Selahattin Demirtaş’ın Brüksel’i ziyareti
yazicioglu1
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Sayın Selahattin Demirtaş’ın bugün dile getirdiği “tahkim edilmiş ateşkes ”şu anlama geliyor: Ateşkesin sürecin bir parçası olarak resmileşmesi, PKK’nin paralel devlet girişimi uygulamalarına son vermesi. Yol kesme ve kontrollere son verilerek seyahat güvenliğinin sağlanması, Bölgedeki inşaat ve ekonomik faaliyetin engellenmesine, tahribine derhal son verilmesi. Bu olumlu açıklamayı hükümetinde doğru bulduğu kanaatindeyim, çünkü hükümette bu sorunun silahla çözülmeyeceğini bilmektedir. Sorunun çözümüyle ilgili HDP’in de sorumluluğu büyük. Zoru başarmış seksen kişi, kendilerini oraya gönderen iradenin hakkını vermelidir…‘, çünkü halkımız silahlara gerek kalmadığını, silahların gündemden kalkması gerektiğini arzu etmektedir.

Diğer taraftan parlamenter sistemin dönem dönem Türkiye’yi istikrarsızlığa sürüklediğinin bilincinde olduğuna inandığım Sayın Cumhurbaşkanı ülkesini krize sokma riski alıp bir zamanlar Kürt halkına verdiği barış girişimi sözünü toprağa gömmemelidir, çünkü halklarımız barış istiyor, savaş değil.

Çözüm süreci için Sayın Abdullah Öcalan bir şeyler yapmak istedi, ancak onun önünü birileri ‘şak‘ diye kesti. 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından neredeyse İmralı’da unutulmaya terk edildi. Buna nazaran Sayın Öcalan, PKK’nin sınır dışına çekileceğini deklare etmeli, PKK bunu kabul etmeli, silahlar derhal susmalı, müzakerelere yeniden başlanmalıdır.

Zaten Dr. Remzi Kartal masaya dönmeye ve ateşkese hazır olduklarını ifade etti, çünkü siyasetle silah, demokrasi ile silah aynı anda olmaz. Hem demokrasinin bütün kanallarını kullanırım hem de silahı kullanırım bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu sürdürebilir bir durum ve tavır değildir. Remzi Kartal bunun farkında olduğu için masaya dönmeye ve ateşkese hazır olduklarını ifade etti.

Akan kanın durdurulması, barışın gelebilmesi için TBMM’sinde temsil edilen tüm Partilerin siyaset üretebilecek Kürtlerin önünü açmaları zaruridir kanaatindeyim.

Hava operasyonları yapmak yerine konuşmaya hazır bir örgütle diyalog kurmak daha akıllıcadır ve Türkiye açısından daha faydalı olur.

Brüksel’i ziyaretle barış beklentisi,

Selahattin Demirtaş, Brüksel’de bir dizi görüşme yaptı. Görüşmeleri sonrası açıklama yapan Demirtaş NATO’nun Türkiye’ye baskı yapmasını da istedi. Açıklamasında AB’yi daha aktif olmaya çağıran Demirtaş, NATO’yu da TSK’nın PKK’ye yönelik operasyonlarına karşı belirgin bir konum almaya çağırdı.

Avrupa Birliği’yle müzakereleri yapan ’da, NATO’ya üye olan da Türkiye Cumhuriyeti Devleti dir. Öyleyse ‘’kimi kime şikâyet ediyoruz’’ sorusuna cevap aramaya bende başladım.

AB, ABD ve NATO’ya göre çözüm sürecine geri dönülmesi için atılacak ilk adım PKK’nin askeri saldırılarına derhal son vermesidir.

PKK’ye yönelik mücadeleyle ilgili olarak Türkiye’nin kendi savunma hakkına saygı duyduklarını vurguluyorlar.
Türkiye’nin yaptığı askeri ve siyasi operasyonların PKK tarafından başlatılan saldırılara bir cevap olarak yapıldığı düşüncesindeler.

Çözüm sürecine ilişkin duruşları kısaca şu; çözüm süreci bir iç meseledir, iç süreçtir ve öyle de sürmelidir. Çözüm sürecine geri dönülmesi için atılacak ilk adım PKK’nin askeri saldırılarına derhal son vermesidir, düşüncesindeler.

Dost acı söyler, Suriye’deki yerel unsurları ve dolayısıyla PYD’yi taktiksel olarak destekliyorlar, ama onların bu taktiksel destekleri stratejik müttefik anlamında değil, çünkü AB, ABD ve NATO için stratejik müttefik tanımı çok farklı anlamlar içeriyor. Dolayısıyla ben bunların YPG ve PYD’yi bile DEAŞ’a karşı verilen savaşta kendi çıkarları için ölüme giden piyade olarak kullanmak istedikleri kanaatindeyim, çünkü YPG ve PYD’yi bunlar asla stratejik müttefik olarak değerlendirmiyorlar. Ve hatta Cordesman raporunda, ‘YPG ve PYD’nin bölgede öncelikli partnerleri’ olduğunu belirtiyor, stratejik müttefikleri olduğunu vurgulamıyorlar.

AB, ABD ve NATO aslında birleşik Suriye’yi destekliyor ve etnik ve dini kökenlere bakılmaksızın, tüm unsurların temsil edileceği bir hükümet hedefliyor. DAEŞ’in bölgeden uzaklaştırılmasına yardımcı olan yerel güçlerin, bu bölgelerin demografisinin değişmemesine saygılı olması gerektiğini açık açık vurguluyorlar, bu vurgulamayla ilerde herhangi bir sorun doğduğunda YPG ve PYD’yle bugün yürüttükleri taktiksel işbirliğini yarın bozabilecekleri işaretlerini daha şimdiden belirtiyorlar.

Kandil’in ve Öcalan’ın Demirtaş’tan rahatsız olduğu gibi haberler Avrupa ’dada yapılıyor. Aslında bu haberler vasıtasıyla Demirtaş’ın yıpratılması isteniyor, bunun karşılığında Öcalan’ın yeni bir rol daha üstlenmesi arzu ediliyor. Ama bu plan artık maya tutmaz, çünkü Sayın Demirtaş HDP’nin eş genel başkanı. Seçimle iş başına gelmiş. Delegeler onu bu göreve seçmiş. Delegeler arzu ederse onu görevinden alırlar Sayın Öcalan gibi bir kişinin de HDP başkanlığına ve Demirtaş’ın pozisyonuna rakip olma durumu yok, çünkü kendileri halen imarlıda izolasyon ve tecrit içerisinde tutuklu bulunuyor.

Diğer taraftan zaten Sayın Selahattin Demirtaş liderliğini ispatladı. Bu durumdaki HDP liderine Öcalan seni görevden alıyorum diyemez. Başarılı işler yapan, göze giren, sevilen, insanları bir o kadar çekemeyen kin duyan ve bu başarısını gölgelemek isteyen insanlar vardır. Dolayısıyla herkes adabı kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar değerlidir. Allah hakkımızda düşündüklerinizin iki katını size ‘de versin.

Seçim sonrası zafer sarhoşluğuna kapılanlar Öcalan’ın adını silahlar patlayana dek hiç anımsamadılar. Ankara’nın güçlü bir irade göstermesi ve operasyonları başlatması üzerine Öcalan’ı yeniden hatırlamaya başladılar. Bu gerçeği de kimse bundan böyle inkâr edemez.

Öcalan’ın PKK ve HDP e karşı sert eleştirilerini yakında duyacağız. Temennimiz Kürdi siyasetin Öcalan’ın açıklamalarını ciddiye alıp bundan sonra hata yapmamasıdır. Başkanlık sistemi ’de mutlak istikrar garanti eden bir sistemdir, Kürt meselesi de bu bağlamda yenilenen idari yapılanmayla çözülür. Bu gerçeğinde farkında olmamız gerekir.

Paris 9.8.2015

Advertisements

2 Gedanken zu “Selahattin Demirtaş’ın Brüksel’i ziyareti

  1. “Çözüm süreci” nin fırıl fırıl dönen aktörü Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, “Öcalan bunları yakalasa sopayla kovalar” dedi. Bir de gördük ki; günün birinde HDP heyeti KDGM Müsteşarı ile görüşmüş. Orada da “Öcalan’ın HDP’ye de, PKK’ya da, AKP’ye de çok kızgın olduğu mesajı verilmiş.” Yani: Öcalan herkese kızmış, Recep Erdoğan hariç. Aa!.. Üstelik bir de bakıverdik Selahattin Demirtaş, Brüksel’e uçuvermiş, başlamış “Öcalansız olmaz” açıklamalarına, “Mandela” örneği çözüm formüllerine…

    Ben size tezgâhın perde arkasını anlatayım mı?..

    Erdoğan, 7 Haziran seçimlerinden önce “Kürt sorunu” yoktur diyip elleriyle kurdurduğu Dolmabahçe masasını tekmelediydi ya!.. Bakın o sıralarda İmralı’da neler oluyordu?.. İmralı canisi kendisi ile görüşmeye gelen MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a neler söylüyordu;

    “PKK içinde Sünni, ben ve Murat Karayılan kaldı. Selahattin Demirtaş uluslararası bir projeydi. Cumhurbaşkanlığı seçiminde uluslararası güçler tarafından parlatıldı. Ben bu topraklardan çıktım. Millîydim. Selahattin Demirtaş’ı parlattınız. Artık gidin sorununuzu onunla çözün .Bir daha benimle görüşmeye gelmeyin.”

    KDGM’den HDP heyetine verilen mesajın doğruluk payı vardı. Hakan Fidan İmralı’daki bu kapışmanın ardından bir daha adaya gitmedi. Cani ile görüşmeler alt düzey bir memur ile devam ettirilmeye çalışıldı. Şöyle bir bakın; “çözüm süreci” rafa kalktı da Hakan Fidan ve MİT neden ortada yok? Öcalan kaprislerinin eseri mi bu çıkışı yaptı. Yoksa danışıklı bir dövüş müydü?..

    Ulaştığımız bilgilerle biraz daha geçmişe dönerek bir beyin fırtınası yapalım dilerseniz.

    Türkiye’yi bölünmeye götüren çözülme süreci nasıl hız kazandı bir hatırlayalım. 1999’da terörist başı Öcalan’ın yakalanarak yurda getirilmesinin ardından, bölücü başının idam edilmesi durumuyla karşı karşıya kalan örgüt, o dönemin kararlı tutumu karşısında yurt dışına çekilmek zorunda kaldı.

    1999-2004 yılları arasında ateşkes ilan eden örgüt, bu tarih aralığında inine çekildi. O tarihte örgütün siyasi kanadı olan HDP/BDP’nin kökü DEHAP, parti olarak 2002 seçimlerine girerek harakiri yaptı.

    PKK’nın Kandil’de mağarasına çekilmesi, siyasi kolu DEHAP’ın seçimlere parti olarak girmesi, aslında 2002-2004 yılları arasında AKP’nin önünü açtı. Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkarak Meclis’e girmesi, araya giren 2. Körfez savaşı ve Irak’ın işgalinin tamamlanması, İstanbul’daki El-Kaide saldırıları derken bir türlü sıra PKK’nın siyasallaştırılmasına gelmedi!

    Ancak, terörle mücadelede yetkinin 1999 yılından itibaren TSK’dan alınarak MİT’e devredilmesinin ardından yeni bir proje devreye girmişti. Bu projeyi keşfeden dönemin siyasetçilerinden Mesut Yılmaz’ın “AB’ye giden yol Diyarbakır’dan geçer” sözü, sonrasında ise Mehmet Ağar’ın ortaya karışık “düz ovada siyaset” çıkışı 1999’dan sonra bir anda çözümcü misyona bürünen MİT’te pişirilen yemeğe ortak olma hevesiydi. Nitekim 2002 seçimlerine giden süreçte Mesut Yılmaz’ın AB desteğini de alarak (AB politikalarına uygun-MHP’yi dışarıda bırakan) GÖKKUBBE hükümeti, Hüsamettin Özkan-Kemal Derviş-İsmail Cem’in projesi genişletilerek/güncellenerek yeni eklemelerle kurulacaktı. Devlet Bahçeli’nin Bursa’da erken seçim çıkışı, Mesut Yılmaz’ın çözüm/çözülme planının devreye sokulacağı gökkubbe stratejisini bozdu. Ancak uzun soluklu AKP üzerinden sahnelenecek yeni bir ihanet projesi devreye sokuldu…

    Ne de olsa bunu planlayanların önünde önce IRAK sonrasında da SURİYE vardı. O nedenle acelesi olmayanlar, güçlü bir hükümet üzerinden ihanet projesini zamana yaydılar. Bahçeli’nin erken seçim kararı sadece o tarihte AKP’nin önünü açmadı, Yenimahalle’de pişirilen yemek devreye sokuldu ve İmralı’da tutulan cani üzerinden Kürt siyasetçilerin DEHAP ile seçime girmesi, yani Meclis dışı kalması sağlandı. Bu arada DEHAP’ın aldığı oylar, AKP ve CHP dışındaki partilere özellikle de 9.7’de kalan DYP’ye fren oldu.

    MİT’in planlamasıyla OSLO ve HABUR’da manken rolüne soyunan AKP burada projeyi eline yüzüne bulaştırınca, bizzat kendi içlerinden biri olan Hakan Fidan’ın MİT’in başına getirilmesi sağlandı. Yeni yol haritasında Erdoğan ve AKP’nin kayış atmaması için iki şeyin göz ardı edilmemesi kararlaştırıldı. Çözüm/Çözülme sürecinde; 1- AKP oyları düşmeyecek. 2-Erdoğan es geçilmeyecek. Kendini hep başrolde hissedecek. Ancak, bu kez PKK bu duruma ayak uyduramayınca hükümet, 2012 yılında TSK ve EMNİYETİN önünü açarak operasyonlara izin verdi.

    Ardından duruma bir el koyulması gerektiğini düşünen MİT, 2012’in sonlarında İMRALI trafiğini güçlendirdi. Cezaevinde göstermelik ölüm/açlık oruçları Öcalan eliyle bitirilerek terörist başına bir misyon kazandırıldı. Ardından bir anda planın hızlı bir şekilde işlediğini gördük. Bu andan itibaren terör örgütü hiçbir zaman masada kaybetmedi, bunu defalarca yazdık. Kaybeden hep millet oldu.

    Tabii, AKP’nin oyları düşmeyip Erdoğan kızdırılmadığı için de süreç bu günlere geldi. Ancak 7 Haziran’dan Erdoğan için başkanlık çıkmayınca Erdoğan, vitesten attı. Çözüm/Çözülme süreci yerle bir oldu… Devlet aklı ve sağduyusu fırsat bulup tam zamanında yaraya neşter attı. Operasyonlara başladı. AKP iktidarı kaybetmeme uğruna “inisiyatif bende” rolüne soyundu. Fakaat!.. El altından tekrar masayı kurumaya çalışıyorlar… Bunu Beşir Atalay’ın üzerinden kurulan Kamu Güvenliği Müsteşarlığı eliyle yapmayı planlıyorlar. Öcalan’ın 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde ev hapsine alınacağını daha önce yazmıştım. Ama bir şartla, PKK/HDP Erdoğan’a başkanlığı verirse, olmadı. Demek ki planda bir aksama oldu. İhanet süreci tekrar güncellenecek öyle anlaşılıyor.

    Plan şu; Öcalan, İmralı’dan 1 Eylül Dünya Barış Günü bahanesiyle çatışmasızlık ilanı isteyecek. Silahlar susacak!.. Yine Öcalan, kahraman olacak ve süreç tekrar işleyecek. Ne zamana kadar mı?.. Bursa MİT Bölge Başkanlığı’nın koordinesinde Öcalan prostat kanseri bahanesiyle Bursa Devlet Hastanesi’nden “Cezaevi koşullarında bulunması uygun değil, ev hapsine alınabilir” raporu verilene dek. İşte ondan sonra başka bir sürece geçeceğiz. Tabii bu oyunu bozacak siyasetçilere yana yakıla ihtiyacımız var…

    Ankara’daki devlet aklı her şeyi görüyor. Bölünme sürecine en kritik zamanda el koyan akıl ile iktidar arasında çok kavgalı bir süreç bizi bekliyor gibi!..

    Ahmet TAKAN

  2. Sayın Tekman Post editörü lütfen aşağıdaki yorumumu’da yayınlayınız.

    Bildiğiniz gibi Kandil, Öcalan ve HDP üçgeninde güç mücadelesi yeniden tanımlanıyor. Tespitlere göre Öcalan, seçim sonrası pasifize edildi.

    Son bir ayda gerçekleştirildiği terör saldırılarıyla çözüm sericini sabote eden terör örgütü PKK’nın saldırıları, Kandil,HDP ve İmralı arasındaki güç dengesine dair de ciddi ipuçları veriyor.

    Değerlendirmelere göre Kandil, 7 Haziran seçimleri öncesinde başlayan tartışmalar dikkate alındığında, olumlu havayı her defasında boşa çıkardı. Her fırsatta ateşkesin bozulduğu tehdidinde bulundu. Sık sık Çözüm süreci bitmiştir açıklaması yapan Kandil, bu adımla hem Öcalan’a hem de HDP’ye adeta „Yegane aktör benim“ mesajı verdi.

    İşte Kandil, İmralı ve Öcalan arasında güçler kavgası…

    EMANET OYLAR:

    Kandil’in güç gösterisine dair ilk sinyal seçimden hemen sonra HDP’nin, aldığı oylara ilişkin „emanet oylar“ açıklaması ardından geldi. HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in „Bizim aldığımız oyda bize emanet edilen oylar olduğu gerçeğini çok iyi biliyoruz“ açıklamasına KCK terör örgütü elebaşılarından Mustafa Karasu yanıt verdi. Karasu’nun „Emanet oylar falan yoktur“ tepkisi sonrasında HDP geri adım attı. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise Karasu’nun bu değerlendirmesi üzerine „HDP emaneten barajı geçmiştir‘ diye bir durum yok“ sözleriyle partisini tekzip etti.

    KOALİSYON SÜRECİ:

    Kandil ile HDP arasındaki sürtüşme ‚koalisyon konusunda da kendisini gösterdi. 16 Haziran’da HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, „Süreç bakımından gelebilecek tüm görüşme taleplerine kapılarının açık olacağını“ açıkladı. Yüksekdağ’a yanıt bu kez, Kandil’deki örgütün elebaşlarından Duran Kalkan’dan geldi. Kalkan’ın, „Yeni güçler; HDP de mevcut güçleri yönetmeye giremez“ açıklaması sonrası ise HDP koalisyon konusunda kapılarını kapattı.

    KANDİL: ÖCALAN VE HDP ÇAĞRI YAPAMAZ

    HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, 11 Haziran’da „Silah bırakma çağrısını PKK lideriAbdullah Öcalan yapabilir“ dedi. Demirtaş’ın açıklamasına ilk tepki KCK’dan geldi.Örgüte yakın ANF internet sitesinde yer alan açıklamada, „Böyle bir çağrıyı HDP yapamayacağı gibi, mevcut İmralı koşullarında bulunan önder Apo’nun da böyle bir çağrıyı yapması mümkün değildir“ görüşlerine yer verilmişti. KCK terör örgütü Yürütme Konseyi Eş Başkanı Bese Hozat ise 22 Temmuz’da „HDP’den bazı kişilerin AKP’nin oyununa gelerek silah bıraktırma adresi olarak Apo’yu göstermeleri büyük bir yanlıştır“ ifadelerini kullandı.

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s