Fethullah Gülen’in sırlarla dolu dünyası


Fethullah Gülen’in sırlarla dolu karanlık dünyası
Yeni Şafak, Fethullah Gülen’le ilgili gün yüzüne çıkmamış belgelere ulaştı. 1969 yılında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası tarafından üstün hizmetleri karşılığı taltif madalyası ile ödüllendirilen Gülen, 1975’te ise Türkiye Büyük Mason Mahfili’ne gizli yemin töreniyle girmiş. Cenaze namazını kıldırdığı CHP’li Kasım Gülek’in mektubuna göre, ‘her Masonun rüyası’ olan en büyük madalyaya da ulaşan Gülen’den, locadaki arkadaşları da oldukça memnun. Gülen, dönemin Tenis Eskrim ve Dağcılık Kulübü’ndeki ‘kardeşler sofrası’na ‘tuz ve ekmek paylaşmak’ için muntazaman katılmış.

Download
Yeni Şafak, paralel yapının 1 numarası Fethullah Gülen’in şimdiye kadar hiç bilinmeyen ilişkilerini açığa çıkaran tarihi belgelere ulaştı.
Gülen’in daha askerlik döneminde Mason teşkilatları ile bağlantıları, bu bağlantılar üzerinden Moon tarikatı, MOSSAD ve CIA ile irtibatları, gençlik döneminden itibaren bir proje olarak yetiştirilip hazırlanmasına dair çarpıcı bilgi ve belgeler gün yüzüne çıktı.
Gülen’in, kendisini Moon tarikatı ve CIA ile tanıştıran kişi olduğu bilinen eski CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek ile temaslarını da ilk kez bu kadar açıklıkla ortaya koyan belgeler Türkiye’yi derinden sarsacak.

e88dgulekgulen (1)

Üstün hizmeti için madalya aldı
İlk belge, Kasım Gülek’in 16 Temmuz 1967 tarihinde, Mason Locası’na Fethullah Gülen’in de aralarında bulunduğu bazı ünlü isimler için yazdığı mektup. Gülek’in mektubunda hem sitem hem de Masonluk birkaç gruba ayrılmaya başladığı için yaptığı özeleştiriler yeralıyor:
“Saygıdeğer KK“ (KK: kardeşler) sözüyle başlayan mektup şöyle:
“Türkiye’de yegane ve muntazam mason teşkilatı, Türkiye hür ve kabul edilmiş masonların büyük locası (Türk Yükseltme Cemiyeti)dir. Hal böyle iken bazı kimselerin biraraya gelerek bir dernek kurmalarıyla bunca yıllık, temeli 1900’lere dayanan ve dünyaca tanınmış ve kabul görmüş Türk masonluğunu bir kenara itmeğe çalışmak doğru bir iş değildir.
Bir müessesede, bir dernekte veya bir vücutta aksayan hastalanan bir taraf her zaman olabilir. O vakit yapılacak şey hemen başka bir derneğe geçivermek değildir, aksaklığın giderilmesi, hastalığın tedavisi olduğunu pek iyi bilir ve takdir edersiniz.
Biraderler küstü
Birtakım yan fikirlerle destekleyip kamufle edilen bu şiddetli ihtiras Türk masonluğunu ikiye hatta üçe bölmüş, bir kısım arkadaşlarımızı Ş.K., A.Ş., Fethullah Gülen, A.D., Z.E., K.T., V.K. ve T.K. biraderleri küstürmüşlerdir. Bu arkadaşlarımızın büyük locadan en büyük madalya aldıkları unutulmaktadır. Üstün hizmet madalyasına sahip olmak her masonun rüyasıdır.
Türk masonluğunu bozmaya, bölmeye ve Türkiye büyük locasını yıkmaya yeltenen bir kimse Türk masonluğuna karşı nasıl suç işlemiş olmaktadır? Geliniz de bu sualin cevabını herkesin vicdanına, nizamnamelere ve Türk masonluğu tarihine bırakılır.
İnsanların iyi niyetle biraraya gelerek halledemeyecekleri hiçbir ihtilaf, elbirliğiyle ıslah olunmayacak hiçbir aksaklık bulunmadığına göre bir kısım biraderlerin bu normal yoldan ayrılarak, fani insan için böylesine ideal, böylesine güzel bir birliğin bozulmasına teşvik edenlere uymuş olmalarını anlamak kabil değildir. Onlar acaba nefis muhasebesinde bulundukları zaman bu tutumlarını samimiyetle doğru mu buluyorlar.
‚Bir Mason olarak…‘
İnsanlık mabedi mefkuresini bu mukaddes emaneti her zaman korumak ve daha ilerilere götürmeğe çalışmak zaruridir. Bunda kimsenin tereddüdü yoktur. Herhalde mevzuları ve hadiseleri varmak istedikleri neticelere göre izah etmek suretiyle, biraderlere telkin ve teşviklerde bulunanların bu maksatlı hareketlerine aklıselim sahiplerinin pek gecikmeden teşhislerini koyacaklarını ve hakikatleri olduğu gibi göreceklerine eminim. Bir mason olarak saygılarımı sunarım.“ (Kasım Gülek)

2426mektupgulek

Mahfil’de tekris yemini
25Mart 1975’te hazırlanan bir başka belgede ise Fetullah Gülen’in Mason Locası’ndan ayrılan isimlerin kurduğu Türkiye Büyük Mason Mahfili’ndeki ‚Tekris Yemini‘ var. Masonluk literatüründe ‚Tekris‘ hem örgüte giriş sırasında hem de derece yükseldiğinde yapılan yemine deniliyor.
Türkiye Büyük Mason Mahfili antetli ‚Tekris Yemini’nde Gülen’in verdiği sözler büyük bir sadakat vurgusu içeriyor..
Anayasası başka
“Evrenin Ulu Mimarının ve şu Mason topluluğunun huzurunda, kendi arzu ve irademle samimi olarak yemin ederim ki: Bana öğretilecek ve söylenecek Masonluk sırlarını bir Masondan başkasına ve Mason Mahfilinden başka bir yerde asla beyan ve ifşa etmeyeceğim. Masonluk için çalışacağım. Prensiplerine sadık kalacağım. Toplantılarına muntazam devam edeceğim. Şeref ve haysiyetimi koruyacağım, insanları seveceğim ve onların iyiliği için çalışacağım. Aileme ve vatanıma karşı fedakar olacağım. Cehalet ve taassupla mücadele edeceğim. Adalet ve hakkaniyetten ayrılmayacağım ve başkalarının haklarına da kendi hakkım kadar saygı göstereceğim. Türkiye Büyük Mason Mahfili’ni, Türkiye’de remzi üç derecenin nazım ve hakim otoritesi olarak tanıyacağım. Türkiye Büyük Mason Mahfili’nin anayasası, iç tüzüğü Mahfiller genel tüzüğü ile Muhterem Mahfilin iç tüzük ve kararlarına riayet edeceğim. Bu taahhütnameyi 25.03.1975 günü İstanbul yedisinde hakikat nurunun kaynağı olan Muhterem Üçgen Mahfilinin resmi celsesinde imza eyledim.“ (M. Fetullah Gülen)

3e71tekrisyemini

Advertisements

‚Fetullah Gülen’in düşünceleri, IŞİD ile mücadelede en iyi panzehirdir‘ iddiasına Yanıt-Yorum


‚Fetullah Gülen’in düşünceleri, IŞİD ile mücadelede en iyi panzehirdir‘ iddiasına Yanıt-Yorum

IŞİD’i en fazla güçlendiren etkenlerden birisi de dış müdahaleler sonucu merkezi güç ve yönetimlerin parçalanıp dağıtılmış olmasıdır.
Irak’ta zalim Saddam rejimi devrildi ve yerine ABD tarafından İran destekli mezhebçi Şii yönetimler getirildi, onlar ise Sünni kesime Irak’ı adeta dar ettiler.
İktidar ve yönetimden uzaklaştırılan, dışlanan, hor ve hakir görülmeye başlanan Sünnilere IŞİD sahib çıkabileceğini belirtti.
Bunun izdüşümünde şu an IŞİD saflarında ciddi sayıda eski Saddam döneminde faaliyet göstermiş olan deneyimli asker ve subaylar var.
Dahası yine bu rafizi İran destekli mezhepçi politikaların yansıması olan Şii baskısı ve tasallutundan dolayı IŞİD bazı Sünni aşiretlerin desteğini de arkasına almış durumdadır.

Gelelim Suriye’ye, orada da Esed bir azınlık hükümetinin başında bulunmaktadır, yani onun hanedanlığı Suriye halkının sadece 15%’ini teşkil eden Nusayri azınlığın iktidarıdır, bu da demek oluyor ki bu 15%’lik halk kesimi geriye kalan 80%-85%’lik bölüme tahakkum etmektedir, bu kesiminde yine en büyük çoğunluğu Sünni’lerdir.

Bugün dolaylı/dolaysız, CHP aracılığıyla da olsa Gülen cemaatinin de ellerini sıktığı, arka ve destek çıktığı mezhepçi Esed rejimi tarafından Suriye Sünnileri baba Esed’den beri on yıllardır her türlü işkence ve zorbalığa maruz kaldılar, bu zulüm hala katlanarak devam etmektedir.
Yani Suriye’de de merkezi yönetimden kaynaklanan sorunlardan dolayı Sünni kesim hoşnutsuzdur, dolayısıyle yine bu kesime IŞİD sahib çıkacağını vaad ederek, bunu belki kısmen de başarılı birşekilde sağlayarak bu gençleri ve insanları kendi safına çekmekte ve ağına düşürmektedir.
Tabii dünyanın diğer bölgelerinden de üstte belirtilen gerekçeler ve merkezi yönetim zaaflarından dolayı yine çoğunluğu Sünniler olmak üzere bu girdabın içine çekilmektedirler.

Şimdi gelelim ‚Gülen’in düşüncelerine‘.
Öyle anlaşılıyor ve varsayılıyor ki, ona göre Türkiye’deki merkezi yönetim parçalanmalı, lideri de ya devrilmeli, ya da yok edilmelidir, nun hedefinde ise daima lider şahsiyetlerdir, yani tabiri caizse ‚tesbihin başıdır‘, bu bağlam ve konumuda yakın tarihimizde görülüp yaşandığı gibi 1961’de Başbakan Adnan Menderes ve 1993’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal darbe ve suikastlerle devrilmişlerdir.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararı doğrultusunda Kırmızı Kitab saikine kaydedilecek olan Gülen cemaati kaynaklı ve destekli ‚Paralel Devlet Yapılanması‘ (PDY) yakın geçmişimizde yaşanan bu illegal ve anti-demokratik pratiği AKP ve Erdoğan şahsında tekrarlamak istediği belirtilmektedir.
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, dillerine adeta pelesenk ettikleri ‚demokratik teamül‘ ifadesinden de demek bunlar bunu anlamaktadırlar.

‚Tesbihin başı‘ ise bir defa koparılıp dağıtılırsa yine yakın geçmişimizde de gözlemlendiği gibi tesbihin taneleride bir süre sonra dağılmaktadır, Perşembe’nin geleceği Çarşamba’dan bellidir, bu bilinmektedir, Gülen cemaati de tam buraya oynamaktadır, bu ise dış desteğide arkaya alarak milli iradeye karşı bir kumpas ve darbeye teşebbüsden başka birşey değildir, hukukta bunun tanımlaması böyledir.
Buna yeltenenleri ise ne tarih ne de millet affedecektir, onların bu dünyada belki kaçabilecekleri yerler olacaktır ama yatacak yerleri yoktur.

Şu an eğer Türkiye kendi bölgesinde bir istikrar unsuru olarak sığınılabilecek güvenli bir liman konumunda ise bunda AKP ve Erdoğan’ın pay ve katkıları vardır.
Son duyumlara göre bu seçimlerde „Gülen’in düşünceleri“ daha ziyade HDP’ye oynamayı tasavvur ediyormuş, geçen seçimlerde de bu düşünceler ‚ekmek için Ekmel’e destek sunmayı, yine görünürde düşünce ve politikaları birbirine zıt olan CHP, MHP ve BDP’ye bir tutarsızlık ve omurgasızlık nişanesi olarak destek çıkılmasını öngörüyordu.

Hatta bugünlerde MHP, BBP ve SP koalisyonu için ellerinden geleni yapmaktalar, bunun için kulis faaliyetlerine girmekte, bu koalisyon ve ittifakı teşvik etmekteler, Gülen cemaatine yakın duran basın-yayın kuruluşlarına bakıldığında bu gayet net görülecektir.

„Gülen’in düşünceleri“ bize zayıf ve kırılgan olan koalisyon hükümetlerini vaadetmektedir, bunun için çaba ve gayretler sarfediyorlar, yani Türkiye geçmişinde pek iyi tecrübelere sahib olmadığımız, ortalama yaklaşık 15-16 ay’lık kısa ömürlü, verimsiz ve işlevsiz koalisyonları bize geri getirmek istiyorlar.

Bu teşebbüsler de yine merkezi gücün dağılması ve parçalanması kapsamında değerlendirilip ele alınmalıdır, bu durum ise tıpkı son 30 yılda olduğu gibi IŞID ve diğer yapılanmaları zayıflatmaz, tam aksine güçlendirir.

Millet ise bu filmi daha önceleri gördü ve dahada önemlisi acı zulüm yaşadı, bunları yeniden tecrübe etmek isteyeceğine pek ihtimal verilmez, bu manada ABD ve Pensilvanya’ları tekrar tekrar keşfe kalkmanında bir anlamı ve mantığı yoktur, gerçi dönemin Başbakanı ABD’yi Kolomb’dan önce Müslümanlar keşfetmişdir dedi ama olsun 🙂
Nihayetinde birileri tarafından bu önceleri yapıldı, tekrara lüzum yok.

„Gülen’in düşünceleri“ üstte gerekçelendirilmeye çalışılan sebeblerden dolayı Türkiye’de değilde mesela Pensilvanya’da pratiğe dönüştürülmeye çalışılsa ve orada çiçekler açşa Türkiye ve bölgesi açısından daha yararlı olacağı düşüncesi hakim, tabii buna ABD’liler de müsaade ederse, tabiri caizse Ayı’yı da halletmeden postunu paylaşmaya kalkmamak lazım.

Gülen’in ABD’den Türkiye’ye iade isteme süreci adli süreç kapsamında hızla işletilmektedir, bu meselede ABD yönetimi daha henüz son sözünü söylememişdir, bakalım bu duruma onlar ne diyecek.

Hak şerleri hayr eyler, zannetme ki gayr eyler
Ârif anı seyreyler…
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler
(Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.)
Mehmet Ceviz

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘ölümü göze aldım’ dediği çözüm sürecinin şifreleri.


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘ölümü göze aldım’ dediği çözüm sürecinin şifreleri, 1991’de RP İstanbul İl Başkanı iken hazırladığı raporda gizli. 2002’de iktidara gelen Erdoğan ve AK Parti o yol haritasıyla bir zamanlar korkudan kimsenin ağzına almadığı Kürt sorununu tarihe gömdü.

250320150001419819490_2
Erdoğan çözümün yol haritasını 1991’de çizdi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kürt sorunu bitmiştir. Kürt vatandaşlarımın sorunlarının çözümü içinse çalışmaya devam edeceğiz” sözleri büyük tartışmalara neden olurken, bu açıklamaların tarihsel arka planında kritik bir rapor yatıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 1991’de RP İstanbul İl Başkanlığı döneminde hazırlattığı Kürt Sorunu raporu 90 yıllık ‘red-inkar ve asimilasyon’ politikalarının sona erdirilmesinin de yol haritası niteliğinde.

Zor zamanlarda yazılan rapor

Raporda imzası bulunan isimlerden AK Parti Milletvekili Mehmet Metiner, “Erdoğan’ın dile getirdiği sorunları korkudan kimse ağzına almazdı. İktidar olunca da onları tek tek çözdü” dedi. O yol haritasıyla eski Türkiye’nin Kürt Sorunu giderildi, Kürt vatandaşların sorunları için demokratikleşme adımları hızlandırıldı.

Çözümün yolu demokrasi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu sözlerinin temeli 1991 yılına dayanıyor. O dönem Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan Erdoğan, “Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri” adlı raporda devletin etnik ayrımcılığı nedeniyle Kürt vatandaşların yaşadığı kültürel, sosyal ve ekonomik sorunları sıralamış; Kürtlerin Türkiye’den kopmak istemediği tespitinde bulunarak çözümün de demokratikleşmeyle geleceğini ilan etmişti.

Sorun statükocu yönetim

Erdoğan’ın danışmanı olarak o dönem raporu ana hatlarıyla oluşturan AK Parti Milletvekili Mehmet Metiner, Erdoğan’ın Eski Türkiye’nin statükoculuğundan kaynaklı Kürt Sorununu en cesur şekilde tespit eden kişi olduğunu söyledi. O dönem Kürt ifadesinin de cezayla sonuçlandığını hatırlatan Metiner, “şöyle konuştu:

Cesur ifadeler ve çözüm yolları

“Cumhurbaşkanımız Erdoğan, 1991’de hazırlamış olduğu ve o tarihteki Genel Başkanı Erbakan’a sunduğu rapor, o güne kadar kimsenin cesaret edemeyeceği, telaffuz ederken bile bin defa etrafına baktığı ifadelerle doludur. Sorunun tarihsel boyutunu neden ve sonuçlarını ortaya koymuş; neden ve sonuçlarını ortaya koymuştur. 1991’de bu raporu hazırlayan kişinin iktidara gelince nasıl hayata geçirdiğini görmek lazım. O konuyu kararlılıkla çözen bir lider var. O tarihte raporda Kürt Sorunu denildi.”

Paradigmayı değiştirdi

“Etnik kimliğin inkarıyla Eski Türkiye’nin yarattığı bir sorun var” diyen Metiner şöyle devam etti: “İktidara geldiği tarihe kadar da Kürt Sorunu diyor, 2005’te de Diyarbakır’da da diyor. Çünkü Eski Türkiye’nin inkardan kaynaklı sorunudur. Etnik kimliğin inkarına dayalı devlet paradigmasına değiştiren bir lider var. AK Parti ile Türkiye’nin önündeki engeller kaldırılıp, Kürtler bu ülkenin demokratik eşit vatandaşı sayılmıştır. Bugün Erdoğan ‘Kürt sorunu yoktur’ derken Eski Türkiye’ye ait sorunun çözüldüğünü ama buna rağmen Kürt vatandaşların sorununun tıpkı Türk vatandaşların sorunu gibi devam ettiğini dile getiriyor.”

Erdoğan tek tek not etti

Beştepe sofrasının konuklarından KADEM Başkanı Yrd. Doç. Dr. Emine Sare Aydın Yılmaz toplantıyı STAR’a değerlendirdi: Katılımcılar Cumhurbaşkanı’na ‘Sigaraya el attığınız gibi, kadına karşı şiddete de el atarsanız daha güçlü yol kat edeceğiz’ dedi. İstanbul Sözleşmesi ve mevcut ailenin korunmasını yasası ve uygulamadaki aksaklıkları konuştuk. Sayın Cumhurbaşkanı ‘Uygulamadaki yanlışları kültüre ve dine dayandırmak art niyetli bir yaklaşımdır’ dedi. Bu konuya bizzat sahip çıkacağını, izleme kurulu sözünün arkasında olduğunu ve bu konuda çalışmaların sürdüğünü söyledi. Toplantıda bakanlar sunumlarını yaptı, STK’lar sıkıntılarını anlattı. Sayın Cumhurbaşkanı tavsiyelerimizi tek tek not etti. Bu konuyla ilgili toplantıların tekrarlanacağını söyledi. Son derece verimli bir toplantı oldu. Bakan Ayşenur İslam ise çekirdek bir ekip oluşturduklarını belirtti ve katılımcılara birlikte çalışmayı teklif etti.

Bu benim meselem

SETA İstanbul Toplum ve Kültür Direktörü Medaim Yanık: 19 farklı katılımcı ve Cumhurbaşkanımız fikirlerini sahici bir tartışma atmosferinde dile getirdi. Cumhurbaşkanımız ‘Bu mesele benim meselem. Ben bir meseleye sahip çıkıyorum demişsem, sahiden arkasında dururum’ dedi ve sigara kampanyasına nasıl sahip çıktıysa, bu konudaki çalışmaların da takipçisi olacağını dile getirdi. Bence masada bu psikoloji vardı. ‘Cumhurbaşkanımızı arkamıza aldık, Cumhurbaşkanı bu işe inanıyor’ düşüncesi hakimdi. Bazı farklı düşünceler vardı ama meseleyle 20 yıldır uğraşan sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri, Cumhurbaşkanının kendilerine katılmasını pozitif karşıladılar. Bunu bundan sonra kadına yönelik şiddetle ilgili süreci derinden etkileyeceğini, yeni bir dönem başlayacağını düşündüler.

Erkekler de eğitilmeli

Şehir Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Ceren Acartürk: Yemekte kadına yönelik şiddet konusunda yapılan çalışmalar ele alındı. Kadınların yanında erkeklere yönelik çalışmalar yapılması gerektiği de dile getirildi. Kolluk kuvvetleri ve adli makamlarda çalışanların şiddete dair bilgilendirilmesi gerektiği anlatıldı. Yapılacak işlerde uzmanlaşılması konusunda katılımcılar hemfikirdi.

YIL YIL HANGİ ADIMLAR ATILDI

AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den sonra Kürt Sorunu’nun çözülmesi konusunda önemli adımlar atıldı. Kürt Sorunu’nu besleyen askeri vesayetin de demokrasiyle çözülmesinin ardından hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem de Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun döneminde Kürt Sorunu’nu ortadan kaldıran şu tarihi adımlar geldi:

– 2002: Olağan Üstü Hal uygulaması, OHAL Valiliği ve Asayiş Komutanlığı ‘de kaldırıldı.

– 2005: Diyarbakır’da konuşan Başbakan Erdoğan, Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorudur. Benim de sorunumdur” dedi.

– 2007: Başbakan Erdoğan, DTP yöneticileriyle görüştü 2007.

– 2008: Kürtçe yayın yapan ilk devlet kanalı TRT Şeş (Kürdi) test yayınına başladı.

– 2009: Hükümet Demokratik Açılım başlattı.

– Cezaevlerinde Kürtçe konuşma yasağı kaldırıldı.

– Demokratik Açılım nedeniyle 34 PKK’lı Habur sınır kapısından giriş yaptı.

– Bingöl ve Mardin Üniversiteleri’nde Yaşayan Diller Enstitüsü kuruldu.

– 2011: Oslo’da MİT, PKK ile çözüm süreci kapsamında görüştü.

– 2012: Başbakan Erdoğan, bir TV programında Öcalan ile çözüm konusunda devlet yetkililerinin görüştüğünü açıkladı

– HDP İmralı ve Kandil heyeti kuruldu, görüşmeler başladı.

– 5, 6, 7 ve 8’inci sınıflar, Kürtçe’nin Kırmançi ve Zazaca lehçelerini okuması kararı alındı. MEB tarafından müfredat hazırlandı.

– 2013: Harf kanunu nedeniyle 85 yıldır yasak olan ‘q, x, w’nun kullanımı serbest bırakıldı.

– Öcalan’ın çözüm sürecine ilişkin mektubu Diyarbakı’da Nevruz alanında okundu.

– Akil İnsanlar komisyonu oluşturuldu ve çalışmaya başladı.

– TBMM’de çözüm süreci komisyonu oluşturuldu.

– Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine Türkçe ile birlikte Kürtçe “Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi” yazılı yeni bir tabela eklendi.

– Şırnak Havalimanı açıldı, Kürt siyasetçi Şerafettin Elçi’nin adı verildi 2013

– 2014: Diyarbakır’da görülen KCK ana davasında tutuklu bulunan iki sanık daha tahliye edildi. Dava kapsamında tutuklu kalmadı 2014.

– Çözüm sürecinin yasal alt yapısını oluşturan tasarılar TBMM’de yasalaştı.

– 2015: Öcalan, PKK’ya ‘Silah bırakmak için kongre topla’ çağrısı yaptı 2015.

– TRT 6’nın adı TRT Kürdi olarak değiştirildi.

– Hükümet GAP Eylem Planı’nı açıkladı. Planda, tarımdan turizme, eğitimden sağlığa, Güneydoğu Anadolu bölgesinin kalkınması için 26.7 milyar değerinde toplam 115 proje alındı 2015.

yol haritasıak partierdoğanözgecan

Tekmanpost Erdinç Akkoyunlu

Tekman’daki köy okullarına Japonlar el attı


Tekman (Tatos) Belediyesi’nin „köy okullarının modernleştirilmesi“ projesine Japonya Büyükelçiliği hibe desteğinde bulundu.
11070181_10153180287674483_8855200631107739229_o
Tekman (Tatos) ilçesinde Belediye tarafından hazırlanan „Köy okullarının modernleştirilmesi“ projesine Japonya Büyükelçiliği Yerel Projelere Hibe Programı’ndan destek geldi. 2014 yılında Yerel Projelere Hibe Programı kapsamında başvuran 150 proje arasından seçilen proje ile öncelikle ilçenin ücra köşelerinde bulunan köylerde var olan sıkıntıların giderilip eğitimde başarının arttırılması hedefleniyor. Anlaşma Tekman Belediye Başkanı Ali Sait Fırat ve Japonya Büyükelçisi Yutaka Yokoi tarafından Ankara’da imzalandı.

Eğitimde başarı artacak

Proje ile okullarının modern düzeye getirilmesini amaçladıklarını belirten Belediye Eş Başkanı Ali Sait Fırat, bunun eğitimdeki başarı oranında büyük derecede etkili olacağını söyledi. Fırat, „Bu projemizle birlikte ücra yerlerde olan köylerimizde öncelikli olarak var olan materyal olsun fiziki eksiklikler olsun giderilecek ve modern eğitim düzeyine getirmeyi amaçlıyoruz. Bunlar beraberinde eğitimde başarıyı da getirecektir. Bu projemizle asıl hedeflediğimiz zaten eğitimdeki başarı oranını arttırmaktır“ dedi.

Tekmanpost

ETKİLİ BİR KONUŞMANIN ÖZELLİKLERİ


ETKİLİ BİR KONUŞMANIN ÖZELLİKLERİ

Dil, insanlar arasındaki en etkili iletişim aracıdır. Bu iletişim aracı bir köprü vazifesi görür. Eğer bu köprü sağlam olursa iletişim de o kadar sağlam olur. Konuşma hangi türde olursa olsun, dilin etkili ve düzgün kullanımıyla amaca hizmet eder.

Net olmayan hızlı konuşmalar, yabancı kelime ve terimlerin kullanılması karşımızdaki kişide yanlış ve eksik anlamaya yol açar. Sonunda dinleyici konumundaki kişi algılama problemi yaşar. Böylece konuşma amacına ulaşamaz.

Konuşulacak konu üzerinde iyice düşünmeden, araştırma yapmadan dinleyici karşısına çıkmamalıdır. Gelişigüzel, tekdüze bir konuşma dinleyiciyi sıkar. Konuşurken dile dolanan, tekrarlanan „efendim, efendime söyleyeyim, uzatmayalım, yani, anlatabildim mi…“ gibi sözler dinleyeni rahatsız eder. Bazı kimseler tarafından söylenen “tamam mı, tamam, oldu, boş ver, şey, işte, hım, hı, e.gibi sözler kullanılmamalıdır. Bu sözler bir ağız alışkanlığı durumuna gelebilir.

Konuşmada doğrudan bir söyleyiş biçimi seçilmelidir. Konuşmada doğrudanlık genellikle kişi zamirleri kullanmakla sağlanır: “Ben, biz, bana, siz, size, sizin“ gibi… kelimeler konuşmayı resmîlikten kurtarır, ona bir söyleşi havası katar. Konuşmaları bu havada yapabilmek için cümleleri kısa tutmalı, uygun deyimlerden, küçük hikaye, şiirlerden yararlanılmalıdır.

Herkesin kendine özgü bir konuşma biçimi vardır. Bu konuşma biçimi, aileden, çevreden, elde edilen kazanımların ortak bir ürünüdür. Konuşmalarda seçilecek dil ve anlatım, kişilikle uygun düşmelidir. Konuşmayı birtakım terimler, anlamı bilinmeyen kavram ve kelimelerle doldurmak başarısızlığı getirir. Kelimeleri seçerken, anlatımı biçimlendirirken dinleyicilerin durumu, konunun özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır

HİTABE METNİNİN HAZIRLANIŞI
Belirli bir amaç için topluluk önünde yapılacak konuşmalar mutlaka hazırlık gerektirir, ön hazırlık yapmadan topluluk önünde konuşan kişi, nereye, niçin gideceğini bilmeden, herhangi bir taşıta binip rastgele bir yöne giden yolcu gibidir. Sıkılır, bocalar, kekeler, ter döker, ağız kalabalığı yapar. Hangi sebeple olursa olsun konuşmada önce amaç belirlenmeli, bu amaç konuşmaya yansıtılmalıdır.

KONU SEÇME
Konuşmanın konusu önceden bize verilmişse işimiz kolaydır, önce amaç doğrultusunda konu sınırlandırılır, sonra konuşma metni hazırlanır. Eğer konu bize verilmemişse seçme işini tecrübe ve deneyimlerimiz, özel ilgilerimiz, okuduklarımız, dinlediklerimiz, çevremizdeki güncel olaylar ve konulara göre yaparız.

Seçilen konu üzerinde hazırlığa başlamadan önce, ilk işimiz konuyu sınırlandırmak olmalıdır. Konuyu sınırlama, bir amaç doğrultusunda, belli bir yönden ele almak demektir. Konuyu seçerken ve sınırlandırırken kendimize şu soruları sormalıyız:

1. Konu, dinleyicilerin ilgisini çekiyor mu?

2. Konu üzerinde yeterli bilgim var mı? Bilgim yoksa, kolayca bilgi toplayabilir miyim?

3. Konu, dinleyicilerin ilgi, bilgi ve yetişim düzeylerine uygun mu?

AMACIMIZI BELİRLEME
Konu seçiminden sonra ikinci adım, amacı belirlemektir. Her konuşma belli bir amaca yöneliktir. Bütün konuşmalara dikkat edilirse üç genel amaç görülür.

1. öğretme ve bilgilendirme: Dersler ve konferanslar, sözlü raporlar, yönlendirme ve açıklamalar,

2. Davranış ve duyguları etkileme: öğütleme – yol gösterme, kanaatleri ve inançları değiştirme, belli bir eyleme yöneltme,

3. Eğlendirme ve hoşça vakit geçirtme: özel toplantılarda yapılan konuşmalar.Konu seçiminden sonra ikinci adım amacı belirleme ve sınırlandırma, üçüncü adımsa amaç doğrultusunda bilgi toplamadır. Gerçekler, gözlemler, örnekler, karşılaştırmalar, tanımlar, betimlemeler, görsel gereçler, sayısal veriler, konuyla ilgili her şey bilgi kavramı içinde yer alır.

SÖYLEYECEKLERİMİZİ PLANLAMA VE YAZILAŞTIRMA

Seçilen konu, belirlenen amaç doğrultusunda toplanan bilgilerle konuşma hazırlanmış sayılmaz. Bunları belirli bir plan içinde ele almak gerekir. Söyleyeceklerimiz belirli bir sırayla söylenmeli ki amaca hizmet etsin. Neyi, nerede söyleyeceğimizi bilmek, konuşmanın planlanması demektir. Konuşma planı, söyleyeceklerimizin ilgi ve önem derecesine göre sıralanmasıdır.

Belirtilmek istenen her nokta, özlü ve açık cümlelerle ifade edilmelidir. Tekrarlardan kaçınılmalıdır. Her nokta temel amaçla ilgili olmalı, birbirini bütünleyen, açıklayıp geliştiren nitelikte olmalıdır.

HİTABE METNİNİN PLANI

1) Seslenme bölümü: Kime hitap edilecek? Sayın…(sevgili, değerli,…)

2) Giriş bölümü: Konu nedir? Konunun özü nedir?

3) Gelişme bölümü: Konu hangi görüşlerle açıklanacak?

Görüşler

örnekler

4) Sonuç bölümü: Sonuç nedir? Ana fikir nedir?

İYİ BİR HATİBİN ÖZELLİKLERİ

1. Hatibin fiziksel özellikleri: Kıyafet, sağlıklı vücut, tavır.

2. Hatibin psikolojik özellikleri: Hafıza, hayal gücü, akıl ve zekâ, hassas ve coşkun bir yapı, cesaret.

3. Hatibin kültürel özelllkleri: Dili iyi kullanmak, bilgi, samimiyet, amacı ve inancı olmak.

4. Hatibin teknik özellikleri: Hitabete yeteneği olma ve bunu geliştirmek için çalışma (telaffuz, diksiyon, ses)

İyi bir hatibin konuşma yaparken göz önünde bulundurması gereken sorular aşağıda verilmiştir. Konuşmaları bu sorulara göre değerlendiriniz.

1. Söylenilenler kolayca anlaşılabiliyor mu?

2. Düşünceler açık ve etkili bir biçimde belirtiliyor mu?

3. Dil ve söyleyiş yanlışlıkları yapıyor mu?

4. Ses, duygu ve düşünceleri besleyecek, zenginleştirecek bir yönde kullanabiliyor mu?

5. Tekdüze mi, yoksa canlı ve hareketli bir biçimde mi konuşuyor?

6. El ve yüz hareketleri kullanılırken doğal mı yapmacık mı?

7. Dinleyenlerin ilgisini dağıtacak, gereksiz ayrıntılar, laf kalabalığı var mı?

NOT: İyi bir hatip, dinleyicilerin anladığı bir dille konuşmalıdır. Sempatik, dinleyiciyi etkileyen bir dil… Hatip sesini seçtiği kelimeleri ve üslubunu dinleyicinin eğitim seviyesini, kültürünü, psikolojik durumunu, mekânın özelliklerini dikkate alarak belirlemelidir. Etkili bir anlatım içinde üç önemli özellik vardır: “Doğruluk, açıklık, etkileyicilik.’

Hitabette anlatım; kurallara uygun, birtakım incelikler gözetilerek oluşturulur. Mesaj anlaşılır bir üslupla, kitlelerin psikolojisine uygun bir tarzda sunulur. Hitabet herkesin anlayabileceği, heyecan duyabileceği bir yalınlık, açıklık taşımalıdır. Hatip, sözlerine önce kendi inanmalı, fikirleri önce kendini heyecanlandırmalıdır. Ancak samimiyetle inandığımız fikirlere başkalarını inandırabiliriz.

NOT: Bir metin, ne kadar iyi hazırlanmış olursa olsun, canlı ve etkileyici bir üslupla sunulmazsa amacına ulaşmış sayılmaz. Bu sebeple konuşmacı konuşma sırasında asalak sesler ve sözlerden, abartılı ve yanlış ifadeler kullanmaktan kaçınmalıdır. Bu da konuşma öncesi yapılacak çalışmalarla mümkündür.

Bazı kişilerde kelimeleri güçlükle hatırlamaktan doğan „şey, işte, hım, hı. e…“ gibi sözlerin kullanılması dinleyeni sıkar. Buna benzeyen kusurları düzeltmek için yakınlarınızla yaptığınız konuşmalarınızda da bu hususlara dikkat etmeniz gerekir.

„TÜM HALKLARIMIZA;


„TÜM HALKLARIMIZA;

von Abdullah Öcalan
Abdullah_Öcalan
Barışın, eşitliğin, özgürlük ve demokrasinin yanında yer alan tüm halklarımızın ve dostlarımızın Newroz’unu selamlıyorum.

Emperyalist kapitalizmin ve despotik yerel işbirlikçilerinin tüm dünyaya dayattığı Neo liberal politikaların yol açtığı kriz, bölgemiz ve ülkemizde çok yıkıcı bir şekilde yaşanmaktadır. Halklarımızın ve kültürlerinin etnik ve dini farklılıkları, bu kriz ortamında, anlamsız ve acımasız kimlik savaşlarıyla tüketilmektedir. Ne tarihi ne çağdaş, ne de vicdani ve siyasi değerlerimiz bu tabloya asla sessiz ve bigâne kalamaz. Bilakis acil bir müdahale, dini inançlarımız, siyasi ve ahlaki sorumluluğumuzun gereğidir.

Ülkemiz halklarının, demokrasi, özgürlük, kardeşlik ve onurlu barışı için yürüttüğümüz mücadele bu gün tarihi bir eşiktedir. Kırk yıllık hareketimizin acılarla dolu geçen bu mücadelesi boşa gitmediği gibi aynen sürdürülemez bir aşamaya da varmış bulunmaktadır. Tarih ve halklarımız bizden dönemin ruhuna uygun bir demokratik çözümü ve barışı talep etmektedir. Bu temelde tarihi Dolmabahçe Sarayında, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklerasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.

Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim. Umarım ilkesel mutabakata en kısa sürede varıp Parlamento üyeleri ve İzleme Heyetinden teşkil edilen bir Hakikat ve Yüzleşme komisyonundan geçerek bu kongreyi başarıyla realize etme durumunu yaşarız. Bu kongremizle birlikte artık yeni dönem başlamaktadır. Bu yeni dönemde, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde özgür ve eşit Anayasal yurttaşlık temelinde demokratik kimlik sahibi demokratik toplum olarak, barış içinde ve kardeşçe yaşama sürecine giriyoruz. Böylelikle 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin çatışmalarla dolu geçmişini aşıp gerçek barış ve evrensel demokrasi kriterleri ile örülmüş bir geleceğe yürüyoruz. Newroz’un gerçek tarihine yaraşan da huzurunuzda böyle bir aşamayı selamlamaktır. Ve lakin ülkemiz ve halklarımız için doğru olan olgular, aynı zamanda kutsallarla dolu bölgemiz için de geçerli olmak durumundadır. Kapitalist emperyalizmin genelde son iki yüz yıllık, özelde son yüz yıllık gerçeği şudur: Ulus devlet milliyetçiliği temelinde etnik ve dini kimlikleri özüne ters biçimde içe doğru kapatıp birbirlerine düşman etmek, yani böl-yönet politikasına uygun olarak varlığını acımasızca günümüze kadar sürdürmek!

Bilmeliyiz ki Ortadoğu üzerindeki emellerinden vazgeçmeyen Emperyalist güçlerin yol açtığı son zorbalık IŞİD görüntüsünde ortaya çıkmıştır. Barbarlığın bile anlamını zorlayan bu örgüt, kadın çocuk demeden, Kürtler, Türkmenler, Araplar, Ezidiler, ve Asuri-Süryaniler başta olmak üzere bütün bölge halklarına ve inançlarına dönük vahşice katliamlar sergiledi.

Artık gün bu acımasız ve yıkıcı tarihi sonlandırıp gerçek geçmişimize uygun barış, kardeşlik ve demokrasiye geçiş yapma günüdür. Doğru bildiğim ve inancım gereği; çatışmacı, tüketici, yıkıcı milliyetçiliğin doğurduğu ulus devletleri demokratik siyasetle aşarak açık demokratik kimliklerle bir ortaklaşmaya geçmenin mecburiyetidir. Bunun için ulus devletleri kendi içinde demokratik siyasetle demokratik ortaklaşmanın yeni bir türünü gerçekleştirmeye ve yine ulus devletleri kendi aralarında Ortadoğu’nun demokratik ortak evini inşa etmeye çağırıyorum.

Ayrıca bugün vesilesiyle mahşeri topluluğunuzun ezici çoğunluğunu teşkil eden özgürlüğe kanat çırpan kadınları ve gençleri önümüzdeki dönemin ekonomik, sosyal, siyasal ve güvenlik alanlarında özgürlük ve eşitlik mücadelesinde en aktif bir biçimde yer almaya ve başarmaya çağırıyorum. Ayrıyeten hem bölgemiz için hem de uluslararası dünya için büyük anlamı olan Kobani direnişini ve zaferini selamlıyorum. Bu temelde gelişen ‚Eşme ruhunu‘ halklarımız arasında yeni tarihin sembolü olarak selamlıyorum. Yukarıda belirlemeye çalıştığım tüm bu saptamalar tek cümleyle tarihimizin ve güncelliğimizin toplum olarak yeniden revizyonu, restorasyonu ve yeniden inşası için değerli bir çağrıdır.

Tekrar bu tarihi Newroz’un şahsınızda tüm insanlık için büyük hayırlara vesile olması dileğiyle selamlıyorum.

Yaşasın Newroz, Yaşasın Halkların Kardeşliği…“

KURDİ

JI HEMÛ GELÊN ME RE;

Ez Newroza hemû gel û dostên me yên li cem aşitî, wekhevî, azadî û demokrasiyê sekinîne silav dikim.

Qeyrana polîtîkayên neolîberal ên ku kapîtalîzma emperyalist û hevkarên wê yên herêmî li ser hemû dinyayê ferz kirine, di welat û herêma me de, bi awayeke wêranker tê jiyîn. Cûdahiyên olî û nîjadî yên çand û gelên me, di nav vê qeyranê de, bi şerên nasnameyan yên bê merhemet û bê wate tên tunekirin. Ne nirxên me yên dîrokî, ne yên nûjen, ne jî yên wijdanî û sîyasî ji vê tabloyê re, tu carî nikare bêdeng û bêhistiyar bimîne. berovajiyê vê, mudahaleyeke lezgîn, berpirsiyariya me yên yeqînîyên olî, sîyasî û exlaqî ye.

Têkoşîna ku me ji bo demokrasî, azadî, biratî û aşitiya birûmet a gelên welatê me, meşand; îro di şêmûgeke dîrokî de ye. Têkoşîna tevgera me ya çil salan a ku bi êşan dagirtî ye weke ku vala neçû, hatiye merhaleyeke wisa ku nikare bi heman awayî bê meşandin. Dîrok û gelên me, ji me, çareseriya demokratik û aştiyeke li gorî rihê serdemê dixwazin. Li ser vê bingehê, di Qonaxa Dîrokî ya Dolma Bahçeyê de, bi bingeha deklerasyona ji deh xalan pêk tê ya ku ji aliye me hemûyan ve, bi awayeke fermî hat îlankirin; em bi destpêkirina pêvajoyeke nû re, rû bi rû ne.

Bi pêkhatina mutebaqata li ser rêgezan a ku Deklerasyon ferz dike; PKK têkoşîna ku teqrîben çil sal in li dijî Tirkiyeyê meşandin û ji sîlehê pêk dihat, bi dawî bikin; ji bo stratejî û taktîkên xwe yên sîyasî û civakî yên li gorî rihê serdemê diyar bikin, ez, lidarxistina kongreyekê, pêwîst û dîrokî dibinim. Ez hêvî dikim ku di demeke herî kin de, em xwe bigihînin mutebaqata rêgezî û bi derbasbûna ji komisyona ku bi nunerên parlamentoyê û ji lijneya şopandinê pêk tê, emê bi awayeke serkeftî realîzekirina vê kongreyê bijîn. Bi vê kongreya me, êdî serdemeke nû dest pê dike. Di vê serdema nû de, di nav Komara Tirkiyeyê de, bi bingeha welatîtiya makezagonî, wek civakeke demokratîk û xwedî nasnameya demokratîk, em dikevin pêvajoya jiyana bi biratiyê ya di nav aştiyê de.

Bi vî awayî em, ji ser paşxaneya Komara Tirkiyeyê ya 90 salî ku bi pevçûnan tije ye, gav davêjin û ber bi pêşerojeke ku bi aşitîyeke rasteqîn û bi krîterên demokratîk ên gerdûnî hatiye honandin ve dimeşin. Tişta ku li dîroka rasteqîn a Newrozê tê jî, di hizûra we de, silavkirina merhaleyeke wisan e. Lê bele, diyardeyên ku ji bo welatê me û gele me rast in, divê, di heman demê de, ji bo herêma me ya bi pîroziyan tije ye jî, derbasbar be. Rastiya kapîtalîzma emperyalist ya bi giştî dused salên dawî, bi taybetî jî ya sed salî ev e ku li ser bingeha neteweperestiya netewedewletiyê, nasnameyên nijadî û olî, bi awayeke li dijî cewherê xwe, ber bi hindurê xwe ve tewandin û ji hev re kirin dijmin; yanê li gorî politikaya perçe bike û bi rê ve bibe, hebûna xwe bi awayeke bê merhamet heta roja îro anî!

Divê em bizanin ku hêzên emperyalîst ên ku dev ji emelên xwe yên li ser Rojhilata navîn bernedane, zordariya wan a herî dawiyê bi şikilê DAÎŞ’ê derketiye holê. Ev rêxistina ku wateya hovitiyê jî, bê wate dihêle; bêyî ku bibêje ev, jin û zarok in, di serî de Kurd, Tirkmen, Ereb, Êzîdî û Asûrî-Suryanî, li dijî hemû gel û yeqinîyên herêmê, komkujiyên hovane pêk anîn.

Roj ew roje ku, vê dîroka bê merhamet û wêranker bi dawî bikin û derbasî aşitî, biratî û demokrasiyê ya ku li gorî paşxaneya me ya rasteqîn bibin. A ku ez rast dibînim û ya ku li gorî baweriya min e, eve ku netewedewletên ku, neteweperestiya wêranker, tuneker, pevçûner aniye dinyayê, jê bihartina bi sîyaseta demokratik, bi nasnameyên demokratik ên vekirî re, neçariya derbasbûna hevpariyekê ye. Ji bo vê yekê, ez bang li netewedewletan dikim ku bila di nav xwe de, bi sîyaseta demokratîk, cureyeke nû ya hevpariya demokratîk pêk bînin û dîsa netewedewlet bila di navbera xwe de, mala hevpar a demokratîk a Rojhilata Navîn ava bikin.

Bê vê, bi sedema îro, ez bang li xort û jinên ku ji bo azadiyê perwaz didin dikim, ku piraniya civata we ya mehşerî pêk tînin, bila di têkoşîna wekhevî û azadiyê de, di qadên aborî, civakî, siyasî û ewlehiyê yên serdema li ber me de, bi awayekî herî çalak cih bigirin û bi ser bikevin. Derveyî vê, ez silav li berxwedan û serkeftina Kobanê dikim ku hem ji bo herêma me hem jî ji bo dinyaya navneteweyî wateyeke xwe ya mezin heye. Li ser vê bingehê, ez silav li ‘‘Rihê Eşmeyê’’ dikim ku wek remza dîroka nû ya di navbera gelên me de ye. Hemû van tespîtên ku min hewl da ku ez li jor diyar bikim; heke bi hevokekê bibêjim: ev, ji bo wek civak ji nû ve revizyon, restorasyon û ji nû ve avakirina dîrok û rojaneyîtiyê bangeke hêja ye.

Careke din, ez di şexsê vê Newroza dîrokî de, bi daxwaza, ji bo hemû mirovatiyê bibe sedema xêrên mezin, silav dikim.

Bijî Newroz, Bijî Biratiya Gelan…

———————————————

ENGLISH

TO ALL OUR PEOPLE;

I am greeting the Newroz of all our people and friends who take sides with peace, equality, freedom, and democracy.

The crisis which is caused by neoliberal policies imposed to whole World by imperialist capitalism and its despotic local collabarator takes effect on our region and country. In this crisis environment, ethnic and religional differences of our people and cultures are being disappeared by meaningless and brutal identy wars. Neither our historical nor modern, neither our conscience nor our political values keep silent and can be desperate against this political landscape. On the contrary an urgent intervention is our religional, political and moral responsibility.

Our struggle for democracy, freedom, fraternity and honorouble peace of our counrty’s people is now on historical step. This struggle of our forty years movement which is painfull did not come to nothing but now is on the stage which can not be maintained with the same way. History and our people demand democratic solution and peace which is proper for soul of time of us. In this base, we are faced with mission to start the new process in the basis of ten articles which are officially declared in historical Dolmabahçe Sarayı.

With the agreement on principles under declaration, I see the historically and necessarily to hold a congress to stop the armed struggle which is carried by PKK against the Turkish Republic nearly 40 years and to set the societal strategies and tactics which are suitable for new period. I hope that come to principal agreement in the short time and through the truth and reconcilition commision which based on parliament members and from monitoring council, to hold this congress with successfully realization. Anymore, with our this congress the new period starts. In this new period, we are entering the new process in the Turkish Republic in the base of free and equal constitutional citizenship as a democratic society with democratic identity in the peace and live fraternal. In this way to get over the 90 years Rebuclic history which is full of conflicts, we are walking to future with knitted real paece and universal democratic ctriterias. The real history of Newroz is to greet of this process in the precences of yours. However, the facts which are right for our country and our people, at the same time they should be valid for our region which was full of sacred. The reality of capitalist imperialism in generally last two hundred, especially one hundred years is: In the basis of nation state nationalism to set ethnic and religional identities against each others, I mean it exists its being according to policy of divide and impera until now!

We should know that, the last brutality of imperalist powers who do not give up their ambitions on the Middle East come out in the image of ISIS. This organization force the meaning of brutality, slaughtered Kurdish, Turcoman, Arabian, Ezidies and Assyrian people without saying women and children.

Anymore, the day is the day to terminate this brutal and disastrous and to change over the fraternity and democracy which are suitable for our past. In my belief the necessity to move easement with open democratic identities to get over the nation sates which are caused by confrontional, exhausting, disastorus nationalism with the democratic policy. For this, I call the nation states to perform the new type of democratic easement with the democratic policy and again I call the nation states to build new democratic collective house of Middle East in themselves. Besides, today I call the women and youngs who beat the wings for freedom who are overwhelming majority of your overcrowded to be succesfull in economic, social and political and securuty space of forthcoming period. Besides, I am greeting the resistance and victory of Kobani which has great meaning for our region and also for the international World. In this base, I am greeting the “Soul of Eşme” which has been improved as a kind of symbol of new history. These fixations which I have determined above are, the precious calling for the societal rebuild, revision and restoration for our history and contemporary in one sentence.

Again, I am greeting this historical Newroz in front of yours for all the people of the World.

Long live Newroz.

Long live fraternity of People

TO ALL OUR PEOPLE;


TO ALL OUR PEOPLE;

von Abdullah ÖCALAN
Abdullah_Öcalan
I am greeting the Newroz of all our people and friends who take sides with peace, equality, freedom, and democracy.

The crisis which is caused by neoliberal policies imposed to whole World by imperialist capitalism and its despotic local collabarator takes effect on our region and country. In this crisis environment, ethnic and religional differences of our people and cultures are being disappeared by meaningless and brutal identy wars. Neither our historical nor modern, neither our conscience nor our political values keep silent and can be desperate against this political landscape. On the contrary an urgent intervention is our religional, political and moral responsibility.

Our struggle for democracy, freedom, fraternity and honorouble peace of our counrty’s people is now on historical step. This struggle of our forty years movement which is painfull did not come to nothing but now is on the stage which can not be maintained with the same way. History and our people demand democratic solution and peace which is proper for soul of time of us. In this base, we are faced with mission to start the new process in the basis of ten articles which are officially declared in historical Dolmabahçe Sarayı.

With the agreement on principles under declaration, I see the historically and necessarily to hold a congress to stop the armed struggle which is carried by PKK against the Turkish Republic nearly 40 years and to set the societal strategies and tactics which are suitable for new period. I hope that come to principal agreement in the short time and through the truth and reconcilition commision which based on parliament members and from monitoring council, to hold this congress with successfully realization. Anymore, with our this congress the new period starts. In this new period, we are entering the new process in the Turkish Republic in the base of free and equal constitutional citizenship as a democratic society with democratic identity in the peace and live fraternal. In this way to get over the 90 years Rebuclic history which is full of conflicts, we are walking to future with knitted real paece and universal democratic ctriterias. The real history of Newroz is to greet of this process in the precences of yours. However, the facts which are right for our country and our people, at the same time they should be valid for our region which was full of sacred. The reality of capitalist imperialism in generally last two hundred, especially one hundred years is: In the basis of nation state nationalism to set ethnic and religional identities against each others, I mean it exists its being according to policy of divide and impera until now!

We should know that, the last brutality of imperalist powers who do not give up their ambitions on the Middle East come out in the image of ISIS. This organization force the meaning of brutality, slaughtered Kurdish, Turcoman, Arabian, Ezidies and Assyrian people without saying women and children.

Anymore, the day is the day to terminate this brutal and disastrous and to change over the fraternity and democracy which are suitable for our past. In my belief the necessity to move easement with open democratic identities to get over the nation sates which are caused by confrontional, exhausting, disastorus nationalism with the democratic policy. For this, I call the nation states to perform the new type of democratic easement with the democratic policy and again I call the nation states to build new democratic collective house of Middle East in themselves. Besides, today I call the women and youngs who beat the wings for freedom who are overwhelming majority of your overcrowded to be succesfull in economic, social and political and securuty space of forthcoming period. Besides, I am greeting the resistance and victory of Kobani which has great meaning for our region and also for the international World. In this base, I am greeting the “Soul of Eşme” which has been improved as a kind of symbol of new history. These fixations which I have determined above are, the precious calling for the societal rebuild, revision and restoration for our history and contemporary in one sentence.

Again, I am greeting this historical Newroz in front of yours for all the people of the World.

Long live Newroz.

Long live fraternity of People

Nevruz’da siyasi vicdan


Nevruz’da siyasi vicdan
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
th Barışın gelip kirli savaşların bitmesi gerekir, hep böyle düşündüm böyle yaşadım bundan sonra da böyle olmaya devam edeceğim. Dindarların dinini rahatça yaşayabilmeleri, yobazların safsatadan kurtulabilmeleri için, din üzerinden siyaset yapılmasını istemiyorum. Rahmetli Şehid Şeyh Saidi Efendiyi severiz, sayarız, biliriz, ama bu tavrımız aklımızı Kürt olarak kiraya vermeyi gerektirmez Seni ne ilgilendirir yazma, açıklama, yazıyorsun da neyi değiştiriyorsun, artık anla, güç ve kudret sahipleriyle baş edemezsin; çekil kenara hayatını yaşa, diyor içimde bir ezgi. Tam ıssızlığa çekilmeyi düşünürken, öyle şeyler oluyor ki, yazmamak için vicdansız olmak gerekiyor.

1.) Atatürk’ün CHP’sinin bugünkü hali

Mustafa Kemal bir Osmanlı paşasıydı ve Osmanlıyı yıktı. 3 Mart 1924 ‚te de kabul edilen bir yasayla, halifelik kaldırdı, ileride saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için hanedan üyelerinin de yurt dışına çıkarılmalarını mecliste kabul ettirtti. Demek istediğim bir insanın geçmişteki kimliği gelecekteki eylemlerinin teminatı değildir.

Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’nin şimdiki genel müdürü Kemal Kılıçdaroğlu, Elazığ’ın Palo ilçesinde Ali Septi türbesi ve Alirıza Septioğlu’nun kabrini ziyaret etmiş. Türbeler varsa ziyaretçileri de olacaktır. Bu ziyaretçiler acaba hangi amaçla buraları ziyaret etmektedir? Bunları kesin olarak bilemeyiz ama genellikle halk arasında iş ve eş bulma, sınav kazanma ve sınıf geçme gibi dünyevi amaçlar için yapıldığı kanaati hakimdir. Şeyh Ali Septi türbenin içinde kan ağlıyor. Mustafa Kemalin ismini alan Kemal Kılıçdaroğlu’da Palo’daki bu mezarlardan umut bekliyor.
Hey gidi dünya ne diyelim, Kılıçdaroğlu siyasi çıkarını Septioğlu türbesinden beklediği için, hem CHP ye zarar veriyor ve hem de sefihdir. Atatürk görse ne diyecek acaba?, sorusunun cevabını CHP’liler verse iyi olur düşüncesindeyim.

CHP’nin küçük marjinal sol partilerle ve Türbelerle ittifakı seçim sonucuna etki etmez. CHP seçimleri şimdiden kaybetmiş görünüyor. Ne diyeyim türbe üzerinden siyaset yapılmasını istemiyorum.

2.) HDP’in Erzurum’daki durumu ve Demirtaş’ın güzafı

2011 Genel seçimlerinde BDP Bağımsız Adayı Sebahattin YILMAZ Erzurum genelinde 33.300 oy aldı, vekil olabilmek için yeterli oy alamadı. HDP’in Erzurum oyları takriben bu an için 35.000 civarında olsa bile, 2015 seçimlerinde HDP Erzurum’dan 56.000 civarında oy almadığı sürece meclise giremez. HDP Erzurum’da listenin birinci sırasını halkın makul görebileceği bir arkadaşa vermelidir, aksi HDP’in karşısına Erzurum’da bağımsızdan Kürdi aday çıkar. Ummadık taş baş yarar atasözü vardır, bu atasözünden Demirtaş kendisine dersler çıkarmalıdır.

İnsanlara karşı asla ön yargılı olunmamalıdır. İnsanları küçük görmeden onları aşağılamadan onlarında başarılı olabileceklerini göz ardı etmemek gerekir.

Fakat ne yapıyor bizim Demirtaş? Kendisini sevimsiz yapıyor. Cumhurbaşkanı’na “Seni Başkan yaptırmayacağız” diyor. Arzu Erdoğral ise bugünkü yazısında Demirtaş’ın bu sözünü irdeliyor, ona hitaben diyorki;

’’Tek cümle ile sevdiğin kelimesin Demirtaş!
Yeni ergenliğe girmiş çocuklar gibi özgüven patlaması yaşayan bir Demirtaş ile karşı karşıyayız…
“Kürt halkının tamamını temsil ediyoruz” iddiasından yüksek bir sıçrayışla kendini milletin yerine koyan bir had bilmezlik örneği olarak sahnelere çok hızlı bir çıkış yapan Demirtaş, şan eğitimi almadığı için nasıl böğürdüğünün farkına bile varmadı.
Üst akıl tarafından eline sıkıştırılan tek cümlelik metnin dublaj sanatçılığına soyunarak bu ülkenin Cumhurbaşkanı’na “Seni Başkan yaptırmayacağız” diyen Demirtaş’ın müsamere çocuğu tavırları da tam anlamıyla komediydi.
Biz biliyoruz ki Selahattin Demirtaş’a bu cümleyi söyleten dış güçler ittifakı Erdoğan-Davutoğlu liderliğindeki Yeni Türkiye’den oldukça rahatsızlar.’’
Şimdi Demirtaş Arzu Erdoğral’a onun yukardaki bu cümlelerinden dolayı cevap vere bilirimi, bence çok zor.
Hele birde buna işi bittikten sonra şirketlerindeki basına yansıyan yolsuzluk iddiaları nedeniyle Tayyip Erdoğan’ın kullanıp attığı Mir Dengir Fırat’la yapılan flörtü ’de eklersek, bizimde açıklayarak sormamız gereken çok soru var?

3.) Velahısl

Bizler kısır mikrofon siyasetçiliğini alkışlayacak köle ruhlu insan değiliz.

Bir Partiyi ihya edecek geniş görüşlülük, biz bir aileyiz vizyonudur. Bir partiyi mahvedecek vizyon ise biz kaç kişiyiz vizyonudur.

Dünya var olduğundan bu yana, hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Dünyada olan olayların sonucunun ne olduğunu anladığımızda, ülkemizdeki tüm siyasi gelişmelerin nedenini daha iyi anlarız. Dolaysıyla Kürt sorununun çözümü bağlamında genel olarak duruşumuz dengeli ve bütüncül olmak zorundadır.

Demirtaş ise böyle davranmıyor, Sayın Abdullah Öcalan’dan giderek uzaklaşıyor ve Öcalan karşıtı cephenin idolü haline dönüşüyor.

Seul
서울 20.03.2015

Karl Marks’ın mezarı başında yapılan konuşma


Karl Marks’ın mezarı başında yapılan konuşma…
csm_karl-marx-AA_01_f0fe23553b
Friedrich Engels’in Karl Marks’ın mezarı başında yaptığı konuşmayı, Marks’ın ölüm yıldönümü vesilesiyle okurlarımıza sunuyoruz…

“Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!”

14 Mart günü, öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu. Ancak iki dakika yalnız bıraktıktan sonra, odaya girince, onu koltuğunda rahat rahat, ama sonsuzluğa dek, uyumuş bulduk.

Avrupa ve Amerika militan proletaryasının bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, tarihsel bilimin bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, ölçülemez. Bu devin ölümü ile bırakılan boşluk, kendini duyumsatmakta gecikmeyecek.

Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını, yani insanların, siyaset, bilim, sanat, din, vb. ile uğraşabilmelerinden önce, ilkin yemeleri, içmeleri, barınmaları ve giyinmeleri gerektiği; bunun sonucu, maddi ilksel yaşama araçlarının üretimi ve, böylece, bir halk ya da bir dönemin her iktisadi gelişme derecesinin, devlet kurumlarının, hukuksal görüşlerin, sanatın ve hatta sözkonusu insanların dinsel fikirlerinin üzerinde gelişmiş bulundukları temeli oluşturdukları ve, buna göre, bütün bunların şimdiye değin yapıldığı gibi değil, ama tersine, bu temele dayanarak açıklamak gerektiği yolundaki, daha önce ideolojik bir saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o temel olguyu buldu.

Ama hepsi bu değil. Marx günümüz kapitalist üretim tarzı ile onun sonucu olan burjuva toplumun özel hareket yasasını da buldu. Artı-değerin bulunması, sonunda, bu konuyu aydınlattı; oysa, burjuva iktisatçıların olduğu kadar sosyalist eleştiricilerin de daha önceki bütün araştırmaları, karanlıklar içinde yitip gitmişlerdi.

Bu türlü iki bulgu koca bir yaşam için yeterdi. Kendisine böyle bir tek buluş yapma nasip olana ne mutlu! Ama Marx araştırmada bulunduğu her alanda (bu alanların sayısı çoktur ve bir teki bile yüzeysel irdelemelerin konusu olmamıştır), hatta matematik alanında bile, özgün buluşlar yaptı.

Bilim adamı olarak, buydu. Ama onun etkinliğinde asıl önemli olan, hiç de bu değildi. Marx için bilim, tarihi etkinliğe geçiren bir güç, devrimci bir güçtü. Pratik uygulamasının düşünülmesi belki de olanaksız olan herhangi bir teorik bilimdeki bir bulgudan duyabileceği sevinç ne denli katıksız olursa olsun, sanayi için, ya da genel olarak tarihsel gelişme için doğrudan doğruya devrimci bir önem taşıyan bir bulgu sözkonusu olduğu zaman duyduğu sevinç bambaşkaydı. Böylece Marx, elektrik alanındaki bulguların gelişmesini ve, daha şu son günlerde, Marcel Deprez’in çalışmalarını çok dikkatli bir biçimde izliyordu.

Çünkü Marx, her şeyden önce bir devrimciydi. Kapitalist toplum ile onun yaratmış bulunduğu devlet kurumlarının yıkılmasına şu ya da bu biçimde katkıda bulunmak, kendi öz durumunun ve gereksinmelerinin bilincini, kendi kurtuluş koşullarının bilincini kendisine ilk onun vermiş bulunduğu modern proletaryanın kurtuluşuna yardımda bulunmak, onun gerçek yönelimi işte buydu. Savaşım onun en sevdiği alandı. Ender görülür bir tutku, bir direngenlik ve bir başarı ile savaştı o. 1842’de birinci Rheinische Zeitung’a, 1844’te Paris’teki Worwärts’a, 1847’de Brüksel’deki Deutsche-Brüsseler-Zeitung’a, 1848-1849’da Neue Rheinische Zeitung’a 1852’den 1861’e değin New York Tribune’e katkı, ayrıca, bir sürü kavga broşürünün yayınlanması, tüm yapıtının doruğu olan büyük Uluslararası Emekçiler Derneği’nin kuruluşuna değin Paris, Brüksel ve Londra’da çalışma, işte, eğer başka hiçbir şey yapmasaydı bile, yapıcısının gurur duyabileceği sonuçlar.

Marx, işte bu yüzden zamanının en sevilmeyen ve en çok karaçalınan adamı oldu. Mutlakiyetçi olduğu kadar cumhuriyetçi hükümetler de kovdular onu; tutucu burjuvalar ile aşırı demokratlar onu karaçalma ve kargışlara boğmakta birbirleri ile yarışıyorlardı. O bütün bunları, hiç aldırmaksızın, örümcek ağları gibi yolunun dışına atıyor ve ancak çok zorunlu durumlarda yanıtlıyordu. Sibirya madenlerinden Kaliforniya’ya değin, Avrupa ve Amerika’nın her yanına dağılmış, tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış, sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden söyleyebilirim ki, onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi, ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu.

Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!

17 Mart 1883 günü Highgate’de Engels tarafından İngilizce yapılan konuşma

(Marks-Engels: Seçme Yapıtlar,
Cilt: 3, s:196-198, Birinci Baskı, Sol Yayınları, Aralık 1979)

Deutschlands „Beihilfe zum Völkermord“


armenier110~_v-modPremiumHalb
Massenmord an Armeniern vor 100 Jahren
Deutschlands „Beihilfe zum Völkermord“
Stand: 20.02.2015 05:22 Uhr

Icon facebook Icon Twitter Icon Google+ Icon Briefumschlag Icon Drucker
Während des Ersten Weltkriegs starben Hunderttausende armenische Christen im Osmanischen Reich. Was wusste der deutsche Verbündete über den Massenmord? Sehr viel, ist der Autor Jürgen Gottschlich überzeugt. Berlin seien die eigenen Kriegsziele aber wichtiger gewesen.

Von Reinhard Baumgarten, ARD-Hörfunkstudio Istanbul

Was wusste Deutschland? Was tat Berlin? Das Kaiserreich und das Osmanische Reich waren während des Völkermordes an den Armeniern Verbündete. Sie waren Waffenbrüder als in Ostanatolien Hunderttausende armenische Christen starben.

Aus der Korrespondenz deutscher Offiziere und Diplomaten mit dem Auswärtigen Amt in Berlin werde deutlich, dass die Deutschen über die Ereignisse im Bilde waren, stellt der Publizist Aydin Engin fest. Er sagt: „Man kann nicht sicher behaupten, die Deutschen hätten die Deportation geplant und umgesetzt. Aber sicher ist, dass sie es wussten, weggesehen und sich auf die Seite des Osmanischen Reiches geschlagen haben.“

Enge Zusammenarbeit zwischen dem Kaiserreich und dem Osmanischen Reich

Der deutsche Einfluss auf die Regierung war groß: Generalstabschef der türkischen Streitkräfte war General Friedrich Bronsart von Schellendorf. Operationschef des türkischen Heeres war Otto von Feldmann. Der deutsche Marineattaché Hans Human war eng mit dem allmächtigen Kriegsminister und Deportationsbefürworter Enver Pascha befreundet.

So eng war die Freundschaft, sagt der Buchautor Jürgen Gottschlich, dass er ihn jederzeit überall aufsuchen konnte. „Human war durchdrungen davon, ein gemeinsames deutsch-türkisches Projekt sei die Grundlage für Deutschlands ‚Platz an der Sonne'“, erläutert Gottschlich in Hinblick auf die damalige Kolonialpolitik nach dem Vorbild Großbritanniens und Frankreich. Marineattaché Human habe das Potenzial des Osmanischen Reiches besser als alle andern gekannt, ist der Autor überzeugt.

Zusammen mit den „Jungtürken“ könne Deutschland zur Weltmacht werden, habe Human gedacht. Für dieses Projekt habe Human gelebt – und war offenbar bereit, den Massenmord hinzunehmen. „In einer ganz zynischen Anmerkung zu einem Bericht eines deutschen Konsuls aus Mossul, der sich darüber aufgeregt hat, wie die Leichen den Tigris runterkamen, schrieb Human an den Rand: ‚Ja, ist hart, aber nützlich.'“

Tod von Armeniern „hart aber nützlich“

Der massenhafte Tod christlicher Armenier sei „hart aber nützlich“ – diese handschriftliche Bemerkung hat Jürgen Gottschlich auf einem Dokument im deutschen Militärarchiv in Freiburg gefunden. Dort hat der 60-jährige Türkei-Korrespondent der „tageszeitung“ unzählige Briefe, Dokumente und Depeschen deutscher Diplomaten und Militärs gesichtet, die vor 100 Jahren Dienst im Osmanischen Reich taten.

„Es gab eine deutsche Beteiligung bei der Planung der Deportation. Die Deutschen haben das politisch abgewehrt. Sie haben die Deportation und Vernichtung, die ihre osmanischen Partner durchgeführt haben, politisch gedeckt und geschützt“, ist der Journalist überzeugt. Im entscheidenden Moment hätten sie den türkischen Autoritäten sagen können „Hört auf damit“. Aber sie hätten es nicht gemacht, weil sie Angst gehabt hätten, die eigenen Kriegsziele zu gefährden, so Gottschlich. „Sie hätten das stoppen können.“

Völkermord oder Deportation?

Die Türkei verwahrt sich bis heute entschieden gegen den Vorwurf des Völkermords. In den Wirren des Ersten Weltkriegs habe es viele Tote gegeben – Armenier und Muslime. Niemand habe Armenier absichtlich ins Verderben geschickt.

Der türkische Publizist Aydin Engin widerspricht diesen Aussagen: „Nein, nein, nein. Das war reine Absicht. Geplant.“ Der Plan habe nicht darin bestanden, die Armenier mit Kind und Kegel zu vernichten, sondern sie mit Mann und Maus aus ihren angestammten Siedlungsgebieten zu entfernen, führt Engin aus. Während der Deportation seien unzählige Menschen ausgeraubt und erschlagen worden, Frauen wurden vergewaltigt, Kinder geraubt.

jerewan104~_v-videowebl

Die armenische Hauptstadt Jerewan. Im Hintergrund der Berg Ararat, der in der Türkei liegt. | Bildquelle: dpagalerieSollten die Armenier vernichtet oder „nur“ deportiert werden? Blick auf die armenische Hauptstadt Jerewan. Im Hintergrund der Berg Ararat, der in der Türkei liegt.
„Ich glaube nicht, dass es den Plan gab, die Armenier während der Deportationsmärsche zu töten. Jedenfalls gibt es dazu keine Dokumente. Wichtig war der Obrigkeit, sie aus Anatolien zu vertreiben. Sie wurden in die syrische Wüste bei Deir Zor geführt. Die Armenier wurden nicht daran gehindert, von Deir Zor aus nach Libanon und Jordanien und von dort aus weiter nach Europa und in die USA auszureisen. Alles, was man wollte, war, dass sie Anatolien verlassen. Das war das Ziel.“

„Bevölkerungsaustausch“ mit Griechenland

Diese Politik sei schon vor dem Krieg geplant worden, erklärt dazu der türkische Historiker Taner Akçam. „Es war keine Politik des Völkermords. Es war keine Politik der totalen Auslöschung von Christen. Es war eine Politik, Mittel und Wege zu finden, um die Christen Anatoliens loszuwerden. Im Fall der Griechen war das leicht. Da ist ein Land, du steckst sie auf Schiffe und schickst sie nach Griechenland.“

Diese Vertreibung geschah dann nach dem griechisch-türkischen Krieg Anfang der 1920er-Jahre im Zuge eines „Bevölkerungsaustauschs“. Griechen aus Anatolien gingen nach Griechenland, Türken aus Griechenland in die Türkei.

Vor dem Ersten Weltkrieg lag der christliche Bevölkerungsanteil Anatoliens bei 25 bis 30 Prozent – also etwa vier bis fünf Millionen Menschen. Im 19. Jahrhundert hatte das Osmanische Reich rund 60 Prozent seines Herrschaftsgebiets eingebüßt. Während der Balkankriege 1912 und 1913 verlor es dann mehr als 80 Prozent seiner europäischen Gebiete. Dort lebten mehrheitlich Christen und die ansässigen Muslime wurden von den neuen Machhabern in großer Zahl Richtung Kleinasien vertrieben. Die in Istanbul herrschende Partei für Einheit und Fortschritt befürchtete Schlimmstes für den anatolischen Kern des schrumpfenden Reiches.

Christen als „Tumor“ im Osmanischen Reich

„Nach dem Verlust des Balkans glaubten sie, die Zeit sei nun reif für das gleiche Szenario in Anatolien, wo eine große christliche Minderheit beheimatet war“, so Akçam. Die Christen Anatoliens seien als potenzielle Gefahr angesehen worden, der man entschieden begegnen müsse. Die Armenier hätten ursprünglich nach Russland abgeschoben werden sollen. Doch Russland war Kriegsgegner und die osmanischen Kriegsherren hätten gefürchtet, die Armenier würden sich der russischen Armee anschließen, meint der türkische Historiker.

„Sie haben den Begriff ‚interner Tumor‘ benutzt. Als wäre ein Bakterium im Körper, das entfernt werden müsste“, sagt Akçam. „Sie waren zunehmend davon überzeugt, dass die Tolerierung der osmanischen Christen zum nationalen Zusammenbruch führen würde. Dann haben sie durch eine Reihe von Entscheidungen die ethno-religiöse Homogenisierung Anatoliens beschlossen.“

armenier104~_v-videowebl

Armenische Christen vor der Heilig-Kreuz-Kirche auf Aghtamar | Bildquelle: dpagalerieDie Beziehungen zwischen der Türkei und Armenien sind noch immer konfliktreich. Es gibt auch Entspannungssignale: 2010 durften Armenier in der Heilig-Kreuz-Kirche auf Aghtamar eine Messe feiern. (Archiv)
Berlin war informiert

Die Deutschen am Bosporus seien voll im Bilde über den Tod Hunderttausender Armenier gewesen, sagt Autor Gottschlich. Der deutsche Botschafter Hans Freiherr von Wangenheim habe Warnrufe, Protestenoten und Depeschen aus vielen osmanischen Städten erhalten.

„Wenn man vorsichtig ist, kann man sagen, dass Wangenheim zu Beginn im April 1915, als die Deportationen gesetzlich verankert wurden, noch davon ausgegangen ist, dass es wirklich darum ging, Leute aus der Kriegszone zu deportieren, sie wirklich woanders anzusiedeln, aber nicht umzubringen“, so Gottschlich. Dies habe sich aber nach zwei Monaten geändert. Dies habe Wangenheim auch in Briefen ans Auswärtige Amt und auch an den Reichskanzler formuliert. Wörtlich habe der Diplomat im Juli 1915 geschrieben: „Man muss davon ausgehen, dass das, was da passiert, auf die Vernichtung der armenischen Rasse abzielt.“

Berlin reagierte nicht. Die deutsche Führung hatte Angst, einen Verbündeten zu verlieren. Man führte in Europa einen Zweifrontenkrieg und brauchte die Front im Nahen Osten zur eigenen Entlastung. Ein Ausscheren des Osmanischen Reiches wäre ein schlimmer Schlag für die deutschen Kriegsziele gewesen.

Metternich regte Sanktionen an

Doch es regte sich auch Widerstand gegen die Ignoranz in Berlin. Nachdem von Wangenheim gestorben war kam Paul Graf Metternich als Botschafter an den Bosporus. Dieser habe vorgeschlagen, der osmanischen Führung Sanktionen anzudrohen, wenn die Vernichtung nicht gestoppt werden, erzählt Gottschlich. Außernminister Gottlieb von Jagow sei nicht abgeneigt gewesen, aber Reichskanzler Theobald von Bethmann Hollweg sei strikt dagegen gewesen.

Gottschlich führt aus: „Metternich war anders als Wangenheim. Er hat tatsächlich versucht, den Völkermord zu stoppen. Er war vorher in London Botschafter gewesen. Er guckte mehr aus der anglo-amerikanischen Perspektive auf den Konflikt, wusste um die Proteste in der westlichen Welt gegen den Genozid und wollte wirklich, dass die Deutschen den stoppen.“ Metternich habe entsprechende Vorschläge gemacht, sei in Berlin aber von ganz oben ausgebremst worden – von Reichskanzler Bethmann Hollweg. Dieser habe wohl gedacht: „Wieso sollen wir uns mit unseren Bündnispartnern anlegen, um Armenier zu retten? Das machen wir auf gar keinen Fall. Wir brauchen die Türken.“

Reichsführung verfolgte „Größeres“

Nur wenige Deutsche setzten sich für die zum Tode verdammten Armenier ein. Unter ihnen stach Johannes Lepsius hervor, der Sohn des berühmten Ägyptologen Karl Lepsius. „Er hat sich sehr stark dafür eingesetzt, dass man in Berlin erkennen sollte, dass die Armenier auch ein wichtiger Bündnispartner für das deutsche Projekt sein könnten. Er war kein Kriegsgegner. Lepsius fand es aus christlichen Gründen, aber gleichzeitig auch politisch völlig unklug, sich an der Vernichtung der Armenier zu beteiligen“, sagt der „taz“-Korrespondent Gottschlich. Lepsius sei aber mit seinen Versuchen „völlig aufgelaufen“.

Deutschland, folgert Gottschlich in seinem Buch „Behilfe zum Völkermord“ hätte das politische Gewicht sowie wirtschaftliche und militärische Argumente gehabt, das Massensterben der Armenier zu stoppen. Die Reichsführung aber glaubte, Größeres verfolgen zu müssen. Der Mord an den Armeniern erschien nicht nur Hans Human als „hart, aber nützlich“.

Deutschlands Beihilfe zum Völkermord an den Armeniern
R. Baumgarten, ARD Istanbul
20.02.2015 00:49 Uhr

Download der Audiodatei Mehr zu diesem Thema:
Erdogan spricht Armeniern Beileid aus, 23.04.2014
Deutschlands Verwicklung in den Völkermord, R. Baumgarten, ARD Istanbul | audio