Türk saati sanılan Nacar nasıl Türk markası oldu


Türk saati sanılan Nacar nasıl Türk markası oldu
nacar
-A+
Kevork Nacaroğlu’nun İstanbul’da yaşaması yeni markanın pazar seçiminde belirleyici oldu. Ohannes Nacaroğlu’nun İsviçre malı saatleri kardeşi Kevork tarafından Türkiye, Beyrut ve Suriye’ye pazarlandı.

Türkler Nacar markasıyla 1929 yılında tanıştı. Saatin ‘‘O’’ harfini andıran omegası halk arasında ‘‘Sıfır Nacar’’ diye ad saldı. Oysa sıfır sanılan sembol aslında Ohannes’in baş harfiydi.

Konyalı Saat’in kurucusu Mustafa Nalçacı 50 yılı aşkın meslek yaşamının daha ilk yıllarında Kevork Nacaroğlu ile tanıştı. Sadece Nacar saatlerini satmakla kalmadı, aynı marka altında sarkaçlı saatler, pilli duvar saatleri üretti. Bu yakın işbirliği Kevork Nacaroğlu’nun 1989’daki ölümünden bir yıl kadar önce marka satışıyla sonuçlandı.

Nacar markası Nalçacı Ailesi’ne geçti. Ama ailenin üretime karar vermesi için 10 yıl gerekti. 1996 yılında bir gece ailenin sofra sohbetinde Mustafa Nalçacı önerisini açıkladı: ‘‘Nacar Türkiye’nin yakından tanıdığı bir marka…Bu fırsatı kaçırmayalım, yeniden pazara girelim.’’

Nalçacı Ailesi hemen o gün karar verdi ve ilk modern Nacar koleksiyonu 1997 yılında piyasaya sürüldü.

TASARIM VE ÜRETİM İSVİÇRE’DE

O günleri hatırlayan Nalçacı Ailesi’nin ikinci kuşak yöneticisi İrfan Nalçacı gülerek, ‘‘İyi ki babamı dinlemişiz. Bugün 450 ayrı modelle yılda 24 bin adetlik satış rakamıyla kendi markamızın gururunu yaşıyoruz. Nacar saatleri 185 bayi kanalıyla Türk tüketicisine sunuluyor’’ diyor.

Yeni Nacar doğaldır ki 50 yıl öncesinin gözde sünnet hediyesi modelinden çok farklı. Tasarımı İsviçre’de yapılan modellerin üretimi iki ayrı coğrafyada gerçekleşiyor. Daha pahalı modeller İsviçre’de, diğerleri Uzakdoğu ülkelerinde üretiliyor.

1960’lı yıllarda Konya’dan İstanbul’a taşınan Nalçacı Ailesi’nin ikinci kuşağı babalarının yönlendirmesi ile yabancı dilde eğitim aldı, üniversiteden sonra aile işine girdi. Konya Saat’in genel müdürü İrfan Nalçacı, Erben şirketinin genel müdürü İhsan Nalçacı ve Nurhan Nalçacı artık birlikte çalışıyor.

Konyalı Saat kırk yıl boyunca iki mağazayla yetindikten sonra 2001 yılında atılım kararı aldı. ‘‘Yabancılar bu işi bize öğretti’’ diyor İrfan Nalçacı ve ekliyor: ‘‘İstanbul dışında Ankara, İzmir, Bursa, Mersin, İzmit ve Konya’da birer tane olmak üzere toplam 16 perakende mağazamız var. Hedefimiz bu zincirde bir Avrupalı ile ortaklık.’’

20 dolardan pahalı saat yılda 1.5 milyon satıyor

Türkiye’deki saat pazarıyla ilgili rakamların en güvenilir kaynağı İsviçre Ticaret Odası. İsviçre’nin Türkiye’ye ihracatına kaçak giren saatlerle ilgili tahmin eklendiğinde pazar büyüklüğüne ulaşılıyor. Konyalı Saat’e göre, 2001 krizi öncesinde Türk pazarında 12 milyon adet saat satılıyordu. Ancak bugün bu rakam 9.5 milyon adede kadar geriledi. 20 dolardan pahalı saatlerin pazar payı diğerlerine göre çok daha düşük. Yıllık 1.5 milyon adede ancak ulaşıyor. Perakende fiyatı 20 doların altında kalan saatlerin satışı ise 8 milyon adedi buluyor.

SAAT USTASI ŞİMDİ 75 YAŞINDA HÁLÁ 385 parça ve vidayı söküp takıyor

2000’lerin saati artık tamamen moda ve tasarım işi. Öyle ki İsviçre dünyadaki her 5 saatten sadece birini üreterek küresel saat satış cirosunun yüzde 65’ini kazanıyor. Yani kalite ve marka satıyor. Zaten dünyada saatin işletim sistemini üreten beş büyük şirket var: Eta, Ronda, İsa, (İsviçre) Time-Modul ve Miyota (Japonya). Her saat üreticisi bu şirketlerden aldığı sistemi kullanıyor. Markalı bir saatin içinde 385 parça, 70-80 vida bulunuyor. 75 yaşındaki Mustafa Nalçacı gibi ustalar bu parçaları teker teker söküp takabiliyor. Saat sökülürken parçalar karışmasın diye yedi ayrı katmanda toplanıyor. Vidaları ayırmak için başları ayrı renklere, örneğin beyaz, siyah ve maviye boyanıyor. Hatta başları konik veya farklı şekilde kesiliyor.

Bugün 75 yaşında olan Mustafa Nalçacı’nın saat merakı lise yıllarında başladı. Liseyi bitirir bitirmez yani 1950’lerin başında Şen Saatçi dükkanını açtı, kısa zamanda ustalığını kanıtladı.

O tarihte İstanbul’un Sirkeci semti Türkiye’nin saat merkeziydi. Nalçacı mal almak için sıkça mağazalarına uğradığı Vaksevonopulo kardeşlerin Yunanistan’a göç etmek üzere olduklarını duydu, üzüldü. Ama tekliflerini duyunca iyice şaşırdı: ‘‘Mustafa Bey istersen mağazayı sana devredelim…’’ Nalçacı tüm imkanlarını zorlayarak mağazayı devraldı, ama telaştan adını koyma fırsatını bulamadı. İlk ziyaretçisi hemşerisi ve Konyalı Lokantaları’nın kurucusu Nurettin Doğan, yeni dükkan sahibine hayırlı olsun dileğinde bulunduktan sonra ‘‘Ne isim düşündün’’ diye sordu, ‘‘Henüz düşünmedim’’ yanıtını aldı. Bunun üzerine Doğan Nalçacı’ya tavsiyede bulundu: ‘‘Bak Mustafa burası İstanbul, öyle Şen Saat falan olmaz. Gel sen de benim gibi Konyalı ismini kullan.’’

Mustafa Nalçacı ahbabının öğüdünü tuttu, tarihi Vaksevonopulo mağazasının ismi 1963 yılında Konyalı Saat olarak değişti.

ŞİMENDİFER SAATTEN MEYDAN SAATİNE KADAR

1940’larda Demiryolu İdaresi Nacar’a köstekli saat sipariş etti. Arka kapaklarında şimendifer yani lokomotif kabartması olan bu saatler çok tutuldu. O yüzden bugün bile yaşlılar köstekli saati markayla değil şimendifer lakabıyla anar, saatçiye öyle sorar. Nalçacı Ailesi şu sıralar belki de şimendifer saatler kadar eski modellerle uğraşıyor, gar ve meydanlardaki eski, bozuk saatleri tekrar çalışır hale getiriyor, Nacar markasıyla eski yerlerine koyuyor. Konyalı Saat’in üretim yelpazesi de çok geniş. 1966 yılında Almanya’da satın alınan Palmtag fabrikası Türkiye’ye taşındı. 1972 yılında Erben markasıyla başlayan sarkaçlı saat, pilli duvar saati ve saat makinesi üretimi 1994 yılında durdu. Nedenini İrfan Nalçacı anlatıyor: ‘‘Bir gecede gümrük ve fonları sıfırladılar. Piyasayı ucuz ve kalitesiz Uzakdoğu ürünleri sardı. Saat makinesi üretimimiz 900 bin adetten 40 bin adede kadar gerileyince biz de hattı durdurduk.’’ Erben markalı bekçi saatlerinin üretimi ise 32 yıldır aralıksız sürüyor. Şirket ayrıca park sistemleri alanına da girdi. Bugün bir dizi iş merkezinin, alışveriş merkezinin, sitenin otoparkında Erben sistemi bulunuyor.

Advertisements

Artık muhatap Öcalan ve HDP değil!


Artık muhatap Öcalan ve HDP değil!
Tekman Post
Kürt sorununun çözümünde yeni aktörler devreye girecek. Yeni muhatap, halk ve toplumun farklı kesimleri olacak. Müzakereler Meclis zemininde yürütülecek, ayrıca bir ‘masa’ kurulmayacak.
pervin

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, terörle mücadele ile çözüm sürecinin arasına kalın bir çizgi çekmesi ve süreci “Milli Birlik ve Kardeşlik Süreci” olarak adlandırmasının ardından, devletin zirvesinde kararlaştırılan yeni dönem çözüm stratejisini HABERTÜRK açıklıyor.

İşte çözümde yeni yol haritasının detayları:

AYNI ÇATI ALTINDA: Yapılan saha araştırmalarının, Kürt halkının yüzde 90’ının Türkiye çatısı altında yaşamak istediğini gösterdiği belirtiliyor. Buna göre, ayrılık-özyönetim-demokratik özerklik girişimleri halkta karşılık bulmuyor. Artık bu kavramlar konuşulmayacak.

YAZ-KIŞ OPERASYON: Kamu düzeni tamamen tesis edilinceye, PKK silahları gömüp son terörist sınır dışına çıkıncaya kadar terörle mücadeleye devam edilecek. Operasyonlar eskiden olduğu gibi sadece yazın değil, kış şartlarında da aralıksız sürecek.

ÜLKEDEKİ YAPILANMALAR: Sınır ötesi operasyonların yanı sıra sınır içinde de YDG-H yapılanması başta olmak üzere terör unsurlarının temizlenmesi için ne gerekiyorsa yapılacak.

AKTÖRLER DEĞİŞİYOR: Süreç artık mevcut aktörler üzerinden yürümeyecek. Abdullah Öcalan ve HDP şu anda denklem dışında. PKK’nın silahlı unsurları ve terör tehdidi bertaraf edildikten sonra, devlet gerekli adımları atacak. ‘Geri dönüş’ler için gerekli yasal düzenlemeler yapılacak, ancak bu konuda da terör örgütü ya da HDP muhatap alınmayacak. Seçim sürecinde, bölgede 2.5-3 milyon kişiye ulaşan aşiretlerin ve dini kanaat önderlerinin halk üzerinde oldukça etkili oldukları görüldü. Aşiretler, dini kanaat önderleri, korucu aileleri, Kürt halkının HDP dışındaki temsilcileri, sivil toplum örgütleri, yeni dönemde bu mekanizmanın içine sokulacak. Aşiretler ve dini kanaat önderleriyle yapılan görüşmelerden olumlu sonuç alındığı belirtiliyor. Onların muhatap alınması ile hem muhataplık sorununu giderilecek, hem de Kürtler için tek alternatifin PKK ya da HDP olmadığı ortaya konulacak.
YENİ PAKETLER YOLDA: Halkın sorunlarının çözümü için tüm Türkiye genelinde demokratikleşme adımları atılacak, ekonomik paketler çıkarılacak. Bölgeye yönelik pozitif ayrımcılık uygulanacak. Gençler için politikalar geliştirilecek. Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet ve diğer tüm kurumlar işbirliği yapacak.
ALTERNATİF PARTİLER: Bölgede yeni partilerin ve oluşumların önü açılacak. Böylece HDP dışında Kürtleri temsilen siyasi oluşumlar ortaya çıkabilecek. Alan, ne PKK’ya ne de bir partinin tahakkümüne bırakılacak.

BELEDİYELERE NEŞTER: Silahlı unsurlar temizlendikten sonra bölgede devlet mekanizması dışında kurulan sözde ‘mahkeme, zabıta, vergilendirme’ gibi illegal oluşumlara, belediyelerin illegaliteyi özendiren faaliyetlerine neşter vurulacak.

MECLİS ZEMİNİ: HDP’nin sürece katılımı Meclis zemininde yasal düzenlemeler ve reformlar görüşülürken söz konusu olacak. Asla bir masa kurulmayacak, terör bitene kadar müzakere yürütülmeyecek. Muhatap halk olacak. Kürt vatandaşlarının talepleri yeni Anayasa çalışmaları zemininde hayat bulacak.

Kaynak: Bülent AYDEMİR / GAZETE HABERTÜRK

Öcalan: Hem Suriye hem Türkiye’de başarısız oldular


Öcalan: Hem Suriye hem Türkiye’de başarısız oldular

Sn. Abdullah Öcalan, HDP’nin seçimden oy kaybederek çıkması ve sürecin başarısızlığa uğramasının nedenini PKK’nın kendisini dinlememesine ve HDP’nin de PKK ile birlikte yanlış politikalar izlemesine bağlıyor.

öcalan

Tekman Post
Önümüzdeki süreçte çözüm sürecinin farklı bir düzlemde ilerleyeceği aşikâr. Kamu düzeni tamamen tesis edilip, en son terörist silahını gömüp, sınır ötesine çekilinceye kadar terörle mücadeleye devam edilecek. Operasyonlar yaz-kış demeden sürecek, hiçbir koşulda buna ara verilmeyecek.

Tabii sürecin nasıl devam edeceği, bugüne kadar süreçte rol oynayan aktörlerin pozisyonu da merak ediliyor. Geçmişte sürecin başat aktörlerinden olan Abdullah Öcalan’la şu aşamada İmralı’da bir heyet görüşmesinin planlanmadığını, ileriki aşamada aktörlerin değişeceğini söylemem mümkün. Peki Öcalan, gelinen noktayı nasıl değerlendiriyor? Seçim sonuçlarını nasıl yorumluyor? Merak edenler için aktarıyorum… İmralı Cezaevi’nde bulunan Abdullah Öcalan, HDP’nin seçimden oy kaybederek çıkması ve sürecin başarısızlığa uğramasının nedenini PKK’nın kendisini dinlememesine ve HDP’nin de PKK ile birlikte yanlış politikalar izlemesine bağlıyor.

‘HALK DESTEK VERMEDİ’
Alınan bilgilere göre; devlet heyetiyle görüşen Öcalan, HDP’nin 7 Haziran’da aldığı ilave oyların 1 Kasım’da yarı yarıya düşmesinden dolayı hayal kırıklığı yaşadığını belirtirken, “Ben, ‘Silahların gölgesinde barış olmaz’ demiştim. Silahlar konuşurken, çözümden, barıştan söz edilemeyeceğini söylemiştim. Dinlemediler, haklı çıktım. PKK ve HDP için özeleştiri yapma vakti. Politikaları çöktü, başarısız oldular. En ufak olumsuzlukta silaha sarıldılar, devletle çatıştılar. Kazanımlar heba edildi. Örgüt çok fazla kayıp verdi” dedi.

PKK’nın, serhildan başlatma, halkı ayaklanmaya teşvik etme çağrısının karşılık bulmadığını ve bu stratejinin de yanlış olduğunu kaydeden Öcalan, “Kürt halkı örgüte destek vermedi. Halkın nabzını tutamadılar, ne istediğini doğru analiz edemediler. Halka yaşam alanı bırakmadılar. AKP’nin kucağına ittiler. Türkiye, bölge ve dünya gerçeklerini göremediler” ifadesini kullandı. Birkaç kez yaptığı silahların bırakılması çağrısına PKK’nın kulak tıkadığını vurgulayan Öcalan, “Önderliğe adeta meydan okudular. ‘Silahlı mücadeleye ya da silahları bırakmaya biz karar veririz’ dediler. Süreci doğru okuyamadılar. HDP de siyasette yeni argümanlar geliştiremedi, yeni politika oluşturamadı. Başarısız bir siyaset izledi. 7 Haziran’da elde edilen başarının üzerine yeni bir şey koyamadı” dedi. Örgütün Suriye politikasının ve kantonlaşma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığını dile getiren Öcalan, “Amerika’ya payanda oldular. ABD, örgütü kullandı. İçerideki başarısızlığa Suriye de eklenince sonuç böyle oldu” ifadesini kullandı. Öcalan, süreçte başka aktörlerin devreye girdiğini, özyönetim girişimlerinin doğru yönetilemediğini, PKK’nın kendi içinde de farklı görüşlerin çarpıştığını ifade etti. Öcalan’ın kendisinin de bazı konularda özeleştiri yaptığı öğrenildi.

Öcalan’ın kendi tutumunu ve konumunu revize etmesi gerektiği vurgulanırken, bugüne kadarki mesajlarında şarta bağlı cümleler kullandığı, birkaç kez “Silah bırakın” çağrısı yapmasına rağmen örgütte bunun karşılık bulmadığı belirtiliyor. Öcalan’ın yazılı olarak ilettiği mesajların fiiliyatta karşılık bulmadığını, yaşananlar açıkça ortaya koyuyor.

Bülent AYDEMİR / GAZETE HABERTÜRK

Başkanlık ve yeni Anayasaya ihtiyacı


Başkanlık ve yeni Anayasaya ihtiyacı

ümit 22
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Halk olarak geleceği düşünelim, gelecek için irade gösterelim. İnternet çağında yaşayan Kürt çocuklarını ağaçların bile yeşermediği yalçın dağlarda Türk savaş uçaklarının önüne atmak Kürtlerin kaderi olmamalıdır. Türkiye’de Kürt sorununu çözmek için askeri ve siyasi bir irade mevcuttur. Halkımın yakında mutlu ve huzurlu yarınlara ulaşacağından hiç şüphe etmiyorum.

Günümüz ‘de Kürtsüz bir Ortadoğu mümkün değil, çünkü Kürtler, Ortadoğu’da önemli bir potansiyel, dinamik, siyasi, askeri ve ekonomik bir güçtür. Şiddeti ise Ortadoğu’da hep ikiyüzlü, korkak ve zalim insanlar tarafında yaratılıyor. Bu bağlamda PKK’den temennim tarihten ders alması, siyasi ve askeri hatalarını, kabullenmesi, görmesi ve artık düzeltmesidir. TBMM’sine girmiş olan Kürtleri lütfen rahat bırakın, akıllı siyaset yapsınlar, sorunu siyasi olarak sivil arenada çözsünler. Yoksa sorun sizlerin yöntemi olan silah ve kısır ajitasyonla internet çağında çözülmez.

Çözüm sürecinin Türkiye’de devam edebilmesi için, bu bitmeyen çamurlu savaşa taraflar kalıcı olarak derhal son vermelidir.

Hepimizin bildiği gibi Türkiye’nin yeni bir Anayasaya ihtiyacı var. İcrayı ikiye bölemeyiz, tek bir başkan tarafından Türkiye yönetilmelidir. Doğrusu 1 Kasım 2015 seçimlerinde halkımızın vermiş olduğu en önemli mesajlarından biri ’de, milletimizin bugün itibariyle yeni bir anayasa beklentisi içinde olmasıdır. Türkiye’deki idari sistem daha iyi nasıl işler hale gelebilir, sorusuna halklarımız cevap aramaktadır. Bu bağlamda yürütülen siyasi tartışmanın Başkanlık sistemi üzerinden yapılması da aslında çok doğaldır. Bu tartışma zaten milletten bağımsız düşünülemez. Bunun mekanizması referandumsa meclis gerektiğinde referanduma’ da gitmelidir.
Halklarımız Başkanlık sistemiyle yönetilen, en az yedi en fazla on iki bölge belediye başkanlığından oluşan yeni bir idari yapılanmayı arzu etmektedir. Böyle bir idari sistemde Kürt sorununun ’da kökten çözüleceğine şahsen inanmaktayım.

HDP başkanlık sistemi konusunda AK-Partiye yeşil ışık yakmalı ve hatta destek olmalıdır. HDP’in önemli taleplerini ise iktidar Anayasa değişikliği ile çözmelidir. Dolayısıyla HDP iktidara Kürt sorununun çözümü için reçete sunmalıdır. HDP’ için şahısların TC’ye Başkan olup olması şimdiki siyasi areneda belirleyici siyasi tavır olmamalıdır. Başkanlık sisteminin ülkeye gelip gelmemesine, kimin başkan olup olmamasına direk demokrasilerde referendum sonucu halk karar vermelidir halk, başkası değil.

Bilvasıta bu bağlamda bence Başkanlık sisteminin hayata geçirilmesi için referanduma gidilmelidir mesajı halkımız tarafında zaten 1. Kasım 2015 seçimleriyle verilmiştir. Buradaki temel gerekçe Türkiye’de işleyen sistemin en etkin hale getirilmesi meselesidir. Dolayısıyla halkın bu talebi HDP tarafından ’da ciddiye alınmalıdır. Yukarıda ’da belirttiğim gibi bu durum herhangi bir şahısla ilgili bir hususta değildir. Bazen birtakım çevrelerin iddia ettiği gibi Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi geleceğiyle ilgili bir hesabı ’da hiç değildir, zaten zatı alilerinin böyle bir şeye ihtiyacı ’da yoktur. Bu gerçeği artık hepimizin kabullenmesi gerekir kanaatindeyim.

Şamil Dəlidağa həsr olunan şerlərdən nümunələr


Şamil Dəlidağa həsr olunan şerlərdən nümunələr
Məmməd Araz, Xalq şairi
Daş qartal
Samil Əsgərə ithaf olunur

O daşdan yonulub dag zirvəsində,
Baxışı qəzəbli, duruşu məğrur.
Elə dartınıb ki, yan yörəsindən
Qoca qartallar da uçmağa qorxur.

Gözü hədəf gəzir göy tağlarında,
Uçmağa tələsir – mnzil uzaqdır.
Deyirsen bu saat caynaqlarında
Dağı da havaya qaldıracaqdır.

Qanadı altında keçir boz duman,
Qanadı ucuna ilişir bulud.
Diksinir ötəndə onun yanından,
Qaralıb ağlayır gümüşü bulud.

Sanki dağ hirslənir „bu nə duruşdur,
Nə qədər çəkərmiş qartal uçmağı?“
Daşı qartal etmək dağlara xoşdur,
Qartalın daşlığı kiçildir dağı.
Kəlbəcər, Iyul, 1968

Xəlil Rza, Xalq Şairi
Kəlbəcər möcüzəsi
(Dost məktubuna cavab)

Mən bu gün bir məktub aldım qəzetlərin arasında,
Xəyal uçdu, gedib qucdu tanrısal bir təbiəti.

Elə bil ki, ağ göyərçin dimdiyində gətirmişdi,
Gözlərimə işıq verdi qardaşımın tanış xəttı.

Məktubunda bir az giley, umu-küsü, bir az da qəm,
Və qəmlərə qılınc çəkən bir Kişinin şəxsıyyəti.

Hər cümləni, hər sətrini gözlərimlə öpdüm, ey dost,
Susuz, təşnə dodaqlara mən vermədim bu fürsəti.

O kəslər ki qəhrəmandır, müqəddəs bir dəyirmandır,
Zaman-zaman üyüdəcək hər dərdi, hər məşəqqəti.

Qanadlandım, qardaşımla birgə uçdum,
Bəlkə özün yaratmısan o möcüzə məmləkəti.

Biz səninlə o aləmi addım-addım dolaşmışıq,
Qanımıza atəş verib hər daşının ziyarəti.

Ulduzlara pilləkəndir Laçınqaya, Şahinqaya,
Qəhrəmanlıq heykəlidir ağ camallı Murov, Keyti.

Billur sular sürətini kimdən almış? İldırımdan.
Tərtər, Tutqu, Qamışlı çay, bir-birindən güclü, iti.

O Bağırxan zirvəsidir… O Armudlu tala, Qoçdaş,
Nişan verib yüz cənnəti barmağının şəhadəti.

Təbiətmi qüdrətlidir, yoxsa cəsur, ülvü insan,
Hər daşını öpəsiyəm, göstər mənə Ağcakəndi.

Qapı açdım məndən əvvəl qarla külək girdi evə,
Daş eviniz xatırlatdı o möhtəşəm imarəti.

Qucaqlaşdıq, bayramlaşdıq, dost gəlişı bayram olar,
Bir stəkan su istədim… Su verdi ki bal şərbəti.

Gözəl bacım Nazılə xanım ağappaq bir süfrə açdı,
Mümkünmüdür heç unutmaq o neməti, o qisməti?

Kiçik Həjar şer oxudu, böyük Həlar düşdü yada,
Hansı çovğun qira bilər bu birliyi, bu vəhdəti!

Min çiçəkdən bal gətirən qanadlılar sənə oxşar,
Damcı-damcı qazanmısan dünya boyda səadəti.

Təndir başı… isti çörək – yağlı, südlü, yumurtalı,
Təndir böyük…alovları anamızın sıxavəti.

Gözlərini borc istədim, görmək üçün o diyarı,
Dağı, daşı görmək azdır duymaq üçün mahiyyəti.

_Gedək!- dedin – öpək orda qirxbuxumu, qantəpəri,
Qan bənövşə, Qız bənövşə yamacların yaz zinəti.

Bu qayalar, dağlar ki var, özü boyda brilyantdır,
Növ-növ, əlvan xəzinələr tufu, gili, kirəmiti.

Dəvəgözü, süngər daşı lələ bənzər, dürrə bənzər,
Diləyimiz qızıl olar mənimsəsək bu sərvəti.

Sən toppuzla daş çapanda qanadlandı qığılcımlar,
İradənlə cilaladın, pardaqladın qraniti.

Çayın dərə məcrasında ağ sütunlu sal qayalar
Soruş nəyi xatırladır? Mərələşən sücaəti.

Əngin dərə, zəngin dərə, yaqut dərə, zümrüd dərə,
Dayan nəfəs dərə-dərə nuş elə bu əzəməti.

Qaranlıqda pələnglərin gözlərindən işıq alan,
Macaralar – dağ altının iki era səltənəti.

Əyilmişəm kor dibində bənövşənin gözlərindən
Öpə-öpə seyr etmişəm qar içində bir cənnəti.

İldırımlar qarı sökmüş, zirvələri çaya tökmüş,
Tufan yıxa bilməmişdi üç ləçəkli bir xilqəti.

Qar içində, gül içində yol getmişik atlı, atsız,
Qucaqlaya-qucaqlaya o neməti, bu neməti.

Buxarlanan isti çayda kəklikotu rahiyəsi,
Bir fincana necə siğmış min bir iqlim təravəti.

Tərtərçayın ağ şəridi Dəlidağdan Kürə qədər,
Gah şəlalə, gah sel olur dalğalanan dağ qüvvəti.

İstisuyun qaynağında vulkan güclü püskürtülər,
Yer altında zaman-zaman təpən odun hərarəti.

Qanadlanan ağ damcılar başın üstə ag paraşüt,
Tut ucundan, qalx Günəşə, sənə qismət göy vüsəti.

Yeddi rəngli, yetmış zehli göyqurşağı odur yanır,
– Bəxtim, – deyə keç altından, əldən vermə bu fürsəti.

Kahalara tufan doğsa, silkələyər bəlkə dağı,
Dağ yüksələr qanadında yüz-yüz qartal əzəməti.

Saatlarla dinləmişəm aşıb-daşan gurultunu,
Allah,Allah! Kim yaradıb yerdə, göydə bu hikməti?

İldırımlar cavab verib: – Biz şairin qələmiyik,
Göyün zülmət vərəqində işıq salır şair xətti.

Sal qayalar söyləyib ki, iradəni ondan aldıq,
Möhkəmliyi verib bizə dözənlərin dəyanəti.

Qışın bro-bro vaxtı yanaşmışıq Qonur dağa,
Tapşırmışıq sahibinə ürək adlı əmanəti.

Soruş, neçin bu dağların məftunuyam, Məcnunuyam?
Çünki sənə dağlar verib qüdsiyyəti, cəsarəti.

Bəlkə bu gün pərişansan, bağrıqansan, nigaransan?
Yox, qardaşım, qovmalıyıq kəsafəti, nədaməti.

Mən bilirəm: sıxır qəlbi cəhalətlər, xəyanətlər,
İnan mənə: əvvəl-axır dəfn edərik xəyanəti.

Bərk ayaqda sarsılmamaq igidlərin şakəridir,
Bəzən səbr, dözüm olur mərdin ilkin ləyaqəti.

Sən yanmasan, mən yanmasam, kim parçalar bəs zülməti?
Məgər yaddan çıxarmı heç Nazım Hikmət nəsihəti.

Yadindamı, öz evində şer oxudun bildir bizə,
Bir şairin mənzilinə sığan gördük planeti.

Bəlkə qaçmaq istəyirsən bu dövranın dərdlərindən,
Yox, hamıya qismət olmur dərdi çəkmək mərifəti.

Ümmanları sevir tufan… nə işi var gölməçədə,
Böyüklərin çiynindədir bu dünyanın hər möhnəti.

Gedək! Sənin addımların dəmirdəndir, poladdandır,
Qara səddi dağıtmaqdır Kişilərin xasiyyəti.

Sən fələklə döyüşürsən, min kələklə döyüşürsən,
Bəlkə özün hiss etmirsən qanındakı rəşadəti?!

Oğlu ölən bir ananı səni öpən, qucan gördüm:
– Can Şamilim, sən gəlmisən, mən unutdum müsibəti.

Qoy əyilim, qurban olum ayağınin tozuna da,
Mənim yasim toya döndü, sən gətirdin bu hörməti.

Yaziq ana iməkləyir, sürünürdü dizin-dizin,
Bir-birinə qarışmişdi səadəti, fəlakəti.

İri güclü əllərinlə sən qaldırdın onu yerdən,
– Əziz ana! Bircə sözdə yerin-göyün kəraməti.

Ortaliqda qara tabut, gözü yaşli ana gülür,
Şamil, hansi xoşbəxt görüb bu boyda el məhəbbəti?!

Sən yurdlarin çirağisan, çünki bir vaxt öz əlinlə
Evdən evə çox çəkmisən işıq teli, hünər xətti.

Qişda odun daşımısan ormanlardan məktəblərə,
Qar layında sənin izin – maşınların təkər rəddi.

Bənna kimi, memar kimi can vermisən yüz divara,
Quma keçib, daşa keçib əllərinin hərarəti.

Yeni muzey… Kəlbəcərdə Ermitajın bir parçası,
Kim göstərib bu xidməti, kim verəcək bəs xələti?

Üç yüz əlli daş növünü nə cür saydin bir binada?
Gözəllikdi xallı daşla xalsız daşın rəqabəti.

Böyük amal oğlu üçün kiçik iş də böyük , ulu,
Nəfəsinlə qurutmusan divardakı yaş sementi.

Sənin qırıq külüngün də müqəddəsdir mənım üçün,
Külüngünə kəsər verib ürəyinin məhəbbəti.

Qəhrəmanlar heç bir zaman xidmət üçün pay istəmir,
Qüdrətini paylamaqdır həm şöhrəti, həm qiyməti!
„Uzun sürən gənclik“ kitabından, Azərnəşr,1994 (səh. 358-362)

Nəbi Xəzri, Xalq Şairi
Kəlbəcər Harayı
Şair dostum Şamil Əsgərova

Çökdü vadilərə bir qara kölgə,
Hay ver, köhnə dostum,
bu gün hardasan?
Ağlayır ürəyin yaş yökə-tökə,
Yurdun viran qaldı, özün hardasan?

Vaxtsız vida dedi dostlar cahana,
Batdı əzəmətli dağların yasa.
Başsağlığı vermək?
Dil gəlmir buna –
Baş necə sağ olsun,
Yurd dağılıbsa…

Qocaman Murovun uca dağından
Qəmli karvan köçür –
dağıl, a dünya.
Məğrur dağlarımın İstisuyundan
Buzqəlblilər içir,
dağıl a dünya.
Eli viran olmuş Dədə Şəmşirin,
Qəbri tapdalandı,
dağıl a dünya.
Yerin faciəsi göylərdən dərin,
Yer də, göy də yandı,
dağıl a dünya.

İgidlər sığınır həmışə haqqa,
Haqqı, ədaləti görür Tanrımız.
Dünyada şəhidlər verən bir xalqa,
Ən əvvəl ölməzlik verir Tanrımız.

…Şerinlə, qəlbinlə,
dostum, hər zaman,
Sən Ana Vətənin hayına çatdın.
Özü təbiətin muzyi olan,
Doğma Kəlbəcərdə muzey ucaltdın.
Muzey də talandı,
haray, ay haray!
Odlara qalandı,
haray, ay haray!
Ölüm öləcəkdır, yaşayır həyat,
Cəlladın qoy tuncdan zirehi olsun.
Sabah Kəlbəcərdə
bir muzey yarat,
Qanlı cinayətlər muzeyi olsun.

…Çökdü vadilərə bir qara kölgə,
Hay ver, köhnə dostum,
bu gün hardasan?
Ağlayır ürəyin yaş tökə-tökə,
Cənnət viran qaldı, özün hardasan?

Sabah dönəcəyik o yerə hökmən,
Dağları dağlar tək
görəcəyik biz.
Al-əlvan Kəlbəcər çiçəklərindən
Zəfər çələngini hörəcəyik biz!
(„Azərbaycan“ qəzeti, 24 aprel, 1993)

Qasım Qasımzadə, Şair, Professor
Yurdumda arzular çiçəkləyəndə
Dostum Şamilə

Fəhləydi – əlini geri dartdılar,
İş üçün qolunu çirməkləyəndə.
Bənnaydı – üsünə mazut atdılar,
Hördüyü divarı əhəngləyəndə.

Yarış qalibiydı – elin qeyrəti,
Ona bəxş etmışdı qartal sürəti.
Gəzirdi dünyanı şanı-şöhrəti,
Rəqibi sürünüb iməkləyəndə.

Tanınmış alimdı – qəlbə inamlı,
Səadət məramlı, dostluq məramlı.
Kitab aşıqıdir o, adlı-sanlı,
Pərt olar… bir kimsə onu öyəndə.

Bülbüldü – oxucaq…bir an susdular,
Şirin nəvasına qulaq asdılar.
Xəndəkdə gizlənib daşa basdılar
Gözəllik eşqınə mahnı deyəndə.

Həssas bir müdrikdi – tanıyır çoxu,
Qayğı sərvətidir bütün var-yoxu.
Getməz gözlərinə sübhədək yuxu,
Bəzən bədxahını haqlı söyəndə.

Unuda bilməyib ata dağını
Sökür sinəsini möhnət yığını.
Görmüşəm uşaqtək ağladığını,
Alimin xətrinə nadan dəyəndə.

Şairdir – başında şimşəklər çaxmış,
Böhtan yağışları üstünə yağmış,
Sandım ki, Müşfiqin qatili sağmış,
Tanınmır özgə bir libas geyəndə…

Yox! Yox! Basdırmışıq köhnə dünyanı,
Azərbaycan olar – haqqın bəyanı!
O qoymaz tökülsün Şairin qanı
Yurdumda arzular çiçəkləyəndə…

Hüseyn Arif, Şair
Deyir

Könül milyon telli bir saza bənzər,
Gah axşam söyləyir, gah səhər, – deyir.
Bir teldə Borçalı, bir teldə Göyçə,
Biri Kürdən söhbət açır, gah Tərtər, – deyir.

Bir teldə yüz mahnı, yüz dastan yatır,
Şirvan nəfəs dərir, Mil, Muğan yatır.
Təbriz, Xoy, Marağa, Savalan yatır,
Günəş boy göstərib gülümsər, – deyir.

Bir tel gözəllərin gözünə muştaq,
Bir söz şairlərin sözünə muştaq,
Bit tel ceyranların izinə muştaq,
Hərə bir aləmdən bir xəbər deyir.

Bir teldə yer eşqi, el məhəbbəti,
Qadın ləyaqəti, kişi qeyrəti,
Bir tel Arif qəmi, Arif möhnəti,
Bir tel dillənəndə gör nələr deyir.

Bir teldə Qurbani, bir teldə Kərəm,
Bir teldə Zalqızı, bir teldə Dilqəm.
Bir tel də əzəldən Alıya həmdəm,
Bir tel Qasım deyir, Ələsgər deyir.

Bir teldə Murovun dumanı çənı,
Bir teldə torpağın sünbülü, dəni.
Bir tel qəm ovlağı, həsrət məkanı,
Bir tel hər ağrıya sinə gər, – deyir.

Bir teldə bahardır, bir deldə payız,
Qızılgül, bənövşə, qərəınfil, yarpız.
Bir teli dillənər, ötər aramsız,
Bir tel dediyini müxtəsər deyir.

Hüsüyn Arifə birdi aran, dağ,
Yaxşılar yaxındır, yamanlar uzaq.
Bir teldə əbədi yurd salıb Qazax,
Bir tel Şamil deyir, Kəlbəcər, – deyir.
13.01.1984

Hüseyn Kürdöglu, Şair
Dağ kimi dayan
(Şair qardaşım Şamıl Dəlidağa)

Ana matəminə tab eylə, qardaş,
Elə dərd özü də dərdə yaraşır.
Analar dünyadan köçdüyü gündə
İlahi kədərə, dərdə yaraşır.

Qəbri qazılmadı o qəlbi dağda,
Çeşmələr qaldımı səsdə-soraqda?!
Ruhu səmalarda, cismi torpaqda,
Ona asiman da, yer da yaraşır.

Köksü xəzinəydi nəğməyə, sözə,
Min bir bayatısı töhvəydi bizə.
Onun məzarına yaş tökən gözə
Tərtər də, Araz da, Kür də yaraşır.

Borcluyuq eşqinə, istedadına,
Yetsin nəvələri hər muradına.
Vaxtında gələrsə, yer övladına
Xeyr öz yerində, şər də yaraşır.

Ana şəfqətindən varmıdır doyan,
Ana sevgisinin nuruna boyan.
Sən də dar gündə də dağ kimi dayan,
Dağ kimi dayanmaq kürdə yaraşır.
28.10 1993

Zəlimxan Yaqub, Xalq Şairı
Şair harayı

…Neçə dəfə baxmışam,
Kəlbəcər muzeyinə.
Nuru işıq saçırdı
Gözə, ağla, beyinə.
Dostum Şamil Əsgərin
Gözlərinin nuruydu,
Azərbaycan xalqının
Ən böyük uğuruydu…
„Vətən yaraları“ kitabı, Bakı, „Gənclik“, 1995, səh 108-122

Həmid Abbas, Şair
Mərd Şamili

Görməmişdim gözündə yaş,
Sarsıtmazdı onu təlaş.
Bostanına kim atdı daş,
Ağlar gördüm mərd Şamılı.

Şax tutardı kürəyini,
Fil əyməzdi biləyini.
El kədəri ürəyini
Dağlar gördüm mərd Şamılın.

Kökləmişdi sarı simi,
Səslənirdi dərdi-qəmi.
Zirvələrdə bulaq kimi,
Çağlar gördüm mərd Şamılı.

Kəlbəcərdən enmişdı o,
Tənha şirə dönmüşdü o,
Sanmayın ki, sönmüşdü o,
Yanar gördüm mərd Şamili.

Yanıb-yanıb qovrulmuşdu,
Dağ-dərəyə sovrulmuşdu.
Daş muzeydən ayrılmışdı,
Donar gördüm mərd Şamılı.

Yox olsa da var-dövləti,
Kitabları, naz-neməti.
Əvvəlkitək düz qaməti,
Saxlar gördüm mərd Şamili.

…Ümidimi üzmə, Allah,
Sözü günah yazma, Allah.
Dostlar yenə sevincindən
Ağlar görsün mərd Şamılı.
Kəlbəcərdə bulaq kimi
Çağlar görsün mərd Şamılı.

„Şuşa həsrəti, Türk həqiqəti“ kitabından,
„Azərbaycan“ nəşriyyatı, 02 İyun, 1993

Söhrab Tahir, Xalq şairi
Şamil Əsğər Dəlidağın poeziyasına çox yaxşı bələdəm. O, Kəlbəcər dağlarının, çiçəklrinin ətrini verir.Bu poeziya çox milli koloritə bağlıdır, həddindən çox millidir və Şamilin ürəyinin o qızıl damarlarındakı qanıyla yazılan şerlərdı.Şamılın poeziyasında səmimiyyət həddindən artıq güclüdür. Azərbaycan poeziysında səmimiyyətlə sənətkarlıq burləşəndə Şamil Əsgər Dəlidağ lirikası alınır…

Mürvət Qədimoğlu Həkəri, şair, publisist Sənsiz Səninlə söhbətim
Yıxılanda palıd kimi dəy yerə,
Dizlərini bükə-bükə yıxılma!
Elə dəy ki, «ah-vay» desin dağ-dərə,
Ürəyini sökə-sökə yıxılma!
Ömür iki deyil edəsən səhvi,
Əl çirkidir – güdmə qazancı, nəfi.
Dünyanın malına satma şərəfi,
Göz yaşını tökə-tökə yıxılma!

Dağa bel bağlama – vulkan uçurar,
Şamil, verməz ona aman, uçurar.
Qalaya güvənmə – zaman uçurar,
Arxanı ellərə söykə, yıxılma!

Bütün şüurlu ömrünü bu əqidəylə, bu amalla yaşayıb, elə bu əqidəylə də köçdün dünyadan, ustad. Əslində sənin bu şerin hələ neçə illər bundan öncə həm övladlarına, həm dostlarına, həm də xətrini istədiyin bütün insanlara nəsiyyətin, vaxtında qələmə alınmış bir vəsiyyətin idi…

Mən «xətrini istədiyin» dedim və əlbəhəl də düşündüm ki, sənin xətrini istəməyən bir adam var idi ki həyatda? Tək-tək bədxahları, əqidəsi çürükləri nəzərə almasaq, bütün insanlar sənin palıd, polad, əyilməz əqidənin, mərdliyinin, kişi dön­məzliyinin, qətiyyətinin vurğunu idilər və sənlə bir gün təmas­da olan, yaxınlıq edən hər bir kəs özündə müsbətə doğru bir də­yişiklik, bir çevriliş olduğunu hiss etməyə başlayırdı…

Məni də sənə yaxınlaşdıran, hələ özünü tanımadan sənin vurğununa, pərəstişkarına çevirən və nəhayət aramızda ustad-şəyird, bir ata-bala münasibəti yaradan da elə sənin yuxarıda misal gətirdiyim «Yıxılma» rədifli qoşman olmuşdur. Şerindəki mənəvi yaxınlıq, kişilik tövsiyəsi, ərlik deyimləri sonradan Səni mənim mənəvi atama çevirə bildi…

«Döz ürəyim, döz dağlara dönüncə» adlı ağrılı-acılı, nis­gilli, haqsızlığa və ədalətsizliyə qarşı bir harayla və üsyanla dolu olan kitabında gedəcək şerləri varaqlayıram. Oxuya-oxu­ya Səninlə sən dünyanı dəyişməzdən bir gün əvvəlki söhbətlərimizdən həmin bu kitabla bağlı bəzi fraqmentlər gəlib keçir xəyalımdan.

…Səninlə nə qədər söhbətləşib-dərdləşmişdik, bilmirəm, nəhayət gün əyiləndə qalxdım. «Sən bir az uzan dincəl, mən isə evə gedim, sabah yenə gələcəyəm», – dedim. Tez dilləndin ki, «sabah yox, bazar günü gələrsən. O vaxta kimi də bir az ba­bat­laşaram, nəşriyyata verəcəyimiz kitaba bir yerdə bir ön söz yazarıq. Sonra aparıb kitabı nəşriyyata verərsən…»

Onda May ayının 19-u idi. Bazar gününə – ayın 22-ə hələ üç gün qalırdı. O vaxt nə Sənin, nə də mənim ağlımıza gəlməzdi ki, bazar gü­nü mən sizə Səninlə ön söz yazmağa yox, artıq Sənsiz dün­yanın üçüncü gününün ağrısını bölüşmək üçün gələcəyəm…

Dəvət etmədinsə də sabahısı gün sənin yanına qayıdası oldum. Bu fani dünyanı tərk etməyin haqqında müdhiş xəbəri eşidib necə yanına süründüm, necə uçdum, heç özüm də bilmədim. Yol boyu özümü inandıra bilmədiyim acı bir həqiqətlə barışmağa tələsdim… Çatmadım. Məni həmişəki kimi ayaq üstə yox, uzanalı qarşıladın. «Ay dədə» fəryadımı, yüzlərlə in­san selinin iniltisini və sızıltısını eşitmədin. Yüzlərə tanıdığım və tanımadığım insanların əhatəsində Səni son mənzilə yola saldıq…

Bu gün artıq neçə həftədir ki, aramızda yoxsan. Biz birgə yazmağa qərarlaşdığımz müqəddiməni indi Sənsiz necə yazım? Səni bizdən ayıran 23 gündə 23 saniyə belə sənsiz olmadığıma inan, Ustad!

Indi də Səninlə üz-üzə oturmuşam. Bircə fərq ondadır ki, qarşımda indi yalnız iş otağımın divarından asılmış portretini, üzgün xəyalını və bir də önümdə qalaqlanan və sanki mənimlə söhbətləşmək istəyən şerlərini görürüəm. Səninlə sənsiz beləcə dərdləşə-dərdləşə, söhbətləşə-söhbətləşə bu yazını yazmaq yəqin alın yazımmış mənim…

Şerlərinin arasından qulağıma ətrafı lərzəyə gətirən səsinlə və az qala yarım əsr yaşı olan misralarını eşidirəm:

Kim deyir ki, bir oğulu
Doğa bilməz iki ana.
Heç uzağa getməyiniz,
Mən timsalam bu gün ona.
Bir anam kürd, bir anam od –
Odlar yurdu Azərbaycan.
Hər birinin yolunda mən
Göz qırpmadan verərəm can.
Kürd anama sataşanı
Diri-diri soyaram mən.
Od anama daş atanın
Gözlərini oyaram mən!

Sənin bütövlüyünün, əqidə saflığının, doğulub boya-başa çatdığın torpağa, orada yaşayan insanlara qarşı olan sevgi və yanğının tərənnümü kimi qələmə alınmış bu qəbildən olan aramsız ürək çırpıntılarını hər şerinin misralarında ovcumun içi kimi açıq-aşkar hiss edirəm. Vətəni və Xalqı sevmək haqqında dərs vəsaiti olsay­dı Sənin poeziyanın saysız-hesabsız şah beytləri bu dərsliyi bəzəyərdi. Bu cilalı misralara köçmüş fikirlər və duyğular uzun müddət udduğun dağ havası kimi saf, daddığın narzan bulaqlar kimi dup-duru, Ay kimi işıqlı və Günəş kimi hərarətlidir. Son yazılarına diqqət yetirirəm. Öm­rün vəfasına inamın azalsa da Allahın mürvətinə min şükür edirsən. Nə­sihətlərinin çoxunu artıq vəsiyyətlər əvəz edir. Onları yalnız öz övladlarına yox, hamıya ünvanlayırsan. Ömrünün son günlərində də əqidə dönməzliyinin və yüsək vətəndaşlıq möv­qeyinin şahidi oluram. Ömrün boyu yarınmaqdan uzaq oldun, özün demişkən, «arxanı ellərə söykədin, yıxılmadın», böyük hərflərlə yazılan Kişi adını ləyaqətlə daşıdın. «Gündəlik»lə­ri­nin son səhifələrindəki növbəti vəsiyyətin diqqətimi cəlb edir:

Hər kürdə edirəm bunu vəsiyyət,
Meydana çıxsa da bəd, qara niyyət,
Onlara verməyin siz əhəmiyyət,
Hər vaxt sadiq olun Azərbaycana,
Doğma ana deyin həmişə ona…

Sənin böyüklüynün və ucalğının pillələrinə bir-bir qədəm basdıqca zirvələrin Səndən nə qədər aşağıda olduğunun şahidi oluram, Ustad! Səninlə söhbətləşdikcə vücudun kimi nəhəngliyin də mənə əlçatmaz görünür. El dərdinə Sənin kimi yanan 7 oğul istərdim ki, basılan torpaqlarımızın həyasız düş­mənlərdən silib-süpürək. Yalnız Sən olmaq lazımdır ki, dər­din-qəmin ağırlığını bu həssaslıqla misralara köçürəsən və eyni zamanda bu ağırlığa Kişi dəyanəti, ər mətanəti ilə dözə biləsən:

Dərdimin dərdinə dərdim ağlayar,
Qəlbimdə bitibdi, dərdim ağlayar.
Düşmən tapdağında qalıb yurd-yuvam,
Dəryadan dərindir dərdim, ağla, yar.

Çox deyirdin «Kəlbəcərsiz haqqım yoxdur ölməyə». Zalım fələk bu haqqı Sənə qıymadı. Ilyas Tapdığın təbiri ilə desək, Əzrayıl da Səndən azı 50 il öncə yazdığın bənd üçün öz hayıfını aldı:

Amandı, Şamili eyləmə zayıl,
Gözün can almağa hamıdan qayıl.
Mən də can alanam deyən Əzrayıl
Bircə baxışından xəsarət çəkər.

Ancaq Əzrayıl həmişə olduğu kimi bu dəfə də namərd çıxdı. Axı Sən ona könüllü olaraq öz doğulduğun torpaqda təslim olmaq istəyirdin:

Özgəsiylə nə işim var,
Əzrayıldan xahişim var:
Vaxtım yetsə, dağa apar,
Al canımı yay səhəri,
Hardan alım Kəlbəcəri?

Bir beytində isə onsuz da Kəlbəcərsiz varlığını şübhə altına qoyursan:

Dağa necə uçum, balü-pərsizəm,
Hələlik meydanda şiri-nərsizəm.
Neçə ki yurdsuzam, Kəlbəcərsizəm,
Şamil Dəlidağ yox, yalan Şamiləm.

Kimə lənət oxuyum ki, doğulduğun torpağa qovuşmaq arzunu gözündə qoydu Sənin! Bir zaman anan dünyasını dəyişəndə onu sandıqda şəhər torpağına müvəqqəti tapşırdın, ən müqəddəs arzun isə onun nəşini dağlarda qəribsəyən ata qəbrinin yanına köçürmək idi. Çoxları inanmasa da, Sən inanırdın ki, torpaqlarımızı düşmən tapdağından azad etməyi bacaraca­ğıq. Bu arzunu da özünlə apardın və ananın müvəqqəti dayanacağı yanında əbədi sıgınacaq tapdın. Və bu yerdə bir cümə ax­şamı məzarının başında düşündüklərimdən yadıma düşür:

Hər əsən sərt külək yıxmazdı Səni,
Arzusu, əməli dağ aşan Kişi!
Həvəsin dünyaya sığmazdı Sənin,
Kiçik, dar məzara sığışan Kişi!

…Kəlbəcər həsrəti qəlbin deşsə də,
Doğma yurd qəmiylə qəlbi bişsə də,
Ata məzarından ayrı düşsə də,
Ana torpağına qarışan Kişi!

…Ad-san aldın qeyrət bazarlığında,
Baş olsan da millət yazarlığında,
Dəfn olundun bir kənd məzarlığında,
Fəxri Xiyabana yaraşan Kişi!..

Əslində vətənin torpağı hər yerdə müqəddəsdir, istər kən­ddə, istər altunlarla bəzənmiş xiyabanlarda. Fəxri Xiyaban da mənə bu dağ boyda itki üçün çox cılız təsəlli ola bilərdi. Sənin böyüklüyün qurub və qoyub getdiklərinlə, yazıb-yarat­dıq­larınla, yaddaşlarda və ürəklərə həkk elədiyin mənəvi də­yərlərlə ölçüləcək.

Sən sözün əsl mənasında dayanmadan haray çəkirsən. Torpaq yanğısı ilə qovrula-qovrula milləti «vətən üstə köklən­məyə» çağırmaqla yanaşı söz pəhləvanlarını və digər boşbo­ğazları sözdən işə keçməyə haraylayırsan:

Demə el yükünü mən də çəkərəm,
Nə qədər çəkmisən, sən onu göstər.

Və yaxud:

Söyləmə tökərəm düşmən gözünü,
Nə qədər tökmüsən, sən onu göstər.

Sən daim çarpışmadaydın – odla-alovla, şərlə-böhtanla, zalım­lıq və haqsızlıqla , nadanlıq və namərdliklə:

Harınlar min illər xalqı edib qul,
Qızılla, gümüşlə məzələnibdi.
Toyu da nimdaşda keçirib yoxsul,
Öləndə paltarı təzələnibdi.

Yüz insan ömrünə yerləşməyən gördüyün və qurduğun işlərlə öyünməyə haqqın var idi. Lakin Sən son gününə qədər nə qurub-yaratmaqdan, nə də yazıb-yaratmaqdan doymadın. Üç dəfə infarkt keçirən ürəyinin nəbzini tutanda dəhşətə gəlirdim, Sənin həyat eşqi ilə, dayanmadan yaratmaq eşqi ilə dö­yü­nən ürəyinin gur vurğuları məni riqqətə gətirirdi, ustad! Bəli, Sən ya­şamırdın, Sən yaradırdın. Yoxsa Ulu Yaradanla bəhsə girirdin? Bilmirəm. «Insan əli boz tikanı istəsə gülə döndərər» misralarını yazsan da insanın bir «cansız» buğdanı da yarada bilməməsindən təəccüblənirdin…

Sən Ulu Tanrı qarşısında daim hesabat verirdin və ona bəlli olan hər bir şeyi onun bəndələri üçün qələmə alırdın. Yaxşı bilirdin ki, nəyin nəçiliyi, kimin kimliyi onsuz da Allahdan gizli deyil…

Ömrünün yaxın sonunu görsən də belə həyata keçirmək istədiklərinin nəhayətsizliyi qarşısında usanmırdın. Yalnız bu nəhayətsiz arzularını reallaşdırmaq naminə Ulu Tanrıdan imdad istəyirdin:

Mən Şamiləm, Ulu Tanrı özü mənə kömək etsin,
Yer üzündə başqa kəsdən imdad, pənah istəmirəm. – deyirdin.

Sənə ürəyinin gur çırpıntılarını və bəzən də pıçıltılarını misralara köçürmək azlıq edirdi. Son günlər ürəyinin odunu qoyduğun Diyarşünaslıq muzeyinin ikinci dəfə oyanışı və yaranışı üçün adət-ənənələrimizi yağlı boyalara və gil fiqurlara köçürməkdə davam edirdin. Sən Günəşlə də yarışa girməyə hazır idin, fəqət öz əməllərini zərrə hesab edirdin:

Günəş zərrəsinin mindən biriyəm,
Bitsə də zəmidə min dən, biriyəm…

Yaman tələsirdin. Sən zamanla da yarışa çıxmışdın və bir anda yüz ilin işini görmək iddiasında idin:

Şamil, igid olan döşünə döyməz,
Min hünər göstərib özünü öyməz.
Adam var yüz ili bir ana dəyməz,
Adam var yüz ili yaşar bir anda.

Düşünürəm ki, hər hansı bir anında şair dühan bəşəriy­yə­tə şahanə misralar bəxş edə bilibsə və onlar min illər bundan sonra gələcək nəsillərin yaddaşlarına həkk olunacaqsa, bir anda yüz ili yaşamaq möcüzəsi Sənə qismət olub. Bu möcüzənin Sənin timsalında baş verdiyinə zərrə qədər şübhəm yoxdur.

Səninlə söhbətləşməkdən doymuram. Ömrünün qürub ça­­ğında da əvvəlki həvəslə coşub çağlayırdın, ustad. Nə həyata, nə insanlara, nə də dostlara olan ümidin qırılmırdı bir an da. Bu gün hansı səbəblərdənsə Sənin cilalı söz incilərinin, sənət gövhərlərinin üstünü mamırlamaq istəyənlərin za­ma­nın sına­ğın­da itib-batacaqlarına həmişə əmin idin:

Qoy ruhdan düşməmək olsun hünərin,
Qədri bilinəcək bir gün gövhərin.
Şamil, işə düşər söz əlçimlərin,
Həyatın əyirən cəhrəsi də var.

Əminəm ki, bu dünyanı şərafətləndirdiyin kimi o dünya­ya da meydan oxuya-oxuya şərafət aparmısan, ustad. Nahaq deməyiblər ki:

Ömür var ki, ölüm qədər zəhərli,
Ölüm var ki, ömürdən də dəyərli.

Sən mənəviyyat və yüksək amallar uğrunda mübarizə şə­hidisən. Sən bu şəhidliyə həmişə hazır idin:

Bu Şamilin haqq səsidir:
Dünya insan məhbəsidir.
Əcəl zəhər çeşməsidir,
Hamı ondan içəsidir.

Dünya bu gün sanki yetimləşib Sənsiz, yazıqlaşıb, fa­ğır­laşıb Sənsiz! Bilirəm ki, uzun müddət dünyamızın ədəbi aləmin qaməti düzəlməyəcək Sənsiz. Sənin kimi ömür yolçularına, ölümüylə ölümün özünü belə şərəfləndirən, ölümündən doğulanlar üçündür bu misralar:

Bax, Sənə yaraşır – yaşadım demək,
Belə yaşayasan yaşayanda da…

Sənsiz Səninlə etdiyim söhbətimə beləcə nöqtə qoymaq istəyirəm. Ömür-gün yolunun ah-amanı, fəryadı, hay-harayı ilə dolu olan «Döz ürəyim, döz dağlara dönüncə»nin harayına qoşulub sabah söz-sənət bağ­ça­nın dərinliklərinə təkrar-təkrar baş vurmaqdan ötrü ayağa qalxıram. Bir daha üzümü divardan asılmış, bu neçə saatda mə­nimlə həmdərd olan şəklinə üz tutub deyirəm: Allah Sənə rəhmət elə­sin, Ustad! Nə yaxşı ki, yazıb-yaratdıqlarınla, qurub qoyduq­larınla, işıqlı mənəvi dün­yanla bu fani dünyamızı zinətləndirdin… Yoxsa…

13 iyun 2005-ci il.

Nofəl Ədalət (şair – publisist)
Dədə Şamil.

Sən bir elin fəxri vüqarı.
Elimin şöhrəti ay Dədə Şamil.
Sən şair doğuldun söz sənətinlə.
Yaydın şöhrətini yay, Dədə Şamil.
Çatdın qovğalarla axır bu yaşa.
Ömrün bahar olsun qürb etmə qışa.
Hələ bir ömürdə gərəkdir yaşa.
Yaşına bir yüzdə say, Dədə Şamil.

Hanı Sənin kimi haqqı yazanlar?!
Kor olsun mizanı tərsə yozanlar.
Özləri düşəcək quyu qazanlar.
Varmı hikmətinə tay, Dədə Şamil.

Ölməz Xanilər yetirən tanrı.
Sənət yolarında bitirən tanrı.
Səni elimizə gətirən tanrı.
Veribdir əvəzsiz pay, Dədə Şamil

29.10 2004

ERZURUM’UN 26. DÖNEM MİLLETVEKİLLERİ..


ERZURUM’UN 26. DÖNEM MİLLETVEKİLLERİ…

01 Kasım 2015 Pazar 19:44 3 473 0 Açılan sandıklara göre, seçimlerde AK Parti 5, MHP 1 milletvekili çıkardı. Erzurum’un 26. dönem milletvekilleri şöyle:

RECEP AKDAĞ KİMDİR?
Recep Akdağ, 8 Mayıs 1960’ta Erzurum’da doğdu. Babasının adı Yahya, annesinin adı Zekiye’dir. Tıp Doktoru ve Öğretim Üyesi Prof. Dr.; Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Aynı fakültede çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında uzman oldu. Bir yıl süreyle Londra’da kan hastalıkları üzerine çalıştı. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesinde Başhekim Yardımcılığı, Satınalma Komisyonu Başkanlığı ve Tıp Dergisi Editör Yardımcılığı görevlerini yürüttü. Biyoteknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezinde Müdür Yardımcılığı görevinde bulundu. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak ders verdi. 1999’da profesör oldu. 100’ün üzerinde makalesi ve tebliği yayımlandı. 1996’da İstanbul Tabip Odasından „Yılın Makalesi“ ödülünü aldı. 22 ve 23. Dönemde Erzurum Milletvekili seçildi. 58, 59 ve 60. Hükümetlerde Sağlık Bakanlığı yaptı. 61. Hükümette yeniden Sağlık Bakanlığı görevine atandı. İyi düzeyde İngilizce bilen Akdağ, evli ve 6 çocuk babasıdır.

MUSTAFA ILICALI KİMDİR? ERZURUM – 1954, Nazif – Behice – İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Ulaştırma Anabilim Dalı Doktora – İngilizce – Prof.Dr. İnşaat Yüksek Mühendisi, Öğretim Üyesi – Bayındırlık Bakanlığında Mühendis, Kontrol Amiri, Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Ulaştırma Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlık Danışmanı ve Daire Başkanı, Erzurumspor Yönetim Kurulu Üyesi – XXII nci Dönem Erzurum Milletvekili – Evli, 2 Çocuk.

ZEHRA TAŞKESİNLİOĞLU KİMDİR? 1972 yılında Erzurum da doğdu. 1995 Uludağ Üniversitesi İ..B.B.F den mezun oldu Aynı yıl Marmara Üniversitesinde İktisat ana bilim dalında mastera başladı . 1997 yılında Gümrük Birliğinin Otomotiv Sektörüne etkisi tezini hazırlayarak mezun oldu . 1998 yılında Sürekli Eğitim Merkezinden Mezun oldu. 2001 Yılında ABD doktora çalışmalarına başladı halen tez aşamasında dır. 2006 yılında Bahçeşehir Üniversitesin de AB İlişkileri masterına başladı . Düzenyeleyici Etki Analizlerinin Müzakere Sürecinde ki Önemi ve Katı Atık Entegre direktifi uygulması konusunda tez çalışmasına devam etmektedir. 2005 yılında ENTO dan Proje Yönetimi Eğitimlerini aldı. 1995 Yılından İtibaren yerel yönetimlerde Çalıştı. İstanbul Gaz Dağıtım A.Ş. yöneticilik yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı Başkan Danışmanlığı görevlerinde bulundu. 1996 HABİTAT 2 zirvesi için oluşturulan organizasyon ekibinde yer aldı. 1997 yılında itibaren AB bölgesel Politikası , Enerji Politikası ve Türkiye’ nin uyumu konusunda çeşitli araştırmalarda bulundu. Akif iş Gücü projesinde danışman olarak çalıştı. 2005 yılından itibaren Türk Yerel Yönetimlerinde ilk olan Yerel Kalkınma ve AB ilişkileri koordinasyon Merkezini Zeytinburnunda kurdu. Bu proje 2006 Nisan Ayında Belediyeler Arası Yapılan yarışmada ödül aldı.. Akif iş Gücü projesinde danışman olarak çalıştı Yenileşme ve Değişim İçin Türkiye de Sosyal Diyalog Güçlendirilmesi Hibe Programı Çerçevesinde Yürütülen Sosyal Diyaloga Doğru İlk Adımlar Projesinin Koordinatörlüğünü yürüttü. Türk Psikologlar Derneği tarafından Yürütülen Türkiye Üreme Sağlığı Projesi çerçevesinde Menopoz ve Andropoz Projesinde görev aldı. Dünya Bankası tarafından finanse edilen İSMEP projesinde danışman olarak görev almaktadır. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ve Kamu Kuruluşlarında AB mali Yardımları ve Proje Döngü Yönetimi Eğitimleri vermekte , kamu kuruluşları ve yerel yönetimlere Danışmanlık yapmaktadır.

İBRAHİM AYDEMİR KİMDİR? 1962 yılında Erzurum’da doğdu. Mali Müşavir, Atatürk Üniversitesi iktisadi ve idari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi. Mali müşavirlik yaptı. Doğu Anadolu Sağlık Hizmetleri’ni kurdu. Erzurum Gazetesi’ni çıkardı. Kanal 25’in kurucu ortağı oldu. AK PARTi Erzurum il Başkan Yardımcılığı yaptı. Aydemir, İngilizce bilmektedir.

ORHAN DELİGÖZ KİMDİR? 1965 doğumlu olan Orhan Deligöz, Erzurum Atatürk Üniversitesi iktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunu olup, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans yaptı. 2003-2015 yılları arasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde Daire Başkanı olarak görev yaptı. 2015 Ağustos ayında buradaki görevinden ayrılarak Enerji Piyasaları İşletme A.Ş.’de yönetici olarak göreve başladı. Narman Milli Gençlik Vakfı’nın kurucu başkanı olan Deligöz, Milli Gençlik Vakfı Doğu Anadolu Başkanlığı, Memur Sen / Eğitim Bir Sen Oltu Şubesi Kurucu Başkanlığı, Erzurumspor Yönetim Kurulu Üyeliği, ESAV (Erzurum İktisadi Sosyal Araştırma ve Yardımlaşma Vakfı-Ankara) Yönetim Kurulu Üyeliği ve AB Genç İstihdamın Desteklenmesi Hibe Programı Kapsamında İstihdam Garantili Organizasyon Elemanı Yetiştirme Projesi’ başvuru yöneticiliği yaptı. Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirlik, Bağımsız Denetçilik, Gayrimenkul Değerleme Uzmanlığı ve İSO 9001- 2008 Kalite Denetçiliği Lisanslarına sahip olan DELİGÖZ oldukça donanımlı bir kişiliği ile dikkat çekmektedir. Erzurum Atatürk Üniversitesi ve Yüzüncü Yıl Üniversitelerinde Öğretim Görevlisi, Müdür Yardımcısı, Yüksekokul Yönetim Kurulu Üyesi, İktisadi ve İdari Programlar Bölüm Başkanlığı yaptı. İktisat, Muhasebe, Kamu Maliyesi ve Bütçe dersleri okuttu. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Kültür Portalı Projesi Çalışma Grubu Üyeliği yaptı. 2007 ve 2011 Genel Seçimlerinde Ak Parti Erzurum Milletvekili Aday Adayı, 2014 Yerel Seçimlerinde ise Ankara Etimesgut Belediye Başkan Aday Adayı olan Orhan Deligöz, evli ve 4 çocuk babasıdır.

KAMİL AYDIN KİMDİR? Kamil Aydın, 1963 yılında Erzurum’un Veyisefendi Mahallesin’de doğdu. İlkokulu 12 Mart İlkokulu’nda , ortaokulu 23 Temmuz Ortaokulu’nda ve lise tahsilini de Erzurum Lisesi’nde tamamladıktan sonra Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümün’den 1985 yılında mezun oldu. 1986 yılında Robert Koleji yaz okulu sertifikası aldı. Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO) tarafından organize edilen Doğu Anadolu Kırsal Kalkınma Projesi’nde (1985) görev aldı. 1989-1995 yılları arasında Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini İngiltere’nin Warwick Üniversitesi’nde tamamladı.1 Aralık 2008’de Atatürk Üniversitesi’nde yürüttüğü idari ve akademik görevlerde bulundu. 2001- 2009 yılları arasında Dil Merkezi Müdürü, 2006-2009 yıllarında da Etik Kurul Üyeliği görevlende bulunan Aydın, evli ve iki çocuk babasıdır. Aydın, iyi düzeyde İngilizce ve Almanca bilmektedir.

HAKKARİ YÖRE DÜĞÜNLERİ


HAKKARİ DÜĞÜNLERİ

DÜĞÜN VE EVLENME ADETLERİ

Evlenme yaşı köy yerinde erkeklerde 18-20 kızlarda 15-18 il ve ilçe merkezlerinde 20-25, kızlarda 18-20’dir. Önce dini nikah sonrada resmi nikah yapılır. Boşanma olaylarına pek rastlanmaz. Boşanmalarda “tas atma” yada “talak verme” denen geleneksel boşanma, resmi boşanma seklinden daha yaygındır. İl merkezlerinde çok evlilik görülmekle beraber, çiftçilik ve hayvancılıkla uğrasan köy yerinde daha çok görülür. Aşiret içi evlilik yaygın birlikte aşiretler arası evlilikte olabilir. Aşiret içi evlilikte yaygın olan akraba evliliğidir.


GÖRÜCÜ USULÜ

Evlenme biçimlerinin başında görücü usulü gelir. Evlenecek erkeğin yakınlarından oluşan birkaç kadın daha önce üzerinde durulan yada tanıdıklarca tavsiye edilen kızı görmeye gidip, yakından incelerler. Gözlemleri müspet olursa niyetlerini belli edip ayrılırlar. Birkaç gün sonra bir aracı gönderip kapılarının kendilerine açık olup olmadığını sorulur. Şayet kız tarafının kızlarını verme gibi bir niyetleri varsa düşünmek ve akrabalarına danışmak için süre isterler. Bu bazen defaatle tekerrür eder. Bu hareket bir çeşit naz anlamına da gelir.

KIZ İSTEME

Kız tarafının olumlum bir cevap vermesiyle karsılaştırılan bir günde aksam yemeğini müteakip oğlan babası akrabalarını ve aşiretin ileri gelenlerinden oluşan 8-10 kişilik bir grup yanına alarak köy yada mahalle imamının esliğinde kız istemeye giderler. Kızın babası da akrabalarıyla beraber gelecek grubu bekler. Oğlan tarafını gelmesiyle kız isteme merasimi resmen başlamış oluyor. Her iki tarafta da anlamlı vakar bir sessizlik hakimdir. Bu atmosferde oğlan ve kız taraflarının konuşmaması adettendir. Konuşma hakki her iki tarafın yaşlılarınındır. Önce kız tarafının en yaşlısı ve ileri geleni misafirlere “hos geldiniz, bas göz üstüne geldiniz.” der. Oğlan tarafının mukabil karşılığından sonra kısa bir süre havadan sudan konuşulur. Oğlan tarafının yaşlısı laf arasında bir girizgah bulup kız tarafının en yaşlısına “gelisimizin sebebini açıklar. Allah’ın emri peygamberin kavli ile kızınız A yı oğlumuz B ye münasip gördük ne buyurursunuz?” der. Kız tarafının en yaşlısı “ kızımız bir candır yolunuza feda olsun.” der. Bu cevap evet anlamındadır. Bunun üzerine hoca bir fatiha okur hayırlı olsun temennisinde bulunur. Bu sırada oğlan tarafından güveye yakın birisi kız tarafının en yaşlısının elini öper. Ardından şerbetler içilir. çay faslından sonra da müsaade alınarak kalkılır.

SÖZ KESME

“Kız istemeyi” müteakip üç gün içinde “desteser” denilen söz kesmeye gidilir. “desteser” için güveyin annesi ve yakın akraba çevresinden bir grup kadın gider. Giderlerken yanlarında geline hediye olarak bir altın bilezik, bir takım elbise bir çift ayakkabı, bir çift terlik vb.. hediyeler götürülür. Gelin evi de gelenlere çay türünde ikramda bulunur.


NİŞAN

“desteser” den sonra sıra nişan törenine gelmiştir. Nişan töreninde oğlan ve kız tarafı davet etmek istedikleri tüm akrabalarını davet ederler. Davete sadece kadınlar icabet eder. Tören genellikle kız evinde yapılır. Törene katılan kadınlar düğünü aratmayacak şekilde halaya tutulur, şarkılar esliğinde oyunlar oynanır. Geline bu günün anısına nisan elbisesi giydirilir, güvey tarafının beraberinde getirdiği ziynet eşyalar geline takılır. Nişan bir saatlik süre içinde tamamlanır.

ŞEKER KIRMA
Şeker kırma merasimine her iki taraf nisan olduğu gibi düğüne çağırmayı düşündükleri bütün akraba ve yakınlarını davet ederler. Şeker kırma davetine yalnız erkekler katılır. Güveyin evinde toplanan güveyin davetlileri şarkılar esliğinde gelinin evinin yolunu tutarlar. Giderlerken beraberinde “sirinahi” denilen kesme seker, misafir sekeri, lokum vb.. şeyler götürürler. Gelen davetlilere bu lokum ve sekerler tepsiler için de ikram edilir. Davetlilerde bunları avuç içi alarak mukabelede bulunurlar. Şeker kırmanın en belirgin vasfı sağdıç tespitidir. Tepsi içindeki kelle sekeri kimseye iltimas geçmeyeceği birine teslim ederler. Bu kimse koni biçimli sekere bir çekiç vurarak parçalar, parçalanan sekerler oda içinde gelişi güzel saçılır. Sağdıç olmak isteyenler saçılan sekerin içinde koni biçimli olan parçayı almak için kapışırlar. Bunu kapan sağdıç olur. Bu adet kimi zaman nahoş hadiselere hatta kavgalara sebep olduğu için terk edilmiştir. Bu gün sağdıçlığı arzu edemler ya kendi aralarında yada daha önceden güvey babasından sağdıçlık sözü isterler. Sağdıç olan ileride de anlatılacağı üzere düğünün organizatörlüğünü ve kısmen de masraflarını üstlenir.


DÜĞÜN

Sıra artık düğün coşkusuna gelmiştir. Taraflar arasında kararlaştırılan bir hafta sonunda düğün töreni gerçekleştirilir. Düğünler düğün salonunda başlayıp düğün salonunda biten düğünlere benzemez. Düğünler hem damat hem de gelin evinde düzenlenen iki gün iki gecelik değişik eğlence programlarıyla devam eder. Bu güne binaen davetliler en güzel elbiselerini giyerler. Genç kızlar ve kadınlar düğünde iç açıcı renklerden oluşan rengarenk ayak topuklarına kadar uzanan mahalli kıyafetlerinin en güzelini giyerler. Erkekler ise “selik sepik “ denilen düz desenlerden oluşmuş elbiseler giyerler.

KINA GÖTÜRME VE KINA MERASİMİ
Yukarıda da söylediğimiz gibi düğünler iki gün sürer. Düğüne iki-üç gün önceden akraba ve komşular, arkadaşlar davet edilir. Düğünün birinci günü sabahtan damadın davetlileri damat evinde, gelinin davetlileri de gelin evinde toplanmaya başlarlar. Kimi zaman davul zurna esliğinde kimi zaman da oyun ve türküleri esliğinde oyunlar oynamaya başlanır. Erkekler kendi araların da kadınlarda kendi aralarında oyunlar oynar. Oyunlar halay seklinde ve sağdan sola yürüyerek oynanır. Oyunlar oldukça hareketli ve canlıdır. O kadar ki oyunların hareketliliğinden oyuncuların alnında buncuk buncuk ter boşanır. Birinci günün en belirgin merasimi kına götürme ve her iki evde yapılan kına törenleridir. Kına ile birlikte gelin evine gelin elbisesi, mum ve bilezik götürülür. Önde erkekler onların arkasında sıra halinde dizilmiş genç kızlar ve kadınlardan oluşan bir düğün alayı kurulur. Kına götürülme esnasında disiplinli ve vakur bir düğün alayı seklinde gidilir. Erkekler oyun türküleri söyleyerek yürürken kadınlar sessizce, ağır ağır yürüyerek onları takip ederler. Kına vs. eşyalar teslim edildikten sonra damat evine dönülür. Gelin evinde yemeğe adeti yoktur. Kına dönüsü damat evinde davetlilere yemek ikram edilir. Aksam karanlığına kadar halaylar devam eder. Daha sonra davetliler damadı alarak sağdıcın evine götürülür. Sağdıcın evinde bir süre halay çekildikten sonra kına merasimine geçilir. Kına şarkısı esliğinde kına getirilerek, damadın sağ el serçe parmağı ve ayak parmağına kına sürülür. Geri kalan kına da davetlilere dağıtılır; kına gecesi hatırası olarak onlarda ayni şekilde kına sürerler. sonrada damadın başı üstünde sağdıç tarafından kınaya bandırılmış para saçılır. Bu damada soğuk şakalar yapılmaması için verilmiş bir çeşit bahşiş anlamına gelir. Kına merasiminden sonra oyun şarkıları esliğinde geç saatlere kadar halaylara devam edilir o gece damat bir grup davetli ile sağdıcın evinde misafir edilir.

Kına merasimi damat tarafından sevinç ve neşe içerisinde halaylar esliğinde yapılırken, gelin tarafında hüzünlü kına şarkıları eşliğinde ağlama ve gözyaşları ile yapılır. Kına gelin annesinin göz yaslarıyla yoğrulur. Mumlar gelinin göz yaşlarıyla söndürülür. Adeta damat tarafında yapıldığı gibi gelin kına odasına alinir, kenarlarına mum sıralanmış bir tepsinin ortasına konulan kına, kına şarkıları söylene söylene ve ağır ağır yürünerek getirilir. Gelin oturtularak el ve ayaklarına kına sürülür.

GELİN ALMA
Düğünün ikinci günü sağdıcın evinde, damat tıraş edilir, banyosu yapılır, damatlık elbisesi giydirilerek davetlilerle birlikte kahvaltıya oturtulur. Kahvaltının ardından sağdıcın evinde bir iki halay çekildikten sonra damadın evine doğru yol alınır. Yol buyunca düğün şarkıları söylenir. Damada evde taht gibi odanın bas kösesinde bir yer hazırlanır. Damat buraya oturtulur. Damat kendisi için oturduktan sonra tebrikleri kabul etmeye baslar. Davetliler basta para olmak özere damada çeşitli hediyeler verirler. Gün buyu damada kendisi için hazırlanan tere oturması adettendir. Zorunlu haller dışında yerini terk etmez. Damat tebrikleri kabul ede dursun öbür yanda düğün ve halay devam eder. Erkekler kendi aralarında kadınlar kendi aralarında davul zurna ve oyun havaları esliğinde halay çekerler. Çok değişik oyun ve figür, hareketlerin yer aldığı oyunlar oldukça hareketlidir. Şarkılar oyuncular tarafında koru halinde söylenir. Şarkılar beyitler halinde olup birinci koru söylerken diğeri dinler, ikinci koru söylerken birinci koru dinler. Bu şekilde hem söylenir hem de oynanır. Gelin evinde de damat evi kadar olmasa da oyunlar oynanır. Bur da genellikle genç kızlar ve kadınlar halay çeker. Gelin evinde davetli erkeklerin oyun oynaması yadırganır. Damat ta olduğu gibi geline de para ve çeyizlik hediye verilir. Gelin almaya genellikle ikindi sularında gidilir. Damadın yakın çevresinden davetliler gelin almaya giderken damat evde oturur. Gelin alayında kınada olduğu gibi erkekler önde kadınlar arkada olmak özere artarda sıra olunur. Erkekler önde oyun türküleri söylerken kadınlar da vakur ve ağır adımlarla onları takip eder. Kadınlar gelin almaya giderlerken elbiseleri üzerine “hizark” denilen ipekli Bağdat kumaşı giyerler. Kadın alayının önünde 6-10 yaşlarında başı kavuklu kızlar yürürler.

Bunları evlenme çağında olan genç kızlar,evli kadınlardan bir grup tek sıra halinde takip eder. gelin evine varıldığında berbük(gelin almaya gelen kadınlar) ile sağdıç gelinin bulunduğu odada ağlanırken, dışarıda gelin almaya gelen gençler sevinçle hareketli oyunlarla halay çekerler. Hizark giydirilip hazırlıklar tamamlanınca gelinin bir elinde sağdıç, diğer elinde sağdıcın hanimi girer ve gelini üç kere kaldırıp oturttuktan sonra sağdıç gelinin başına bir miktar bozuk para saçar yere düsen paralar çocuklar tarafından kapışılır. Gelin adayı damadın evine doğru yol alırken yer yer yol kesilir yol bahşişi istenir. Yol bahşişini genellikle sağdıç dağıtır. gelin damat evine gelirken damadın annesi evliliğin mutluluk geçmesi dileğiyle su para , şekerleme bir kabı gelinin ayakları dibine atar. Gelin odasına alınarak hem erkekler hem de kadınlar düğüne devam eder. Eğlenceler aksam yemeğine kadar devam eder. Yemek yenildikten sonra davetliler dağılır, yalnız damadın yakın akrabaları kalır. Sağdıç ve kalanlar şarkılar ve elinde mumular esliğinde damadı gelinin odasına götürürler. Damat geline yanaşarak sağ ayağı ile gelinin ayağına basar bu da aile içinde erkek üstünlüğünü ifade eder. Bu arada kendilerine bir bardak şerbet ikram edilir. Şerbetin yarısını önce damat diğer yarısını da gelin içer. Bu evlilik hayatları buyunca acı ve tatlı günleri beraber paylaşacaklarını ifade eder. Böylelikle evlilikte ilk müşterek adim atılmış olur. Fatiha okunarak geri kalan misafirlerde dağılır.

DÜĞÜN SONRASI
Hakkari düğünlerinde balayı adeti yoktur. Düğünün ertesi gününden başlayarak damadın yakın akrabaları bir hafta buyunca düğün evini yemeğe davet ederler. Davette hem güzel yemekler ikram edilir hem de bütçelerine göre hediyeler verilir. Bu hediyeler il ve ilçe merkezinde takılar köylerde elbise vb. şeylerden oluşur.

Düğünden sonraki ilk Çarşamba günü “sersini” günüdür. O gün gelinin çeyizi gelini evinden damadın evine gönderilir. Bu günün anısına damadın yakın çevresinden kadınlar davet edilir. Gelen kadınlara hem yemek ikram edilir hem de çeyiz gösterilir. Kadınlar da geline çeşitli hediyeler verir.

Düğün gününden bir hafta sonra kız ve oğlan evi arasında karşılıklı davetler baslar. Önce gelin kocası ile beraber baba evine gelir. Bunu müteakiben ailenin ileri gelenleri karşılıklı ziyaretlerde bulunurlar, davet esnasında karşılıklı saat, silah, kıymetli hediyeler takdim ederler.

BAŞLIK PARASI
Eskilerin namı sanı yayılmış, damat adaylarının sırtındaki büyük yük kalkmış, gelin adaylarının önündeki engel kalkmış artık ilimizde. Ama hala gölgesi dolaşıyor ortalıkta. Şeker kırma merasiminde bir zarfın içinde kız tarafına takdim edilen halen usulen takdim edilmektedir. Eskiden kısmen “ayak parası” olarak iade edilirken, artık tümü iade edilir. Bu karşılıklı olarak her iki tarafın saygınlıklarına halel getirmemeleri anlamına gelir.

BERDEL EVLİLİĞİ
İlimizdeki diğer bir evlilik türü de berdel evliliğidir. Bu evlilik türü evlenme çağında olan hem erkek ham de oğulları olan ailelerin kızlarını oğulları için değiştirme usulüdür. Berdel evliliği ilimiz de başlık parasını bir alternatifi olarak doğmuştur. Berdel evliliği ile aileler karşılıklı olarak baslık parasının ve düğünün ekonomik güçlüklerinden kurtulurlar. Daha çok ekonomik olarak zayıf olan aileler bu usulü tercih ederler.

KIZ KAÇIRMA

Yörede nahoş görülen ancak, mecburiyet durumunda gerçeklesen bir evlenme sekli de kız kaçırma neticesinde gerçekleşir. Bu evlenme sekli kızın babasının veya kızın gönlünün olmaması durumlarında muradına ermek isteyen delikanlılarının başvurduğu bir yoldur. Şayet kızın gönlü var, babasının gönlü yoksa gençler birlikte kaçmaya karara verirler. Şayet hem kızın hem de babasının gönlü yoksa kıza aşık olan delikanlı yanına yakın akrabalarından yada aşiretinden birkaç delikanlı alarak çeşme veya zuma yolunda kaçırırlar kaçırılan kız ya dağa çıkarılır yada bir konak uzaklığında bir köye götürülür ve belli bir süre saklanır. Saklanma, kız babasının ve oymağının kızgınlığı ve kini yumuşayıncaya veya aracılar araya girip tarafları barıştırıncaya kadar sürer. Barıştırma görüşmeleri çok çetin ve çekişmeli geçer. Kız tarafı alınlarına bir leke sürüldüğünü, el alem içine çıkamayacağını söyleyerek, kızlarına karşılık bir kız, at, silah isterler. Karşı tarafın kızı olmadığı durumlarda astronomik bir baslık parası talep edilir ve alınır. Aracıların girişimlerinin tatlıya bağlamaması işi aileler hatta aşiretler arası kavgalara neden olur. Kimi zaman karşı aile veya oymaktan kız kaçırılarak misilleme yapılır. İlimizde bazı yapıtlarda geçtiği gibi “kepir değişi” denilen, masa başından uydurulduğu her halinden belli olan evlenme türü yoktur, söz konusu bile edilemez.