 4 Şubat 1926’da gece sabaha karşı eski meclis binası önünde asıldı.

KILIÇ ALİ İDAMDAN SONRA ATIF HOCA’NIN BAŞINA ŞAPKA GEÇİRDİ

Doktor Rıza Nur’un, „Hayat ve Hatıratım“ adlı eserindeki nakline göre: „İskilipli Atıf Hoca’nın idamında bulunan İstiklal Mahkemesi üyesi „Kılıç Ali, hocanın boynuna ip geçirilirken, başına bir şapka geçirmiş,“giy domuz“ demiş ve küfürler etmiş“ti. Hoca’yı idam sehpasında görenlerden biri de aynı davada yargılanıp beraat eden Tahir’ül Mevlevi idi.

Tahir’ül Mevlevi sabah namazı sonrası eski meclis binasının önüne gelince, gördüğü sahneyi şöyle anlatmıştı: „Birdenbire gözüme ilişen manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski meclis önündeki meydanın ortasına iki vücut çekilmişti. Elimde olmadan gözlerimden yaşlar akarken, dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı olan, „Uluvvün fi’l-hayati ve fi’l-memat/Le-hakkun ente ikdü’l mucizat“( Sen hayatta da, ölümünde de yücesin, Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.“

İSKİLİPLİ ATIF HOCA KİMDİR?
İskilipli Atıf Hoca, 1874’te İskilip’in Tophane köyünde doğdu. İlk eğitimini köyündeki medreseden alan Atıf Hoca, daha sonra İskilip’in tanınmış alimlerinden Abdullah Efendi’den fıkıh ve tefsir dersleri aldı. Ailesinin itirazlarına rağmen İstanbul’a giderek ilim tahsilini devam ettirmek istedi. Fatih Camii medresesinde ders gören Atıf Hoca 1902’de girdiği ruus sınavını vererek İstanbul müderrisliğine hak kazandı. Fatih medresesinde müderris olarak ders verirken aynı zamanda Darulfünun Üniversitesine devam etti. Darulfünun’un İlahiyat bölümünden mezun olan Atıf Hoca İstanbul Kabataş Lisesi’ne Arapça öğretmeni olarak atandı.
Medreselerin ve müderrislerin eksikliklerini gidermek için bir rapor hazırladı ve bu raporunu Meşihat-ı İslamiyye Dairesi’ne sundu. Fakat rapor köklü değişiklikler içermesi ve dairedeki bazıkişilerin çıkarlarına dokunması nedeniyle Şeyhulislamlık makamına şikayet edildi. Şeyhuilislam Mehmet Cemalettin Efendi tarafından önce Bodrum’a daha sonra Kırım’a sürüldü. Kırım’dan Varşova’ya geçen Atıf Hoca, sürgün cezası bittikten sonra İstanbul’a dönen Atıf Hoca, Beyanül’l hak, Sebilürreşad, dergilerde makaleler yazdı. İttihatçılarla yıldızı barışmayan Atıf Hoca, 31 Mart olayından bir hafta önce yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı. Fakat mahkeme suçsuz buldu ve serbest bıraktı. İttihatçılar, Atıf Hoca’ya devlet dairesinde görev vermeyerek onu eğitimden uzak tutmak istedi.

İTTİHATÇILAR PASİFİZE ETMEK İSTEDİ
Atıf Hoca medreselerde fahri olarak ders vermeye İttihatçılara karşı İttihad-i Muhammed-i içerisinde yer alır. Mebus seçilmesi ittihatçılar tarafından engellenir. Mahmut şevket Paşa’nın öldürülmesinde rolü olduğu gerekçesiyle İ İttihatçılar tarafından suçlanarak Divan-ı Harb’te yargılanır, suçlu bulunarak önce Sinop’a daha sonra Çorum-Sungurlu sonra da Boğazlayan’a sürgüne gönderildi. Sürgünde halka vaaz vermesi ve talebelere ders vermesi yasaklandı. 1.5 yıllık sürgün cezası sona erdikten sonra İstanbul’a geldi. Ebul’ula Mardin Huzur dersleri adlı eserinde suçsuzluğunun anlaşılmasına rağmen hiçbir görev verilmediğini söylüyor.

Alemdar ve Mahfel gibi gazete ve dergilerde yazılar yazan Atıf Hoca Şeriat Medeniyet-i , Mirat’ul İslam gibi eserlerini bu dönemde yazdı. Eserlerinde medeniyet, terakki, eğitim sosyal hayat, İslam nizamı, örtünme, ahlak, hukuk gibi konulara vurgu yaptı. Siyasi yazılar yazdı ve İttihatçıların din-siyaset ayrımına karşı çıktı.

Mustafa Sabri Efendi sayesinde veliaht Vahdettin’le tanıştı ve veliahtla kişisel dostluk kurdu. Birinci Dünya Savaşı’nın sona İttihatçı liderlerin ülkeyi terk etmesiyle Atıf Hoca Fatih dersiamlığı görevine dönerek başta fıkıh ve tefsir, Arapça dersleri vermeye devam etti. 1918’de hilafet-i aliye ve Medresetül Kudat’ta da dersler verdi.
Hürriyet ve İtilaf Partisinin İktidara gelmesi ile İptida medresesinin umum müdürlüğüne getirilmişse de Hürriyet ve itilafçıların İngiliz yanlısı siyaset izlemelerine Alemdar gazetesinde yazdığı yazılarla karşı çıkmıştır. İskilipli Atıf Hoca Mondros mütarekesine ilk tepkiyi koyanlardan birisidir. Yakın arkadaşı Mustafa Sabri Efendi ile birlikte Müderrisin cemiyetini kurar, Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislamlığa getirilmesinden sonra cemiyetin başkanlığı görevini üstlenir. Cemiyet başlangıçta bir ulema meclisi iken daha sonra Anadolu’nun itilaf devletleri tarafından işgal edilmesinden sonra ismini Teal-i İslam Cemiyeti olarak değiştirir.

İzmir’in işgal edilmesine karşı ilk karşı beyanname hazırlayan cemiyet Teal-i İslam Cemiyeti oldu. Bu beyannamede işgalciler eleştirilmiş, yurdun her sathında mücadele edilmesi için çağrı yapılmıştı. Cemiyet kurtuluş olarak halifeye bağlı kalmayı halifeliği kurtarmayı esas almıştı. Çünkü halifelik cemiyete göre İslam’ı ve Müslümanları temsil eden bir makamdı. Halifeliğin işgal kuvvetlerin hakimiyetine geçmesi Müslümanlar için bir felaket olurdu, bu nedenle işgalcilere karşı Müslümanlar halifelik şemsiyesi altında tek vücut olmalıydı.

TEALİ İSLAM CEMİYETİ’NİN BİLDİRİSİNE KARŞI ÇIKTI

İngilizler iktidardaki Hürriyet ve İtilaf Partisi’nden Anadolu’da işgallere karşı direnişe geçen milislere karşı bir fetva yayınlanmasını Şeyhülislamlıktan isteedi. Atıf Hoca bu şekilde bir fetvanın yayınlanmasına karşı çıktı fakat fetva hazırlandı. Atıf Hoca ve Tahir’ül Mevlevi’nin karşı çıkmalarına rağmen fetva cemiyet bildirisi şeklinde yayınlanmak istendi. Atıf Hoca bu fetvanın cemiyet adına yayınlanmasına karşı çıktı ve bildiriye imza ve mühür basmadı. Teal-i İslam Cemiyetinin adı kullanılarak uçaklarla atılan bu fetvaya karşı Atıf Hoca, Vakit gazetesine bir tekzib yazısı gönderdi. 23 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1920, No: 1032 Vakit gazetesinde çıkan tekzib yazısında Atıf Hoca memleketin işgali sırasında böyle bir fetvanın yanlış olduğunu ve bu fetvayı benimsemediğini, imza koymadığını söylüyordu.

1922’de Dolmabahçe Sarayında Huzur dersleri verdi. Bu dönemde özellikle batılılaşma karşıtı yazılar yazdı. Tesettür-ü Şer’i, Din-i İslam’da Men-i Müskirat (İslam dininde İçki Yasağı), Frenk Mukallitliği ve Şapka kitaplarını kaleme aldı.

Şapka hakkındaki kitabını yazdıktan 1,5 yıl sonra Şapka devrimine muhalefet etmek suçundan tutuklandı. Şevket Süreyya Aydemir, Tahirül Mevlevi, Hasan Tahmilci, kızı Melahat Hanım Atıf Hoca’nın Şapkaya muhalefet etmekten tutuklandığını belirtmişlerdi.

İskilipli Atıf Hoca 4 Şubat 1926 Perşembe günü sabaha karşı Eski Meclis binasının yakınındaki çarşıda asılarak idam edilmişti.

Hafıza tazelemek ve tarihin ihyası

Yakın tarihe dair tartışmalarda öne çıkan ana tema ve konulara vakıf olmak için İskilipli Atıf Hoca hakkındaki yazı, kitap ve etkinliklere bakılabilir. Birkaç yıldır değişen tempoda yakın tarihle dolayısıyla “CeHaPe” zihniyetiyle hesaplaşma düşüncesinden dolayı daha sık hatırlanır oldu bu isim/olay.

Türkiye’de siyasî mücadelenin önemli alanlarından birini tarih yazımı oluşturmaktadır. Farklı bakış açılarının söz coşkusunun ortaya koyduğu eserlerdeki süreklilikleri incelemek, aynı zamanda siyasî mücadelelerdeki devamlılığı gösterecektir. Çoğu zaman indirgemecilikle veya haddi aşmakla suçlanan tarihsel alandaki mücadele aslında çok geniş konuları içermez.

Hal böyle olunca da daha geniş bir dizi yaklaşım ve konu kendiliğinden bir kenara bırakılır. Bunun biyografik, politik ve fikrî hatta sözlü tarihle alakalı boyutlarının olduğu da kesin.

Bizi Kim, Nasıl Yazacak?
Cumhuriyet döneminde özellikle Tek Parti devrinde İslâm ve İslâmî şiarlar konusunda ortaya konan sindirmeye, sessizleştirmeye dönük uygulamaları eleştiren ve bir karşı tarih olarak anabileceğimiz değerlendirmeler bahsettiğimiz kısıtlılığı ele almak açısından üzerinde durulmaya değerdir. Klasik manada tarihçi olmayan isimlerin kaleme aldığı tarih yazıları ve kitapları şu ya da bu açıdan ciddi bir işlev üstlenmiştir. Önemli önemsiz pek çok gazete ve dergide tekrar tekrar beliren bu araştırmalar aynı zamanda belli noktalardaki düğümleri işaretçisidir. Tanımlanması zor olsa da İslâmcılığın yakın tarih telakkisin ana temalarını ve bu noktada yoğunlaştığı isimleri tespit etmek daha kolay olacaktır. Bu noktada katiyetle söylenebilecek şey, Necip Fazıl Kısakürek’in, Son Devrin Din Mazlumları kitabında görüldüğü üzere biyografik portreler konusu gündeme gelir. İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said, Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan üzerinde durulan isimlerden birkaçıdır. Fakat bu isimlerle alakalı olarak ortaya konan çalışmalar 1970’li ve 80’li yılların müktesebatını çok aşabilmiş değildir. Akademik dünyanın İslâmcı yaklaşımlara kapalı göründüğü dönemlerin ardından gelen ve görece serbestliğin hüküm sürdüğü yıllarda da bu sınırlılığın devam ediyor olması tarih telakkisinin sınırlılığı açısından sorunlara yol açmıştır. Mesela Tek Parti yıllarında taşrada olup bitenleri irdeleyen belgesel veya sözlü tarih çalışmalarının yapılamamış olmasının altında yatan sebep anlatıların sadece “büyük adlar” etrafında geliştirilmesidir.

Çok partili hayata geçildikten sonraki yıllarda yayımlanan gazeteler irdelenmemiştir. Mustafa Bağışlayıcı’nın Samsun’da çıkardığı Büyük Cihad gazetesi bu açıdan incelenmeyi bekleyen önemli bir yayındır. Bu çerçevede Malatya Hadisesi başta olmak üzere pek çok olay komplocu yaklaşımları aşan bir biçimde incelenememiştir. Mikro çalışmaların ihmali veya uzun vadeli süreçlere odaklanılamaması bahsettiğimiz hatırlama tarzının sınırlılığı konusunda fikir verebilir. Bundan dolayı, bu konularda “kral çıplak” demenin ötesine geçen bir şeyler yapılmalıdır. Kopuklukların giderilememesi büyük ölçüde bu alandaki çalışmaların akademik değil popüler nitelikli çalışmalar olmasıyla da alakalıdır. Şayet bu konudaki çalışmalar akademik kurumlarda var olursa İslâmcılığın yakın tarih değerlendirmeleri sadece popüler tarihin dolgu malzemesi olmayı aşabilecektir. Bunların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği gelecek açısından son derece önemli fakat ayrıca ele alınıp irdelenmesi elzem olan bir konudur. Bu biraz da, mevcut tarihçiliğin hazırladığı zorlukların nasıl aşılacağıyla ilgilidir. Ama en azından uzun menzilli çalışmalar için sabırlı olmak gerekir. Diğer taraftan yakın tarihin diğer tartışmalı konularında ağırlıklı olarak sol liberallerin popüler ve akademik çalışmaların ilham kaynağı olmaya devam ettiği de göz ardı edilmemelidir. Öyle ki 1980 sonrasında bu minvalde ortaya çıkan pek çok çalışmanın kamusal bir boyut kazanmasında hafızaya vurgu yapan okur cemaatleri ciddi bir rol oynadı. Şüphesiz bu okumaların basmakalıp yaklaşımların ötesinde bu alana bir tazelik ve yeni bir anlayış getirdiği ihmal edilemez. Gelgelelim tüm bu okumalar şimdiye kadar farklı bir canlılığı oluşturma sürecine katkı yapmadığı gibi farklı konulardaki çalışmaları da teşvik edemedi.

Muazzam bir tarihsel ihtilafın kaynağı konumundaki kişilerin biyografileri olma iddiasıyla kaleme alınan ve içeriden yapılan çalışmalar esasında yakın tarihe ilişkin husumet ve çekişmelerdeki hissiyatı beslemekte fakat bunun ötesine nedense pek geçememektedir. Siyasî krizin öne çıktığı dönemlerde baskın olan ele alış tarzının bugün de çok değişmediği rahatlıkla söylenebilir. Bir tarafın inkılâp edebiyatına sarılarak hainlik ithamından medet umar vaziyette oluşunun durumu daha da çetrefil hale getirdiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Bahsettiğim durum sadece yukarıda adını andığım kişilerle sınırlı değil, sonraki pek çok olay, kişi ve kurum için de geçerli.

Yakın tarihe dair tartışmalarda öne çıkan ana tema ve konulara vakıf olmak için İskilipli Atıf Hoca hakkındaki yazı, kitap ve etkinliklere bakılabilir. Birkaç yıldır değişen tempoda yakın tarihle dolayısıyla “CeHaPe” zihniyetiyle hesaplaşma düşüncesinden dolayı daha sık hatırlanır oldu bu isim/olay. Elan devam eden canlılığın hem siyasî hem de popüler tarihçilik açısından oldukça bereketli olduğu bir gerçek. Hakikaten bu haleti ruhiyenin sözcüsü olan ve İslâmcı olmayan fakat bu konudaki çalışmaları İslâmcı genel çerçevesi içinde ele alınabilecek yayınevlerinden çıkan pek çok yazar var. Değişen siyasî ve entelektüel iklimle birlikte en azından İslâmcıların yakın geçmişe dair eleştirilerinin popüler olma durumu söz konusu. Zamanın bu değişen ruhu bir yanıyla olumlu ama birtakım tadilatları da zorunlu kılmaktadır. Gösteride uygun düşen fakat herhangi bir kitapta yer aldığında gerçekliğini kaybeden sloganlar bu hararetin yansımasından ibarettir. Bilindiği üzere İslâmcılara yöneltilen en yaygın suçlamalardan biri hayat tarzıyla dolayısıyla sembollere olan durumu fazla önemsediğidir. O yüzden İslâmcıların tek parti devrine dair çok önemli ve popüler karşı çıkışlar üretmesi şaşırtıcı görülmemelidir. Bununla bağlantılı olarak İskilipli Atıf Hoca’nın eserlerinden sadece Tesettür-ü Şer’i, Din-i İslam’da Men-i Müskirat ile Frenk Mukallitliği ve Şapka’nın hatırlanmış olması aynı zamanda Cumhuriyet devrinin topluma dayatmak istediği yeni hayat tarzının sembollerine dair bir itirazı içermektedir. Bu konular, öylesine tarihsel çalışmaların bir parçası haline gelmiştir ki, durup düşünmeyiz bile ya da düşünsek bile sonuç pek değişmez. Tüm bunlar dönüştürülmek istenen bir toplumun göstergelerindendir.

Sadakat ve Sonrası
Tarafsızlığın kolay olmadığı bu alanda yazılıp çizilenlere bakıldığında ise “yalan söyleyen tarih utansın” ifadesinin çok ötesine geçilemediği de bir gerçek. Bildiğim kadarıyla bu konudaki çalışmaların ana kaynağı Mehmet Sılay’ın kitabı. İskilipli Atıf Hoca adını taşıyan bu kitabın yazılışının üzerinden epey zaman geçti fakat gerek İskilipli gerekse onun idam edilişinin ardından yaşananları daha soğukkanlı bir biçimde en azından tarihsel alanın araştırma ölçütleri dâhilinde ele alan kayda değer vasıflı bir çalışma yapılmadı. Elbette bu kitap, yakın tarihte yaşananlar konusuna bir giriş sunmaya çalışmaktadır. Çalışma esasen, bir başlangıç noktasıdır ama bunun bir adım ötesine geçilememiş olması önemli bir eksikliktir. Benzeri bir yetersizlik Atıf Hocanın kahramanlaştırılmasından duyulan hoşnutsuzluk onun hedef tahtasına oturtulması için kaleme alındığı her halinden belli olan İskilipli Atıf Hoca Neden Haindir?(Hayri Yıldırım) türü kitaplar için de geçerlidir. Hakeza İskilipli Atıf’ın eserlerinin doğru bir neşri de şimdiye kadar yapılmadı. Şair boşuna dememiş: “Çağın en karmaşık yerinde durduk/Biri bizi yazsın.”

Yakın tarihe dair İslâmcı bakışı sadakatle koruyan bir metni bu yüzden anmak istedim. Genç Birikim dergisinin 189.(2015) sayısında yayımlandı. Ali Kaçar’ın kaleme aldığı “İskilipli Atıf Hoca ve İstiklal Mahkemeleri” başlıklı yazı, aynı zamanda derginin kapağına da taşınmış. “Zalim ve Katillerle Elbette Mahşer Günü’nde Hesaplaşacağız” manşetinin altında “İskilipli Atıf Hoca 1875- 4 Şubat 1926” hatırlatması bulunuyor. Ancak her şeyden önemlisi, hesabın mahşere bırakılmış olmasına karşın olaya dair farkındalığın diri tutulmak istenmesi siyasî hafızanın canlı tutuluşu noktasında göz ardı edilmemesi gereken bir noktadır. Ayrıca dergide İskilipli Atıf Hoca üzerine yapılan panelden notlar var. Panelin başkanlığını yapan Emrullah Ayan’ın söyledikleri karşı çıkışa odaklanan bir hareketin özetle şunları söylemiş konu hakkında: “Zor zamanda konuşan, Salih Amel ortaya koyan yiğitlerden biri de İskilipli Atıf Hoca’dır. Rabbimiz şahidliğini ve şehidliğini kabul buyursun. Şehadet, İslam’ın en keskin ve son derece özgün bir kavramıdır. Allah yolunda, ila-i kelimetullah için mücadele ederken ölmeyi ve öldürülmeyi ifade eden bir kavramdır. Şehid olmak, aslında şahid olmanın bir sonucudur. Mü’min şahsiyetin, iman ettiği değerleri hayata geçirerek yaptığı şahidlik ve Allahu Teâlâ’nın hükümlerini yeryüzüne egemen kılmak, Allah’ın dinini ahlak edinerek yapılan vahye şahidlikle dolu bir hayatı sürdürürken yapılan mücadele sırasında canını feda etmeyi ifade eder. Dininin şahidi olmayanlar şehid de olamayacaklardır.” Zaten öteden beri şehitler gecesi etkinliklerinin Şubat ayında yapılmasının sebepleri arasında İskilipli Atıf Hoca’nın hu ayda idam edilmiş olması da etkili olmuştur. Tarihin havını tersine tarıma süreci var olan yerleşik kanaatlerin de eleştirisini içermek durumundadır. Kaçar bu çerçevede şunları yazmaktadır: “Kemalistler yaptıkları katliamları masum göstermek için çeşitli yalan ve iftiralara başvurarak tarihi olayları ters yüz ederek çarpıtmaktadırlar. İşin ilginç yanı ise Kemalistlerin bugün de bu yalan ve iftiraları devam ettirmeleridir. Ancak sevindirici durum ise, bu yalan ve iftiralara, gerçekleri ters yüz eden ‘resmi tarihe’ kendilerinden başka halktan çok kimsenin inanmamasıdır. Halen, her şey açık seçik olmasına rağmen merhum Şehid İskilipli Atıf Hocaya da böyle yalan ve iftiralarla saldırmak suretiyle halk nezdinde itibarsızlaştırmaya gayret göstermektedirler. Ama nafile! Çünkü güneş balçıkla sıvanmaz. Şehid Atıf Hoca, halk tarafından tanındıkça, itibarı da buna paralel olarak gittikçe artmaktadır.” Yazıda sadece İskilipli Atıf Hoca yer almıyor. Mustafa Sabri Efendi, Teali İslam Cemiyeti, Babaeski Müftüsü Ali Rıza, Ali Şükrü Bey, Şeyh Said, İstiklal Mahkemelerini tafsilatıyla anlatan Tahir’ül Mevlevi, Tevhidi Tedrisat Kanunu, Evkaf ve Şer’i Vekâletleri, Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, vatan hainliği vb. pek çok konuya değiniliyor. Aslında bu değinilerin tamamı yakın tarihe ilişkin yaklaşımı derli toplu sunuyor. Bazı Kemalist tarihçiler ve ilahiyatçıların İskilipli Atıf Hoca’nın “şapkaya muhalefetten değil, vatan haini olduğu için idam edilmiştir” şeklindeki kanaatleri de eleştirilmektedir.

Elbette bir dergi yazısı gerek hacim gerekse yaklaşım açısından son derece sınırlıdır Fakat yakın tarihçiliğin bunun ötesine geçerek hem daha önceki yılları hem de sonraki yılları kuşatacak bir biçimde detaylandırılmış olması gerekirdi. Geçmiş ve şimdi arasındaki dağınıklığı giderecek ve yeni bağlantılar kuracak çalışmalar ancak başkalarının hayatlarına daha yakından bakmakla mümkün.

Yaşanan şiddette imzacı akademisyenler.


Yaşanan şiddette imzacı akademisyenler.
ümit
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

a) Ülkede’ki son altı ay
Türkiye’de son altı ay içinde yaşanan şiddet eylemleri ve sokağa taşan toplumsal olaylar, Türkiye’de aşıldığı sanılan Kürt sorununun tüm şiddetiyle yeniden ortaya çıktığını göstermektedir. Ne var ki şiddet uygulayarak Kürt sorunu çözülmez. Zaten demokrasilerde de şiddetin yeri yoktur. Kürt sorunu toplumsal uzlaşma, akıl, mantık ve ortak dayanışma ile çözülecek. Artık bu sorun silahla çözülmez. PKK silahlı mücadeleden vazgeçmelidir.
Vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini tesis etmek, kamu düzenini tahkim etmek devletin asli görevidir.

HDP gelişmeleri objektif olarak tahlil etmeli, siyasi tabloyu görmeli, PKK’ye Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleden vazgeçmesi çağrısında bulunmalı, bu konuda PKK’yi ikna etmelidir.

Kürt halkının düşüncesi inşa edilirken, toplumun kalbinde şovenimse bir dünya oluşturmamak gerekir.

HDP öz yönetim meselesiyle ilgili ülkemizde yapmayı düşündüğü MİTİNGLERİ güvenlik nedeniyle bu ortamda YAPMAMALIDIR, çünkü DAEŞ gibi dinci teröristler bu mitinglerde terör yapabilirler.

Diğer taraftan hem Türkiye ve hem de uluslararası arenada başta ABD ve AB gibi bazı devletler PKK’yi terörist bir örgüt olarak değerlendirmektedir. PKK’de örgüt olarak bu bağlamda devleti ’’terör devleti’’ olarak tanımlamaktadır. Dünya devletlerinin Teröre bakış açılarının çok farklı olması, terör ve terörizmin dünya devletleri tarafından kabul edilmiş ortak bir tanımının olmaması nedeniyle; neyin, ne zaman terör olduğu, meseleyi analiz ettiğimizde karşımıza çıkmaktadır.

Temel kavramlar üzerinde anlaşmazlık, herkesi kendi ideolojik yapısı içerisinde çözümler aramasına, dolayısıyla birbiriyle çelişen yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Terörün, insanlığın karşı karşıya bulunduğu en önemli ve en tehlikeli sorunlardan biri olarak kabul edilmesine rağmen, uzlaşmaya varılmış bir tanımın olmaması ciddi bir eksikliktir. Dolayısıyla bir bağlamda aynı kişinin aynı fiilden dolayı bir tarafta özgürlük savaşçısı bir kahraman, diğer tarafta ise en affedilmez suçları işlemiş bir hain olarak değerlendirilmesi, terörizm probleminin çözülmesi açısından ikilem oluşturmakta ve mücadeleyi güçleştirmektedir.

b) Aydınlar bildirisine söz gelince.

Bölgedeki çatışmalarla ilgili takriben 1128 akademisyenin yayınladığı bildiriyi birkaç kez okudum. Bu bildiri bilimsel değil, içeriği objektif değil. İmzalayanlar imzalarını Kürtleri veya Kürdistanı sevdiklerinden değil, mevcut hükümete karşı olmak için Kürtleri ve Kürt millet sorununu kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Bu bildirinin içeriği gelişmelerin sebep sonuç ilişkilerini sentezleyen bir nitelikte de değil.

Akademisyen ünvanlı kişiler, kurnazca kelimelerin arkasına sığınmamalı, temsil ettikleri kesimin itibarını yerle bir edecek şekilde de davranmamalı, daha şimdiden bir taş yürekli yönetimin oluşuna ön ayak, yâda altlık olmamalılar. İnat ve menfaatinden dolayı gerçeği görmeyen bir insan her şeyi istismar edebilir. Yaptıkları işte budur.

Akademisyenler devleti eleştirebilmeliler, devleti eleştirdikleri gibi örgütü ’de eleştirebilme medeni cesaretine ilmen sahip olabilmeliler. Aydın olmak, demokrasiyi savunmak önce demokratik yöntemleri savunmakla olur.

Uluslar arası ilişkilerde devletlerin birbirlerinin iç işlerine belli ölçüde karışmaları normaldir. Türkiye, sadece son zamanlarda değil, son 200 yıldır casusların, ajanların, askeri istihbaratçıların cirit attıkları bir bölgedir. Mezopotamya’da cirit atan Ajanlar kendi direktifiyle hareket eden köstebeklerine itimat etmezler.

Kayıp merminin sırrı


Kayıp merminin sırrı
ABDURRAHMAN ŞİMŞEK Giriş Tarihi: 8.1.2016

Kayıp merminin sırrı
Hablemitoğlu dosyasını tekrar açan savcılık, cinayetin en önemli delili olan mermi çekirdeği ve 2 kovanın şüpheli biçimde adli emanetten kaybolduğunu tespit etti. Ankara Kriminal Daire Başkanlığı laboratuvarında çıkan mermiler geçen yıllar içinde değiştirildiyse, cinayet failleri asla bulunamayabilir

080120160942404501705_2
SABAH, 13 yıl sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yeniden açılan Necip Hablemitoğlu dosyasıyla ilgili ortaya çıkan önemli bir sırrı açıklıyor. Savcılık, cinayetin en önemli delili olan 2 mermi kovanı ve bir mermi çekirdeğinin şüpheli biçimde adli emanetten kaybolduğunu tespit etti. Diğer mermi çekirdeği cinayet günü olay yerinde de bulunamamıştı. Bu durum, Hablemitoğlu’nun HTS (telefon görüşme trafiği) kayıtlarının da kayıp olduğu düşünüldüğünde cinayeti karartmak isteyen gizli bir elin varlığı konusundaki kuşkuları güçlendiriyor.

SON 2 AYI MERCEK ALTINDA


KRİMİNAL LABORATUVARDA BULUNDU

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın faili meçhul kalan Hablemitoğlu suikast dosyasını yeniden açmasının ardından ilk olarak 3 klasörlük dosya incelenmek üzere adli emanet arşivinden çıkarıldı. SABAH Özel İstihbarat Bölümü’nün ulaştığı bilgilere göre dosyayı titizlikle inceleyen Cumhuriyet Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen, cinayetin neden bugüne kadar çözülemediğini maddeler halinde belirledi. Suikastın karanlıkta kalmasının en önemli sebeplerinden biri, kritik kanıtların adli emanetten kaybolması. Bu kanıtların başında olayda kullanılan mermi kovanları ve çekirdeği geliyor. Başsavcı İşçimen’in tespitlerine göre Hablemitoğlu’nun ölümüne sebep olan Luger (ABD yapımı) ve Geco (Alman yapımı) marka 2 mermi kovanı ve bir Luger marka mermi çekirdeği dosya ekinde yoktu. Dosya ekinde bulunmayan 2 kovan ve bir çekirdek, adli emanet kayıtlarında da çıkmadı.

HABLEMİTOĞLU’NDA PARALEL ŞÜPHELİ
hablemitoglu

2002’DEN BERİ KRİMİNAL’DEYMİŞ …

Başsavcı Cem İşçimen, cinayetin en önemli delili olan kayıp mermilerin derhal bulunması için geniş çaplı araştırma başlattı. Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, yaptığı araştırmada 2 kovan ve bir çekirdeği Emniyet Kriminal Daire Başkanlığı laboratuvarında buldu. Kovanlar ve çekirdeğin neden adli emanette olmadığını, niçin yıllarca orada tutulduğunu sorgulayan Başsavcı İşçimen, mermilerin değiştirilip değiştirilmediği yönünde araştırma başlattı. Olayın sorumluları hakkında ihmalden soruşturma yürütülecek. Ankara Emniyet Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü’nün 30 Aralık 2015 tarihli yazısında, 9×19 çapında 2 kovan ve bir mermi çekirdeğinin Silahı Tespit Edilemeyen Olaylar Arşivi’nde 5475 numara ile bulunduğu belirtiliyor. Adli emanette olması gereken bu deliller cinayet sonrası Kriminal’e alınmış ve o tarihten sonra da adli emanate gönderilmemiş. Delillerin 24 Aralık 2002’den beri Kriminal’de olduğu dile getiriliyor. Bu süreçte çekirdek ve kovanların, cansız insan hedefine yapılacak atışlarla aynı marka çekirdek ve kovanlarla değiştirilmiş olması da ihtimal dahilinde… Kriminal uzmanlar, „Eğer mermi çekirdekleri değiştirildiyse, cinayet silahını bulmak imkânsız hale gelir“ diyor.

MADDE MADDE İHMALLER

Başsavcı Necip Cem İşçimen’in belirlemelerine göre cinayet soruşturmasındaki ihmaller şöyle:

1 – Hablemitoğlu’nun öldürüldüğü bölgenin tüm baz istasyonu kayıtları ve cell haritası çıkarılmamış. Maktulün olay günü ve öncesine ait telefon HTS ve sinyal bilgileri ise incelenmemiş. Ayrıca Hablemitoğlu’nun 45 kişilik telefon fihristinde sadece ismi verilen kişilerin kimler olduğu da araştırılmamış.

2 – Necip Hablemitoğlu’nun, cinayet günü konut ve otomobil sigortaları için uğradığı bir sigorta şirketinin kamera kayıtları toplanmamış. Hablemitoğlu, öldürülmeden hemen önce civardaki bir markete uğruyor. Ama Hablemitoğlu içerideyken ve dışarı çıkarken görüntüleme yapan market kamera kayıtları ve civardaki baz istasyon bilgileri de dosyada yok.

3 – Suikastta kullanılan Luger ve Geco marka 2 adet mermi kovan ve çekirdeğinin kimlerin ithal ve satış yetkisinde olduğu araştırılmamış.

4 – Hablemitoğlu’nu ilk atışta öldürebilecek özelliklere sahip, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Emniyet Özel Harekât Daire Başkanlığı ve MİT Özel Harp kökenli personel içinde geçmişinde disiplin cezası almış ya da kurum tarafından emekliye sevk edilmiş personel olup olmadığına bakılmamış.

Başbakanlık kaynakları: Tuzağa düşürüldük


Başbakanlık kaynakları: Tuzağa düşürüldük
Üst düzey yetkililer, Aydınlık’ın dünkü ‘Koridor anlaşması uçakla bozuldu’ manşetini doğruladı Başbakanlık’taki birçok yetkili, ‘Tuzağa düşürüldük. Bu işin içinde ABD ve İsrail var’ diye konuştu.

basbakanlik_kaynaklari_putinle_gorusme_dogru_h81542_965c5

Tekmanpost – Aydınlık / Ankara

Başbakanlık kaynakları, Rus uçağının 24 Kasım 2015’te düşürülmesinden birkaç gün önce Tayyip Erdoğan’la Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in görüştüğünü doğruladı. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, önceki gün “Uçak düşürülmeden önce Erdoğan’la Putin görüştü, TSK’nın ‘Kürt Koridoru’na müdahalesi konusunda anlaştılar, ancak uçağın düşürülmesiyle müdahale engellendi” demişti.

Konuyla ilgili Aydınlık’a bilgi veren Başbakanlık kaynakları, görüşmeyi doğruladı. Erdoğan’la Putin arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntısı hakkında bir şey söyleyemeyeceğini vurgulayan kaynaklar, Rus uçağının düşürülmesinin kendileri açısından da sürpriz olduğunu, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak zor durumda kaldığını belirtti.

ERDOĞAN AÇIKLAMASA İNANMAYACAKTIK
Başbakanlık’taki yetkililer, şu değerlendirmelerde bulundu: “Olayı duyunca bizler de şaşkına döndük. Karşımızdaki ülke Rusya idi. Suriye konusunda farklı düşünsek de aramız iyiydi. Üstelik Rus uçaklarına karşı angajman kurallarını uygulamıyorduk. Bu durum buradaki toplantılarda da gündeme geldi. Herkes biliyordu. Rusya ‘Uçağımız yerden atılan bir füzeyle vuruldu’ açıklaması yapınca rahatladık. Ama daha sonra peş peşe açıklamalar geldi. Genelkurmay ‘Türk savaş uçaklarının hangi ülkeye ait olduğu belirlenemeyen bir uçağın vurulduğunu’ duyurdu. Sonra Cumhurbaşkanlığı devreye girdi. Türk savaş uçaklarının Rus savaş uçağını düşürdüğünü açıkladı. Açıklama Erdoğan’dan gelmeseydi inanmayacaktık. Rus uçağının düşürülmesi sonrası çok sayıda değerlendirme toplantısı yapıldı. Fakat toplantılarda söylenenleri kimse anlamadı. Yapılan açıklamalar kimseyi tatmin etmedi. Toplantıdan çıkanlar birbirlerine ‘Bu iş bu kadar basit olamaz. Uçağın Rus uçağı olduğu biliniyormuş. Sınır, birkaç saniye geçildi diye Rusya gibi bir devletin uçağı düşürülmez. Bu işin içinde başka bir iş var. Sen biliyor musun?’ diye soruyordu.”

NATO’YA BAŞVURUYU ANLAMIŞ DEĞİLİZ
Başbakanlık’tan bir yetkili, Uçağın düşürülmesi sonrasında Rusya’nın “Yerden atılan bir füzeyle vuruldu” açıklamasının Türkiye’ye bir çıkış gösterme amaçlı olduğunu savunarak şunları söyledi: “Ama bu yoldan gidilmedi. Sonra birden bire NATO’ya başvurulması gündeme geldi. Neden Rusya’yla temas değil de NATO’ya başvuru seçildi anlamadık.”

ABD VE İSRAİL’İN TUZAĞINA DÜŞTÜK
Yetkili açıklamasında olay sonrası İsrail’le gelişen “ilişkileri” hatırlatarak şöyle konuştu: “Rus uçağının düşürülmesi sonrası siyasi ve ekonomik olarak zor durumda kaldık. Başbakanlık’taki birçok yetkili, bu işin içinde ABD ve İsrail olduğunu düşünüyor. ‘ABD’nin tuzağına düştük’ deniyor. Hele hele olay sonrası ABD, her istediğini yapmaya başlayınca, onca laftan sonra İsrail’le temas başlayınca ‘Tuzağa düştük’ diyenlerin sayısı daha da arttı. Herkes ‘Ne oldu da İsrail’le temaslar yeniden başladı?’ diye soruyor. Bizim çaycılar bile bize bunu soruyorlar.”

ZARAR GİDEREK BÜYÜYOR
“Bakanlıklardan gelen raporlar, iç açıcı değil. Yaş meyve ve sebze üreticileri yaşadıkları sıkıntıdan AKP’yi ve hükümeti sorumlu görüyor. Turizmde kriz tahminlerden yüksek olacak. Gelen bilgilere göre Avrupalı tur operatörlerinin fiyat kırdırma baskısı artmış. Yüzde 50’ye kadar fiyat kırımı isteyenler olduğu bildiriliyor. Tekstil ve diğer sektörlerde de kaygı giderek artıyor. İşadamları ve çiftçiler ‘Bu işi çözün’ diye sürekli bastırıyor. Rusya ile işi olmayan bölgelerden destek gelse de Rusya’dan ekmek yiyenler tepkili. Ekonomide zaten kriz varken buna bir de Rusya krizinin eklenmesi işleri iyice zora soktu.
Bunlar bile nasıl bir tuzakla karşı karşıya olduğumuzun göstergesi.”

ERDOĞAN NİYE SAHİPLENDİ?
Başbakanlık çevrelerinde konuşulan konulardan biri de Rus uçağının düşürülmesi sonrası Tayyip Erdoğan’ın tavrı. Erdoğan’ın uçağın düşürülmesini sahiplenmesi, bu konuda sık sık açıklama yaparak uçağın düşürülmesini savunması tartışılıyor.

“Erdoğan, Putin’le görüştü. G-20’de araları çok iyiydi. Birden bire ne oldu? Erdoğan uçak düşürüldükten sonra neden sorumluluğu üzerine alma ihtiyacı hissetti? Erdoğan gibi biri içine düştüğü durumu çabuk anlar, Erdoğan neden tam tersi bir tutum izledi? Rus uçağı düşürülünce Celablus operasyonu iptal edilmek zorunda kalındı, Erdoğan niye sessiz?” soruları soruluyor.

Kaynak: http://www.aydinlikgazete.com/politika/basbakanlik-kaynaklari-tuzaga-dusurulduk-h81542.html

Koridor anlaşması uçakla bozuldu


Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, uçak krizinden kısa bir süre önce Vladimir Putin ve Tayyip Erdoğan arasında çok önemli bir anlaşma yapıldığını açıkladı. Anlaşma Rus uçağının düşürülmesiyle rafa kalktı
koridor_anlasmasi_ucakla_bozuldu_h81426_dd771
Tekmanpost/ İstihbarat Servisi

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, dün partisinin İstanbul İl Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında, Rus uçağının düşürülmesinden hemen önce Ankara-Moskova hattında yaşanan gelişmelere ilişkin çarpıcı bilgiler paylaştı.
Perinçek, 24 Kasım 2015 günü Rus savaş uçağının düşürülmesinden birkaç gün önce, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında gizli bir anlaşma yapıldığını açıkladı.
Perinçek, bu görüşmede, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin’e Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’nin kuzeyindeki koridora müdahalesini nasıl karşılayacaklarını sorduğunu belirtti. Putin, Rusya’nın Türk ordusunun bu harekâtını görmezden geleceğini söyledi.
Perinçek’in açıklaması özetle şöyle:

‘ASKERİ ANLAMDA EYLEMDE BULUNMAYIZ’
– En üst düzeyde Türkiye ve Rusya kaynaklarından aldığımız, birbirini doğrulayan bilgilere göre, Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasındaki görüşmede, Tayyip Erdoğan, Putin’e Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’nin kuzeyindeki koridora müdahalesini nasıl karşılayacaklarını sordu.
Putin, Rusya’nın Türk ordusunun bu harekâtını görmezden geleceğini belirtti.
‘Ekranların önünde Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunur, fakat askerî anlamda herhangi bir eylemde bulunmayız’ dedi. Böylece iki devlet başkanı arasında anlaşma sağlandı.

HARİTA ÜZERİNDE BİLGİ VERİLDİ
– G-20 zirvesi için geldiği Antalya’da harita üzerinde bilgi verilirken, Putin, “Amerikalılar orayı Kürtlere vermeyi planlıyor” diyerek, bölgedeki stratejik gelişmelerin odağına işaret etti.
Tayyip Erdoğan ile Putin arasındaki anlaşma, Suriye’nin kuzeyinde ABD ve İsrail desteğiyle açılan sözde ‘Kürt Koridoru’nun Türk ordusu tarafından kesilmesi anlamına geliyordu. Böylece bölgemizde Kürdistan planına karşı Rusya’nın da içinde olduğu çok geniş bir ittifak oluşuyordu.
ABD ile İsrail’in “Kürt Koridoru” girişimi silahlı güç kullanılarak bozulmuş olacaktı.
Cerablus Harekâtı sonucunda genişliği 98 kilometre, derinliği 61 kilometre olan bir alan IŞİD’den temizlenecek ve PYD’nin Fırat’ın batısına geçip, Azez ile Kobani arasındaki bölgeye girmesi engellenecekti.

O GÜN PLANLAR YAPILDI
– Davutoğlu Hükümetine yakın kaynaklardan alınan bilgilere göre, Rus uçağının düşürüldüğü gün, “Büyük Operasyon” için, Genelkurmay karargâhında yapılan planlar tamamlanmıştı. Bütün olasılıklar hesaba katılmıştı ve harekât emri verilmek üzereydi. O gün, ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Paul Selva da Ankara’daydı.
Ve o akşam Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Türkiye’de olacaktı.

HANÇERLENEN ANLAŞMA
– Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek olan bu anlaşma, Rus uçağının düşürülmesi yüzünden hayata geçirilemedi. Putin, olaydan sonra “Sırtımızdan hançerlendik” diyerek, doğrudan doğruya Tayyip Erdoğan ile yaptıkları anlaşmaya göndermede bulundu.
Türk ordusunun ABD-İsrail koridoruna girmesi konusunda anlaşmaya varılmışken, Rus uçağının düşürülmesini Moskova yönetimi “ihanet” olarak değerlendirdi.
Olayın ardından Tayyip Erdoğan yönetimi, Rus yetkililerle ilişki kurmak yerine NATO’ya başvurunca, yaşanan bunalımı daha da ağırlaştırdı. Sırtından hançerlenen yalnız Rusya değildi.
Türkiye’nin vatan bütünlüğü mücadelesi ve ekonomik çıkarlarıydı. Bugün Tayyip Erdoğan-Davutoğlu yönetimi, bir yandan Bölücü Terör Örgütünün Fırat’ın batısına geçemeyeceğini belirtiyor, ancak Rusya’nın bölgeyi denetim altında tutması nedeniyle gereken askerî harekâtı yapamıyor.

VATAN PARTİSİ OLARAK MİLLETİMİZDEN YETKİ İSTİYORUZ
– Türkiye ile Rusya arasındaki gerginlik, güvenliğimize yönelen tehditler için elverişli zemin oluşturmaktadır. Türkiye, vatan bütünlüğünü sağlamak ve ekonomisini geliştirmek için, başta Rusya olmak üzere komşu ülkelerle işbirliği yapmak zorundadır. Rusya, ABD ve İsrail’in Kürdistan planını bozmada Türkiye’nin en önemli güvenlik ortağı ve Türkiye’nin en büyük ticaret ortağıdır. Türkiye ile Rusya arasındaki ortak çıkarlar, hem güvenlik hem de ekonomik işbirliği alanlarında stratejik boyuttadır. Vatan bütünlüğünü sağlamak ve Üretim Ekonomisine geçmek, Türkiye’nin önündeki iki büyük görevdir.
Her iki görevi başarmak için, Rusya, Çin, Orta Asya Cumhuriyetleri ve komşularımızla işbirliği şarttır. Tayyip Erdoğan-Davutoğlu yönetimi, Rusya, Suriye, Irak ve İran düşmanlığıyla Türkiye’yi çözümsüzlüğe sürüklemenin ötesinde güvenliğimizi tehlikeye atmaktadır. Bu koşullarda Vatan Partisi olarak, Batı Asya Birliği (BAB) ve Avrasya Birliği programımızı hayata geçiren çalışmalarımızı yoğunlaştırmış bulunuyoruz. Vatan Partisi, vatan bütünlüğünü sağlamak ve Üretim Ekonomisini kurmak için, hükümet görevine taliptir.

UÇAK KRİZİNİN 6 SONUCU
– Rus uçağının düşürülmesinin sonuçları meydandadır:

1. ABD ve İsrail’in Kürdistan planına alan sağlandı ve Türkiye ekonomisine çok ağır zararlar veren bir süreç tetiklendi.
2. Türk ordusunun “Kürt Koridoru”na yönelik Cerablus operasyonu ertelendi. Türkiye, Suriye sınırında hava ve kara harekâtı yeteneğini yitirdi.
3. Bölücü Terör Örgütü PKK’ya ve siyasal uzantılarına Moskova katında manevra alanı sağlandı. Bölücü ve yobaz teröre karşı Türk ve Rus orduları arasındaki işbirliğinin zemini dinamitlendi.
4. En büyük ticaret ortağımız Rusya ile ekonomik ilişkilerimize ağır darbe indirildi. Dışsatımcı, sanayici, tarım üreticisi, turizmci, inşaat müteahhitleri başta olmak üzere bütünüyle Türkiye ekonomisi ağır zarara uğradı. İptal edilen ekonomik sözleşmelerin tutarı 83 milyar dolardır. Ve bugün Türkiye’nin bir yılda 250 milyar dolar sıcak paraya ihtiyacı var.
5. Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran ve Azerbaycan gibi bölge ülkeleri ile işbirliği olanakları tahrip edildi. PKK’ya yeni enstrüman rolleri için fırsat verildi.
6. Rus uçağını düşürenler İsrail’in kucağına düşerler.


‘BÖLGE ÜLKELERİNE PKK’YI ANLATTIK’

Doğu Perinçek açıklamasının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı:

l Uçağı düşürme kararı eğer sehven değilse Erdoğan ve Davutoğlu’nun Rus uçağının düşürülmesi zararını hesaplamış olması lazım. Bu kararın başka bir karşılığı var mıydı?

Partimizin Genel Başkan Yardımcısı Tümg. Beyazıt Karataş, Korg. İsmail Hakkı Pekin, Tüma. Soner Polat, Tümg. Ahmet Yavuz ve diğer asker kökenli arkadaşlarımızın verdiği bilgilere dayanarak söylüyorum ki, bu uçağı düşürmek için karar alma şansı yok. Çünkü uçağın Hatay’ın burnundan girdiği süre 17 saniye. 17 saniyede pilot bağlı bulunduğu filo komutanına bildirecek, filo komutanı kuvvet komutanına bildirecek… Bu 17 saniyede değil 17 saatte bile olmaz. Onun için bu uçağı düşürmek diye bir karar teknik olarak mümkün gözükmüyor. Hükümet ancak kararlı bir şekilde angajman kurallarını uygulama kararı verebilir. 24 Kasım’da falanca saatte gelecek uçağı indirin şeklinde bir karar ne hükümet ne de Hava Kuvvetleri Komutanlığı açısından mümkün.

l HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Rusya’da Rus Dışişleri Bakanı Lavrov ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmede PKK’ya tanksavar, uçaksavar gibi silahlar istediği yönünde bazı iddialar gündeme geldi. Bu iddialarla ilgili siz ne diyorsunuz? Bu görüşmeye ilişkin sizde detaylı bilgi var mı?

Var. Rusya devleti, Rusya’nın toprak bütünlüğü Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür diyor. Bize ısrarla söyledikleri budur. Biz bu ciddi açıklamaya güveniyoruz. Biz, “Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı hareket eden bölücü terör örgütüne şu veya bu imkanları sağlarsanız bu çok vahim. Rusya açısından da giderilmesi zor süreçleri tetikler” şeklinde uyarılarda bulunduk. Onlar da bize bunun kesinlikle olmayacağını belirterek, “O bölücü terör örgütü Amerika ve İsrail’in piyonudur. Amerika’yla PKK arasındaki ilişkiler stratejik boyuttadır. Biz ona çengel atarak, avucumuza almaya çalışarak bu ilişkiyi değiştiremeyeceğimizi çok iyi biliyoruz. Ama bizim uçağımız düşürülmüştür. Uçağın düşürülmesi nasıl yanlış bir işse Rusya da böyle yanlış işler yapabilir” dediler. Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu bu konuları ne kadar ciddi ele alıyorlar, o konularda güvensizliğimiz var. Yaptıkları işler ortada… Devlet aklından yoksun oldukları gözüküyor. Uçak düşürüldükten sonra bunu tamir etmek yerine, NATO’yu çağırmak gibi Rusya’yı düşmanlığa davet eden eylemlere girişmeleri Türkiye’nin devlet geleneği ile hiç bağdaşmıyor.
Biz, PKK’nın bölge ülkeleri arasındaki sorunlardan yararlanarak yaşama imkanlarını yok ediyoruz. Rusya’ya, Suriye’ye İran’a ve Çin’e PKK’nın belinin kırıldığını, kimse için elverişli bir araç olmadığını anlatarak, Türkiye’nin dostluk değeri ile PKK’nın alet değerini tartmalarını söyledik. Hepsi bize hak vererek kendileri için Türkiye’nin öneminin tartışılmaz olduğunu belirtiyorlar.

l Konuşmanızın başında belirttiniz, hükümet kaynakları ve Putin’den aldığımız bilgiler diye… Uçağın düşürülmesinden önce Erdoğan ve Putin arasındaki bu görüşme hükümet kaynaklarınca da doğrulandı mı? Hangi düzeyde olduğunu öğrenebilir miyiz?

En üst düzeyde doğrulandı. Hem Davutoğlu hükümeti çevresi hem de Putin’in karargahı tarafından doğrulanmıştır. Bunu araştırırsanız size “evet” diyecekler. Zaten hükümete yakın basında da bunu ima eden yazılar çıktı. Ama biz doğrudan doğruya hükümetten bu görüşmenin olduğunu öğrendik. Bunu Erdoğan’a da sorabilirsiniz.

Erdoğan-Putin anlaşması bozulunca Türk Ordusu koridora giremedi


Erdoğan-Putin anlaşması bozulunca Türk Ordusu koridora giremedi
Aydınlık ulaştı: Erdoğan, “TSK Kürt koridoruna karşı harekete geçerse nasıl karşılarsınız?” diye sordu. Putin, Türk Ordusu’nun bu harekâtını görmezden geleceklerini ifade etti. Rus uçağı düşürülünce plan bozuldu.

04 Ocak 2016 Pazartesi 13:05 Tekmanpost

erdogan_putin_anlasmasi_bozulunca_turk_ordusu_koridora_giremedi_h81426_e22b6

Erdoğan-Putin anlaşması bozulunca Türk Ordusu koridora giremedi

SU-24 tipi Rus savaş uçağının düşürülmesinden birkaç gün önce Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında bir görüşme gerçekleşti. En üst düzeyde Türk ve Rus kaynaklardan aldığımız bilgilere göre bu görüşmede Erdoğan, Putin’e Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’nin kuzeyindeki koridora müdahalesini nasıl karşılayacaklarını sordu. Putin, Rusya’nın Türk Ordusu’nun bu harekâtını görmezden geleceğini belirtti. “Ekranların önünde Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunur, fakat askerî anlamda herhangi bir eylemde bulunmayız.” dedi. Böylece iki devlet başkanı arasında anlaşma sağlandı. G-20 zirvesi için geldiği Antalya’da harita üzerinde bilgi verilirken, Putin, ”Amerikalılar orayı Kürtlere vermeyi planlıyor” diyerek bölgedeki stratejik gelişmelerin odağına işaret etti.

Erdoğan ile Putin arasındaki anlaşma, Suriye’nin kuzeyinde ABD ve İsrail desteğiyle açılan sözde “Kürt Koridoru”nun Türk Ordusu tarafından kesilmesi anlamına geliyordu. Böylece bölgemizde Kürdistan planına karşı Rusya’nın da içinde olduğu çok geniş bir ittifak oluşuyordu. ABD ile İsrail’in “Kürt Koridoru” girişimi silahlı güç kullanılarak bozulmuş olacaktı. Cerablus Harekâtı sonucunda genişliği 98 kilometre, derinliği 61 kilometre olan bir alan IŞİD’den temizlenecek ve PYD’nin Fırat’ın batısına geçip, Azez ile Kobani arasındaki bölgeye girmesi engellenecekti.

Davutoğlu hükümetine yakın kaynaklardan alınan bilgilere göre Rus uçağının düşürüldüğü gün “Büyük Operasyon” için Genelkurmay karargâhında yapılan planlar tamamlanmıştı. Bütün olasılıklar hesaba katılmıştı ve harekât emri verilmek üzereydi. O gün, ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Paul Selva da Ankara’daydı. Ve o akşam Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Türkiye’de olacaktı.

HANÇERLENEN ANLAŞMA
Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek olan bu anlaşma, Rus uçağının düşürülmesi yüzünden hayata geçirilemedi. Putin, olaydan sonra “Sırtımızdan hançerlendik” diyerek doğrudan doğruya Erdoğan ile yaptıkları anlaşmaya göndermede bulundu. Türk Ordusu’nun ABD-İsrail koridoruna girmesi konusunda anlaşmaya varılmışken Rus uçağının düşürülmesini Moskova yönetimi “İhanet” olarak değerlendirdi. Olayın ardından Erdoğan yönetimi, Rus yetkililerle ilişki kurmak yerine NATO’ya başvurunca, yaşanan bunalımı daha da ağırlaştırdı.

Sırtından hançerlenen yalnız Rusya değildi. Türkiye’nin vatan bütünlüğü mücadelesi ve ekonomik çıkarlarıydı. Bugün Erdoğan-Davutoğlu yönetimi, bir yandan Bölücü Terör Örgütünün Fırat’ın batısına geçemeyeceğini belirtiyor, ancak Rusya’nın bölgeyi denetim altında tutması nedeniyle gereken askerî harekâtı yapamıyor.

Kaynak: http://www.aydinlikgazete.com/turkiye/erdogan-putin-anlasmasi-bozulunca-turk-ordusu-koridora-giremedi-h81426.html

HASAN KARAKAYA


44899
Abdurrahman Dilipak

Karakaya 1954 yılında Manisa’da doğdu. Gazeteciliğe Barış’ta başladı. Yenigün ve ardından Başkente geçti. Gazeteciliğe Ankara’da başladı. 22 yaşında genç bir yazı işleri müdürü idi. Biz o yıllarda tanıştık.

Yenigün’den sonra Milli Gazete, Yeni Devir, Türkiye Gazetesi, 1988 Cuma ve ardından Vakit. Karakaya, Milli Gazete’ye Abdulkadir Özkan’la birlikte geldi. Zeki Ceyhan, Ferhat Koç ile bir ekiptik. Ben İstanbul’dan geldim, onlar Ankaralı idi. Sonra, Ferhat ve Zeki Ankara’da kaldı biz İstanbul’a geldik.. Hasan Aksay, ve Mustafa Karahasanoğlu ile Ankara’da yakın ve sıcak bir işbirliğimiz vardı. Hey gidi günler hey. Fotoğrafı çek, agrandizörde bas, kadrajla, klişeyi yaptır, haberi yaz diz, sayfa sekreterliği yap. Anlayacağınız her iş gelirdi elimizden. Ben fotoğrafa meraklıydım, Karakaya sayfa çizmeye. Karanlık oda daha çok Farsakoğlu’nun işi idi. Özkan işi çekip çevirirdi. Sadık Albayrak daha çok makale yazardı. Bütün bunlar Cağaloğlu’nda bir iş hanının bir kaç odasına sıkışmıştı. Daha bir düzine arkadaşın ismini saymam gerek aslında o günlerde birlikte koştuğumuz.

Yeni Devir’de Ankara ekibinin büyük katkısı oldu.. Yazarlarımız da Ankara’dan geldi. Yedi güzel adamın yarısı bizde yazardı. Akif İnan, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören.. Edebiyat dergisinden gazete yazarlığına geçiş kolay olmadı. Zaten Yeni Devir de sıradan bir gazete değildi. İstişarelerin ardından ilk Akif İnan “tamam” dedi. Akif İnan, 1960’lardan Türk Ocağı’ndan Hasan Aksay ve Süleyman Arif Emre, Fehmi Cumalıoğlu ile tanışıyorlardı. Biz tanışıyorduk. Ben zaten sanat edebiyat konuları ile ilgileniyordum. Gazetede Mustafa Miyasoğlu, Bekir Oğuzbaşaran gibi arkadaşlarla yeni Sanat dergisi çıkartıyorduk, MTTB sinema Kulubü’nde milli sinema tartışmaları düzenliyorduk, Yücel Çakmaklı, Ali Osman Emirosmanoğlu, Mesut Uçakan, Salih Diriklik ve 6 arkadaş daha. Aynı yerden geliyor ve aynı yöne bakıyorduk. Anlaşmamız zor olmadı tabi.

Karakaya’yı o günlerden tanırım yani, yarım asırlık ortak bir geçmişimiz var nerede ise.. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı birlikte yaşadık.

Karakaya’nın, Hasan Maden’le evlere şenlik bir gözaltı hikâyeleri var, hiç unutulmayacak.. Bir sürü birlikte sanık olduğumuz dava var.. Bir dönem zaten sorumlu yazı işleri müdürü idi. Mesela meşhur Erkaya davasında da birlikte sanıktık, askeri mahkemede de.. “Dava arkadaşıyız” yani.

Karakaya’yı yakından tanıyanlar onun neşeli biri olduğunu bilir.. Sanırım gazetenin en uzun boylusu benim, en kısa boylusu o. En son onunla Akil Adamlar heyetinde beraberdik.. O sigara içerdi, her seferinde takılırdım, ona bu konuda. Dostunu yanlış seçiyorsun, o sana ihanet edecek diye..

Karakaya’nın vefat haberini, Erzurum’da, sabah namazına kalktığımda Twitter’den öğrendim. Cumhurbaşkanı ile Medine’de iken kalp krizinden vefat etmiş.

O vefat etti diye Paralelciler bayram ediyor. Haber vereyim, o orada da hakkınızda şahidlik edecek.. Hem zaten o gün, din gününde mizan kurulduğunda kim ne yaptı ise ortaya dökülmeyecek mi. O günden kim kaçacak ki.

Karakaya hep mutfakta oldu, ben daha çok yazarlık yaptım. O zor günlerde her gün gelen yüzlerce haberle boğuşurdu. Yaşadıklarına isyan ederdi. Özellikle dindarlara yönelik tehditler ve hakaretler karşısında dik durdu, meydan okudu, eğilmedi.. Öfkesi, duyduğu acıya denk bir isyandı aslında. İsyanını bastırıp çıdam olmayı seçmedi. Daha sakin olmaz mısın diye sorduğumda, bana bir şeyhin öfkeli bir adamı mürit edinmesini ve onu sakinleştirmek için ağzına bakla almasını öğütlediğini, ama bir gün yaşadığı olaylar karşısında müridine “çıkart artık şu ağzındaki baklayı” dediğini anlatırdı.

Aslında özel hayatında çok sakin biri idi.. Ama “uysal koyun” yerine konulmak da istemiyordu. “Ensemize vurup lokmamızı almayı düşünmemeli birileri” diyordu. Bu anlamda Karahasanoğlu, ailesi ile ve Akit okuru ile birbirlerine benziyorlardı. Onun için yıllar süren uyumlu bir beraberlikleri oldu.

Hatırlamaya çalışıyorum da, aramızda yaşanan hiçbir kişisel sorun gelmiyor aklıma.

Aslında bugün yeni yılla ilgili bir yazı yazıyordum. Artık o daha sonraya kaldı.

O bir otel odasında Azrail’le buluşurken, ben de çok kolay uyuyan biri olmama rağmen Erzurum’da bir otel odasında zor bir gece geçirdim. Allah rahmet eylesin. Mekânını cennet eylesin. Allah taksiratını affetsin, Allah ailesine ve dostlarına sabr-ı celil nasib etsin. Hepimize hayırlı bir ömür ve hayırlı bir ölüm versin.

Selam ve dua ile.

Bu makale 32.150 kez okundu