ÖCALAN VE “ATANMIŞLAR”


ÖCALAN VE “ATANMIŞLAR”
396529_220658678030318_290887275_n
Mihrac Ural – 26 Eylül 2014 / Cuma – Kesab

“Atanmışlar” dedim onlara. Kürt yasal siyasal sahnesinin aktörleri. AKP kuyruğunda dolaşan Suriye’nin yeminli düşmanları, Lazkiye’ye yayılmayı düşünün Yeni-Osmanlı kuyrukçusu Kürt siyasal şahsiyetler ve onların Türki uşşak makamından üçüncü sınıf Kürt medyasının borazancıları, oklavayı bu kez Başkan Öcalan’dan yediler.

Öcalan, akılla, tarihi tecrübeyle Kürt halkı adına siyaset yaptı. Türk devleti ve hükümetlerini dize getirerek bu siyasi yol haritasını güçlüce yürüttü. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama gerçek budur. Öcalan, kendi kuşağının liderleriyle birlikte, atanmışlara hayatlarında üretemeyecekleri fırsatları sundu. Onlar hep hazıra kondu durdu. Açılım sürecinin rehavetiyle on yılların mücadelesi atanmışların elinde sulandırıldı, AKP kuyruğuna takılı bir sarhoş haline getirildi. Öcalan, boşuna “benden intikam mı alıyorsunuz ?”demiyor. Öcalan üretiyor atanmışlar tüketiyor yerlerinin hakkını vermiyor; “belediye başkanı milletvekili olmak istiyor, milletvekili bakan olmak istiyor. Ama bulunduğu yerin hakkını vermiyor”

Atanmışlar şu an tedirgin, zevk-i sefalarını sona erdirecek Öcalan ve Karayılan çıkışlarıyla sarsılıyor. Bu sarsıntı atanmışların yeminli Suriye düşmanlıklarına kadar uzanacağını buradan belirteceğim. Bu notu da düşsünler. Komşu Suriye’ye karşı yürüttükleri ahlaksız politika da onurlu Kürt siyasal liderleri tarafından başlarına çalınacaktır. Zaman sözlerime kefil olsun.

Kürt siyasal temsilciliğinde asiller ve atanmışlar ayrımını yaptığımda çoğu Kürt dostum “bu da nereden çıktı” dedi: seçilen halkın oylarıyla, seçimle seçilmiyor mu dedi? Benim anlattığı ise başkaydı. Bunlar Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kadim sıralarından gelmiyor sonradan atanarak bur yerlere geliyor diye ayrım yaptım. Kürt halkının bölgeyi yakından tanımış deneyleriyle olayları içselleştirmiş liderleriyle sonradan gelme atınmış siyasal şahsiyetleri arasında farka dikkat çektim. Atanmışların kaçınılmaz olarak AKP kuyruğunda Erdoğan diktatörlüğüne biat edeceği kaygısını ifade ettim. Açılım süreci denilen aldatmacanın öncüleri de bunlar. Bir bakımı Kürt özgürlük ve demokrasi hareketini tasfiye etme amacı taşıyan da bunlardır.

Atanmışların bir çok özelliğini kendi yazılarımda sıraladım. Ancak kendi ehlinden şahit olunca benim bu konuyu onlar adına daha gazla dile getirmemin bir anlamı kalmadı. Başkan Öcalan gerekeni yerli yerince söyledi. Birlikte okuyalım ki, Öcalan hakkında ısrarlı olduğum görüşler ile bu açık eleştiri arasındaki uyum kavransın ve hiç kimse kendini aldatmadan bu gerçekleri görüp yargısız infazlarla ülkemizin gerçek liderlerinin önünü tıkamasın siyasal süreç kendi kimyasının dengeleriyle halkımızı temsil etsin. Öcalan’ın son açıklamaları bunun için önemli bir veridir: Bu aynı zamanda İŞİD’e karşı savaş için önemli bir açıklamadır. Birlikte okuyalım.

http://www.vanbulten.com/m/?id=5783

Advertisements

Terörist IŞİD’la Mücadele


yazicioglu1
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Medeniyet Mezopotamya üzerinden Eski Mısır’a, Yunan’a ve Roma İmparatorluğuna otantik gelişirken, yeniden var olma, ya da yok olma çelişkisi ile karşı karşıya kalan biz Kürtler, tarih boyunca daha mükemmelin peşinde koşmuş, daha gelişmiş bir toplum düzenine kavuşabilmek için her türlü mücadeleyi vererek, olağanüstü çabalar ile, büyük fedakârlıklarda bulunmuş bir halkız. Günümüzde AB’nin, ABD’nin, İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın, Rusya ve Türkiye’nin Ortadoğu da menfaatlerinin çakışmakta olduğunun ’da bilincindeyiz. ’’Türkiye’nin haberi olmadan Ortadoğu’da yaprak kıpırdamaz’’ diksiyonu gerçekleri dile getiren bir telaffuz değildir.

Hepimizin bildiği gibi, dinci terör örgütü IŞİD bataklığı sever, buradan palazlanır. Bakın bu konuda Cübbeli Ahmet Hoca diyor ki; ’’IŞİD haricilerin devamıdır, bunlar cehennem köpekleridir. Bunlar, Hz. Ali’yi bile Allah rızası için öldüren Haricilerin devamıdır. Bunlar çok büyük namussuz ve şerefsizdirler, bunlarda ırz diye bir şey yoktur. Milletin karısını kızını cariye diye görürler. ‚Biz Mücahit’iz biz bu yoldayız‘ diyerek her şeyi yaparlar. Bütün dünyayı ehlisünnete düşman etmek için büyük bir oyun ile karşı karşıyayız. Bunlar ehlisünnet olamaz, ehlisünnet karınca bile ezemez. Sakın bunları cihattır, mücahittir, şehittir diye düşünmeyin, samimi söylüyorum helak olursunuz.
O yolda ölürseniz helak olursunuz’’. Aynen katılıyorum, çünkü İslam Dininde insanları öldürmek yoktur. İslam dini korku, panik ve terör emretmemiştir, tam tersine İslam dini merhamet, sevgi ve tolerans emretmiştir! İslam dini tek ve bir olan yüce Allah’a ibadet edilen bir hayat biçimidir. Bu duruma gelebilmek için ilk evvela bütün yanlış ve sahte ilahları ve ilah yerine geçen her şeyi, hatta bir peygamber dahi olsa, ibadete laik olmadıklarından dolayı, red etmek gerekir.

İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan dinci terörist IŞID örgütüne karşı Türkiye sessiz kalamaz ve kalmamalıdır. Bu ortamda 02 Ekim 2014’de TSK’yı yetkilendirme tezkeresi parlamentoda görüşüldükten sonra hükümet müdahale yetkisi alabilir. IŞID teröristlerine karşı haklı olarak bir kara harekâtı yapılabilir. Ama bu kara harekâtına NATO ve Peşmerğe katılmadığı sürece Türkiye Tekbaş’ına bulaşmaz, çünkü Afganistan’da Sovyetlerin düştüğü tuzağa, Türkiye Ortadoğu‘da düşmez, tarihten ders almıştır. İnsanlık boyutunda Türkiye’nin tavrı bellidir Bundan sonra da elinden geleni yapar.

’’BM Güvenlik Konseyi toplantısına katıldığı New York dönüşü uçakta gazetecilere konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dinci terörist IŞİD örgütüyle mücadeleyle ilgili „Siz böyle bir terör örgütünü sadece hava operasyonuyla bitiremezsiniz. Bir defa mütemmim gücü karadır. Eğer karayla bağlantısı dışında bir de deniz varsa, deniz de buna dâhil olur. Bütün olarak ele almak durumundasınız. Kara esastır; ben tabii asker değilim; ama hava lojistiktir. Karanın gitmediği yer hiçbir zaman kalıcı olmaz“, düşüncesinde. Cumhurbaşkanı bu açıklamaların ’da çok haklı, bölgedeki yeni dinamiklere Türkiye açısından bakıldığında, Suriye ve Irak’taki dinci IŞİD terörü sayesinde enerji havzasındaki nüfus boşaltılırken, Türkiye’ye beş milyondan fazla insanın sürülmesi girişiminin, asıl hedeflerinden birinin Türkiye olduğu açıkta.

IŞİD terör örgütünün işlediği vahşet bölgenin siyasi başarısızlarının hasta düşüncesinin bir ürünüdür. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amerika dönüşü yaptığı açıklamada, „Sınırımız tehdit altına girerse askeri harekât yapılacaktır. TSK bize böyle anlarda gerekli“, belirlemesinde bulundu. IŞİD yenildiğinde ne olacak? Kurtarılan toprakları kim yönetecek? , sorularına Ortadoğu’daki çıkarları acısından emperyalist devlet olan AB ve ABD’leri cevap bulmaya çalışıyor. Küresel güç bölgedeki enerji kaynaklarını ele geçirirken Kürt ulusunun ’da bölgede daimi bir güç olmasını istiyor. Mezopotamya biz Kürt ve Türkiyelilerin sonsuz vatanıdır, dolayısıyla yöneticileri de bizler olmalıyız.

Almanya’nın dinci terör IŞID’a karşı tasarladığı silah nakliyesinin ilk bölümünü Kürdistan’a yollandı. Bunların arasında tanksavar füzeleri, makineli tüfek ve el bombaları bulunuyor. Doğrusu dinci terörle mücadele için Kürdistan’a gönderilen bu silahlar yeterli değildir. Modern silahlara Kürdistan Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyacı vardır. Yoksa Alman Kışlalarında çürümüş silahlara değil. Bu gerçeğin farkında olan Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’de Erbil’e giderek Başkan Mesut Barzani’ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu arada belirtmekte yarar var, çok manidardır ki; von der Leyen herhangi bir askerî sevkiyat uçağı Transall önünde veya Peşmerğeleri tanksavar silahlarıyla eğiten Alman askerleriyle birlikte fotoğraflar çektirmekten ’de kaçındı.

Nedeni şudur;
Alman askerleri sınırlı sayıda bir yerden başka bir yere sevk ediliyor ve günlerden beridir Bulgaristan’da bekletiliyorlardı. Kürdistan’a gönderilen silahlar ise modern olmadığı gibi eski ve gecikmiş bir şekilde yerlerine ulaşıyor. Yani Alman ordusunun kullanmadığı veya kullanmaktan vazgeçtiği silahlar Kürdistan’a gönderiliyor. İşte böyle bir ortamda “Filipinler’deki Ebu Seyyaf grubuna bağlı olan dinci teröristler, Almanya eğer IŞİD milislerine karşı başlatılan operasyonları desteklemeye devam ederse, elindeki iki Alman rehineyi öldüreceği tehdidinde bulundu’’. Bu dinci teröristlerin meydan okumasına Almanya’nın bizzat cevap vermesi şarttır. Cevap verirken Kürtleri kimse kullanmaya kalkmamalıdır. İnsanlık tarihi emperyalistlerin başka halkları kendi çıkarları açısından kullanma çabalarının çeşitli örnekleri ile doludur.

Ortadoğu’da yaşanan olaylar doğrultusunda birçok olumsuz durum, karışıklıklar ya da sorunlar birbirini izlemiş ve her zaman için idealize edilen sürekli barış ve mutluluk ortamı bir türlü gerçekleştirilememiştir.
Sonuç olarak, herhangi bir kara harekâtına NATO ve Peşmerğe katılmadığı sürece Türkiye Tekbaş’ına bulaşmamalıdır.

27.9.2014 Cidde جدة المملكة العربية السعودية

Asıl Oyun Şimdi Başlıyor.


anil-cecen-soylesi2
von Prof.Dr.Anıl Çeçen

İnsanlık tek bir dünya üzerinde yaşamaktadır . Üzerinde yaşam sürdürülen bu gezegenin geçmişi hem tartışmalı konumdaki bir çok farklılığı ,hem de zengin bilgilerle dolu olan bir birikimi günümüze taşımıştır . Bu doğrultuda insanoğlu elde bulunan tarih bilgileri ile geçmişini , sahip olunan coğrafya bilgileri ile de gezegenin üzerindeki yerini belirleme şansına sahip bulunmaktadır . Tarih ve coğrafya ile gezegenin genel durumu belirlenebilmekte ama içinde bulunulan uzay alanı ile de kozmoloji bilimi artık insanlığa yol ve yön gösterebilmektedir . İnsanlık artık üzerinde yaşamını sürdürdüğü dünya gezegeninin uzay denen derin boşluk içinde yer aldığını ve , dünya ile ilgili bütün bilgilerin bundan sonra uzaysal boyutunun diğer bilim dallarını da etkileyebileceği görülmektedir . Bu aşamadan sonra , insanlar en büyük özellikleri olan düşünmeye başladıkları aşamada yeryüzünün tarihi ve coğrafyası ile yetinmeyerek , uzaysal boyutun kozmolojik bilgi birikimi ile de ilgilenmek durumunda kalacaktır . İnsanlar akıp giden zaman süreci içerisinde , bu dünyadan geçip giderken , bulundukları gezegenin tarih ve coğrafya birikimini öncelikle iyi bilecek ve daha sonra da kozmolojik bilgi birikimi ile zaman-uzay -dünya kesişme noktaları ve bağlantılarına göre hareket ederek değerlendirmelerini yapabilecektir . İnsanlık bu bağlamda gerçekliği araştırırken , ya bilgi birikimi ile hareket ederek var olan durumu ya da geleceği bilimsel yöntemlerle belirleyecek ,ya da bilimin yetersiz kaldığı aşamada , var olan bilgi birikiminden hareket ederek duygu ve sezgileriyle oluşturduğu inançları aracılığı ile sorunu çözümleyemeye çalışacaktır .

Evrenin oluşum süreci içerisinde dünya gezegeni de güneş sistemi içinde yerini aldıktan sonra uzun bir süreçten sonra , dünyada mikrobiyolojik oluşumlar ortaya çıkmış ve evrimsel bir süreç içerisinde canlılar dünyası oluştuktan sonra , insanoğlu sahip olduğu beyinsel özellikleri ile diğer canlılardan ayrılarak ve kendi gelişim çizgisine yönelerek , bugünkü modern dünyanın ortaya çıkışını sağlamıştır . Ne var ki , biyolojik oluşumların tamamlanmasından sonraki aşamada , insanların antropolojik yapılanmalara yönelmesiyle toplumsal yaşam düzeni ortaya çıkmıştır . İnsanların toplumsal yaşam düzenine geçişinden sonra nüfusun hızla artmasıyla birlikte , bu toplumların yönetimi sorunu gündeme gelmiştir . Önceleri her toplum kendi kendini yönetebilmenin arayışı içinde olmuş , içine girilen sosyolojik süreçlerde her toplum kendini yönetebilmenin yolunu çeşitli deneyler geçirdikten sonra bulabilmiş ,bazıları da bu konuda başarısız kalınca , başka toplumların hegemonyası altına sürüklenerek dışarıdan yönetilmeye başlanmışlardır . İlkçağlarda başlayan yeni dönemde , başarısız toplumlar her zaman için başarılı toplumların baskı ve hegemonyaları altında kalmışlardır . Zaman ilerledikçe , bu çıkmazı bazı toplumlar aşabilmiş, bazıları da iyice başarısızlığa sürüklenerek silinip gitmişlerdir . İnsanlar arasındaki çekişme toplumsal rekabete dönüşmüş ,toplumsal düzenlerin devletleşmesiyle yeni bir aşamaya gelinince , artık çekişme ve rekabet yarışları devletler arasında gündeme gelmeye başlamıştır .

Asya kıtasında başlayan insanlığın yaşam macerasının geleceğe yönelik bir uygarlık yapılanmasına dönüşmesi ve daha sonra da bu uygarlığın Çin’deki Sarı Irmak ile Hindistan’daki İndüs ırmağı üzerinden dünyanın tam ortasında yer alan Mezopotamya denilen orta su ülkesine doğru ilerlemesiyle birlikte ,kutsal kitaplarda yer alan tarihsel birikim insanlığın geleceğini belirlemek üzere gündeme gelmiştir . Tarihin Sümerlerde başladığını öne süren batılı tarihçiler , Mezopotamya öncesi Asya uygarlıklarını görmezden gelmişler ama daha sonraki aşamada , tek tanrılı dinler kutsal kitaplar aracılığı ile insanlığın gündemine girince , Asya uygarlıklarından gelen bilgi birikimini yansıtan Sümer tabletleri kaynak olarak kullanılmıştır .Uygarlığın beşiği olarak kabül edilen Mezopotamya döneminde , insanlığın ilk yerleşim denemelerinin ortaya çıktığı ve bunların daha sonraki aşamalarda Avrupa kıtasında gündeme gelen uygarlıklar için yön gösterici olduğu görülmüştür . Bugün dünyanın en büyük gücü olarak ABD’nin , Irak’a gelerek işgal etmesi , bazı çevrelerin bakış açıları doğrultusunda , bir anlamda uygarlığın doğduğu topraklara çağdaş uygarlığın son aşamasında geri döndüğü biçiminde yorumlanabilmektedir . Üç büyük dinin çıktığı kutsal topraklara batı uygarlığı her türlü askeri ve teknik birikimi ile çıkarma yaparken ,insanlığın toplu geleceği tartışma ortamına girmektedir . Uygarlık içinden çıktığı bölgeye geri dönerken , dünyanın sonunun gelmesi ile birlikte yeni bir dünya düzeninin kuruluşu da , siyasal gündemin ortasına ana tartışma konusu olarak girmektedir . Geleceğini arayan insanlık , uygarlığın başlangıcına dönüş noktasında ,kendisini yok edebilecek üçüncü cihan savaşı ya da nükleer silahların kullanılması gibi , çok ciddi tehlikeler ile karşı karşıya bulunmaktadır .

Yeniden var olma ya da yok olma çelişkisi ile karşı karşıya kalan insanlık ,tarih boyunca daha iyinin peşinde koşmuş , daha gelişmiş bir toplum düzenine kavuşabilmek için her türlü mücadeleyi vererek , olağanüstü çabalar ile büyük özverilerde bulunmuştur . İnsanlık tarihi böylesine çabaların çeşitli örnekleri ile dolu olmasına rağmen, yaşanan olaylar doğrultusunda bir çok olumsuz durumlar ,karışıklıklar ya da sorunlar birbirini izlemiş ve her zaman için idealize edilen sürekli barış ve mutluluk ortamı bir türlü gerçekleştirilememiştir . Doğal yaşam döneminde birbirinin kurdu olarak sürekli kavga ve çekişme içinde yaşayan insanlık , toplum düzenine geçtikten sonra ,gene istediği gibi düzenli bir barış ortamına ya da güvenlik yapılanmasına sahip olamamıştır . Bir yanda olumlu gelişmeler devam ederken , diğer yandan da sürekli olarak olumsuz gelişmeler öne çıkarak insanlığın siyasal gündemini meşgul etmiştir . Kıskançlık , çekemezlik ve bencillik gibi insanların olumsuz karakter özellikleri , toplumsal barış ve düzenin oluşturulması önünde ,her zaman için en büyük engeller olarak ortaya çıkmışlardır . Olumsuz özellikler insanları birbirinin kurdu haline dönüştürdüğü zaman tam anlamıyla düzensizlik ortamları yaşanmış , böylesine kaos dönemlerini savaşlar ve çatışmalar izlemiştir . Her türlü çatışma ya da çekişmeye rağmen hayat gene devam etmiş ve yıllar geçtikçe insanların nüfusu artmıştır .İnsanların sayısı binlerden yüzbinlere , milyonlara doğru ilerlerken ,genişleyen toplumsal yapıları yönetme konusunda büyük sorunlar çıkmış ve milyonlarca insanı daha kolay ve düzenli bir biçimde yönetebilmenin arayışı aşamasında tek tanrılı dinler insanlık tarihi içindeki yerini almıştır .

İnsanların inanma ihtiyacını karşılama noktasında ortaya çıkan dinler toplumsal yaşama egemen olunca , kamusal alanın yönetiminde din merkezli bir dönem başlamıştır . Önce peygamberler aracılığı ile ortaya çıkan tek tanrılı dinler daha sonraki aşamada papalar ya da halifeler aracılığı ile sürdürülerek , milyonlara varan insan toplumlarının düzenli bir biçimde yönetimi sağlanabilmiştir . Merkezi coğrafyadan ortaya çıkan tek tanrılı dinlerin dünya ülkelerine doğru yayılmasından sonra , insanlık dinler üzerinden yönetilmeye başlanmıştır . Kitlelerin tek tanrılı dinlere bağlanması sağlanınca , üç tek tanrılı din arasındaki çekişmeler ve bazen da çatışmalar dünya tarihini belirleyen olayların gelişmesine giden yolu açmıştır . Asya merkezli dünyayı sonraki aşamada Avrupa merkezli dünya yapılanmasının izlemesiyle ,doğu batı dengelerinde tek tanrılı dinleri öne çıkarmıştır . Yahudiler Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelmesi üzerine bütün dünyaya dağılmışlar ,merkezi coğrafyada ortaya çıkan ikinci tek tanrılı din olarak Hrıstıyanlık ,bütün batı bölgesini işgal ederken , merkezde ortaya çıkan üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlık da ,Orta Doğu ve Asya bölgesinde hızla yaygınlık kazanarak , doğu batı dengelerinin yeniden kurulmasına katkı sağlamıştır . Din faktörü böylece insanlığın yönlendirilmesinde en önemli unsur olarak öne çıkmıştır .

Uygarlık Mezopotamya üzerinden Eski Mısır’a , Yunan’a ve Roma İmparatorluğuna doğru gelişirken , ortaya Avrupa merkezli bir dünya çıkmış ve bu düzende beş yüz yıl küresel düzen yönlendirilmiştir . Dinleri devre dışı bırakan bilimsel devrimlerin Avrupa kıtasında gerçekleşmesi üzerine insanlık bu kıta üzerinden okyanuslara açılmış ve yeryüzünde bulunan beş büyük kıta ele geçirilerek dünyanın her bölgesi , batı Avrupalı sömürge imparatorluklarının eline geçmiştir . İngiltere,Fransa,İspanya gibi üç büyük , Hollanda,Belçika ve Portekiz gibi üç küçük batı Avrupa ülkesi, dünya kıtalarını bölüşerek altı büyük sömürge imparatorluğu aracılığı ile dünyanın yönetilmesini sağlamışlardır . Rönesans ve Reform hareketleri ile aydınlanma çağına giren Avrupa uygarlığı zaman içinde güçlenerek bütün kıtalara egemen olmuş ama aynı zamanda dünya kıtalarının başına bir emperyal hegemonya düzeninin kurulmasına neden olmuştur . Bilimsel devrimlerin getirdiği modernizm akımı , birkaç yüz yıllık gelişme sonucunda modern bir dünyanın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur .Bilim ve hukuk alanındaki pozitif gelişmeler modern bir dünya düzenini çağdaş uygarlık anlamında insanlığa kazandırırken , sömürgecilik daha da ilerlemiş ve batı ülkelerinin kıtalar üzerindeki sömürge düzenleri üzerinden fazlasıyla zenginleşmelerinin yolları açılmıştır . Modernleşme süreci insanlığın dünyasında eşitlik getirmemiş ,aksine sömürgecilik ve emperyalizm üzerinden eşitsizlikçi bir dünya düzeninin ortaya çıkmasına yol açılmıştır . Millattan sonra başlayan uygarlık sürecinde ,insanlık iki bin yıl sonra haksız ve eşitliksiz bir olumsuz duruma sürüklenince iki büyük dünya savaşı kendiliğinden gündeme gelmiştir . Yüzyıllar geçtikce , belirli ülkelerde yaşamını sürdüren insan toplulukları ortak kültür,vatan,din ve ekonomiye sahip olmaya başlamış ve bu yüzden de ulus devletlere giden bir yeni oluşum dönemi gündeme gelmiştir .

Avrupa merkezli dünyada önce Yahudiler ile Hrıstıyanların savaşları , daha sonraki aşamada Müslümanlar ile Hrıstıyanların çatışmaları ve bir süre sonra da mezhep savaşları olarak, Katolikler ile Protestanların birbirlerini yok etmek üzere bir mücadeleye girmeleri üzerine ,yerleşik devlet düzenleri ile insanlığın dünya barışına hiçbir zaman erişemeyeceği gibi bir korku giderek yaygınlık kazanmıştır . Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’daki Yahudi devletini Milat sıralarında yıkması üzerine, gündeme gelen devlet dışı kapalı örgütlenmeler, bugünün gizli dünya devleti oluşumuna doğru giden yolu açmıştır .Süleyman Mabedinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan bir gizli yapılanma olan Tapınak Şövalye’lerini , Sion Kardeşleri izlemiş , daha sonraları da Opus Dei ve İlluminati gibi gizli örgütler üzerinden bir küresel dünya düzeni arayışı , var olan devletler ve imparatorlukların ötesinde geliştirilmeye çalışılmıştır . Bir yandan sömürgecilik devam edip giderken ,diğer yandan da var olan sömürgeler üzerinden evrensel bir ekonomik düzen oluşturularak , bütün insanlık yönetilmek istenmiştir . Avrupa kıtasında oluşan devletlerin yanı sıra diğer kıtalarda da var olan sömürgeler de merkez ülkelere bağlı bir düzen içerisinde yönlendirilmeye çalışılmıştır . Dünya nüfusunun kıtalar üzerinden milyonları geçerek milyarlara ulaşması üzerine , küresel bir düzen oluşturulması giderek zorlaşmıştır .Bir yandan mevcut devletler düzeni ile sorunlar çözülmek istenmiş ama devletler arası çekişmeler yeni bir düzen oluşturulmasını engelledikçe , bu sefer , kapitalist düzenin zenginlerinin kurdukları gizli örgütler , yavaş yavaş dünya devleti görünümünde insiyatif kullanmaya başlamışlardır . Yer altı ya da yer üstü yapılanmalar ile yönlendirilmeye çalışılan dünya halkları ,bekledikleri barış ve mutluluk düzenine hiçbir zaman sürekli olarak sahip olamamışlar , barış dönemlerini her zaman savaşlar izlemiştir . Savaş ve sıcak çatışmalar dünya gündeminden eksik olmayınca , istikrarlı bir evrensel düzen ile beklenen sürekli barış ortamına kavuşulamamıştır .İnsanlar arasında doğal yaşamdan bu yana gelen çekişme ve rekabet , önce toplumsal yapılara daha sonraları da devlet düzenlerine yansıdığı zaman ,sonunda kazançlı çıkabilmek için her türlü oyun ,senaryo ve komplo devreye sokularak zafere ulaşılmak istenmiştir . İnsanlık tarihi böylesine oyun ve senaryoların yer aldığı bir geçmişin olayları ile doludur .

Dinler arası çekişmeler yüzünden dünya barışı gerçekleştirilemeyince , bu kez dinlerin ötesine gidilerek , belirli bölgelerdeki halkların uzun süre birlikte yaşamaktan dolayı kazandıkları yeni yapılanmalar olarak ulus gerçeğinden hareket edilerek bir sonuç elde edilmeye çalışılmıştır .Din kavgasını geride bırakmak üzere laik devlet gerçeği gündeme getirilmiş ,uluslaşma yolu ile insanlar arasındaki din ve mezhep kavgalarının üzerine çıkılmak istenmiştir . Fransız devrimi bu konuda tam bir dönemeç olmuş ,bir Hrıstıyan toplumunda Yahudi örgütlenmesi olarak Jakobenler bir sosyal devrim gerçekleştirerek ,din kavgasına son vermek üzere laik devleti hedefleyen yeni bir rejim anlamında cumhuriyet ilan etmişlerdir . Devletin dinin dışına çıkarılması ve laik bir siyasal yapılanmaya geçiş ile dinsel toplumlar, ulusal topluluklara doğru dönüştürülmüştür . Giderek kalabalıklaşan ülkeler dinler üzerinden yönetilmez bir aşamaya geldiğinde bu kez uluslar gerçeği üzerinden yönlendirilmeye çalışılmıştır . Dine dayanan kutsal imparatorluklar devre dışı bırakılırken ulusal toplum gerçeğine dayanan ulus devletler öne çıkmıştır .İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken , devlet dışı gizli örgütlenmeler daha da güçlenmiş ve uluslar arası kapitalist sistemin zenginleri bu kez üstünlüklerini ulus devletler aracılığı ile dünya halklarına kabül ettirmeye çalışmışlardır .Görünürde ulus devlet düzenleri gelişerek devam ederken , kapitalist sistemin para babaları da kendi aralarında kurdukları gizli örgütleri üzerinden ,siyasal gelişmeler üzerinde etkinliklerini artırarak sürdürmüşlerdir . Devletlerin yanı sıra bu gibi devletimsi yapılanmaların topluma kapalı bir doğrultuda sürdürülmesi ,zaman zaman devletler ile bu gibi örgütleri karşı karşıya getirmiş ve bunun sonucunda da ciddi çatışma olayları yaşanmıştır . Zenginlerin çıkarları ile halkların çıkarlarının karşı karşıya geldiği aşamalarda , devletler üzerine baskılar artırılarak zengin azınlıkların çıkarları doğrultusunda meseleler çözüme kavuşturulmak istenmiştir .

Her insanın diğer insanlar ile rekabet halinde olduğu yaşam düzeninde her zaman için güçlü görünmek zorunda olması gibi , bir benzeri çekişme ortaya çıkarak zamanla hem devletler arası hem de gizli örgütler arası rekabet düzeninde yeni gelişmelere neden olmuştur . Her insanın daha güçlü olarak yaşamını anlamlandırmak eğilimi , devletler için de geçerlilik kazanmış ve her devlet yapısı zaman içerisinde daha da güçlenerek ,diğer devletler ile olan rekabet sürecinde öne geçmiştir . Uluslar arası devletler düzeninde öncelikle her devlet ortaya çıktıktan sonra varlığını güçlendirmeye çalışmış , diğer devletler ile var olan rekabet düzeninde her devlet daha iyi ve güçlü bir konuma gelebilmek üzere yarışa kalkışmıştır . Bu normal çekişme sürecinin ötesinde bir de anormal boyutlarda rekabet öne çıkınca ,devletler birbirlerine karşı çeşitli komplolara girişmişler ya da uygulamaya koydukları farklı senaryolar doğrultusunda birbirlerinin önünü keserek ,çelme atarak ,arkadan vurarak ve de her türlü hukuk dışı yolları zorlayarak sonuç almaya çalışmışlardır . Bu yüzden normal devletlerin ötesine giden derin devlet yapılanmaları da ortaya çıkmış , devletlerin istihbarat servisleri normal haber toplamanın ötesinde operasyonel bir biçimde yapılanarak, her türlü hukuk dışı eylemin uygulamaya konulmasında , görünmeyen derin devlet misyonunu oynamaya başlamıştır . Özellikle , küresel dünya hegemonyası peşinde koşan batının önde gelen emperyalist devletlerinin ,kendi aralarında sömürge savaşlarını yürütürken ,hukuk dışı yollara saparak kendi üstünlüklerini diğer ülkelere zorla kabül ettirme çabası içinde, akla gelebilecek her türlü hukuk dışı senaryoları kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirebilmek için uğraştıkları , zaman içinde yayınlanan anı kitapları ya da araştırmalar aracılığı ile kesinlik kazanmıştır . Amaca giden her yolu mübah gören bir Makyavelist zihniyetin, hem devletlerde hem de devlet dışı örgütlerde ana prensip haline gelmesi yüzünden, dünya ve insanlık bir türlü kalıcı bir barış düzenine ulaşamamıştır .

Batılı sömürge imparatorlukları arasındaki kıtalar üzerinde egemen olabilme doğrultusundaki çekişmeler dünyayı birinci cihan savaşına götürmüş ,kıtaları fetheden batılılar dünyanın merkezi coğrafyasına doğru bir hegemonya girişimi başlattıkları aşamada , üç doğu imparatorluğunu ortadan kaldıracak bir dünya savaşını insanlığın gündemine zorla dayatmışlardır . Savaş sonrasında doğu imparatorlukları ortadan kalkarken , batının sömürge imparatorlukları da dağılma aşamasına gelmiştir .Yirminci yüzyıla girerken var olan yirmi devlet , bu yüzyıldan çıkarken iki yüz devlet haline gelmiş ve böylece ulusalcılık akımları sayesinde imparatorlukların yerini ulus devletler almıştır .Uluslararası düzende ulus devletler arasındaki çekişmeler de çeşitli sorunlara yol açmış , her ulus devlet önce varlığını koruma doğrultusunda kendisini güçlendirmeye çalışmıştır . Güçlenen ulus devletler, daha sonraki aşamalarda kendi bölgesindeki diğer devletler üzerinde etki ve baskısını artırmaya çalışmıştır . Her ulus devlet diğerleri ile rekabete girerken , büyük ulus devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde rekabete girerek ,bunları kendilerine bağlayabilmenin yollarını aramışlardır . Büyük ulus devletler komşuları üzerinde hegemonya kurarak yeni bir tür sömürge imparatorluğunu kendi çevrelerinde oluşturabilmenin yollarını ararken , bazıları da çeşitli senaryolar doğrultusunda dünyanın diğer kıtaları üzerindeki devletler ile yakın ilişkiler oluşturarak ,geleceğe yönelik imparatorluk arayışlarının örneklerini ortaya koymuşlardır . Ulus devletlerin çekişmeleri zamanla küçük ve zayıf olanların tasfiyesine giden yolu açmış , orta boy ulus devletler ise , ayakta kalabilmek için daha da güçlenerek büyüyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır . Orta boy ulus devletler sahip oldukları jeopolitik konumlarını küresel gelişmeler karşısında iyi ve doğru değerlendirebildikleri aşamada büyüyebilmişler, aksi durumda giderek zayıflayarak yeniden sömürgeleşme bataklığına düşmüşlerdir .

Orta çağ sonrasında bütün dünyaya egemen olan batı sömürgeciliğinin temsilcisi olan büyük devletler , aradan geçen zaman dilimi içinde bağımsızlık kazanan eski sömürgelerini ellerinde tutabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişler , eskiden olduğu gibi yakın ilişkileri ve bağlantıları yeni dönemlerde de sürdürebilmenin yollarını aramışlardır . Devlet kapitalizminin ötesinde batılı ülkelerin şirketleri fazlasıyla büyüyerek ,dünya sahnesine çıkmışlar ve kendi devletlerinin desteği ile şirket emperyalizmi olarak piyasa kapitalizmini yer kürenin bütün halklarına ve ülkelerine yeni emperyal düzen olarak dayatmışlardır . Bu doğrultuda , dünya ülkelerinin hem maddelerine ve enerji kaynaklarına uluslar arası tekeller el koyarken, çeşitli senaryolar ve komplolar sahneye konulabilmiştir . Uluslar arası bir bakır tekeli olan İTT şirketi , Şili’nin bakır madenlerine el koymak isteyince , sosyalist yönetimi iktidardan indirmek üzere darbe senaryosu düzenlenebiliyor , genel kurmay başkanı darbe senaryosuna direnince , onu bir trafik kazasıyla bertaraf edebilmenin yolu bulunup ,istihbarat servislerinin aracılığı ile sosyalist yönetimi işbaşından uzaklaştıracak darbenin önü açılabiliyordu .Yirminci yüzyılda Asya ve Afrika ülkelerinin bütün yer altı kaynaklarına el konulurken ,her ülke için ayrı bir senaryo hazırlanıyor , dünyanın bütün ülkeleri ile ilgili bütün bilgiler toplanarak düşünce kuruluşlarında her ülke için en uygun senaryolar üretilerek , bu gibi planları uygulayacak işbirlikçi politikacılar, ya mevcutlar içinden işbirlikçi kadrolar olarak seçiliyor, ya da bu doğrultuda yetenekli gençler bulunarak batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yetiştirildikten sonra devreye sokularak yeni sömürge düzenleri bu tür taşeronlar aracılığı ile kurulabiliyordu . Özellikle dünya enerji sorunu , enerji kaynakları bol olan ülkeler üzerinden çözülmek istendiği için , doğalgaz ve petrol sahibi ülkelerde çok uluslu enerji şirketlerinin çıkarlarını gerçekleştirecek senaryolar hazırlanarak uygulama alanlarına aktarılabiliyordu . Orta Doğu bölgesi bu konuda en önde gelen çekişme ve sıcak çatışma alanı olarak enerji kavgasının ana merkezi konumuna geliyordu . Enerji tekeli olan şirketler , kaynaklara el koyabilmek için her yolu denerken , darbeler ve savaşlar birbirini izliyordu . Yirminci yüzyılın başlarında merkezi alana İngiltere ve Fransa imparatorlukları kendi çıkarları doğrultusunda biçim veriyorlardı . İkinci dünya savaşı sonrasında , savaşın galibi olan Amerika Birleşik Devletleri bölgeye gelerek Nato üzerinden yerleşiyor ve daha sonra da iki bin yıllık rüya olan İsrail’i kurdurarak , kutsal topraklar ilan edilen merkezi alana farklı bir biçim vermeye yöneliyordu . Bu nedenle , Büyük Orta Doğu projesi ABD’nin bölgeye geldiği yıl ,Büyük İsrail projesi de bu devletin kurulduğu sene başlatılıyordu . Sovyetler Birliği varken geçerli olan soğuk savaş döneminde ABD-İsrail ikilisi geleceğe dönük planlarını gizli gizli Türkiye ve bölge devletleri üzerinden yürütürken , küreselleşme aşamasına gelinmesinden sonra daha açık yollara giderek ,merkezi alanı Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm ortaklığının hegemonyası altına sokabilmenin girişimlerini, birbiri ardı sıra bölge halklarını zorlayıcı bir biçimde gündeme getiriyorlardı . Lübnan’ın Bekaa vadisini terör merkezi yapan bu ortaklık sonucunda ,İsrail’in beka sorununun çözümü için bütün bölge ülkelerinin başına terör belası sardırılıyordu . Terör ile bölge düzeni çökertilerek gelecekte ABD-İsrail ikilisinin planları doğrultusunda bir yeni yapılanma oluşturulmak isteniyordu . Terörü kullanmasını iyi bilen ABD-İsrail ikilisi merkezi alanın ötesine giderek tüm Müslüman ülkeler ile Asya ve Afrika devletlerinin işgal ettiği topraklarda her türlü terörü ve savaşı geçerli bir hale getiriyorlardı . Terör emperyalizmin en büyük silahı olurken , yeniden sömürgeleştirmek istenilen ülkelerin halkları da yok pahasına ölüme mahkum ediliyorlardı .

Emperyal güçler, tam bir dünya hegemonyası için, dünya halklarını korkutma ve sindirme doğrultusunda terörü en büyük silah olarak acımasızca kullanıyorlardı .Terör onlar için oyuncak olduğundan , Orta Doğu bölgesi ve İslam dünyasına kolayca saldırabilmek üzere kendilerini mağdur duruma düşürecek II Eylül saldırılarını da ,gene kendi kendilerine yaparak dünya kamuoyunu aldatabilmenin yollarını arıyorlardı . Önceleri çok korkan , geçmişten gelen pasifliğini bir türlü kaldırıp atamayan dünya halkları önceleri bu oyunlara kanmışlar , televizyon programları ile Hollwood üzerinden insanlık Siyonizmin emelleri doğrultusunda kandırılmaya ve de uyutulmaya çalışılmıştır . Birbiri ardı sıra yaşanan olaylar ,artık gerçekleri gün ışığına çıkarınca mızrak çuvala sığmamaya başlamış ve gerçekler belirginleşince dünya kamuoyu uyanarak , batı emperyalizmi ve Siyonizm ortaklığının suçunu görebilmiştir . Dünya enerji kaynaklarının toplandığı yer olan merkezi coğrafyada bir düzen kurmuş olan eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa ikilisine karşı ,yeni emperyalistler olarak ABD ve İsrail ikilisi yeni siyasal senaryolar ile devreye girmişlerdir . Terörün yetmediği yerde savaş ,sıcak çatışmaların yetersiz kaldığı aşamalarda ekonomik kriz ve siyasal baskı yöntemleri ile emperyalizm sürekli olarak sonuç almaya çalışmış ve bu yüzden de milyonlarca masum insan katledilmiştir .Zengin iş adamlarının masalarının önünde dünya küresi ile oynadıkları gibi ,emperyalizm ve Siyonizm ikilisi de bütün dünya devletleri ve halkları ile oynamayı adet haline getirmişlerdir . Gizli dünya devletinin kurucusu olan büyük patronlar her zaman için kendi devletlerine emirler vererek ,her türlü saldırganlığı beş kıta üzerinde sergilerken ,uluslar arası ilişkiler artık bir oyun haline gelmiştir .Batılı ülkeler bu aşamadan sonra daha da ileri giderek ,oyun teorileri oluşturmuşlar ve uluslar arası alanda hangi oyunları oynarlarsa daha fazla kazançlı çıkabileceklerinin hesaplarını yapmışlardır . Her emperyal güç dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada genel durum tespiti yaparak , en üst düzeyde çıkarlarını korumak ve daha fazla kazanabilmek üzere her türlü senaryo üzerinden çeşitli oyunları hedefledikleri ülkelerin, ya da halkların başına çorap ağı gibi örerek sonuç almak istemişlerdir . Onların bu oyunculuğu yüzünden dünya halklarının başı beladan hiçbir zaman kurtulamamıştır .

Yirminci yüzyılın başlarında batılı emperyalistlerin Orta Doğu’ya gelerek merkezi alanda çekişme içine girmesine,uluslar arası ilişkiler dalında Büyük Oyun adı verilmiştir .Eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye gelirken , diğer emperyal güçler olan Almanya ve Rusya ,bu duruma karşı çıkmaya başlamışlar ve böylece , dünyanın merkezinde kendi hegemonyasını kurmak isteyen emperyal güçler arasında bir Büyük Oyun oynanmaya başlamıştır . İkinci dünya savaşının galibi olarak ABD’nin merkeze gelmesi ve iki bin yıl sonra üçüncü kez İsrail devletini kurdurmasıyla ,yüz yıl önce başlamış olan Büyük Oyun yeniden sahnelenmeye başlamıştır .Uluslararası ilişkiler devletler arasında geliştirildiği için , her devletin sahip olduğu jeopolitik konumu ve özel durumları ,ilişkilerin gelişmesinde belirleyici olmaktadır . Her devlet bu nedenle kendi ülkesinin merkezi gücü olarak ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirerek, bunları uygulamak ve diploması yolu ile de bu yaklaşımlarını uluslar arası alanda tanıtarak ,kendi etkinlik alanını genişletmek doğrultusunda yaygınlaştırmak zorundadır . Bu nedenle kendini bilen her devlet kendi plan ve programlarını belirli senaryolar doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışır . Kendi merkezi gücünü koruyamayan ya da iç bünyesinde paralel devlet yapılanmalarının oluşumunu önleyemeyen devletler ise, emperyalistlerin taşeronu ya da sömürgesi olmaktan kurtulamazlar . Oyun kuran her büyük devlet , kendi oluşturduğu senaryoda küçük ve orta boy devletleri diğer büyük güçlere karşı kullanabilmenin hesaplarını yaparak adımlarını atmaktadır . Bu yüzden de , küçük ve orta boy devletler büyük güçlerin ve emperyal devletlerin çekişme ve çatışma alanı konumundadır . Çatışmaların çok şiddetli bir aşamaya geldiği noktada ise ,dünyanın her yeri emperyalist devletler için savaş alanı olarak öne çıkmaktadır .

Birinci dünya savaşı ile beraber dünya politikaları Avrasya bölgesine gelerek kilitlenince , İstanbul’un doğusunda başlayan çekişmeler ve rekabet düzeni tam anlamıyla bitmeyen bir oyun olarak öne çıkmıştır . Bu alanda oyunlar başlamış ama bitmemiş , soğuk savaş döneminde devam ettiği gibi küreselleşme aşamasında da oyunlar başka biçimlerde devam ettirilerek ,sahnelenen oyunlar, giderek bir Büyük Oyun’a dönüşmüştür .Avrupa kıtasının ortalarından başlayan çekişme macerası doğuya doğru açılım olarak anlaşılmış , Asya’nın her bölgesi batı ülkelerinin doğuya açılışının başlıca konusu haline gelmiştir . Osmanlı,Rus ve Avusturya –Macaristan İmparatorluklarının çöküşü ile ortaya çıkan otorite boşluğu alanlarında batılı devletler kendi hegemonyalarını kurabilmenin arayışı içinde olmuşlar ve bu yüzden de iki cihan savaşı aracılığı ile büyük bir çatışma dönemi yaşamışlardır . Birinci dünya savaşı imparatorlukları ortadan kaldırınca eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye yerleşmişler , ikinci dünya savaşı sonrasında ise ABD ve İsrail ikilisinin merkezi alana gelmesiyle beraber de ciddi biri çekişme yaşandığı için , bitmeyen oyun her aşamada tırmandırılarak bir Büyük Oyuna dönüştürülmüştür . Orta Doğu ülkelerinden bölgeye giren emperyal güçler , Kafkasya ve Hazar’a doğru ilerlemeye başlayınca , Orta Asya ve çevresi Büyük Oyun’un ana hedefi haline gelmiştir .Bu aşamada , Rusya’da gerçekleştirilen Sovyet devrimi , Büyük Oyun’u bir süre için durdurarak yarım yüzyıllık bir statüko oluşturunca ,bölgede sakinlik sağlanabilmiştir . Demirperde uygulaması , batılı güçlerin doğu bölgelerine ulaşmasını önleyebilmek üzere ideolojik imparatorluğa yaptırılan bir uygulama olmuştur . Yeni emperyalistler olan ABD ve Yahudi lobileri İngiltere,Fransa ve Almanya’nın önlerini kesmek üzere Sovyet devrimine dolaylı yollardan destek sağlayarak , Büyük Oyun’un soğuk savaş döneminde de sürdürülmesini sağlamışlardır .Osmanlı topraklarını ele geçiren İngiltere ve Fransa ikilisi , Kafkaslar bölgesinden Rusya’ya tam girme aşamasına geldiği noktada , New York Yahudi lobisinin verdiği yüzbinlerce dolar ile Kızıl Ordu kurdurularak , Alman destekli Osmanlı ordusunun Azerbaycan’dan çıkartılması sağlanabilmiştir .Sarıkamış’ta 90 bin asker bu kavga yüzünden şehit olmuştur .Amerika’nın dolaylı desteği ile ,eski emperyalistlerin Rusya’yı ele geçirmesi önlenerek , yeni emperyalistlerin gelecekte , merkezi alanı ele geçirmesini hazırlayacak bir geçiş dönemi soğuk savaş süreci olarak devreye sokulmuştur .

Sovyetler Birliği’ni zamanı gelince bir tek kurşun atmadan , insan hakları emperyalizmi ile dağıtan Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ikilisi ,Demirperde kalkınca Orta Doğu üzerinden Orta Asya’ya doğru geçişin girişimlerini gündeme getirmiştir .Ne var ki , çeyrek asırlık zorlamalara rağmen tek merkezli dünyayı ABD bir süper güç olarak kuramayınca , Rusya,Çin,Hindistan ve Brezilya gibi dört büyük devlet yeni emperyal merkezler olarak bir araya gelerek ,ABD öncülüğündeki batılı ülkeler hegemonyasına karşı savaş açmışlardır . Yeni gelinen noktada artık batılı güçlere karşı doğulu güçler de bir denge unsuru olarak ortaya çıkmışlardır . Dünya nüfusunun yarısının yaşadığı Çin ve Hindistan gibi ülkelerin büyüklüğü karşısında batı ekonomisi doğuya doğru kalmaya başlamış ,dünya topraklarının altıda birini sınırları içinde kontrol eden Rusya Federasyonu yeni süper güç olarak ,tüm batılı güçlere meydan okuyarak hegemonya alanını genişletmeye başlamıştır . Daha önceleri batının büyük devletleri arasında sürdürülen hegemonya çekişmeleri bitmeyen bir büyük oyun olarak devam ederken , şimdi ortaya çıkan doğunun ve güneyin dört büyük emperyalist gücü ,bitmeyen büyük oyunun daha da büyümesine giden yolu açmışlardır . İran,Endonezya,Nijerya,Meksika ,Güney Afrika gibi ikinci derece büyük ülkeler de ,yarışma alanına yeni merkezler olarak girince , ortalık iyice karışmış ve bitmeyen oyun iyice büyüyerek dev bir kapışma sürecine doğru dünyayı sürüklemiştir .

Yeni dönemde her büyük devlet kendi bölgesinin tam patronu olmak istemekte , arada kalan bölgelerde ise diğer güçlere karşı ön planda yer alarak, buralar da da etkinlik alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar . Yeni emperyal güçler eskileri ile takışıp dururken , doğu güçlerinin de devreye girmesiyle birlikte tam anlamıyla bir büyük oyun dünya sahnesinde oynanır hale gelmiştir . Şimdiye kadar oynanan büyük oyunları geride bırakacak düzeyde bir yeni büyük oyun, küresel imparatorluk peşinde koşan ABD-İsrail ikilisi tarafından sahneye konulmaktadır . Rusya’nın Kırım’ı işgal ederek Tatarları tasfiyeye yönelmesi ile , bunu izleyen günlerde Işid isimli Neocon destekli aşırı terör örgütünün Musul’dan Türkleri tasfiye etmesiyle içine girilen yeni dönemde , merkezi coğrafyanın hem kuzey bölgesi hem de güney sahasında sıcak savaş tehlikeleri tırmandırılmaya başlanmıştır . Rusya’nın elinden eski hegemonya sahasını almak , Çin’in Avrasya bölgesine girişini önlemek , Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelmelerine izin vermemek , Arap dünyasını eskisine oranla daha fazla parçalı bir yapıya getirmek ,Hindistan’ı bulunduğu yarım adaya hapsetmek ,diğer büyük devletlerin dünya ülkeleri üzerinde etkinliklerini artırma girişimlerinin önünü kesmek ,bütün dünyayı ABD-İsrail ortaklığında yeni bir küresel imparatorluğa dönüştürmek üzere , Atlantik okyanusunun doğu ve batı kıyılarında yeni senaryolar hazırlanmakta ve şimdiye kadar oynanan büyük oyun bu doğrultuda en büyük oyuna dönüştürülerek,bütün dünya küresel sermayenin diktatörlük düzeni altına alınmaya çalışılmaktadır . Avrasya satranç tahtasında her büyük güç kendi oyununu oynayarak merkezi coğrafya hegemonyası peşinde koşarken ,şimdiye kadar oynanan büyük oyun tam anlamıyla bir büyük satranç çekişmesine dönüştürülmektedir . Asıl büyük oyunun Avrasya satranç tahtası üzerinde bir büyük satranç maçına dönüştüğü bu aşamada ,satrancın ortaya çıktığı Hindistan ile ,ruletin Rus ruletine dönüştüğü Rusya ve ilk uygarlığın sarı ırmak kenarlarında doğduğu Çin gibi üç büyük Asya gücünün , son sözü söyleyebileceği yeni bir dünyaya doğru gezegenin yol aldığı görülmektedir . Sekiz milyarlık bir dünyanın yönetim sorumluluğunu üstlenmek istemeyen batılı emperyalistler , Avrasya alanında bir üçüncü dünya savaşını büyük oyunun yeni senaryosu olarak devreye sokmaya çalışmaktadırlar . Dünya halkları ve bütün insanlık böylesine bir büyük oyunun getirdiği tehditler ile karşı karşıyadır . İnsanlığın birleşmesiyle bu tür bir felaket önlenebilecektir .

Rehinelerin dönüşü ve üzgünler orkestrası


ozlemalbayrak_buyuk09c9593c

von ÖZLEM ALBAYRAK

IŞİD’in elindeki rehinelerin sağ salim Türkiye’ye dönmüş olması, beklendiği üzere birilerini memnun etmedi, memnun etmemek bir yana, üzdü. Beklendiği üzere diyorum, zira aynı oyuncuların Olimpiyatlar Türkiye’ye verilmediğinde de sevinçten neredeyse zil takıp oynamışlığı vardı. FBI’ın CIA’e operasyon çekmesi ne kadar tuhaf bir ihtimalse, bazılarının MİT TIR’larına kurduğu pusu o derece doğal karşılandı, hatta Türkiye’nin El Kaide destekçiliğine gösterge kılındı. Çifte kavrulmuş bu art niyetin sahipleri, elbette devletin ve MİT’in başarısını tescilleyen rehine operasyonuna da kulp takmadan duracak değildi.

Durmadılar da…

Önce ‚rehineler ne karşılığında geri alındı?‘ ve benzeri sorular geldi. Kürt meselesinin çözümünü ‚Güneydoğu’yu Kürtlere verdiler‘ kabulüyle açıklayanlara göre, IŞİD’e de bir şeyler verilmiş olmalıydı. Aslında alttan alta ima ettikleri şey, ‚IŞİD’e verilenler, 49 insanın canına değer mi bari?’ydi. Vatandaşın canını değerli addetmeyen yönetim ve algı biçimlerini burada sıralayacak değilim; fakat bunun günümüz devlet ve siyaset dünyasında bir karşılığının olmadığını ifade etmek gerekiyor.

Gerekiyor ki, Türkiye hükümetinin itibarını içeride ve dışarıda MİT üzerinden sıfırlamak isteyen, hükümeti uluslararası suç şebekeleriyle, terör örgütleriyle ilişkiliymiş gibi göstermeye çalışanların, bu ülkeye gözümüzün gördüğü, aklımızın yettiğinden çok daha büyük zararlar vermeye kalkıştığı anlaşılsın. Gerekiyor ki, Erdoğan ve hükümetin ebedi düşmanı olmaya yemin etmiş gibi davranan kesimlerin neden hiçbir zaman tatmin olmadığı ortaya çıksın. Rehinelerin kurtulmuş olmasının verdiği kıvanç ve sevincin bütün toplumun ortak paydası olması gerekirken, neden fidye, takas sorularının havada uçuştuğu, neden MİT’in ‚yabancı istihbarat örgütlerinden yardım almadığı‘ ve daha bir dolu açıklama yapmak zorunda kaldığı netleşsin.

Rehine operasyonunu CIA’in yaptığını savunan Şamil Tayyar’dı. Tayyar, ABD’nin, Türkiye’nin IŞİD’e karşı operasyona katılmama yolundaki en sağlam gerekçesini elinden almak için CIA yoluyla rehineleri kurtardığı şeklinde bir akıl yürütmede bulunmuş olabilir. Ancak, her akıl yürütme her zaman doğru sonuçları vermeyebileceği gibi; Türkiye, rehineleri kurtulmuş ve CIA yoluyla kurtulmuş olsa dahi ABD’ye IŞİD operasyonu konusunda rest çekme hakkına sahiptir.

Çünkü, evet inandık ve tasdik ettik ki, IŞİD’in yöntemleri İslami değildir, insanlıkla da ilgili değildir. Ama bu durum, şu an IŞİD hedeflerini vurma halinde olan ABD’nin ahlaki olarak haksızlığını temize çekmeye yetecek derecede güçlü derecede bir vahşet değildir. Çünkü biz ve dünyanın geri kalanı; vahşetin çok daha büyüğünü geçtiğimiz Ramazan ayında Gazze’de bebekler üzerinde işlenirken gördük. Çünkü bir yandan evrensel değerler, insan hakları diye diye Doğu’ya hak ve adalet diskuru çekenler; o günlerde suspusken, şimdi birkaç ABD vatandaşı öldürüldü ve Obama’ya birkaç tehdit savruldu diye aslan kesilmesi pek de evrensel değerlerle açıklanabilecek türden hareketler değil. Bir kere tutarlı değil, nesnel değil, samimi değil.

Ancak, burası Türkiye; yukarıda sıraladığım gerekçelerle Batı dünyasının Doğu karşısındaki çifte standardını eleştirenler direkt IŞİD’çi olmakla, IŞİD’i telin ediyormuş gibi yapıp alttan alta kafa kesen bu insanları desteklemekle de suçlanabilir.

Suçlanıyor da…

Türk vatandaşı olan rehineler IŞİD’in elindeyken hükümet IŞİD destekçiliğiyle itham ediliyordu, rehineler kurtarıldıktan sonra aynı argümanlarla ve aynı tavırla itham ediliyor. Oysa IŞİD’i oluşturan şartların müsebbibi Türkiye değil, bölgedeki sosyo-politik zeminin sorumlusunun kim olduğu ortada. Saddam’ın öldürdüğü Iraklı sayısı kaçtır bilmiyoruz sözgelimi, ancak Amerika’nın bölgeyi işgali sırasında ve sonrasında kaç Iraklı’nın canından olduğunu biliyoruz; 2 milyon. İşgal sonrası Irak’ta mezhepçi Maliki yönetimini destekleyerek Sünnilere karşı ayrımcılığın kapısını aralayan da aynı aktördü. Mezhepçi politikalardan ve diskriminasyondan bunalmış Ortadoğu Sünnilerinin, IŞİD gibi vahşi bir yapılanmayı bile destekler noktaya gelmesi; bu örgüte taban desteği sağlaması; yer yer meşruiyet bile atfetmesi –bazılarının iddia ettiği gibi- Türkiye’nin ‚yanlış politikalarının‘ sonucu değil.

Türkiye’nin tek yaptığı, Ezidisi, Sünnisi, Şiisi, Kürdü demedem can havliyle sınırına dayanıp yardım isteyene kapısını açması… Tek başına üstelik…

Gerisini Ortadoğu’da mezhepçiliği körükleyenlerle, Türkiyeli olup Türkiye düşmanlığı yapanlar düşünsün.

IŞID’a karşı MİT’in operasyonu


th
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Batıda yetişen gençlerin sosyal durumu çok kötü, ’’kayıp nesil’’ olarak ifade edebileceğimiz bu durum bazı AB ülkelerinde 24 yaşın altındaki her beş gençten birinin iş ve güvenlik konusunda herhangi bir perspektife sahip olmadığını göstermektedir. Almanya’da IŞİD propagandası yapanlar bu gençler arasında gönüllü destekçi buluyor. Toplum dışına itilmiş birçok kişi bu sapkın yola girebiliyor. Örneğin Almanya’da ’’Alman derin Devleti’’ ve Alman İstihbarat Birimleri tarafından kurulan, finanse edilen ve yönlendirilen NSU terör örgütü ve benzeri Nazi yapılanmalar gençleri saflarına çekiyor. Şimdi ise aynı metotla dinci teröristler gençlerin beyinlerini yıkıyorlar. Almanya’da hiç kimse hiçbir şeyin farkında olmadığını söylemesin. Gelecek nesilleri dışlayan ya da unutan herkes, onları totaliter ve radikal ideolojilere açık hale getirdi. Dolayısıyla IŞİD’ın yükselişi karşısında batı çaresizdir. Aslında bu tespit yeni ya da bilinmeyen bir mekanizmada değil. Dış politikada daha fazla gerçek bir politikanın etkili olabilmesi için Türkiye’nin batıya dinci terörle mücadelede öncülük yapması gerekir.

İşte MİT’in Dünyayı şaşırtan operasyonu:

Türkiye’nin rehine krizi nedeniyle IŞİD’la müzakere yürüttüğü ise bilinen bir gerçek. IŞID gibi son derece güçlü bir örgütün, hiç bir karşılık almaksızın 49 rehineyi serbest bırakmadığı da belli. Ortadoğu’da değerlere bağlanmış bir dış politikanın, acı gerçeklerle karşılaştığında ne olacağını veya ne yaptığını görebiliyoruz. Bu tip rehine olaylarında İsrail bazen bir rehineye karşılık 1500 rehine vermiştir.

Türkiye’nin IŞİD’a rehineler karşılığında ne verdiğini öğrenmek, bazı kesimler için önemli olabilir. Burada bilinmesi gereken şudur.: MİT’in koordinasyonuyla Irak ve Suriye’de gerçekleştirilen dünyanın en büyük rehine operasyonu yapılmıştır. İstihbaratının 49 rehineyi IŞID’ın elinden kurtarması kimseyi çıldırtmamalıdır. MİT’e verilen yurtdışında görev yapabilme yetkisi sayesinde 49 konsolosluk çalışanı kurtarıldı.

Bu tip rehine olaylarında devletin amacı vatandaşlarının hayatını korumak ve kurtarmaktır. Dinci terörle mücadele edildiğinde ister istemez takas olabilir. Ama böyle bir ortamı siyasi ve diplomatik olarak hazırlamak çaba göstermek gerektirir. Dolayısıyla IŞİD’ın elinde bulunan 49 Türk diplomata karşı Türkiye’nin elinde deki IŞID kadroları takas edildi, çünkü Türkiye’nin elinde de IŞİD için çok önemli olan kişiler bulunuyordu. Türkiye IŞİD’a dediki „benim personelimi verirsen ben de senin elemanlarını sana teslim edeceğim“ İstihbari anlamda karşılıklı protokoller yapıldı. Önce 49 kişi Türkiye sınırlarına girdi, MİT binasına girdikten sonra IŞİD’in personelleri teslim edildi. Bu Türkiye tarihinin en büyük operasyonudur.

Operasyon deyince hepimizin aklına bombalar, silahlar geliyor. Aslında teröre karşı operasyon sadece bunlar değildir. Operasyonun siyasi, diplomatik, sivil boyutu vardır. Dolayısıyla IŞID gibi son derece güçlü bir örgütün elinden 49 rehinenin serbest kalmasının sağlanması, siyasi, diplomatik ve istihbarat açısından değerlendirildiğinde Türkiye acısından başarılı bir operasyondur. MİT’in hiçbir ecnebi istihbarattan kaynağından yardım almadan rehineleri kurtarması, uzun zaman unutulmayacaktır. Aynı zamanda yeni Türkiye’nin Güçlü İstihbarat döneminin miladı olarak hatırlanacaktır. MİT’te Dış Operasyonlar Başkanlığı içinde yeni bir birim kurulmuştu. Birimin adı Özel Operasyonlar Dairesi („ÖOD“). Operasyonu bu birim yaptı. Operasyonun yapıldığı gün yabancı hiçbir istihbaratın haberi yoktu.

Hakan Fidan’ın MİT’in başına gelir gelmez batının neden karşı çıktığını şimdi daha iyi anlamaktayız. Bir ülkenin istihbarat örgütü ne kadar güçlü ise, o ülkede yabancı istihbarat örgütlerinin oyun alanı da o kadar daralmış demekti

***

Ortadoğu’da Irak Kürdistan Bölgesi’nin en önemli ekonomik ortaklarından birisi Türkiye’dir. Türkiye aynı zamanda bu ekonomik ve diplomatik iyi ilişkilerin daimi olarak yürümesinden yana siyaset yürütmektedir, çünkü Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesinde çok büyük ekonomik çıkarları var. Kürdistan’la iyi ilişkiler yürütüldüğü sürece, Türkiye ‘dede ekonomik refah artacaktır. Kürdistan’da halen yüzlerce Türkiyeli müessese mevcut, Kürdistan’a yapılan milyonlarca yatırım, Türkiye ile Kürdistan’daki ilişkilerin ileride daha da geliştirilmesi için önemli bir etken.

Türkiye hem Irak ve hem de Kürdistan’la diplomatik ve ekonomik iyi ilişkilerin devam etmesinden yana. Dolayısıyla hiç bir geçici anlaşmazlık Türkiye’nin Kürdistan’la yapmakta olduğu ticari ve ekonomik ilişkilerin gelişmesine engel olamaz.

Ankara IŞİD militanlarıyla mücadeleye daha aktif bir şekilde katılacaktır, çünkü IŞİD bütün bölgeyi ve dünyayı yakından ilgilendiriyor. Kürt sorunu gibi derin bir sorunun çözümü konusunda ’da devlet müzakere sürecini başlatmalıdır

23.9.2014 Cidde جدة المملكة العربية السعودية