Moskova Notları – Saat değil, Serkisof


Saat değil, Serkisof
Serkisof3
Nam-ı diğer „Şimendiferli Serkisof saatleri“ Rus yapımı mekanik saatlerdir.

Osmanlıca tren, demiryolu anlamındaki „şimendifer“ sözcüğü ; Fransızca „chemin de fer“ den geçmiş.

Devlet Demiryollarında çalışanlara emekli olduklarında verildiğinden mi nedir ‘demiryolcu saati’ de deniyor.
Yakın zamana kadar emekli olan her demiryolcuya serkisof marka, lokomotif veya kanatlı tekerlek kabartmalı köstekli saat hediye edilirdi. Demiryolcuların o saatleri, tılsımlı bir emanet gibi, dededen toruna saklanır.
Aslında Serkisof, saatten öte bir şeyin; bir hayat tarzının adı.

Benim dedeciğimin de, babacığımın da böyle köstekli saatleri vardı.

Babam bana da Sirkeci’de bir saatçide bulduğu, yine arkasında şimendifer kabartması olan bir saat almıştı.

Amcam sünnet hediyesi niyetiyle bir saat almıştı bana. Halbuki o sırada sünnetimin olmasına daha seneler vardı.

İlk saatim oydu. Yıllarca kullandım. Lisedeyken Kıbrıs olayları nedeniyle karartma olan karanlık bir gecede cebir dersi çalışmak için sınıf arkadaşım, dayımın oğlu Aykut’la birlikte arkadaşımız İdris’in dükkanına giderken yolda nasılsa kolumdan düşüp, kayboldu. Çok üzülmüştüm, ancak yol uzundu. Geri dönüp, karanlıkta bulabilecek halim yoktu.

Yıllar içinde meydan saatlerine bakarak zamanı anlama alışkanlığım oluştu; durumu idare ettim. Nerelerde meydan saati olduğunu bilir, mutlaka geçerken bakardım. Mesela otobüs veya treleybüsle geçerken Ankara Tandoğan’da Ordu Sineması girişinde bir saat vardı; ona bakardım. Kızılay Meydanı’nın tam ortasında da İş Bankası kumbarası biçimli kocaman bir meydan saati vardı. Ulus Meydanı’nda da öyle…

Seneler sonra üniversitedeyken babam benim bu saatsiz yaşama alışkanlığımdan illallah deyip bana o şimendiferli saati aldı. Ancak benimki köstekli değildi; hala sakladığım mekanik bir kol saatiydi. Teklediğinde tamire götürdüğüm saatçiler hayran kalırlardı. „Böyle saatler şimdi kalmadı, mekanizması çok güzel,“ derlerdi.

Serkisof3

Satılık Tarih
Aydın BİLGİN

Babam demiryolcuydu ya, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın (kendi tabiriyle Te Cim Dal Dal’ın) Alsancak 3’üncü Bölge Müdürü tarafından kendisine armağan edilmiş Serkisof marka saatine bayılırdı.

Ona göre Serkisof dünyanın en iyi saat fabrikasıydı ve bunu Türk demiryolcuları için özel üretmişti.

Emekli olduktan sonra da, o saati gururla taktı. Kolunda kol saati bile olsa, sık sık onu cebinden çıkarır, puro içenlerin puroyu içmeden önceki ritüellerine benzer bir şekilde, o da saatini evirir çevirirdi. Sonra kurma kolunu iki parmağının arasına alır, kurardı da, kurardı defalarca.

Saati yukarı kaldırır, üzerinde lokomotif kabartmalı, gümüş kaplamalı kapağını açar, camını eliyle sıvazlar ve saati ondan sonra okurdu.

Nasıl bazılarımızın bebek ayı dostları, uğurlu dolmakalemleri, nazar boncukları, ya da can yoldaşı köpekleri varsa, onun da tarih yoldaşı cep saati vardı.

Üzüntülü, sevinçli, keyifli, sıkıntılı, başarılı, başarısız birçok zamanı kaydetmişti anılarına, tik tak.

Babamın bu saati çok sevdiğini bildiğim için, ona değerini sorardım. O da ‚Bu saatin değeri mi olur evladım? Bu saatin değeri ölçülemez. Onu ölünceye kadar ben, saklayacağım, ondan sonra da sen‘ derdi.

Babam can yoldaşının manevi değerine karşılık, maddi değer ve özellikleri ile hiç ilgilenmediği için, saati ile ilgili başkaca hiçbir bilgiye merak duymadı.

Ben ise duydum. 1984-1990 yılları arasında Moskova muhabiri olarak Rusya’ya yaptığım sık ziyaretlerden birinde, saatle ilgili bilgi topladım.

Saati üreten fabrika Ural Dağları’nın eteklerindeki Chelyabinsk kentindeki Molnija Saat Fabrikası’ydı. Bu bölge el becerileri ile ünlü sanatkar insanlarla doluydu. Rus Çarları 19’uncu yüzyılda birçok el sanatı ustasını Kremlin’e buradan götürmüşlerdi.

18 taşlı

Fabrika doğduğum yıl, 1947’nin 17 Kasım’ında Chelyabinsk’te kurulmuş ve cep, kol, masa ve duvar saatleri yanında, tank ve denizaltılar için de göstergeler üretmeye başlamıştı. Her saat elde ve teker teker üretilirdi. Özellikle köstekli 18 taşlı cep saati çok aranırdı.

Krom veya gümüş kaplamalı kapaklı, 50 mm çapında, 14 mm kalınlığında ve 75 gram ağırlığındaydı. Dakiklik garantisi, günde eksi 20 saniye ile artı 40 saniye arasında idi. Saati bir kurdunuz mu, en az 39 saat işlerdi. Oysa babam kurardı da kurardı. Gurg, gurg, gurg.

Babama bu bilgileri aktardığımda, o artık çok yaşlanmıştı. Bu bilgiler onu hiç etkilemedi. ‚Senin dediklerin metal parçası! Benim ki ise tarih‘ dedi.

‚Baba, madem bu kadar kıymetli, satalım‘ diye yaptığım şakaya bile tahammül edemedi. ‚Oğlum, insan hatırasını, hediyesini, tarihini satar mı?‘ diye öfkelendi. ‚Kaldı ki maddi olarak da değeri çok‘ diye, inançsız, fısıldadı.

Maddi değeri konusunda inançsızlığı da haklıydı. İnternette ebay.com’da en fazla 20 dolara alıcı buluyordu. Çünkü milyonlarcası vardı.

Ancak asıl şoku internette açık artırma sitesi gitti gidiyor.com’da yaşadım. Serkisof demiryolları saatlerinin orada da, 30-40 milyona gittiğini gördükten sonra, gözüm nişan ve madalyalar bölümüne takıldı. Orada gördüklerimden sonra, babama duyurmak isterdim sesimi.

‚Babacığım, bana hatıra, tarih satılır mı?‘ diyordun. Osmanlı 1.Derece Nişanı 450 milyona, Kore Madalyası 50 milyona, 1954 Kore 5. Türk Tugayı rozeti 19 milyona satılık baba‘ diye bağırmak; ‚Kanuni Esasi Yadigarı 75 milyona, İstiklal Madalyası 140 milyona, Çanakkale Harbi Subay Madalyası 225 milyona, Galiçya 15’inci Kolordu rozeti 50 milyona, gitti gidiyor baba‘ diye haykırmak isterdim.

Daha sonra babamın gözyaşları süzülürken buruşuk yanaklarından, ona ‚Daha da kötüsü var babacığım‘ demek isterdim utanarak, sıkılarak, ‚Bu nişan ve madalyaların hepsi birlikte, bir 1924 Fenerbahçe-Galatasaray maçı madalyonu kadar etmiyor. Onu 2 buçuk milyara satıyorlar babacığım.‘
Baba, hani satılmaz tarih, demiştin? Bak işte, gitti gidiyor hatıralar, üç kuruşa satılık.

‚Evladım, bu insanlara hatıralarını, tarihlerini sattıranlar utansın‘ dediğini duyar gibiyim.

Öyle ya, neden satsın anılarını insan? Ya artık hatırlamak istemediği için, ya da ekonomik sıkıntıdan.

Satılık tarih, tarih satılık baba.

Advertisements

Malaysische Boeing über Ukraine abgestürzt


Die Boeing 777 der Malaysia Airlines war am 17. Juli aus bisher ungeklärter Ursache im umkämpften ostukrainischen Gebiet Donezk abgestürzt. Alle 298 Insassen der Verkehrsmaschine, darunter 85 Kinder, die von Amsterdam nach Kuala Lumpur unterwegs war, kamen ums Leben. In der Region liefern sich die ukrainische Armee und bewaffnete Regierungsgegner seit Monaten heftige Gefechte.
Die Regierung in Kiew und die Milizen werfen sich gegenseitig vor, den Jet abgeschossen zu haben. Noch vor Beginn der Ermittlungen hatten viele Kiewer und westliche Politiker die ostukrainischen Volksmilizen für den mutmaßlichen Abschuss verantwortlich gemacht und Russland eine Verwicklung vorgeworfen.
Eine unvorhergesehene Entwicklung bei der Übung einer Fla-Einheit der ukrainischen Streitkräfte kann laut einer Quelle in den bewaffneten Strukturen der Ukraine die Ursache der Boeing-Tragödie am 17. Juli gewesen sein, erfuhr RIA Novosti.
„Dem Chef des 156. Fla-Raketenregiments war befohlen worden, am 17. Juli eine Übung abzuhalten, bei der es um die Deckung der Bodengruppierung in einem Vorort von Donezk ging“, hieß es. Nach der Aufstellung der Divisionen bestand die Aufgabe, „Das Beobachten von Zielen zu trainieren und die ganze Reihenfolge der Begleitung und der Vernichtung von Zielen mit einer Rakete vom Typ Buk-M1 im Trainingsmodus auszuführen.“
Die Chefs der Batterien haben zwar laut der Quelle die Schlüssel zu den Startanlagen bekommen, ein realer Start von Raketen 9M38M1 war aber nicht vorgesehen.
„Zur Teilnahme an der Übung wurden zwei Kampfjets des Typs Su-25 vom Luftwaffenstützpunkt der 229. Brigade der taktischen Fliegerkräfte Kulbakino in Nikolajew nach Dnepropetrowsk geschickt. Ihnen wurde die Aufgabe gestellt, eine Luftaufklärung durchzuführen und als Kontrollziele im Raum der Konzentration der Gruppierung der Antiterrortruppen westlich von Donezk zu dienen“, so die Quelle.
257088200
© RIA Novosti.
Kampfjet Su-25

„Als eines dieser Flugzeuge in den Erfassungsbereich des Fla-Raketensystems Buk kam, wurde es von der Batterie in der Nähe des Ortes Sarostschenskoje unter Kontrolle genommen. Der tragische Zufall könnte dazu geführt haben, dass die Flugrouten der malaysischen Boeing und der Su-25, die sich auf unterschiedlichen Höhen befanden, sich überkreuzten und auf dem Bildschirm als ein großer Punkt erschienen, was für die Zivilmaschine fatal wurde, weil sich das Beobachtungssystem in dem Fall automatisch auf das größere Ziel umstellt“, teilte die Quelle mit.
Die Ursache eines eventuellen nicht vorgesehenen Raketenstarts konnte der anonyme Sprecher nicht erklären. „Mit dieser Frage befassen sich Mitarbeiter des Sicherheitsdienstes der Ukraine, die den Chef und die Mannschaft der Batterie gegen halb zehn Uhr abends abgeholt haben.“
269043124
© AP Dmitry Lovetsky
Malaysische Boeing über Ukraine abgestürzt

„Seit der Tragödie 2001, als eine russische Tu-154 bei einer Übung mit ukrainischen Buk-Raketen über dem schwarzen Meer abgeschossen wurde, gilt ein Verbot für alle praktischen Übungen mit diesen Raketen“, fügte die Quelle hinzu. „Dementsprechend haben sich die Armeeangehörigen ausschließlich in der Bedienung und im Transport dieser Technik geübt.“
Der Gesprächspartner von RIA Novosti betonte, dass es sich dabei um seine persönliche Meinung handele.
Bei Übungen der ukrainischen Luftabwehrkräfte 2001 war eine russische Passagiermaschine des Typs Tu-154 abgeschossen worden, die einen Linienflug Tel Aviv – Nowosibirsk absolvierte. Dabei kamen alle 78 Insassen ums Leben. Die Gerichte in der Ukraine weigerten sich allerdings, die Schuld der ukrainischen Militärs an der Tragödie anzuerkennen.

DUA


ÖRNEK DUA METNİ

الحمد لِلَّه رَبِّ الْعَالَمِينَ*
وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ*

Hamd sana şükür sana. İman ettik buyruklarına. Ancak sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz. Ulaştır bizi mutlu yoluna, ulaştır bizi nimet verdiklerinin yoluna.
Allah’ım!
Biz yoktuk, sen var ettin, varlığından haberdar ettin. Aşkınla gönlümüzü bîkarar ettin. İnayetine sığındık kapına geldik, hidayetine sığındık lütfuna geldik. Kulluk edemedik affına geldik. Şaşırtma bizi doğruya ilet. Neşe’ni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan biz duyamayız, sen söyletmezsen biz söyleyemeyiz. Sen sevdirmezsen biz sevemeyiz.
Allah’ım!
Felekleri nura, melekleri sürura, âlemleri huzura kavuşturan Muhammed aşkına, dergâh-ı izzetine uzanan günahkâr ellerimizi boş çevirme ya Rabbi! Sen affedicisin, affı seversin bizi de affeyle! Âmin diyen dillerimizi nar-ı cahîm’inden âzâd eyle Allah’ım!
Biz nefsimize zulmettik, sana isyan ettik. Eğer bize acımaz, bizi bağışlamazsan, biz bu dünyada da ahirette de kaybedenlerden oluruz.
Kabul olmayan duadan, faydası olmayan ilimden, Müslümana hiç yakışmayan tavır ve hareketlerden, ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, sana sığınıyoruz , muhafaza eyle ya Rabbi!
Allah’ım!
Bizleri kendisini bilen, habibini seven, rızana eren kullarından eyle.
Seni zikretmeyi, sana şükretmeyi, sana güzelce ibadet etmeyi cümlemize nasip eyle!
İmanımızı zengin, işimizi düzgün eyle. Korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nail eyle ya Rabbi!
Kalplerimizi imanınla birleştirdin, sevgin ile zinetlendirdin, gönüllerimizde inananlara karşı hiçbir kin ve nefret, kırgınlık ve dargınlık bırakma.
Allah’ım!
İmanımıza güç ve kuvvet, vücudumuza sağlık ve afiyet, gönlümüze sevgi ve şefkat, kazançlarımıza bol bereket nasip eyle!
Geçmişlerimize rahmet eyle, hayatta olanlarımıza huzur ve mutluluk bahş eyle ya Rabbi!
Günahlarımızı affeyle, seyyiatımızı mahfeyle, bizleri razı ve hoşnut olduğun kullarından eyle ya Rabbi!
Allah’ım!
Bizleri yoktan var ettin, gönlümüzü imanınla, ufkumuzu Kur’an’ınla, aydınlattın. İşte bu Nur-u Kur’an ile huzuruna geldik. Bizi, anne ve babamızı, üzerimizde hakkı olanları, bizden dua bekleyenleri bağışla, mahzun eyleme Allah’ım!
Gönlümüzü aydınlatacak feyzine, yüzümüzü güldürecek rahmetine, ruhumuzu coşturacak sevgine muhtacız,
Ey İstediğini istediğine veren, istediği zaman alma kudretine sahip olan, ulu Allah’ım!
Dilediğini aziz kılar (yüceltir), dilediğini de zelil kılar (alçaltırsın). Mülk senindir, söz senin… Sen her şeye kadirsin Allah’ım!
Okunan hatm-i şerifi ..… استعيذ بالله فتقبلها ربها بقبول حسن ayet-i kerimesinin sırrına mazhar eyle, kabul eyle ya Rabbi!
Hâsıl olan sevabı, iki cihan güneşi, başlarımızın tacı, gönüllerimizin ilacı, hülasa-i mevcudat , seyyidü’l- beşer , Resullerin incisi, peygamberlik zincirinin son halkası, rasulü’s-sekaleyn , imamü’l-harameyn , hatemü’l-enbiya , Muhammed Mustafa (sav) efendimizin, mübarek, muazzez ruh-u tayyibelerine hediye eyledik, vasıl eyle ya Rabbi!
Hâsıl olan sevabı, Hz Âdem’den Hz Muhammed (sav)’e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin, sahabe-i kiramın, tabiînin, tebe-i tabiînin, evliyanın, asfiyanın, dini Mübin-i İslam’a hizmet etmiş ulemanın , sulehanın , şühedanın aziz ruhlarına hediye eyledik, vasıl eyle ya Rabbi!
Hâsıl olan sevabı, isimleri unutulmuş, nesilleri kesilmiş, arkalarından bir Fatiha okuyacak kimsesi kalmamış, kalmışsa bile kendi dünyasına dalmış, ehl-i imanın da ruhlarına hediye eyledik, hissedar eyle ya Rabbi!
Ya ze’l-Celal-i ve’l-İkram!
Özellikle bu hatm-i şerifi okuyan kardeşlerimizin ve şu anda el açıp; (Amin!) diyen cemaat-i Müslimîn’in ahirete göçen anne, baba, kardeş ve akrabalarının da ruhlarına hediye eyledik vasıl eyle ya Rabbi!
Allah’ım!
Bize dünyada dirlik ve düzenlik, ahirette de iyilik ve güzellik bahş eyle.
Evlatlarımızı hayırlı eyle, bizleri iki cihanda aziz eyle. Bizi ve soyumuzdan gelenleri namaz kılanlardan, sana hakkıyla kul olanlardan eyle.
Bizi, anne ve babamızı ve bütün inananları hesabın görüleceği o günde rahmetinle karşıla. Ey rahmeti bol olan Allah’ım!
Bizi sana layık kul eyle. Habibine layık ümmet eyle, Kur’an’a hadim millet eyle, Müslüman olarak yaşamayı, iman ile huzuruna varmayı cümlemize nasip eyle ya Rabbi!
Nefsimizi ve neslimizi ıslah eyle. Göz açıp kapayana kadar bile olsa, bizi bize ve bir başkasının eline bırakma, hıfz-ı emanına al ya Rabbi!
Evlatlarımızı İslam’a, Kur’an’a, hakka, hakikate, dine, diyanete, memleket ve milletimize hizmet edenlerden eyle.
Hasta kullarına şifalar ver, dertli kullarına devalar ver, borçlu kullarına edalar ihsan eyle ya Rabbi!
Allah’ım!
İslam’a ve Müslümanlara yardım eyle. Güvenlik güçlerimizi ve Ordularımızı karada, havada, denizde, her zaman ve her yerde daima muzaffer eyle. Birlik ve beraberliğimizi bozdurtma. Birlik ve beraberliğimize kastetmek isteyenlere fırsatlar verme ya Rabbi!
Görünür görünmez kazalardan, takat yetmez, akla hayale gelmez belalardan, memleketimizi, milletimizi ve bütün İslam âlemini lütfunla esirge ve muhafaza eyle ya Rabbi!
Sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed (sav)’in sevgi ve muhabbetini gönüllerimize rızık olarak bahşeyle. Bu sevgi ile yaşat, bu sevgi ile huzuruna al, bu sevgi ile peygamber (sav)’e vereceğin livaü’l-Hamd adlı sancağı altında böylece toplanmayı, arşın altında gölgelenmeyi, Kevser’inden içmeyi, hesabın kolaylıkla görülüp sıratı geçmeyi, cennetine girmeyi, cemalini görmeyi, Efendimiz (sav)’e yakınlık ve komşuluğu da cümlemize nasip eyle ya Rabbi!
Sana açılan eller hürmetine, seni anan diller hürmetine, arş-ı a’la hürmetine, ism-i a’zam hürmetine, Kâbe, zemzem ve ravza-i mutahhara hürmetine, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz Muhammed (sav) hürmetine dualarımızı kabul eyle, hallerimizi ıslah eyle, işlerimizi asan eyle. Rahmetini ve bereketini esirgeme üstümüzden ya İlâhe’l-Alemîn!
Şu mübarek saatte af olmadık hiçbir günahımızı bırakma. Kabul olmadık hiçbir duamızı bırakma, kabul eyle ya Rabbi!
Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yar et bize hep erdirdiklerini. Sevdin de habibini kainata sevdirdin, sevdin de risâlet tacını giydirdin, makam-ı İbrahim’den , makam-ı mahmud’a erdirdin, server-i asfiya kıldın, hatem-i enbiya kıldın, Muhammed Mustafa kıldın. Salat-ü selam, tahıyyat-ı ikram, her türlü ihtiram, onun al-i ashabına ya Rab!
الصلاة والسلا م عليك يا رسول الله الصلاة والسلام عليك يا حبيب الله الصلاة والسلام عليك يا سيد الاولين والاخرين وسلام على المرسلين والحمد لله رب العالمين الفا تحة
Derleyen: Mevlüt ŞAHİNER

KÜRT İŞADAMLARINA İNFAZ düzenleyen çetenin marifetleri dava dosyasına girdi.


Devlet için kurşun atan çetenin marifetleri dava dosyasına girdi

Öldürülen Tarık Ümit ile MİT’çi Mehmet Eymür arasındaki korkunç konuşmaların kaydı, MİT tarafından 19 yıl sonra, yarınki Faili Meçhuller Davası’na gönderildi.
93708514_cinayet
Eski İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar , emekli Yarbay Korkut Eken, Özel Harekât Başkanvekili İbrahim Şahin ile özel timci polislerin, 1990’lı yıllarda işlenen 18 faili meçhul cinayetle ilgili yargılandığı davanın duruşması yarın görülecek. MİT’te Daire Başkanlığı da yapan Mehmet Eymür ’ün, esrarengiz biçimde ortadan kaybolan ve MİT ile Emniyet’e çalıştığı bilinen işadamı Tarık Ümit ile 1995 yılında yaptığı görüşmenin, 13 sayfalık orijinal dökümü, bu davanın dosyasına girdi. MİT’in, savcılığın isteği üzerine gönderdiği ses kaydına ulaşıldı. İki kişi arasındaki konuşmaların dökümü, adı Susurluk kazası ile anılan devlet çetesinin nasıl rahatça cinayet işleyebildiğini, çete mensuplarının vatan ve millet derken aslında kendi çıkarları için nasıl planlar yaptığını, el koydukları yüklü miktardaki paraları nasıl paylaştığını gösteriyor.

Taraf Gazetesi’nin haberine göre, Mehmet Ağar’ın, bir numaralı sanığı konumunda olduğu dava dosyasına giren görüşme, 18 Şubat 1995’te İstanbul’da yapılmış. Tutanakta “Görüşenler” olarak Mehmet Eymür ve Zafer Balamir olarak, “Görüşülenler” ise ‘Tarık Ümit ve Hakkı Yaman Namlı ‘ olarak yer alıyor. Metinde, “Bandın baş kısmı konuşmaların anlaşılmaması nedeniyle tape edilmemiştir” notu bulunuyor.

KÜRT İŞADAMLARINA İNFAZ

Tutanak, devletin, 90’lı yıllarda işlenen cinayetlerin faillerini başından beri bildiğini de gösteriyor. Dökümlerde Kürt işadamları Savaş Buldan ve Behçet Cantürk ile Fevzi Aslan’ın da dahil olduğu kimi işadamlarının nasıl öldürüldüğüne ilişkin detaylar da yer alıyor. Buna göre; Tarık Ümit, Aslan cinayetiyle ilgili Eymür’e şu ayrıntıları aktarıyor:

“Gece Fevzi Aslan’ı aldık, işi bitti. Yanımda Ziya, üç kişi daha var. Gece saat 23.00’te evraklar, daha önce evrakları almıştık. Ben Ziyalara dedim ki; ‘Siz İstanbul’a dönün, cumartesi günü oluyor bu hadise tamam mı ağabey’. Birimin patronu İbrahim Şahin. İbrahim Şahin ve ekibinin işi bu, tamam mı ağabey? Burada görev İbrahim’in. Ne Ağar’a ..ne ona katiyet suretle olmaz, çirkin… Mehmet Ağar. Arabadan açtım; Mehmet Ağar’ın emri var santrala 24 saat hangi saatte olursa olsun, Tarık Ümit aradığı zaman bağlayacaksınız. Onu da biliyorum açtım buna, buldular. Dedim o konu halloldu dedim. Böyle gayet sevinçli bir şekilde ‘Çok memnun oldum, gözlerinden öperim..Neredesin’ dedi. ‘Yorgun musun’ dedi ‘Değilim’ dedim. ‘Gelebilir misin’ dedi, ‘Zaten gelmeyi düşünüyordum’ dedim. ‘Ben, müsteşar beyin evinde misafirim’ dedi.. 02.00’de aradım müsteşarın evini, ‘Yeni binaya gel’ dedi. Hadise bu, gel dedi bu akşam gitme kal burada, Ben seni istersen polis evine istersen Hilton’a götüreyim. Yok ağabey dedim çektim döndüm. Sabah Korkut bey efendiye niye haber vermemişiz…“

Buldan’ı böyle öldürdüler
Tarık Ümit, HDP milletvekili Pervin Buldan’in eşi, işadamı Savaş Buldan’ın da aynı çete tarafından nasıl öldürüldüğünü şu sözlerle dile getiriyor: “Buldan’ın olayında arabadayız. Durak yanında iki tane…Üç, ben dört, Muhsin beş, Mikail altı, tamam mı? Biz onları kaptık. İki tanesi, Muhsin’in siyah mercedesine bindirdik, kelepçeledik bindirdik. Bir tanesi de bu….arabasına bildirdik. Ben onları otelden yolcu ettim. Ben tek başıma kendi arabamla… Gittik. Bu adamlarla benim hiçbir temasım olmadı. Arabadan indirdik. Bam bom yürüdük gittik. Ağabeyciğim adamlar burada çağırırsın, yarın sabah. Adamları aldın.

Şimdi bak ağabey bu arada enterasan bir hadise var. Ferda telefon etti korkudan. Bunun yerini tespit ettik. Ben otele telefon ettim Turan’a, çocukları oteldeydi. Onları kaptı orada buluşturduk. İşin başında Ziya bana geldi Birol diye biri daha vardı, İbrahim Şahin de vardı. Artı üç kişi de var. O gece 05.00-06.00’da Buldan’ı arıyoruz, Savaş Buldan’ı daha yerini tespit etmedik. Biz beraber yapacağız operasyonu. Üç kişi askerler, üç kişi de polis, tamam mı ağabey? Yer tespitine telefon açtık. Oraya gittik. Ziya’lar yok, malzemelerin hepsi de Ziyalarda. Bir ceket, bir pantolon, belinde tabanca, başka şey yok. Otele gittik, Ziya nerde dedi, başıma gelen felakete bak dedi. Manyak niye malzeme almadın deyince ‘ağabey kızdım-almadım dedi. O gece hiçbir malzemesiz bunlar geldiler yanlarında bir adam var, kim bu; Mikail. Onu bir kez gördüm, o da bize takıldı gittik…”

Vatan – Millet – Sakarya kavgaları
Tarık Ümit, emekli yarbay ve eski MİT’çi Korkut Eken’in kendisinden sürekli para aldığından yakınıyor. Cinayetlerden sonra el konan paraların nasıl “uçurulduğunu” ise şöyle anlatıyor:

M.E: Yalnız İranlı olayında ne para döndü. Yani o Yeşil’e ödenen para çerez. Yeşil’e 300 bin mark, bir de 50 bin dolar ödeniyor.

T.Ü: Bizde borç yüklüyüz. Bir gün geldi (Korkut Eken kast ediliyor) 150 milyon borcum var. Para istiyor, Ağabey müsait değilim. İki karış surat, bir tavırlar, bilmem neler. Sanki borcum var ib..ye. Şimdi benden 20 milyon para aldı. 3-4 gün sonra geldi bu sırada ben ona 70-80 milyon para verdim. ..20 senedir ben buna para veriyorum. Bu geldi bir gün, bir hışımla telefon etti bana. ‘Geliyorum’ dedi geldi. ‘Siz parayı götürüyorsunuz’ dedi. ‘Bu işler böyle olmaz’ dedi. Ne parası dedim. ‘Şeyin üzerinden 90 bin mark para varmış’ dedi. ‘Parayı aldınız’ dedi. ‘Şeyde 20 bin mark varmış’ Birincisi Behçet… 200 bin mark varmış, onu da almışsınız…

M.E: Bunlara ne oldu
T.Ü: İbrahim’e gitmiş …vallahi 5 milyonu …kasadan çıkardım verdim diyor ib..ye. Şimdi Behçet Cantürk’ün üzerinde çıkan para 20 milyon TL’sı tamam. Fevzi Aslan’ın üzerinde çıkan para 3 bin mark. Bir 100 bin TL, bir 50 bin Tl, bir de 20 bin TL.
M.E: Abdullah Çatlı seni götürürse üzerinde parayı da alacaktır.
T.Ü: Götürebilirse alsın. Şimdi bu 3 bin markı, evrakları ben hayatımda üst baş araması yapmadım. Üç tane çocuk yanımda, çocuklar getirdiler evrakları. Bir 14’lı silah, bir araba, bir yedek şarjör.. Götürdüm Mehmet Ağar’a. Bir paket de eroin, şöyle bir paket eroin. Saat gece 02.30’da Mehmet Ağar’ın koydum önüne. Mehmet Ağar’a çocukların hiç harçlığı yokmuş dedim. Götür ver dedi. Sabahleyin geldim. 3 bin mark, 100 bin TL, 50 bin TL, 20 bin TL, İbrahim Şahin’e .Çocukların da ismini de bende. 3 kişi Ziya polis memuru, onlara verdik.”

Yeşil’in kaburgalarını kırmışlar

Tutanaklarda pek çok faili meçhul cinayetin tetikçisi Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım’la ilgili değerlendirmeler de bulunuyor. Yeşil ve kaçırılan İran uyruklu işadamının öldürülmesiyle ilgili diyaloglar şöyle:

M.E: (…) Tarık Ümit’i (Korkut Eken kast ediliyor) niye öldüreceksin, dedim. Onun evinde kalıyorsun, dedim. Senin yaptığın işler ayyuka çıktı. Her şeyinden haberim var. İranlı konuları var, dedim. İranlı konusu Yeşil’in işi, dedi. Yeşil ile Tarık’ın işi, dedi. Ben de sana sormuştum ya bir alakan var mı diye.
T.Ü: Hayır şimdi bak ağabeyciğim Bu işten onun haberi yok. Resmî haberleri yok. Sizin de öyle. Diyelim ki Yeşil ile ben İranlıların işini bitirdim, sizin emriniz yok, onların da emri yok başkasının da.
M.E: İkiniz mi yaptınız yani ?
T.Ü: Bu cinayettir, o zaman görevlerini yapsınlar. Öyle değil mi ? Bu cinayettir o zaman devletin üç dört tane birimi var.
M.E: Yeşil’i aldılar, ancak bu olaydan sonra hiçbir sual bile sormadılar. Kaburgalarını kırdılar. İranlı olayı filan hiçbir şey yok ona da. Telefon ediyorlar gece. Ankara Emniyet Müdürü (Orhan Taşanlar). İşte sizin adamınız. Sanki tanımıyorlarmış gibi..Şimdi tezgah başka. O da biliyor onu, Ağar’la da bununla ilgili konuştuk dedim, o zaman yarın sabah birini gönder bunu aldırıver dedi. Hadise çıkarmış. Bunlar ağzına içki dökmüşler falan… Biz alsak olaya para da girmiş, İranlı olayında bizi ortak edecekler…

Tansu Çiller’in Abdullah Öcalan’a karşı suikast talimatı verdiği ancak bunun son anda başarısızlığa uğradığı biliniyordu. MİT’in tutanağına göre, Mehmet Ağar’ın talimatıyla Öcalan’a bir operasyon daha planlandı. Tarık Ümit, bunu Eymür’e şöyle anlatıyor: “Mehmet Ağar bana dedi ki, bu vatan hepimizin, tamam hepimiz elele vereceğiz ne yapılacaksa yapacağız. ‘İki tane önemli hadise var. Bir tanesi Abdullah Öcalan. Bir tanesi hem vatan, hem millet, ayrıyeten de benim özel işim’ dedi. O şerefsiz Dursun Karataş… Para ile 5 tane Çeçen, tamam. Ben bunlara milyon dolar para vereceğim. Kardeşim bunu Ağar’a söyledim tamam dedi. Biz bu Suriye’den gelen vatandaşla bunları götürdük. Ben Çeçenlere ha babam para veriyorum. Ben gideceğim A.Öcalan’ı alacağım. Nasıl alacağım ağabey malzemeleri yok, oy yok, bu yok.”

Mehmet Ali Birand’a suikast

Ümit ve Eymür arasındaki görüşme, gazeteci Mehmet Ali Birand’ın da Susurluk Çetesi’nin hedefi olduğunu gösteriyor:

T.Ü: Ben Mehmet Ağar’dan yapılan işlerni mesela ben ona resmen mani oldum. Birşeyi kaldırıyorduk ağabeyciğim. Topal’ı kaldıracaktık. Hiç lamı cimi yok. Evine gitim fotoğraflarını götürdüm verdim Pazartesi günü Topal’ı kaldırıyorduk. Ulan dedim Tarık Ümit akıllı ol. Ağar çok tehlikeli ve akıllı adam çok profesyonel. Mehmet ağabey dedim Senin adına…öyle bir konu oldu ki böyle böyle şeyler istendi…ben de bunu geldim verdim, ama iki nüsha yaptım bir nüshası burada buyurun dedim.
M.E: kim istedi, isteyen
T.Ü: Özel
M.E: Esasında bence en önemli hedeflerden biridir yani.
T.Ü: Tamam da şey yanlıştı, yapılacaksa onu ben dışarıdan yaparım ben onun ne bok yediğini nerede sıçtığını nerede oturduğunu dışarıda hiç sessiz onu ortadan kaldırırız O basit. Çocuk oyuncağı. Ağar’a anlattım. Aman Tarık dedi. Aman dedi…gelin dedi çok başımız ağırır dedi. Bunu hemen düşüneceğim dedi tamam ve o işi…
Z.B (görüşmede Eymür’ün yanında bulunan Zafer Balamir): Onu Mehmet Ağar Doğu Perinçek için mi söyledi, M.Ali Birand için mi
T.Ü: M.Ali Birand için
Z.B: Topal dedin de
T.Ü: Topal topal o da topal.
M.E: O da topal. Ben öbürünü söyledi zannettim.

Mutmaßlicher US-Spion arbeitete in Politikabteilung


Spähverdacht im Wehrressort: Mutmaßlicher US-Spion arbeitete in Politikabteilung

Von Matthias Gebauer und Jörg Schindler
Verteidigungsministerium in Berlin: Fahnder auf dem bewachten Hof Zur Großansicht
VerteidigungsministeriumDPA

Verteidigungsministerium in Berlin: Fahnder auf dem bewachten Hof

Ein möglicher Spionagefall erschüttert das Verteidigungsministerium: Ein Politikbeamter soll für die USA gespitzelt haben. Bisher gibt es nur Indizien – aber allein der Verdacht belastet das Verhältnis zu den USA weiter.

Berlin – Im Verteidigungsministerium an der Stauffenbergstraße in Berlin stand am Mittwochmorgen unangemeldeter Besuch vor den Wachsoldaten. Ausgerüstet mit einem Durchsuchungsbeschluss rollte eine ganze Gruppe von Fahndern des Bundeskriminalamts (BKA) auf den bewachten Hof, begleitet wurden sie von einem Bundesanwalt. Zielstrebig ließen sich die Männer mit ihren Koffern zur Politikabteilung des Ministeriums von Ursula von der Leyen führen. Dort, genauer gesagt in der Unterabteilung für Sicherheitspolitik, vermuteten sie einen Spion, der für einen US-Geheimdienst arbeiten soll.

Der zweite Spionagefall, im Juristendeutsch etwas verquast „Anfangsverdacht der geheimdienstlichen Agententätigkeit“ genannt, erschüttert die Hauptstadt. Zum zweiten Mal innerhalb von nur wenigen Tagen durchsuchten Polizisten die Amtsstuben von deutschen Behördenmitarbeitern, die für die US-Geheimdienste spioniert haben sollen.

Auch wenn die Bundesregierung offiziell noch warten will, bis die Ermittlungen abgeschlossen sind, ist ihr mittlerweile klar, dass die US-Dienste in Deutschland weiter im großen Stil Informationen abgreifen – trotz der NSA-Affäre und der Turbulenzen um das abgehörte Kanzlerinnen-Handy.

Der Fall des mutmaßlichen Spions im Wehrressort ist mindestens genau so heikel wie der beim BND. Schon seit Monaten hatte der Militärische Abschirmdienst (MAD) den Beamten aus der Politikabteilung im Blick, weil er sich verdächtig häufig mit US-Kontaktleuten traf, die der Bundeswehrgeheimdienst den amerikanischen Geheimdiensten zuordnet. Die Fahnder sammelten bei ihren Beobachtungen auch Indizien dafür, dass der Ministeriumsmitarbeiter Informationen an seine US-Gesprächspartner übergab. Das letzte Mal beobachtete man ein solches Treffen im Februar 2014.

Grundsätzlich, so Insider, war der verdächtige Beamte durch seinen Job als Länderreferent für einen Geheimdienst zumindest potenziell ein idealer Informant. Zwar war er erst ein Jahr auf diesem Posten, dennoch hatte er weitreichenden Zugang zur Politikplanung im Ministerium. Dort ist das Politikreferat direkt unterhalb der Ministerin und den Staatssekretären angeordnet. Erst vor einigen Monaten hatte Ursula von der Leyen den Leiter der Abteilung durch den früheren BND-Vize Géza Andreas von Geyr ausgewechselt.

„Eine Reihe von Indizien“ sprächen für eine Spionagetätigkeit

Die Politikabteilung arbeitet der Ministerin zwar nur zu – liefert zum Beispiel vor wichtigen Treffen mit Staatschefs aus dem Ausland Profile und skizziert mögliche Gesprächsthemen. Dennoch laufen gerade im weit verzweigten Verteidigungsressort fast alle wichtigen und geheimen Unterlagen als Kopie auch an diese Abteilung, intern nur mit „Pol“ gekennzeichnet. Themen wie die Kooperation in der Nato, Rüstungsfragen oder auch die Unterlagen für die Ministerin vor wichtigen Politikgesprächen kommen hier an. All dies wäre sicher von Interesse für einen US-Geheimdienst.

Gleichwohl erschien die Beweislage gegen den Referenten am Mittwoch noch unklar. Zwar wurden das Büro und seine Wohnung vor den Toren Berlins durchsucht, der Verdächtige selber wurde lange vernommen. Aber es erging kein Haftbefehl. Aus Ermittlerkreisen verlautete, es gebe „eine Reihe von Indizien“, die für eine Spionagetätigkeit des Mannes sprächen, bislang aber läge noch kein dringender Tatverdacht vor. Möglicherweise schlugen die Fahnder recht spontan zu, da er durch den BND-Fall gewarnt gewesen sein könnte und womöglich Beweise verschwinden lassen wollte.

Das Ministerium verweigerte am Mittwoch jegliche Stellungnahme. In der Bundespressekonferenz gab ein Sprecher lediglich zu Protokoll, dass man den Fall „sehr ernst“ nehme, alles andere müsse nun die Bundesanwaltschaft klären. Im Haus von Ministerin von der Leyen, die regelmäßig über den Fall unterrichtet worden war, gilt allein der Verdacht gegen den Mann als politischer Sprengsatz. „Als Militärs haben wir alle viele Kontakte zu Amerikanern“, so ein General am Mittwoch, „mittlerweile muss man sich aber überlegen, mit wem man redet und was die Gesprächspartner aus den Treffen machen“.

Am Donnerstag will die Regierung den Bundestag über den Spionageverdacht unterrichten, dann soll das geheim tagende Parlamentarische Kontrollgremium in die Details eingeweiht werden. Politisch allerdings sah Regierungssprecher Steffen Seibert schon vor dem Abschluss der Ermittlungen einen neuen Tiefpunkt der deutsch-amerikanischen Beziehungen und sprach erstmals von „tiefgreifenden Meinungsverschiedenheiten“. Wie diese gekittet werden könnten, weiß derzeit niemand.

Önderlik / Otorite Nedir ?


Önderlik / Otorite Nedir ?
24_bvon Fikret Yaşar

“ Bir kötü lider, iki iyi liderden daha iyidir.” Napoleon

Birey ve toplum ilişkilerini disipline etme ihtiyacı tarihsel süreç boyunca insanı meşgul etmiştir.

İlkel toplumdan günümüze dek süren bu ilişki, modern örgütlenmeden, gelenekçi yapıya sahip olan aile gruplarına kadar, ast-üst, yöneten-yönetilen şeklinde yürütülmüştür. Belirleyici ve uygulayıcı olan da töre, din ve siyaset kurumları olmuştur.

Bu durum aile içi ilişkilerde daha çok ödül ağırlıklı olup öğrenme ve gelişmeye yönelik prensiplere dayanır, katı cezai durumlar da uygulanır elbette, ama duygu bağı belirleyicidir. Modern düzende de öğrenme ve gelişme söz konusudur, ancak ilişki formeldir, yani duyguya yer yoktur, bu nedenle ilişkide daha çok cezai yön ön plana çıkar.

Bilim kurumlarınca yapılan “aile içinde şiddet” konulu araştırmalar evde %80 oranında fiziksel cezaların uygulandığını göstermiştir. Okul içi şiddet oranları da buna yakındır. Yetişkinlerin kullandığı şiddet yöntemleriyle büyüyen çocuklar, bu yüzden olsa gerek ileriki yaşlarda tüm deneyimlerini baskı ve hükmetme üzerine kurarlar.

Machiavelli: “ Sevilmektense korkulan olun, zira insanlar korktuklarına saygı duyarlar !” diyor.

Doğrudur, okula alıştırılmak için gönderildiğim ilk gün sınıfın sıra dayağından geçirilmesi sonucu dayak yemiş ve saygı duymayı öğrenmiştim. Şiddet ve korkuyla özdeşleştirmiştim öğretmeni, bu yüzden de sevmemiştim. Adı hala beleğimde saklıdır, Asım Hocanın.

Günümüzde sıra dayağı yok, ama bizim dönemimizde vardı, elli yılda çok şey değişti belki, ancak şiddet hala birey ve toplumu en çok etkileyen faktörlerin başında geliyor.

Gelenekçi toplumlarda olduğu gibi, az gelişmiş modern toplum örgütlenmelerinde de katı hiyerarşik yapıyı besleyen temel faktör korkudur, fiziki ya da psikolojik, fark etmez…

Liseli yıllara kadar sokakta polis, asker, ya da devlet memuru gördüğümüzde korkuyla kendimize çeki düzen vermemizin sebebi çocukluğumuzdan beri maruz kaldığımız şiddetti, ezilmişliğimizin farkna vardığımız yıllardı, yavaş yavaş politize oluyorduk, ama farkına varmadan yarattığımız alternatif otoritenin de piyonları olmuştuk.

Faaliyetlerimizde en heybetli ve korkusuz olanı lider seçiyorduk, çünkü lider korkutmasını bilmeli diye düşünüyorduk, zira böyle öğretilmişti. En çok korktuğumuz öğretmen heybetli, gür sesli, çatık kaşlı, korkusuz ve acımasız olandı, biz de gençlik yıllarında lider seçerken bu kıstaslara bakıyorduk, otoriteden anladığımız buydu. Bugün de liderde aradığımız kriterler değişmiş değil, zira kafa yapmız pek değişmedi, insana değer vermeyişimizn altında yatan gerçek de budur.

Hala statü için liyakat-uzmanlık aranmaz bizde, çünkü uzmanlar sorgular, eleştirir, hatta bölücü-hizipçi ve tehlikelidir diye düşünürüz, hatta otoriteyi sarsıcı etkilerinden dolayı da bertaraf edilme riski taşırlar. Bizi vesayetçiliğe iten kısır zihniyet budur işte, böyle düşündüğümüz için de yarattığımız liderleri külte dönüştürürüz.

Kült haline getirdiğimiz liderin güc psikozunda ast – bireylerle olan ilişkisini kısıtlamasını da onaylarız, çünkü lider kimseyle yüz göz olmalı, diye düşünürüz. Oysa üst-ast – bireyler arasındaki sınırlı ilişki, ya da ilişkisizlik katı statü oluşturarak bireylerin karar süreçlerine katılımını engeller, yöneten ve yönetilenler arasında iki yüzlülüğe neden olur, yanlışlıklar yalan söylemeye, çıkar ilişkileri de yozlaşmaya sevk eder, tüm bunlar korku, düşmanlık ve kırgınlıklar yaratarak toplumu güç kullanan lidere bağımlı kılar.

Ayrıca otoritesini güce dayandıran liderler güvensiz ve kuşkucu olurlar, astlarının kendisini yönlendirmeye yönelik yeteneklerinin sınırlı ve yetersiz olduğunu düşünür ve sorunlara alternatif çözümler üretmelerini engeller. Bu tür girişimleri rekabet veya karşı darbe olarak nitelerse eğer, tehdit algısyla kişileri bertaraf da eder.

Örgütlerdeki iç infazların sebebi budur genellikle.

Peki gelişmiş toplumda lider nasıl olur?

Gelişmiş toplumlara baktığımızda bireysel güç yerine grup gücünün kullanıldığını, yani kadro-yönetim anlayışının tercih edildiğini görürüz. Kadro yönetiminde otorite sevgi, saygı, uzmanlık, ödül ve ceza faktörleriyle kendini gösterir, satatü sorun değildir, özgür irade ve özgün yapı her alanda hakimdir. Tek kişiye liderlik payesi verilse bile karar alma sürecinde lider yalnız bırakılmaz, yönlendirici ve motive edici temel güç kadrodur. Kısacası kadro yönetiminde ast-üst ilişkileri rasyoneldir ve karşılıklı gereksinimlerin karşılandığı, kabul ve saygının pratikte yer alarak sorunların birlikte çözüldüğü, güç kullanmak yerine “kaybeden yok” metodunun pratize edildiği ilişkiler söz konusudur.

Öyleyse lider gerekli midir ?

İnsanları kurumsal ya da toplumsal fayda sağlamak için takım halinde çalışmaya ikna etmek gerektiği için liderlik pozisyonu gereklidir. Grubun veya örgütün sürekliliği için liderlik şart. Bir futbol takımı düşünün, hakem olmadan maç, koç olmadan takım düzeni sağlanamaz…

Çağdaş toplumlar bize gelişim ve ilerlemenin ancak ortak çaba ve farklı görüşlerle sağlanabileceğini göstermesine rağmen, toplumsal pratiğimiz bunun aksini yaptığımızı ve bunda ısrarcı olduğumuzu göstermektedir. Çünkü bizde yöntemi ve hukuksal düzeni sağlayan ortak çaba değil, genellikle lider olur, bu nedenle lider yasama, yürütme ve yargı erkidir ve onu kült yapan da bu sınırsız yetkidir.

Stalin, Atatürk, Kadafi ve Saddam gibi liderleri kült haline getiren faktör de 3Y (yasama-yürütme-yargı) gücünü ellerinde bulundurmuş olmalarıdır.

Kürd liderlerde de bu özenti göze çarpıyor.

PKK lideri Ocalan 3Y gücüne sahip olduğu için, bugüne kadar Kandil ve BDP özgün bir politika yürüte(medi)miyorlar. Bu durumdan da en çok devlet memnundur. Elinde rehin tuttuğu Ocalan’ı yönlendirerek vesayeti altındaki Kürd siyasetini kolaylıkla turki karaktere devşirebilmesinin sırrı da burada yatmaktadır.

„Fırtına koptuğu zaman gemilerin kaptanları her şey kontrol altındaymış gibi davranır.“

Bazı liderler de grogi durumlarda aynı tavrı sergiler, durum ne olursa olsun kontrolün kendilerinde olduğunu göstermek için beyanatlar verirler, hataları da alt kadrolara pas ederler.

Alt kadrolar sorgulama ve eleştirme yetisinden uzak tiplerden seçildikleri için sorgulamaz ve eleştirmezler, daha çok pragmatik davranıp sistemdeki hiyerarşik ayrıcalıktan faydalanmaya çalışırlar, lider ve sistemin koruyuculuğunu da en çok bu kesim yüklenir. Ancak sistemin sonunu da bunlar getirir.

Sonuç: Liderlik, illa ki, birilerine hükmetmek değildir.

Çağdaş insan yönetilmekten yönlendirmeyi anlar, zira liderlik; insanları yönetmek değil, insanları yönlendirerek hedefe ulaşmaktır.

Bunun için liderliğe soyunan kişi önce kendi altyapısını kurmalı.

Stratejik düşünme modeline sahip olması ve öz farkındalığını yaratması gerekir.
Plan ve programlar konusunda da TUTARLI ve GÜVENİLİR olmalı…

Bunlar olmadan ÖNDER olunmaz !

Fikret Yaşar

ERZURUM’U DOĞU’NUN İNCİSİ YAPACAĞIZ


Başbakan ve Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yurt gezilerinin ikinci durağında Erzurum’a geldi.

Cumhurbaşkanı adaylığının ardından ilk seçim mitingi programını dün Samsun’da gerçekleştiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ikinci gezisini ise Atatürk’ün milli mücadele hazırlıklarını yürüttüğü dönemlerdeki gibi Samsun’un ardından Erzurum’a gelerek çalışmalarını devam ettirdi. Başbakan Erdoğan’ı taşıyan uçak 16.20 sıralarında Erzurum havalimanına indi. Başbakan Erdoğan’a, eşi Emine Erdoğan, kızı Sümeyye Erdoğan, Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker, Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik eski Bakanı Binali Yıldırım eşlik ediyor.

Başbakan Erdoğan’ı Erzurum havalimanında İçişleri Bakanı Efkan Ala, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, Erzurum Valisi Dr. Ahmet Altıparmak, Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, Avrupadan Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu, AK Parti İl Başkanı Fatih Yeşilyurt ve ilçe belediye başkanları karşıladı.

ATLI CİRİT EKİPLERİ DESTEK VERDİ

Havaalanından konvoy eşliğinde kent merkezine hareket eden Başbakan Erdoğan’ı şehir merkezine girişte ETÜ kampüsü kavşağında atlı cirit ekipleri karşıladı. Yakutiye Belediyesi tarafından organize edilen karşılamada atlı ciritçiler bir süre başbakanın konvoyuna eşlik ettiler. Şaha kalkan atları otobüsten alkışlayan Başbakan Erdoğan ciritçilere teşekkür ettikten sonra miting yapacağı istasyon Meydanına hareket etti.

Erzurum’u Doğu’nun İncisi yapacağız

06-07-2014-erzurumu-dogunun--incisi-yapacagiz Erzurum’da halka hitap eden Başbakan Erdoğan 12 yılda 11 milyar liralık destek ve yatırım yaptıklarını belirterek,”Tayyip Erdoğan için İstanbul neyse Erzurum da odur. En kısa zamanda hızlı treni de Erzurum ile buluşturacağız. Bu kenti Doğu’nun İncisi yapacağız.”dedi

Başbakan Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası dolayısıyla Erzurum’da, İstasyon Meydanı’nda düzenlenen mitingde, halka hitap etti.

İstirahate çekilmediklerini, mola vermediklerini dile getiren Erdoğan, şunları kaydetti:

„Tam tersine biz millete hizmet için, Erzurum’a daha fazla hizmet, inşallah, getirebilmek için bir üst makama doğru ilerliyoruz. Türkiye’nin de Erzurum’un da her meselesi, değerli kardeşlerim, yeni dönemde bizim meselemiz olacak. Cumhurbaşkanı cumhurun yani halkın hizmetindedir. 12 yıl boyunca sizlere nasıl hizmet ettiysek aynı şekilde daha da fazlasıyla cumhurbaşkanlığı makamında da sizlere hizmet etmeyi inşallah sürdüreceğiz.“

Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağının, parasının, pasaportunun itibarını artırdıklarını ve daha da artıracaklarını bildiren Erdoğan, AK Parti olarak son 12 yılda çok büyük eserler ve projeler kazandırdıklarını anlattı.

Erdoğan, Ovit Tüneli’nin sadece Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı tünellerinden biri olduğunu belirterek „Cumhurbaşkanı seçilsem de bu büyük projeyi adım adım takip edecek, tamamlanmasını temin edeceğim. İnşallah 2015 yılı sonunda açılışı da birlikte yapacağız“ dedi.

Bir başka gurur projesinin de Kop Tüneli olduğunu söyleyen Başbakan Erdoğan, tünelle Trabzon-Gümüşhane-Bayburt-Erzurum yolunu Karadeniz limanlarına bağladığını ve mevcut yolu 7 kilometre kısalttığını, tünelin 2015 yılında tamamlanacağını dile getirdi.

06-07-2014-05691500

HER AŞAMADA TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ

Erzurum’da 2002 sonuna kadar 49 kilometre bölünmüş yol bulunduğunu, kendilerinin 12 yılda 491 kilometre bölünmüş yol yaptıklarını ifade eden Erdoğan, „Erzurum’u hızlı tren ağına bağlayacağız. Bu önemli projenin de her aşamada takipçisi olacağız. Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars hızlı trenin yapımına yakında Sivas’tan başlıyoruz“ bilgisini paylaştı.

Erdoğan, Erzurum’a 12 yılda 11 milyar liralık destek ve yatırım yaptıklarını, ulaştırma ve haberleşmede 2,5 milyar, eğitimde 810 milyon, gençlik ve sporda 1 milyar yatırım gerçekleştirildiğini, Erzurum’u üniversiteler arası spor oyunlarının merkezi yaparak uluslararası bir organizasyonu Erzurum’a getirdiklerini anımsattı.

06-07-2014-81283100

ERZURUM MAKUS TALİHİNİ AŞTI

Aile ve sosyal politikalarda 835 milyon, sağlıkta 735 milyon, enerjide 718 milyon, orman ve su işlerinde 752 milyon yatırım yaptıklarını söyleyen Erdoğan, şunları belirtti:

„12 yıl içinde Erzurum çok değişti, Erzurum makus talihini aştı, yeni umutlara doğru ilerlemeye başladı. Erzurum’a 12 yılda başbakanlık dönemimizde yaptıklarımızı saysak inanın saatler alır. Eğitimden sağlığa, adaletten emniyete, ulaştırmadan toplu konuta, tarımdan hayvancılığa, kültürden vakıflara kadar hemen her alanda Erzurum’a yatırımlarımız oldu. Burada size söz veriyorum, cumhurbaşkanlığı görevim boyunca Erzurum’daki tüm yatırımların, tüm hizmetlerin takipçisi olacağım. Hiçbir hizmet yarım kalmayacak, hiçbir yatırım, hiçbir proje, hiçbir eser atıl kalmayacak.“

Erzurum adını lekelemeye çalışan Pensilvanya’ya gereken dersin Erzurumlular tarafından 30 Mart’ta verildiğini ifade eden Erdoğan, kendilerinin de gereğini yaptığını, yapmayı da sürdüreceklerini bildirdi.

Başbakan Erdoğan, çözüm ve kardeşlik sürecinin aynı kararlılıkla devam edeceğini söyleyen şunları kaydetti:

„Şimdi yeni bir yasal düzenleme yapıyoruz. Tahriklere, sabotajlara karşı çok dikkatli olun. Bayrağımız, ortak değerlerimiz üzerinden tahrik ve sabotajlar yapmak istiyorlar. Hem MHP hem HDP tahriklerden, sabotajlardan, gerilimlerden besleniyorlar. Bu tuzaklara düşmeyeceğiz. Bunların tahriklerine aldanmayacağız. İnşallah çözüm sürecini ilerleteceğiz. Bu kardeşiniz, Türk’ü de, Kürt’ü de, Laz’ı da Çerkez’i de, Gürcü’yü de, Boşnak’ı da, Roman’ı da Allah için seviyor. Çünkü biz, yaratılanı Yaradan’dan ötürü severiz. Ayrım yapamayız.

Şu anda Erzurum’da bazı kardeşlerim Kürtçülüğe, bazı kardeşlerim Türkçülüğe aldanıyor. Bizde Türk, Kürt yok. Bizde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı var. Kürtçülük yapmayalım, Türkçülük de yapmayalım. Bunlar ayrımcılıktır. Birbirimizi sadece Allah için sevelim.

Onun için biz yola çıkarken ne dedik? Tek millet dedik. Tek millet, 77 milyon tek millet. İki, tek bayrak dedik. Bu bayrak. İkinci bir bayrağı asla kabul etmiyoruz. Tek bayrağımız var. Rengi şehidimizin kanı. Hilal, bağımsızlığımızın ifadesi. Yıldız, şehidimizin simgesi. Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.“

İSTANBUL NE İSE ERZURUM O

Davalarının vatana hizmet davası, yolculuklarının vatana hizmet yolculuğu olduğunu ifade eden Başbakan Erdoğan, „Onun için ne diyoruz? Milli irade, milli güç, hedef 2023“ dedi.

Başbakan Erdoğan, konuşması şöyle devam etti:

„Tayyip Erdoğan için İstanbul neyse Erzurum da odur. İzmir neyse Van da odur. Kardeşlerim, ayrımcılık yok. Sinop neyse Hatay da odur. Biz buyuz. Onun için 81 vilayetin tamamında varız. Kardeşlerim, dördüncüsü neydi Rabia’nın, tek devlet. İkinci bir devlet yok. Demek ki tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Rabia. Esma’yı hatırlıyorsunuz değil mi? Unutmayın. Biz demokrasi mücadelesini de böyle veriyoruz, böyle vereceğiz.

06-07-2014-04890600
BUNLAR MONŞER

Seçilmiş bir cumhurbaşkanının Türkiye’nin büyümesine, kalkınmasına, ilerlemesine çok büyük katkı sağlayacağına vurgu yapan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

„Bir cumhurbaşkanı adayına soruyorlar, ’Siz yollarla ilgilenecek misiniz’. O aday da diyor ki: ’Ben cumhurbaşkanıyım, benim yollarla ne işim var’. Allah, Allah, cumhurbaşkanının yolla işi olmaz mı, metroyla işi olmaz mı, tünellerle, viyadüklerle işi olmaz mı? Bunlar monşer, monşerlerin bu tür şeylerle işi olmaz. Kardeşlerim biz hizmetkarız, bizim yollarla işimiz olacak. Cumhuriyet tarihinde, 79 senede 6 bin kilometre yol yapılmışken, 12 senede 17 bin kilometre yolu nasıl yaptıysak bundan sonra da bu yolların yapımına inşallah seçmeniz halinde cumhurbaşkanınız olarak da devam edeceğiz. Çünkü cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak bunları da takip edecek, bunları da koşturacak. İnşallah bunların da açılışlarında başbakanımızla bakanlarımızla bir arada olacağız, beraber olacağız, sorumluluğunu taşıyacağız. Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, beraber olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız, cumhurbaşkanı bu.“

Levent AKPINAR – Cem BAKIRCI

Erdoğan, Demirtaş ve İhsanoğlu


Ümit Yazicioglu
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Türkiye’de siyaset 10 Ağustos 2014’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçim yarışına kilitlendi. Bu seçim aslında sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi değil, bir bütün olarak sistemin tartışıldığı bir referandum. HDP’in Selahattin Demirtaş’ı cumhurbaşkanı adayı göstermesi olumlu bir gelişme. Kürt halkının ulusal değerlerine siyasi arenada üst düzey ’de değer katıyor. En azından sistemin alternatifini halkın onayına sunuyor. Dolayısıyla Halkın Demokrasi Partisi’nin siyasal alandaki ağırlığı ve yapıcı muhalefeti de artıyor. Bu tarihsel olguyu iyi değerlendirmek lazım.

HDP Hakkâri milletvekili Adil Zozanî’nin de belirttiği gibi ’’Kürt siyaseti, 2010 anayasa referandumu ile Türkiye toplumunun tercihlerini gördü. Bana göre yeniden bir refleks okumaya gerek yok. Kürtler, demokratik çözümden yana olanlarla yürüyecektir. 2010’dan bugüne kadar yaşananlar gösteriyor ki ürkek davranmamak gerekiyor. Kürtler ancak Türkiye’de değişimi arayan dinamiklerle yürüyebilir. Bunu salt Erdoğan olarak ifade etmemek gerekiyor. Erdoğan’ın becerisi bu değişim arzusunu tahlil edebilmedir. AK Parti hükümeti kendi varlığını yeni Türkiye’de konumlandırıyor. CHP ve MHP’den farkı budur.’’ Bu bağlamda Adil Zozanî Ak Parti’yi CHP ve MHP ile özdeşlemiyor, fakat demokratik dönüşümün ana aktörü olarak kabul ediyor. Dolayısıyla tekrar belirtmekte yarar var. Anadolu’daki Kürt sorunu bir hükümet sorunu değildir. Ortak bir vatanda bölünmeden yaşamak isteyenler bu sorunu anayasal, kurum kuruluş ve yasalarıyla açık ifade ve tanımlamalarıyla Kürtlerin, Arapların ve diğer azınlıkların haklarını güvenceye alarak çözebilirler. Bu ise bir siyasal sistem ve devletin yeniden organizesini gerektirir.

CHP ve MHP “Kürdistan” konusunda geçmişte olduğu gibi sert çıkışlar yapmıyorlar. Kemalist devlet inkâr ve asimilasyon üzerine kuruluydu ve bu nedenle sorunun adına ‚Kürt sorunu‘ diyemedi. Fakat Başbakan Erdoğan çıktı „Bu sorun Kürt sorunudur ve bu benim sorunumdur. Büyük devletler hatalarıyla yüzleşebilen devletlerdir. Bununla yüzleşmeden yarınlara çıkamayız. Kürt sorunu inkâr, asimilasyon ve imha ile çözülemez! Daha çok özgürlük gereklidir. Bu da anayasal vatandaşlıkla olur“ dedi. Bu bağlamda Erdoğan’ın 10 Ağustos 2014’te yine Kürt seçmenden büyük oranda destek alacağı açık, çünkü zatî alileri Kürt sorununu hal yoluna koyan ve çerçeve yasa ile de çözüme yasal zemin kazandıran bir devlet adamı. Kendilerini destekliyor ve kutluyorum. Geçmiş seçimlerde Ak Parti’nin Türkiye genelinde biz Kürtlerden en çok oy alan parti olduğu gerçeğini de unutmamak gerekiyor.

CHP’nin genel müdürü Kılıçdaroğlu Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı göstererek siyasi intihar yaptı, çünkü CHP içinden büyük tepkiler alıyor. CHP Parti Meclisi üyesi ve siyaset uzmanı Sayın Birgül Ayman Güler, „Bu aday herkesi kucaklamıyor. Atatürk Cumhuriyetine gönül vermiş olanları, sol ve sosyal demokrat kesimleri, cumhuriyetçiliğe gönülden inanıp da merkez sağda görev yapanları dışarıda bırakıyor… Kaldı ki hiçbir seçim yalnızca rakipten kurtulmak için yapılmaz. Kendi ilkelerinden vazgeçmek siyasal intihardır, siyasetsizliktir, a-politizimdir“ diyerek, itirazlarını yetkinlikle dile getirmiştir. Ekmeleddin İhsanoğlu isminden dolayı CHP seçmeninin önemli bir kısmının sandığa gitmeyeceği malum, çünkü CHP’nin gösterdiği aday, CHP seçmenini tatilden sandığa çekebilecek bir aday değil.

Diğer taraftan MHP’nin lideri Doç Dr. Devlet Bahçeli dün yapmış olduğu bir basın açıklamasında, Başbakan’ ’Recep Tayyip Erdoğan’ın ve HDP Eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı olması şöyle dursun adaylıklarının bile gayri meşru, gayri hukuki ve gayri ahlaki olduğunu belirtiyor. Bu açıklamaları ben Doç Dr. Devlet Bahçeliye yakıştıramıyorum ve doğru bulmuyorum. TC Anayasası’nın 101. maddesine göre bir kimsenin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için 40 yaşını doldurmuş bir Türk vatandaşı olması ve yine Anayasanın 67. Maddesi ile 2839 Sayılı yasada belirtilen milletvekili seçilme yeterliğine ve niteliklerine de sahip bulunması gerekmektedir. Sayın Başbakan ve Demirtaş’ın bu konuda bir problemleri yok, çünkü ikisi ’de yasal ve mukaddes bir bağ olan „yurttaş“ kavramı ile aynı vatan üzerinde hayat sürdüren ve aynı devlete bağlı olan, tasada ve kıvançta aynı duyguları paylaşan bireylerdir. İkisinin ’de hak ve sorumlulukları devletin yasalarında belirtilmiştir. Ama Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 1943 Kahire doğumlu olduğu ve 1971 yılında Mısır’dan Türkiye’ye geldiği, 1974-1976 yılları arasında da askerliğini yaptığı bilindiği gibi, kendilerinin çifte vatandaşlığı konusundaki tartışmalar ise devam etmektedir. Münhasıran Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 28 yaşına kadar yaşadığı Mısır devletinin ’de vatandaşı olduğunun MHP ve CHP tarafından bilinmesi nedeniyle Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi hukuken doğru ve meşru değildi.

Şimdi HDP ve AK Parti hukukçularına önemli bir görev düşmektedir. Şöyle ki; iki ayrı devletin vatandaşı olan bir kişinin tek bir devlete hukuksal bağlılığından söz edilemeyeceği için Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığının YSK tarafından reddedilmesi gerekir. Zira ne MHP ve nede CHP’nin yasanın tanımadığı bir hakkı, başka birine bahşetmesi hukuken mümkün değildir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı seçimin ’den önce bu durumun YSK ’uluna bildirilerek sorgulanması gerektiği kanısındayım. Çünkü çifte vatandaşlığı olanların Cumhurbaşkanı seçilebileceğine dair TC Anayasasında değişik bir hüküm bulunmadığı için, 6271 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Seçimi Kanununda ve 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanununda da özel bir hüküm konuyla ilgili mevcut değildir. Çifte vatandaşlığı olan bireylerin, hukuksal durumlarının yasada ayrıca düzenlenmesi; özel hukuk dışında kalan kamusal hak ve sorumluluklarının da açıkça belirtilmesi gerekir düşüncesindeyim.

Her ne kadar Hukuk derslerinde, 27.01.2007 tarih ve 5718 Sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun’un 4/1. maddesine dayanarak, çifte vatandaşlı kişilerin de Cumhurbaşkanı olabileceği bazı hukukçular tarafından söylenmekte ise de, bu düşünceye YSK tarafından bu ana kadar bağlayıcı ve gerekçeli bir karar getirilmemiştir. Dolayısıyla HDP ve AK Parti’nin Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığına YSK nezdinde itiraz etmesi zaruri hale gelmiştir, kanaatindeyim.

İSTİHBARAT DERSLERİ


a) İDEAL BİR İSTİHBARAT PERSONELİNDE BULUNMASI GEREKEN ÖZELLİKLER
von *Demirhan DEMİR

Bu makalede ikili bir yaşantısı olan ve farklı yerlerde farklı kimlikler taşımak zorunda olan istihbarat personelinin kendi gerçek kimliklerinin bundan nasıl etkilendiği, bir çatışma yaşayıp yaşamadıkları ve bu mesleğin meydana getirdiği alt kültürün sosyolojik ve psikolojik boyutu ele alınıp incelenecektir. Ülkemizde bilimsel çalışmalar maalesef tahdit edilmiş alanlarda yapılmaktadır. Hal böyle olunca “Güvenlik” ve “İstihbarat” konuları Üniversitelerde ve Bilimsel Araştırma Merkezlerinde doğrudan bir isimlendirme ile akademik çalışmalar kapsamına dâhil edilememiştir. Bunun tabii sonucu olarak bu konuya ilişkin yayınlar ya yetersiz kalmış ya da bilimsel olarak analiz edilemeyen ve tartışılamayan basmakalıp düşünceler toplumda yer tutmuştur. Bu noktada polisiye alanda olduğu gibi istihbarat alanında da anı niteliğindeki eserler ve bazı gazetecilerin yapıtları haricinde yazılmış bilimsel nitelikli eserlerin azlığı dikkatleri çekmektedir. Dokunulmaz alanlardan birini teşkil eden istihbaratın, üniversitelerde master programı haline getirilerek, kamuoyu önünde tartışılmaya açıldığını görmek ülkemiz adına sevindirici bir gelişme olacaktır.

İngiliz gazeteci Charles Wighton istihbaratı; “dünyanın en eski ikinci mesleği” olarak değerlendirmektedir.[1] Elbette geçmişten günümüze kadar yöntemler ve araçlar tamamıyla değişmiştir. Ama değişmeyen tek şey istihbaratın son aşamada bir beyin tarafından değerlendirilerek sonuç çıkartılması ve alınacak bir karara temel teşkil etmesidir. Bu noktada istihbaratta en önemli unsurun insan kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. Sonuçta bilgiye ulaşan sentezleyen ve anlamlı sonuçlar çıkartan insan gücüdür. İhtirasları, kıskançlıkları, zaafları ve zayıflıkları ile insan… Makine gibi kontrol edemezsiniz. Bu kadar önemli bilgiyi bir gün kendisi için kullanmayacağını kim garanti edebilir?

İstihbarat hizmetlerindeki başarının iyi bir organizasyona sahip olması kadar, bu organizasyonu yürüten elemanlarının kalitesi ile de doğru orantılıdır. İstihbarat gibi önem arz eden ve idarecilerin kararlarını etkileyen ve yönlendiren sağlıklı karar alınmasında önemli rol oynayacak bir faaliyetin sağlıklı yürütülmesi için iyi eğitilmiş personele ihtiyaç vardır. Bu nedenle istihbarat birimleri eleman temininde daha secici davranmak durumunda oldukları gibi sürekli eğitim ile mevcut gelişmelerin uzağında kalmamaları için gerekli eğitim çalışmalarını da yaptırmak zorundadırlar.[2] Kendilerine ait özeli, ülkeye ait genelin arkasına atmayı içlerine sindirebilmiş kişilerin zaman zaman bu önemli göreve talip olmaları ülke için çok büyük talihsizlik olacaktır. Şöyle ki gelecekteki hedefleri kendisine iyi anlatılamamış ya da bu ortak geleceğin vazgeçilmez bir parçası olacağı düşüncesi ile buluşması sağlanamamış kişilerin içini bugünü koparabilmenin paniği kaplayacak, toplumsal tasalar yerine gündelik bireysel güç ve çıkar çatışmaları egemenliğini kurarak, devletin bölünmez bütünlüğü süratle deformasyona uğrayacaktır.. Bu mesleğin sadece ulusa hizmet yolunda ve her türlü “kişisel olanak ve ikbal beklentilerinin” çok üzerinde bir uğraş olduğunun istihbaratçılar tarafından bu göreve dahil olacak kişilere net olarak algılatılması gerekir.

İstihbarat elemanlarının seçilmesi, eğitilmesi ve gerektiğinde özel görevler için çalıştırılması maksimum gizliliği gerekli kılmaktadır. Bu tür görevlerde maksimum fayda sağlamanın en tabii yolu hiç şüphesiz sosyal çevresinde tanınmayan, hatta polis olduğu bilinmeyen kişilerin bu görevler için kullanılmasıdır. Ancak Aytekin GELERİ’ye göre bunun etkin bir şekilde uygulamaya geçirilmesi ülkemizde çok zordur. Çünkü polis olarak herkesin, yasal zorunluluk gereği Polis Meslek Yüksek okullarında veya Güvenlik Bilimleri Fakültesinde belirli bir süre eğitim görmesi şarttır. Bu süreç içerisinde herkes aile, sosyal ve iş çevresinde polis olarak tanınmaktadır. Bu durumda bir polis görevlisinin meslek yaşantısının belirli bir döneminde, yüksek gizlilik içerisinde, istihbarat ve gizli görevli olarak çalıştırılması oldukça risklidir. İstihbarat faaliyetlerinde resmi görevlinin örgütlü suçların içine gizlice sızması suretiyle yürütülen soruşturma yöntemi yasal ve pratik bazı zorluklar nedeniyle uygulamada pek başvurulan bir yöntem değildir. Gizli görevlinin örgüt elemanları tarafından tespit edilmesi ve ortaya çıkarılması güvenlik birimleri adına çalışan bilgi kaynağının tespit edilmesinden daha kolaydır. Böyle bir durum yürütülen operasyonun başarısızlıkla sonuçlanmasına ve personelin güvenliğinin tehlikeye atılmasına da yol açabilir.’[3]. peki bu durumda istihbarat personeli ne yapılmalıdır? ideal bir istihbarat personeli bu durumda bilgi kaynaklarının temininde çok seçici davranmalıdır. Kural olarak bilgi kaynağı belirli bir menfaat karşılığında polis adına bilgi toplama faaliyetinde bulunan kişidir. “Bilgi kaynakları ceza adalet sistemi için çok önemli kişiledir. Bu önem onların çok iyi birer insan olmaları anlamında değil, bu kişilerin suçla mücadelede sağladıkları bilginin önemli ve değerli oluşundan dolayıdır.”[4]

Devlete, güvenlik kuvvetlerine olan sevgi ve saygısı nedeniyle çok önemli sayılabilecek bilgilerle ortaya çıkan bir bilgi kaynağına sıradan para için çalışan düşük karakterli bir bilgi kaynağı muamelesi yapmak ne kadar hatalı ise aynı şekilde sadece para için bu işi yapan birine gereğinden fazla önem vermek, devlet, millet, hak ve adalet hislerine hitap eden bir anlayışla o kişiye yaklaşmak da o derece hatalı bir yöntem olduğu unutulmamalıdır.[5]

Bu nedenle profesyonel bir istihbarat elemanı;

1 Bilgi kaynağını başka yollardan bilgi edinmenin çok zor ve tehlikeli olduğu durumlarda kullanması gerektiğini gayet iyi bilir.

2 Bilgi kaynağının çift taraflı çalaşıyor olabileceği ihtimalini her daim göz önünde bulundurur.

3 Bilgi kaynağının soruşturmanın seyrini farklı zeminlere çekmek için yalan söyleyebileceğini her daim göz önünde bulundurur.

4 Bilgi kaynağına asla gerektiğinden fazla güvenilmemesi gerektiğini bilir ve onun vasıtasıyla gelen bilgilerin bir şekilde teyit edilmesi için gerekli çalışmaları yapar.

İyi bireyler yetiştiremeyen toplumların, yeterli sayıda iyi istihbaratçılara sahip olma şansı da yoktur. Asli görevi dışında kullanılmaya başlanan istihbarat örgütleri, toplumda güvenilirliklerini kaybetmeye başlarlar. Özellikle İstihbarat örgütleri içinde politikacılara yaranmak için bilgi taşımaya meraklı ve eğilimli insanlar hemen elimine edilmelidir.

Değişik kimliklerle faaliyet gösterme hemen hemen tüm güvenlik örgütlerinde rastlanan bir uygulamadır. Takip ve izleme yapan tüm istihbaratçılar hedef kişileri daha rahat izleyebilmek için zaman zaman de-maske olurlar, yani kılık değiştirirler. Üniversite yıllarının değişmeyen sohbet konuları arasında „sivil polis veya MİT’çi simitçi“ özel bir yere sahipti. 1960’ların başında hız kazanan öğrenci eylemlerine karşı kimi zaman devletin gövde gösterisi kimi zaman da basit bir istihbarat yönetimi olarak kullanılan ’simitçilik‘, sahadan istihbarat toplamanın önemli bir ayağı oldu. Yıllardır bir dizi tartışmaya da sebep olan ’simitçilik‘ kamuflajı bugüne kadar devletin resmî görevlileri tarafından ne doğrulandı ne de yalanlandı Ancak geçtiğimiz aylarda ilk kez bir istihbarat görevlisi ’simit‘ olayını doğrulayan bir kitap yayımladı. Emekli MİT görevlisi Yılmaz Tekin, görevi sırasında yaşadıklarını mizahi bir dille anlatan „Simitçi mi? MİT’çi mi?“ kitabında bu tartışmalara açıklık getirdi. Millî İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) 24 yıl çalışan görev yapan Yılmaz Tekin, görev icabı birkaç kez simitçi olduğunu itiraf ediyor. Ünlü bir kaçakçıyı izlemek için simitçi kılığına giren Tekin, istihbarat terminolojisinde ‚de-maske‘ faaliyeti olarak tanımlanan kimlik gizlemenin yollarından biri olarak değerlendirdiği simitçiliğin zor olduğunu dile getiriyor. Gizli faaliyetler yürüten bir örgütte hizmet üstlenecek kişi olağan yaşamının dışında bir hareketin içinde olacağından çift kişilik sahibi olması gerekir belki de birçok kişi için çok ayıp, hakaret edici ve istenmeyen şekil ve roller ile sokağa çıkma durumunda olan istihbarat personeli bu örnekten de anlaşılacağı üzere kendisine hizmetin gereğine uygun olarak bir maske hazırlanmalıdır. Bu maske kişinin doğumundan başlayarak halen bulunduğu hali ve geleceğini kapsayan ve araştırıldığında ise doğrusunun kanıtlanması mümkün olmayacak şekilde düzenlenmiş bir yalanlar dizisidir.

“Ünlü düşünür ve matematikçi Descartes, zihnin yetkinliği için geniş ve iyi anımsayan bir bellek, çabuk ve kolay kavrayan bir düşünce açık ve seçkin bir hayal gücünün başarı için ve yeter koşulları oluşturacağını ileri sürmüştür”.[6] Her olayı kendi şartları içinde değerlendirecek olursak çizilen bu şablonun bazen istihbaratçıları başarıya götürme konusunda yetersiz kalabileceğini söyleyebiliriz. Şöyle ki İyi bir istihbaratçı görevi boyunca, neticede ciddi bir sonuç alacağına dair herhangi bir garanti olmamasına rağmen, yeri geldiğinde saatler hatta günlerce tek başına olma ve bekleme konusunda kendini teskin eden kişidir. Operasyon sonunda hiçbir şeyin elde edilememesinin, bütün çabaların boşa gitmesinin de bazen mümkün olabileceğini gayet iyi bilir. Elbette incelediği temel konuyla ilgili temel bilgileri ve gelişmeleri bilen bu zemin üzerinde, gözlemlerinden de yararlanarak analizler gerçekleştiren, sentez ve çözümlere ulaşan bir istihbaratçının başarılı olamaması gibi bir durum söz konusu olamaz. İncelenen konunun bütün parametreleri ve etkenleri göz önüne alınmalı bunların aralarında ki çok boyutlu etkileşim iyice etüt edilmeli ve model; aranılan çözümü bulunması istenilen temel değişken kabul eden bir anlayış ile oluşturulmalıdır. Bu aşamaya kadar çok önemli gayretler sarf edilmiş olabilir ama bu hiçbir zaman elde edilen sonuçların sorunun gerçek çözümü olması gerektiğini kanıtlamaz.

Ait olduğu bütünden itina ile koparılmış kısmı ve çerçevelenmiş doğrular eğer bütünü tasvir etme iddiasındalar ise pekâlâ yanıltıcı olabilirler. Bu gerçekliği çok iyi kanıksamış olan iyi bir istihbaratçı hakikatin kendisinden başka hiçbir şeye peşinen iltifat beslemez. Biz zamirinin bütün esirgeyici rüşvetlerine rağmen grup ve zümre dayanışmasına değil ferdiyetin yakıcı ama şerefli sorumluluğunu üstlenmeyi tercih eder. Biz demeden evvel ben demenin gerekliliğine inanır. Aynı zamanda iskeletinin de kuvvetli bir şahsiyetin ağırlığını taşıyacak ölçüde sağlam ve metin olması da şarttır.bilgi hamalı değildir istihbaratçı “Her görevli sadece kendi görev alanına giren konulara vakıf olabilir ve başkalarının görevi ile ilgili olarak bilgilendirilemez Buradaki amaç istihbarat personeline olan güvensizlik değil herkesin taşıyabileceği kadar bilgi sahibi olmasını sağlamaktır. İstihbaratçı (4H): Her şey+herkes+her yer+her zaman konularına azami derecede özen göstermelidir

İstihbarat personelinde mutlaka bazı özellikler aranmalıdır zira “ İstihbaratçılığın belli bir zekâ düzeyi gerektirdiği muhakkaktır çünkü istihbaratçılık aynı zamanda bir yanıltma faaliyetidir dolayısıyla bir akıl oyunudur ve istihbarat bütün yanıltmaların çok ciddi yapıldığı bir küresel zekâ yarışıdır”[7]. İzlenen kişinin izlendiğini bilmemesi hatta böyle bir sezgiye kapılmaması işin olağan gereğidir. Onun için izleyicilerin izlenenin yapacağı hareketleri önceden takip edip ona göre harekât etmesi gerekir. Diğer bir anlatımla izleyicilerin akıllı ve zeki oldukları kadar kuvvetli bir önsezi sahibi olmaları da lazımdır. Bazı durumlarda ise bunun tam tersi metotlara başvurulabilir, hedef şahsın izlendiğini bilmesi veya hissetmesi onun eskisi gibi hareket etmesini engelleyecektir İyi bir istihbarat personeli hedefini tedirgin ederek onun hata yapmasını kolaylaştırır. Şöyle ki takip altında tutulan hedefin kendisi hakkında yürütülen operasyonun farkında olması ve bunu hissetmesi hedef şahsı sinirlendirecek ve eskisi gibi akılcı davranmasını engelleyecektir. böyle bir ruh yapısı altında bulunan hedefin hata yapması da kolaylaşacak ve böylece polisin yürütülen soruşturma ile ilgili olarak ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelere de ulaşma yolu da açılmış olur

3-İDEAL BİR İSTİHBARAT PERSONELİNDE BULUNMASI GEREKEN TEMEL VASIFLAR

●Muhatabı konuşurken asla başka şeye odaklanmaz.

●Aşırı ilgili görünmez, aksi takdirde kendisine soru sorulacağını gayet iyi bilir.

●Çelişkili cevaplar asla vermez.
●Bulunduğu çevrenin özelliklerini gayet iyi bilir ve lehçesini çevreye göre uyarlar.
●Lehçe farkını çözemediği durumlarda İstanbul Türkçesini kullanması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Beden dilini iyi kullanır, muhatabı sözlerinden çok hareketlerine odaklandığında otokontrolünü kullanarak hareketlerini sınırlamasını gayet iyi bilir.
●İyi bir analist ve iletişim uzmanı olması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Konuşurken belli periyotlarla çevresini izler, sıra dışı olan hareketleri hafızana işler
●Bir mekânda bulunuyorsa oradaki her türlü uyumsuzluğu izler, lokantada yemek yemeyen ama uzun süredir orada oturan müşteriye şüpheyle bakmasını gayet iyi bilir.
●Muhatabının kendisini yönlendirmesine asla müsaade etmez.

●Kendisiyle ilgili bilgi vermesi gerektiğinde maske hikâyeler kullanır, hikâyelerinin tutarlı olmasını her zaman göz önünde bulundur.
●Olabildiğince az maske hikaye kullanır, Çünkü her maske hikaye, devam ettirmesi gereken bir yalandır, konu uzadıkça daha fazla yalan söylemek zorunda kalacağını gayet iyi bilir
●Muhatabının güvenini kazandığını düşündüğü an daha ileri gitmez.
●Bir görüşmenin en önemli anı son dakikalarıdır, yaptığı tüm iyi işleri tek bir sözle alt üst edebileceğini ve son dakikaya kadar tutarlı davranması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Eğer muhatabıyla yeniden görüşme amacında değilse ikinci bir görüşme gereğini yaratacak durumlardan kaçınır.
●Giyim tarzı, büründüğü kimlik ve karakterle asla tezat yaratmaz.
●Arabasında ya da çantasında daima gözlük taşıması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Bağlı olduğu kurumun akredite listesinde kayıtlı olmayan hiçbir telefon numarasını kendisine ulaşabilmesi için muhatabına vermez.
●Görüştüğü insana ait bir telefon numarası ya da adresi mutlak suretle öğrenir.
●Karşılıklı görüşmelerde siyasi akımlar ya da uzantıları üzerine fazla konuşmaz.
●Karşılıklı görüşmelerde Yakın tarih üzerine fazla konuşmaz, konuyu tarihi olaylarla örnekleyerek ortak değerlerde uzlaşma eğilimi yaratmasını gayet iyi bilir.
●Muhatabını asla geri çevirmemesi gerektiğini gayet iyi bilir.
●Konuşmalardaki ses tonunu ortama ve konuşulan konuya göre kontrol eder, ses tonunun baskın rolünün ikna üzerinde etkisini bilir.
●Yemek davetlerinde kendisine önerilen yemeği yememesi gerektiğini gayet iyi bilir.
●Halka açık mekânlar da muhatabıyla görüşme yapmaz, karşılıklı oturabileceği bir mekân belirler.
●Bir mekâna girdiğinde giriş kapısının dışında alternatif bir çıkışın olup olmadığına dikkat eder.
●Şehir dışında sakin bir noktada buluşma ayarlandıysa mekâna girerken dışarıdaki araçların tiplerine dikkat eder uyumsuzlukları ve plakaları hafızana işler.
●Mekândaki kişileri hem yüz hem de fiziksel olarak inceler, o kişilerden her birisinin kendisi için ayrı bir tehdit olabileceğini gayet iyi bilir.
●Muhatabıyla Görüşme esnasında telefonu çalarsa arayan kişiyle asla konuşması gereken şeyi konuşmaz, alakasız konulardan bahsedip görüşmeyi geçiştir.
●Futbol konuşulduğunda mutlak suretle Fenerbahçeli olur, Çünkü üzerine en fazla yorum yapılan takımın Fenerbahçe olduğunu gayet iyi bilir.
●Muhatabının kendisinin kullandığı araca binmesi gerektiğinde aracın ruhsatını mutlak suretle gözle görülmeyecek bir yerde saklar
●Aracında kaset, CD ya da şahsına ait evrak ya da eşya bulundurmaz.
●Aracını gerektiğinde hızlı kullanmaktan çekinmez.
●Trafik de sinirlenmez, olağan dışı durumlarda tepkisini yanındaki kişilerle paylaşır.
●Gece yemeklerinde alkol almaması gerektiğini gayet iyi bilir.
●Alkol alması gerektiğinde kendi limitini bildiğini ve aşamayacağını kibarca belirtir.
●Yemek esnasında baş dönmesi, terleme, dil sürçmesi gibi sıra dışı belirtileri olduğu vakit cep telefonunun alarmını zil sesine alır 3 dakika sonrasına kurar ve çalınca sanki biri arıyormuş gibi davranır, konuşma sonunda bir yakınının vefat ettiğini ya da rahatsızlandığını söyleyerek izin ister, kendisine eşlik edilmesine asla izin vermez.
●Buluşulan mekândan ayrıldıktan sonra en yakın sağlık kuruluşuna ulaşması gerekebileceğini asla unutmaz.
●Görüşmelerde zikredilen isimleri ya da numaraları unutmaması için bu isim ve numaraları cep telefonuna anlaşılır biçimde kaydeder.
●Üçüncü şahıslar yanı başında ise asla konuşma imkânı vermez, ilk sözü kendisi söyler ve karşısındakiyle konuşmak istemediğini daha ilk sözünle ima etmesini bilir.
●Uzun görüşme ve mülakatlarda en çok konuşan asla kendisi olmaz.
●Başarısız olacağını anladığı durumlarda sınırları zorlamaz, bunun kendisini hataya sevk edeceğini gayet iyi bilir.
●Başarısızlıklarının bireysel çalışmalarda dahi tüm bir gruba mal olacağını gayet iyi bilir.
●Amirlerine olumlu ya da olumsuz gelişmeleri aktarırken konular içinde seçici olmaz bu seçimi ya da değerlendirmeyi yapmak amirlerinin takdiri olduğunu gayet iyi bilir.
●Var oluş amacının kutsal değerlere dayandığı gerçeğini her an hatırlar.
●Fevri davranışlarının grup ya da gruplarca telafi edilmesine sebep olmaz, tek kişilik yaşar tek kişilik iş görür

SONUÇ

İyi bireyler yetiştiremeyen toplumların, yeterli sayıda iyi istihbaratçılara sahip olma şansı da yoktur.. Kendilerine ait özeli, ülkeye ait genelin arkasına atmayı içlerine sindirebilmiş kişilerin zaman zaman bu önemli göreve talip olmaları ülke için çok büyük talihsizlik olacaktır. Şöyle ki gelecekteki hedefleri kendisine iyi anlatılamamış ya da bu ortak geleceğin vazgeçilmez bir parçası olacağı düşüncesi ile buluşması sağlanamamış kişilerin içini bugünü koparabilmenin paniği kaplayacak, toplumsal tasalar yerine gündelik bireysel güç ve çıkar çatışmaları egemenliğini kurarak, devletin bölünmez bütünlüğü süratle deformasyona uğrayacaktır.. Bu mesleğin sadece ulusa hizmet yolunda ve her türlü “kişisel olanak ve ikbal beklentilerinin” çok üzerinde bir uğraş olduğunun istihbaratçılar tarafından bu göreve dahil olacak kişilere net olarak algılatılması gerekir.Bu açıdan bakıldığında çok tehlikeli dönem ve olaylar içerisinde bulunan, kendi asıl kişiliğinin dışında suni ve sahte bir kişiliğe bürünen başarılı olmak için bütün gücünü kullanan ve başarısız olma durumunda yaşamını kaybetme riskini her an hisseden bu kişilerin temininde daha secici davranılması izahtan varestedir.

==================================================================================================================

[1] Polis Akademisi 2007 Mezunu,Komiser Yardımcısı,Adana Emniyet Müdürlüğü,Şakirpaşa Polis Merkezi Amirliği

[2] ACAR, Ü-URHAL, Ö. Devlet-Güvenlik-İstihbarat-Terörizm, Adalet Yayınevi, Ankara (2007), s. 215–218

[3] ACAR,Ü-URHAL,Ö; A.g.e. s:229

[4] GELERİ, A,-İLERİ, H.a.g.e., s;199

[5] ACAR,Ü-URHAL,Ö; A.g.e. s:231

[6] ÖZKAN, İ. “Uzun İnce Bir Düşünce”,Çınar Yayınları, İstanbul-1999, s 127

[7] ACAR,Ü-URHAL,Ö; A.g.e. s:228

EKMELEDDİN İHSANOĞLU’NU DİNLEDİK….


von Mihrac Ural – 4 Temmuz 2014 / Cuma
174180_100002585630850_150073708_n mihrac CNN TV de kadim yol arkadaşı ülkemizin ünlü ülkücü ideolojinin mimarlarından Taha Akyol’la 3 Temmuz 2014 gece programında buluşan Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu bu ülkenin 21. Yy vizyonuyla uzak yakın ilgisi olmayan bir duruşla karşımıza çıktı. Fen bilimlerinin proflarından olmasına rağmen, Alman üniversitelerinde Arap dili üzerinde kürsü kuracak kadar muhafazakar İslam olduğunu açıklayan aday, bölge ve ülke olaylarına vakıf olmadığını kendi anlatımlarıyla dinlemiş olduk.

1.Bu programdaki ilk gafını ise Arap aleminin gelmiş geçmiş en önemli lider figürü olan Cemal Abdülnasır ve Filistin konusunda yaptı. “ Adülnasır yüzünden Filistin kaybedildi ama Araplar hala onu kahraman sanıyorlar” dedi.
Bu açıklama bunca yıldır bölgede dolaşan bir bilim adamına ve yaklaşık on yıldır İslam ülkeleri konferansı başkanlığı yapmış birinin işleyeceği bir gaf değildi. Bu gaf bilinç altı verilerin, taraf olmanın altında ezilmekten başka bir anlama sahip değildir. Nasır, Filistin davası Filistinlilerin kendi güçleriyle kurtulması için Filistin kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) kurup destekleyen ilk Arap lideridir. Filistin davası uğruna Mısır’ın tüm olanaklarını seferber eden, 67 savaşında aldığı ağır yenilgiye rağmen pes etmeden Filistin’in kurtuluşu için savaş veren bir liderdi. Mısır’da Filistin davası için kalan ne varsa hepsi nasırın çabası ve özverilerinin ısrarıyla olmuştur. Bunu bilmeyen birinin bölge hakkında zerre kadar bilgisi olmadığını iddia etmek yanlış değildir.
2. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bölgeye bakışını daha iyi anlamamız için ilk gafının ardından işlediği ikinci gafı izlemek yeterliydi. Aday “ bölgedeki devletler, Osmanlı eyaleti olan bölgelerin cetvelle çizilmiş, aşiretlere sunulmuş devletlerdir, bu devletlerde Baas süreci askeri darbe ve diktatörlükler süreci olmuştur” dedi.
Bu algı Türk-İslam sentezcilerinin oldum olası hayalini kurdukları Yeni-Osmanlıcı yayılmacı ideolojinin temel taşıdır. Hayaller bu eyaletleri bir biçimde yeniden Yeni-Osmanlıya bağlama projesi olarak gelişip durdu. Sıkıntının temeli de Osmanlının diğer eyaletleri olan monarşiler, aşiret liderleri, karlıklar ve insan haklarıyla özgürlük ve demokrasiyle uzak yakın ilgisi olmayanlar değil, Suriye ve Irak’tır. Bunun için her defasında laik rejimleriyle farklılık arz eden Suriye ve Irak, yayılma projesinin ilk hedef olmuşlardır. Osmanlı komşuluk algısını burada da tüm çıplaklığıyla görmüş oluruz; istila tek hedeftir.

Ekmeleddin İhsanoğlu, ne Suriye tarihini ne de Irak tarihini ne de bu ülkelerde 1963 sonrası iktidar olan Baas rejimini hiç bilmiyor. Bunun için, Tunus’ta başlayıp Arap ülkelerine yayılan harektlenmelere “Arap baharı” denilmesine karşı çıkarak bunun adı “ Arap diktatörlüklerinin yıkılmasıdır” diyor. Bunun içine Suriye’yi ve Irak’ı katması ise kaba bir handikaptı. Bu algı bir yandan bu ülkelerin iç işlerine karışmak diğer yandan dış müdahalelerin, “yaratıcı anarşi”, “temiz eller operasyonu”, “böl-yönet” taktikleriyle halkları birbirine kırdırtıp kanlı süreçler yaratarak çökertmek ve bu yola da İsrail siyonizminin bölgede rakipsiz kalmasını sağlama çabalarına çanak tutmaktır.

Ekmelledin’in Suriye sorun sürecinde ortaya koyduğu densiz, ahlaksız ve bir o kadar vicdansız tutumu ise burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. O başkanı olduğu İslam ülkeleri konferansının biat kültürüyle eğitilmiş sadik bir tilmizi olarak, Suudi monarşisinin eli kanlı bataklıklardan başka anlamı olmayan karanlık prenslerinin projelerinde bir katiptir. Okur aynı kanalda Ekmeleddin beyin 3,5 milyon dolarlık servetini bir bilim adamı olarak nasıl kazandığını sorgulaması yeterlidir; bu sorgulamayı bu dinci çevrelerin malum gizli hesaplarını açığa vurmadan yapmak bile eterli.

3. Aday kişi 2006’da giriştiği Şii-Sünni yakınlaşması çabası için verdiği “her taraftan 15 kişilik heyetle yayınlanan ortak bildiri” çıkarma becerisi ise oldukça komikti. 1400 yıldır 1400 kz bir araya gelseler de farklılıklarını koruyan inançların, Ekmeleddin beyin İslam Ülkeleri Konferansı başkanlığı sürecinde tarihlerinin en sert en gergin süreçlerine girdiğini bizlere unutturabileceğini sanıyor. Bu dönemde “Şii atom bombası” söylemi, “Şii hilali söylemi”, “İran yayılmacılığı” iddiaları ve bu gün bölgede yaşanan hatta İŞİD gibi vahşet örgütlerinin çıkış zemini olan tüm karanlık planların ilk kıvılcımlarının üretilmiş olduğunu hatırlatırım. Bu karanlık planlara kişi olarak katkısını burada tartışmak abestir, ama kişi kendi dönemini bile bilmeyecek kadar biat kültürünün esiri olmuşsa, bu gerçekleri suratına kapak yapmak da biz bölge devrimcilerinin sorumluluğu olacağı bilinmelidir.
4. Aday “Alevi sorunlarının çözümü bir hükümet sorunudur” demesi ve Cumhurbaşkanı olduğunda bu sorunları çözümü için çabalayacağını söylemesi, belki de İzzetin doğanların hazmedebileceği bir şey olabilir. Ama ülkemizde yüzyılları kapsayan bu sorunun esasında bir siyasal sistem, bir devlet kurum, kuruluş yasa ve anayasa sorunu olduğunu burada bildirmek yeterlidir. Bu gerçeklerle ele alınmayacak bir Alevi sorunun yeni bataklıklarda çürüme ve yeni reflekslerin, itilmişler dünyasından, haklı gasp edilmiş ikinci sınıf vatandaş haline getirilmişler dünyasından beklenmesi bir sonuç değil bir hak olacaktır.

Bu basit gerçeği bilmeyen ve sırtından atmak için tek boyutlu inanç devletinden, tek boyutlu inanç hükümetinden Alevilerin sorunlarına çözüm beklemek, kurda kuzuyu teslim etmektir. Böylesi bir aklın, muhafazakar İslamcı bir Cumhurbaşkanının üreteceği başka bir olamaz zaten. Alevileri bekleyen yine toplu kıyım yine kendi celladına aşktır. Diktatör Erdoğan’la kıyaslayıp nefes alacağını söyleyecek akıllara ise şunu söylemekle yetineceğim “siz tarihin her dönemindeki Alevi kıyımının ortaklarısınız”. İki cellattan birini seçmek gibi bir tercihe onay vermek ise Aziz Nesin’in bu millet için söylediğini onaylamaktır.

Bu noktada dile getirdiğim hakların gerçekçi çözümünü ülkemizin en temel sorunu olan Kürt sorunuyla ilgili olarak da tekrar ederim. Türkiye’de Kürt sorunu bir hükümet sorunu değildir. Ortak bir vatanda bölünmeden yaşamak isteyenler bu sorunu anayasal, kurum kuruluş ve yasalarıyla açık ifade ve tanımlamalarıyla Kürtlerin, Arapların ve diğer azınlıkların haklarını güvenceye alarak çözülür. Bu ise bir siyasal sistem ve devletin yeniden organizesini gerektirir. Bu olmadan yapılacak tüm geçici hükümet çözümleri, masa altından paslaşmalar, MİT gibi kirli teşkilatların yönlendirme ve ya dayatmalarının çözüm olmayacağını belirteceğim. Kimse Kürt halkı adına konuşmamalı bu halkın siyasal temsilcileri beli olmuştur, bu halkın liderliği de bellidir. Biz ortak vatan algısıyla çözüm için nelerin yol haritası olacağını belirleriz ama bu ortaklıkta çıkarı olmayanların kendi kaderlerini tayin etmelerine de sonuna kadar saygılı oluruz.

Bu ülkede Kürt sorunu da tek başına temel sorun değildir. Bu ülkede 8 milyon nüfusuyla Arapların da aynı kalibrede sorunları gündemdedir. Bu gün siyasal temsilciliği olmazsa da bu halkın evlatları bu halkın haklarını asla yedirmeyecekleri açıktır. Bu satırlar bunun dile gelişidir. Ekmeleddin, ülkenin sorunlarını detaylarıyla bilmeyecek kadar tek boyutlu algılarla bu seçimde adaydır.

5. Ekmeleddin bey “1 milyon Suriyeli ülkemizde aç ve sefil koşullarda yaşıyor bu yoksu insanların yarın birer cürüm şebekesi haline dönüşmesi kaçınılmazdır” diyerek gösterdiği insanlığın binde birini Suriye’yi kana bulayan en önemli faktörün diktatör Erdoğan olduğunu dile getirmesi çok daha anlamlı olurdu. Üstelik rakibi olan bu eli kanlı ırkçı mezhepçiyi buradan vurmak çok daha makbule geçerdi ve AKP’nin tabanında bile haklı bir onay bulurdu. Ama bunu yapacak bir cüreti olmayan Ekmeleddin’in, Cumhurbaşkanlığı seçiminin bu ilk adımlarında gösterdiği korkaklık ve yılgın halleri kayda değer ölçekte dikkat çekiciydi. Hele hele seçim kampanyasının giderleriyle ilgili fakirlik edebiyatı, seçimleri baştan yitirmiş birinin hallerini yansıtıyordu Bu veriler, Ekmeleddin’i İslam Ülkeleri Konferansının başına getiren diktatör Erdoğan ve Abdullah Gül’e olan biatının etkisi olarak gördüğümü burada not düşeceğim. Bu akılların tümünde bu sendrom vardır ve kurtuluşu mümkün değildir. Böylesi “BÜYÜK UZLAŞMA” halkı aldatan bir payda olarak CHP ve MHP’ye hayırlı olsun demekten başka bir şeyimiz kalmıyor.

6. Cumhuriyet kaçkını bir ailenin evladı olarak muhafazakar bir İslamcı olduğunu açıklayan bu adayın, “Laikliği savunuyorum” söylemi, Atatürk üzerine yaptığı yüzeysel güzellemeler dili sütten yanmış bizlerin ikiyüzlü, dincilerin bildik takiyeciliği olduğunu burada hatırlatmakla yetineceğim. Sanırım bu filmi halkımız çok kez seyretti. Komedilerin bu kez trajedi olacağını ise ben hatırlatırım.