İşte Başbakan’ı sinirlendiren konuşma


İşte Başbakan’ı sinirlendiren konuşma

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’na tepki gösterip salonu terk etti. İşte Başbakan Erdoğan’ı kızdıran o konuşma.

fft81_mf2164328
Danıştay’ın 146. kuruluş yıldönümü törenlerinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşmasına sinirlenip, toplantıyı terk etti.

Başbakan, Feyzioğlu kürsüde konuşurken, „edepsizlik ediyorsun“ diye tepki gösterdi. Feyzioğlu ise kürsüden Başbakan’ın tepkisine itiraz edip, „konuşmam çok yapıcıydı“ karşılığını verdi.

İşte Başbakan Erdoğan’ın tepki gösterdiği Feyzioğlu’nun konuşmasının tam metni;

Erdoğan Danıştay’ın kuruluş yıldönümü törenlerini terk etti

„Sayın Cumhurbaşkanım,
Huzurlarınızda, Danıştay’ın Sayın Başkanı’nın ve tüm idari yargı mensuplarının şahıslarında, Danıştay’ın 146. Kuruluş Yıldönümü’nü kutluyorum. Görevi, yurttaşı idarenin hukuka aykırı eylem ve işlemlerine karşı korumak olan bu önemli kurumun, hukukun üstünlüğü ve demokratik hukuk devletinin vazgeçilmezi olduğunu vurgulamak istiyorum.
Bugünümüzü ve parlak olacağından emin olduğum yarınlarımızı borçlu olduğumuz Mustafa Kemal Atatürk ‚ü, silah arkadaşlarını ve Cumhuriyetimizi kuran tüm devlet adamlarını ve ayrıca Danıştay şehidimiz Mustafa Yücel Özbilgin’i rahmetle anıyorum.
Bugün Engelliler Haftası’nın ilk günü. Türkiye’de 8.5 milyon engelli yurttaşımız var. Anayasamızda engellilere yönelik pozitif ayrımcılık hükmünün, toplumsal yaşamın her alanında eksiksiz olarak uygulanmasını dileyerek sözlerime başlıyorum. Esasen engelli yurttaşlarımızın taleplerinin asla ayrıcalık veya kendileri için ayrımcılık olmadığını, talep edilenin, eşit yurttaşlık temelinde toplumsal hayata katılmaktan ibaret olduğunu dikkatlerinize sunuyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Daha birkaç gün önce, 3 Mayıs “ dünya basın özgürlüğü günü”ydü; gazeteciler, hür basın için ağızları bantla kapalı olarak yürümek suretiyle basına yönelik sansürü protesto ettiler ve tutuklu meslektaşlarına özgürlük istediler. Dileriz bundan sonraki yürüyüşler protesto değil, kutlama yürüyüşleri olur.
Hukuk devletinin tanımlayıcı unsuru olan hukuki güvenlik ilkesi, etkin bir idari yargı denetimi olmaksızın hayata geçirilemez. Hukukun üstünlüğüne inanan, insan onurunun korunmasını gözeten, şeklen değil, özde adalet dağıtmayı esas alan bağımsız ve tarafsız bir yargı, demokrasinin ve hukuk devletinin asli unsurudur. Böyle bir yargı, herkeste saygı uyandırır, hukuka uygun davranan herkese güven aşılar.

Unutmayalım ki adaletin tecelli ettiği mahkemeler, hepimizin son sığınağıdır, umut kapılarımızdır. Bu kapıların kapanması, ihtiyaç halinde kolay kolay açılmaması ya da çok geç açılması, hukuk güvenliğini derinden sarsar. Başka bir deyişle, yargının adil davranmadığının yaygın kanaat haline gelmesi, yurttaşların mahkemelerde haklarını alamayacaklarını düşünmeye, suçsuz olsalar bile mahkûm edileceklerinden korkmaya başlamaları durumunda, mülk yani ülke temelsiz kalır. Siyasetin girdiği mahkemeden adalet kaçar. Adaletsiz demokrasi olmaz. Demokrasilerde siyasi partiler, iktidara, yargı tarafından denetlenmeyi peşinen kabul ederek talip olurlar. Elbette bu denetim siyasi değil, hukuki bir denetim olmalıdır. Şu halde yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, etkinliği, güvenilirliği, her insan için ekmek kadar, su kadar, hava kadar yaşamsal önemdedir. Türkiye’de görevini sorumluluk duygusuyla, fedakârca yerine getirerek adalet dağıtmaya çabalayan binlerce avukat, hâkim ve savcı vardır. Kuşkusuz insanın söz konusu olduğu her yerde insandan kaynaklanan sorunlar da olur. Bu sorunların hiçbiri çözümsüz değildir. Yapılması gereken, yargıya, yargı dışı her türlü müdahaleyi önleyen, güvenilir bir sistemin kurulmasıdır. Bu görev hepimizindir. Çözümler kavga ederek değil, konuşarak bulunur.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Bugün avukatlık mesleğinin sorunlarını çözecek, böylece yetmiş altı milyon insanımızın teorik anlamda sahip oldukları hakları kullanabilmelerini sağlamak suretiyle “birey olma mücadelesi”ni başarıya ulaştıracak bir Avukatlık Kanunu’na acilen ihtiyacımız vardır. Böyle bir kanun, ancak Türkiye Barolar Birliği ve baroların öncülüğünde hazırlanabilir. Biz, bu amaçla, Türkiye’nin tüm bölgelerinden katılım sağlayarak, bir çalışma komisyonu kurduk ve taslağımızı hazırladık. Bütün barolarımızdan gelecek görüşler doğrultusunda son şeklini vereceğiz. Aynı dönemde, Adalet Bakanlığı çatısı altında ayrı bir komisyon daha kuruldu; biz sorunları birlikte çözme irademizin gereğini yaparak o komisyona da katıldık. Bahsettiğim komisyonca hazırlanan ve Adalet Bakanlığınca üzerinde bir kısım değişiklikler yapılarak ilgili kurumların görüşüne sunulan taslağın, baroların delege yapılarını temsilde adaleti hiçe sayarak düzenleyen, avukatlığı sermaye şirketleri eliyle yürütülen ticari bir faaliyet haline getiren, şubeleşmeye izin vermek suretiyle büyük şehirlerde kurulan şirketlerin diğer şehirlerimizdeki avukatlarımızın yaşama alanlarını ellerinden alan düzenlemeleri başta olmak üzere, çeşitli hükümlerine dair çekincelerimizi de ortaya koyduk. Bunları burada tek tek açıklayarak vaktinizi almayacağım. Ancak hem mesleğimiz, hem hukuk devleti açısından hayati sorunumuzun, çağdaş bir hukuk eğitiminin yanında, bir an önce avukatlık stajına başlama sınavının ve avukatlığa giriş sınavının getirilmesi olduğunun altını çiziyorum. Görüşe gönderilen taslakta, sınavın Adalet Bakanlığı tarafından yapılması öngörülmektedir. Hâkimlik ve savcılık sınavı Türkiye Barolar Birliği tarafından yapılmadığına göre, avukatlık sınavının Adalet Bakanlığı tarafından yapılmasının öngörülmesini anlamak mümkün değildir. Bu, yeni bir vesayet düzenlemesidir. Öte yandan hali hazırda hukuk fakültelerinde okuyan kırk bir bin öğrenci sınavdan muaf tutulmaktadır. Bu, bugün görev yapmakta olan avukat sayısının en fazla beş yıl içerisinde neredeyse yarı yarıya artması, buna bağlı olarak mesleğin sürdürülebilmesinin imkânsız hale gelmesi demektir. Hukuk fakültelerinde okumakta olan öğrencilerin sınavdan muaf tutulması, onların menfaatine değil, tam aksine zararınadır. Çünkü mesleği sürdürülemez hale getirecek bu orantısız artış, hem mesleğin, yani savunmanın, dolayısıyla demokrasinin kalitesini düşürecek, hem de başa çıkılamaz rekabet genç avukatların geleceklerini karartacaktır.

Kanunla sınav getirilinceye kadar geçerli olmak üzere, staja girişi ve staj bitirmeyi değerlendirme koşullarına bağlayan yönetmelik değişikliği, Avukatlık Kanunu’nun Türkiye Barolar Birliği’ne verdiği yetkiye dayanılarak kabul edilmiş ve Resmi Gazete’de yayımlanmak üzere Başbakanlık’a gönderilmiştir. Ancak Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü, usulüne uygun kabul edilmiş bulunan yönetmeliği yayımlamaktan kanuna aykırı bir şekilde imtina etmiştir. Resmi Gazete’nin basılmasından sorumlu olan bir idari makamın kendinde hukuka uygunluk denetimi yapma yetkisini görmesi, hem kanun koyucu hem yargı organı yerine geçmesi, hukuk devletinin bütün kurum ve kurallarıyla işlediği bir devlette rastlanması mümkün olmayan bir durumdur. Bu Genel Müdürlük aynı yaklaşımla, bundan böyle, kanunların anayasaya aykırı olup olmadığını da denetleyecek midir? Fonksiyon gaspı teşkil eden hukuka aykırı bu işleme karşı iptal davası açılmıştır.

Danıştay’da meslektaşlarımızın dosya sorgulamalarına getirilen idari kısıtlamaların ve ön büro uygulamasındaki bir kısım hususların mesleğimizi gereği gibi yapmamızı engellediğini, dolayısıyla yurttaşları mağdur ettiğini ve kanuna aykırı olduğunu dile getirmek istiyorum. Bu sorunların dialog yoluyla çözüleceğini ümit ediyoruz.
Barolar ve Türkiye Barolar Birliği, meslek odaları değildir; devletin üç erkinden biri olan yargı erkinin içinde kurucu unsur olan avukatların örgütlü gücüdür. Bu sebeple, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin, Avukatlık Kanunu’nun 76. ve 110. maddelerinden kaynaklanan, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak görevi vardır. Bu görevin layıkıyla yerine getirilmesi, tüm toplumun menfaatinedir. Maalesef Danıştay’ın son dönem kararlarında, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin kanunun anılan maddelerinden kaynaklanan dava açma yetkisi sınırlanmaya başlanmıştır. Bu, avukatlık mesleğinin ve baroların tarihsel gelişimini, hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin sağlanmasındaki vazgeçilmez rolünü görmezden gelmek, yurttaşı ve özellikle yurttaşların çevre hakkını savunmasız bırakmaktır.

Kamu görevlilerinin atama ve nakillerine ilişkin işlemlere karşı açılan davalarda idarenin savunması alınmadan yürütmeyi durdurma kararı verilemeyeceğine dair İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinde yapılan değişiklik ile atama ve nakil işleminin iptali halinde kamu görevlisinin eski kadrosuna başka birinin atanması durumunda o kadroya atanamayacağına dair aynı Kanun’un 28. maddesinde yapılan değişiklik birlikte değerlendirildiğinde, atama ve nakil işlemlerinde etkin idari yargı denetiminin kalmadığı görülmektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından son şekli verilen idari yargıda belirleyici olan İdari Dava Daireleri Kurulu ve Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun yeniden yapılandırıldığı Danıştay Kanunu Tasarısı’nda, ihale, kamulaştırma, özelleştirme, kıyıların korunması, ÇED raporları ve kentsel dönüşüm gibi sorunlu alanlara dair idari işlemler ile kararlardan doğan uyuşmazlıklarda, dava ve temyiz sürelerinin kısalmasına, idarenin bu işlem ve kararlarına ilişkin verilen yürütmenin durdurulmasına itiraz yolunun kapatılmasına ilişkin hükümler bulunmaktadır. Bu yanlışlıkların kanunlaşmaması için bireyin en önemli güvencelerinden olan Danıştay’ın ve ilgili herkesin gerekli hassasiyeti göstermesini bekliyoruz.

Öte yandan idari yargı kararlarına uyulmasında gecikme gösterilmesi veya bazen hiç uyulmaması, yurttaşları idari yargının güvencesinden fiilen yoksun bırakmaktadır. Hukuk devletinde, idare, mahkeme kararlarına, bu kararların içeriğinden memnuniyet duymasa da uymak zorundadır.

Bu konuda son olarak, Danıştay’ın emsal teşkil eden kararlarının idarece benzer olaylara çekinmeden uygulanması hem yurttaşları önemli sıkıntılardan kurtaracak hem de dava sayısı ciddi şekilde azalacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Son dönemde yaşadığımız ve geçmişin yasakçı zihniyetini çağrıştıran sosyal medyaya yönelik idari veya yargısal engellemeler, Anayasamıza, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’a aykırıdır. Üstelik erişimi top yekûn engellemek teknik olarak da mümkün değildir. Yani atılan taş, zedelenen itibara değmemiştir.
Bu engellemelere karşı idari yargının yürütmeyi durdurma kararlarıyla, Anayasa Mahkemesi’nin ihlali tespit edici kararları isabetli olmuştur. Söz konusu kararları hepimiz soğukkanlılıkla değerlendirmeli, eleştirilerimiz varsa bunları da yapıcı bir şekilde ortaya koymalıyız. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Burada zarar, ortak zarardır. Birbirlerine saygı duyarak iletişim kuranlar ise, ortak akla ulaşır.

2011 senesinde Taksim’in 1 Mayıs kutlamalarına açılmasını mutlulukla karşılamış idik. Hatırlanacak olursa, 2011 ve 2012 senelerinde Taksim’de coşkulu kutlamalar gerçekleşmiş, hiçbir olay olmamıştı. Bu sene, Anayasa’nın 34. maddesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarına aykırı olarak getirilen yasak ise, halkı polisle çatıştırmak isteyen provokatörlere uygun iklimi hazırlamış, artık görmek istemediğimiz pek çok üzücü olay yaşanmasına sebebiyet vermiştir. Maalesef polis, şiddete başvuran ile barışçıl gösteri hakkını kullanmak isteyenleri birbirinden yine ayırmamış, orantısız güç kullanımı yoluna gitmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Zat-ı Alinize ve buradaki muhterem heyete iletmek üzere, üzerimde bir selam borcu var. Van’da konteyner kentte yaşamaya devam eden kiracıların selamı. Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir. Sosyal devlet, yurttaşın barınma ihtiyacını gidermek zorundadır. Deprem, kiracı-mal sahibi ayrımı yapmadan binaları yıkıp insanlarımızı öldürmüş, deprem konutları ise öncelikli olarak mal sahiplerine ve yalnızca bir kısım kiracıya ise kurayla tahsis edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu insanlarımızın mağduriyetini giderebilecek kudrete kuşkusuz sahiptir. Basit bir yönetmelik değişikliğiyle bile çözüm bulunabileceğini düşündüğümüz bu sorunun kısa sürede giderilmesini dileyerek bu selamı sizlere iletiyorum.

30 Mart yerel seçimlerini geçirdik. Açıkça ifade etmek gerekirse, siyasetin dilinin keskinleştiği, buna bağlı olarak toplumda kutuplaşmaların arttığı bir süreç yaşadık. Artık yaraları sarma zamanıdır. Toplumun yeni gerginliklere tahammülü yoktur. Derslerimizi almalı ve yola devam etmeliyiz. Bu noktada üç önemli hususa değinmek istiyorum.

Bunlardan ilki, seçim hukukunda ispatın belgeye dayanmak zorunda olduğu ve mevzuatın, siyasi partilere oy verme ve sayım işlemlerine nezaret etme yetkisini tanımış olmasıdır. Şu halde, mevzuatın kendilerine tanıdığı nezaret etme ve tutanak toplama yetkilerini gereği gibi kullanmayan siyasi partiler, görevlerini aksatmış olur. Böyle bir durumda, seçim sonuçlarına yapılan itirazlar da yeterli dayanaktan yoksun kalır. Delillendirilmemiş itirazlara dayanarak sandığı şaibeli ilan etmek, sandığı itibarsızlaştırmaktır. Demokrasi, kuşkusuz seçim sandığından ibaret değildir, fakat seçmenin seçimler yoluyla iktidarın değişmeyeceğini düşünmeye sevk edilmesi, demokrasiye büyük zarar verir. Bu arada en büyük zararı da muhalefet partileri görür. Çünkü sandık yoluyla iktidarı değiştiremeyeceğini düşünen seçmenler, yılgınlığa düşerler ve en önemli yurttaşlık haklarından olan seçme haklarını kullanmaktan vazgeçebilirler. Öyleyse yapılması gereken, siyasi partilerin, seçim mevzuatının kendilerine yüklediği gözetim ve denetim sorumluluğunu disiplinli bir organizasyon içinde eksiksiz yerine getirmeleridir. Ancak bunlar yapıldıktan sonra varsa şaibe iddiaları ileri sürülmeli ve gereğinin yapılması beklenmelidir.

Seçimlere ilişkin değinmek istediğim ikinci husus, kim tarafından, hangi yöntemle kaydedildiği, nerede arşivlendiği, ne zaman kime karşı kullanılacağı belli olmayan ses kayıtlarının, bir seçim malzemesi olarak tedavüle çıkarılmış olmasıdır. Bu seçimlerden kazancımız, özel hayata ilişkin gizli kayıtların sonuç doğuran şantaj malzemesi yapılmasının muteber bir yöntem olmaktan çıkmasıdır. Başka bir ifadeyle, itibarsızlaştırma malzemeleri, onları çekenleri veya üretenleri itibarsızlaştırmıştır. Nitekim kayıtları çekenler, bugüne kadar kimliklerini açıklamaktan imtina etmişlerdir. Yaptıkları iş itibarlı bir iş olsaydı, Snowden örneğinde olduğu gibi kimliklerini açıklarlardı. Bunları söylerken, elbette herkesin, bundan önce benzer şantajlar başkalarına yapıldığında nasıl tavır sergilediklerini hatırlayarak ders çıkarmaları gerektiğini de ifade etmek istiyorum. Öte yandan, yine Snowden örneğinde, belgeleri yayınlayanlar hakkında Amerika Birleşik Devletleri’nde soruşturmalar açılmadığını, sosyal medya sitelerinin kapatılması yoluna gidilmediğini, yalnızca Snowden’le ilgili takibat yapıldığını belirtmeyi gerekli görüyorum. Demokrasi, zor ama bireylerin özgürlüğünü, hukuki güvenliğini ve toplumun refahını sağlayabilen yegâne yönetim biçimidir. Bizim, zoru başarmak için birbirimizi anlamamız, öfkeyle değil, soğukkanlılıkla hareket etmemiz gereklidir. Katedilen bunca yoldan sonra, akarsuları tersine akıtmaya çalışmak, yönümüzü Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi değerler sisteminden otoriter rejimlere çevirmek, hepimizin zararına olur.

İçeriği suç teşkil eden kayıtlara gelince, bunların montaj veya üretilmiş olup olmadıkları, açılacak soruşturmalarda her türlü şüpheyi giderecek şekilde, tarafsızlığı bilinen uluslararası kuruluşlarca değerlendirilmelidir.

Bu noktada, Dışişleri Bakanlığı’nda yapıldığı anlaşılan ve çok gizli olması gereken bir toplantıda yasa dışı kayıt yapılmasını ve bu kaydın tedavüle çıkarılmasını birkaç cümleyle değerlendirmek gereklidir. Yasa dışı dinlemeye konu olan toplantının, karar verici mevkide olanlara görüş sunmak üzere yapılan bir hazırlık toplantısı olduğu anlaşılmaktadır. Toplantıda konuşulan hususlar, yurtta barış dünyada barış ilkesine dayanması gereken dış politikamızın maceracı bir dış politikaya dönüştürülmek istendiği izlenimini vermiş ve büyük endişe yaratmıştır. Öte yandan bu yasa dışı dinlemenin bir casusluk suçu olduğu ortadadır. Üstelik bu kaydı yapanların daha başka hangi kayıtları yaptıkları bilinmemektedir. Seçimleri etkileyeceği düşüncesiyle tedavüle çıkarıldığı anlaşılan bu konuşmaları kaydedenler, o güne kadar daha başka hangi konuşmaları kaydetmişler ve nerelere servis etmişlerdir? Söz konusu casusluk faaliyeti sebebiyle acaba asker ve polislerimizin canları tehlikeye atılmış mıdır, şehitler verilmiş midir? Suriye’de uçağımızın düşürülmesiyle, savunma sanayimizi dışa bağımlılıktan kurtaran büyük projeleri gerçekleştiren ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN, TAİ mühendislerinin şüpheli ölümleriyle bu casusluk faaliyetlerinin bir bağlantısı bulunmakta mıdır? Bu ve benzeri soruları her yurttaşın sorma hakkı vardır.

Üçüncü husus, seçimler öncesi gündeme gelen yolsuzluk iddiaları ve soruşturmalardır. Bu soruşturmaların hangi saikle başlatıldığı konusu bir yana, soruşturmaların siyasi iktidar tarafından engellendiği algısının toplumda hakim olması, adalet duygusunu zedelemiştir. Gerçeğin ışığı, yolumuzu aydınlatmadığı takdirde, bundan herkes zarar görecektir.
Bütün bunlardan, devlet içindeki olası gayrimeşru yapılanmalarla mücadele edilmesi ve yolsuzluk iddialarının derinliğine araştırılması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Bunun için tarafsız, bağımsız ve adil yargılama yapabilen, güvenilir bir yargıya ihtiyaç vardır.

Gayrimeşru yapılanmalarla mücadele refleksi, Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı düzenlemelerin yapılmasına sebebiyet vermemelidir.
Bu çerçevede; Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonucunda Milli İstihbarat Teşkilatı’na verilen kişisel verilere, meslek ve şirket sırlarına, veri tabanlarına yargı kararı olmaksızın erişim yetkisi, yine yargı kararı olmaksızın iletişimi tespit, belli soruşturma ve dava dosyalarına ulaşabilme yetkisi, MİT’in ülke içinde operasyon yetkisiyle donatılması, MİT mensuplarının soruşturmalarının izne tabi kılınması, yeni ve denetimsiz bir kolluk gücü yaratmıştır. MİT’in görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi ve belgelerin izinsiz yayınlanmasının üç yıldan dokuz yıla kadar cezalandırılan bir suç haline getirilmesi ve yayın sahiplerinin de sorumlu tutulması, kapsamı tamamen belirsiz olan bu suç nedeniyle mecburi otosansür uygulamasına sebebiyet verecektir.

Bu süreçte, Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda değişiklik yapılarak, özellikle Teftiş Kurulu’nun dolaylı olarak Adalet Bakanı’na bağlanması, yargı bağımsızlığıyla asla bağdaşmamıştır. Söz konusu değişiklik, 2010 Anayasa değişikliği referandumunda evet kampanyası yürütülürken öne sürülen temel gerekçelere de açıkça aykırıdır. Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda verdiği iptal kararı yerindedir.

2010 referandumu öncesi Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapılanması yanlıştır. Kapalı devre çalışan, ilk derece hâkim ve savcılarını dışlayan, demokratik meşruiyet sağlamayan bir yapıdır. 2010 sonrası oluşan yapı da maalesef bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlayamamıştır. Şimdi, bağımsız, tarafsız, adil yargılama yapmayı içine sindirmiş, güvenilir ve hesap verebilir bir yargıyı el birliğiyle oluşturma zamanıdır. Bu amaçla, anılan kurulu, hâkimler ve savcılar açısından iki ayrı kurula dönüştüren, yüksek yargının ve ilk derece yargısı mensuplarının seçtiği üye sayılarını dengeleyen, seçimlerin demokratik şekilde yapılmasını sağlayan, aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de nitelikli çoğunlukla kurullara üye seçmesini öngören, savunmanın yargının kurucu unsuru olduğu hususunu pekiştirmek üzere Türkiye Barolar Birliği’nin de birer üye seçmesini düzenleyen önerimiz, Adalet Bakanlığı’na ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu olan bütün siyasi partilere sunulmuştur. Bahsettiğim somut öneri, Venedik Komisyonu’nun raporlarına, Avrupa Konseyi direktiflerine ve Kopenhag ölçütlerine uygun hazırlanmış, yapıcı bir öneridir. Ne yazık ki bu önerimizle ilgili herhangi bir değerlendirme hiçbir siyasi partiden şu ana kadar gelmiş değildir.

Son olarak huzurlarınızda, devlet içinde ve özellikle yargı ile emniyet teşkilatında bulunduğu iddia edilen gayrimeşru yapılanmalara ilişkin inceleme yapmak, durum tespitlerinde bulunmak ve çözümler geliştirmek üzere yasama organının meclis araştırması başlatmasını öneriyoruz. Böyle bir meclis araştırmasında herkes tabiri caizse eteğindeki taşları dökebilecek ve pek çok konu açıklığa kavuşabilecektir. Türkiye Barolar Birliği olarak, kesin hükümle neticelenmiş balyoz davasını özellikle sahte deliller açısından inceleyen raporumuzu hazırladığımızı ve yakında hem kamuoyuyla paylaşacağımızı hem de önerdiğimiz gibi meclis araştırması komisyonu kurulacak olur ise, bu komisyona da takdim edeceğimizi bilgilerinize sunuyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Malumlarınız olduğu üzere Türkiye Barolar Birliği’nin somut önerisi de dikkate alınarak Özel Görevli Mahkemeler ve Terörle Mücadele Mahkemeleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kaldırılmıştır. Böylece son 44 yıldır ilk kez, ülkemiz çift başlı ceza yargısı sisteminden kurtulmuştur. Başta Zat-ı Aliniz ve siyasi iktidar olmak üzere, ana muhalefet partisine ve mecliste grubu olan bütün siyasi partilere ve sayın milletvekillerine bu önemli adım için teşekkür ediyoruz. Böylece Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluğa ilişkin bireysel başvurularda vermiş olduğu ihlal kararlarını takiben genel mahkemelerce tutukluluk incelemesi yapılarak çok sayıda tahliye kararları verilmiş, KCK davası olarak bilinen davanın görülmesi genel görevli mahkemeye aktarılmış ve peşi sıra tahliyeler gelmiştir. ,

Ancak özel görevli mahkemelerce sebep olunan mağduriyetlerin giderilmesi için gerekli olan diğer düzenlemeler henüz yapılmamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2 Temmuz 2012 tarihinde özel görevli mahkemelerin kaldırılmasına dair kanunu kabul ederken bu mahkemelerin ellerindeki işlere bakmaya devam etmelerini öngören geçici 2. madde düzenlemesini getirmemiş olsaydı kamuoyunda Balyoz, Ergenekon, Fenerbahçe davası olarak bilinen pek çok dava genel görevli mahkemelerce görülecek idi. Dolayısıyla anti-demokratik olduğu doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmiş olan mahkemelerin bu kabulden sonra hala yargılamaya devam etmeleri gibi hukukla izahı mümkün olmayan bir durumla ve vicdanen kabul edilmesi mümkün olmayan hükümlerle karşılaşılmayacaktı. Öyleyse bu hukuksuzluğun yol açtığı mağduriyeti giderme yükümlülüğü yine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevidir. Türkiye Barolar Birliği söz konusu haksızlığın giderilmesi için 2 Temmuz 2012’yi milat olarak kabul eden, bu tarihten sonra karar verilip henüz kesinleşmemiş olan hükümlerin Yargıtay’ca başka bir inceleme yapılmaksızın bozulmasını, kesinleşmiş olanların ise, sırf bu sebeple yeniden yargılamaya tabi olmasını öngören somut bir çözüm önerisi ortaya koymuştur. Ancak şu ana kadar bu yönde bir gelişme maalesef sağlanamamış, mağduriyetler giderilememiştir. Türkiye’nin güvenilir bir ceza yargılamasına sahip olması için önerdiğimiz diğer bazı çözümler ise şunlardır:

– Demokratik ülkelerde emsali bulunmayan gizli tanıklık kurumunun kaldırılması;
– Güvenilirliği olmayan, üzerlerinde montaj ve oynama yapılması mümkün olan ses bantları ve dijital verilerin tek başına delil olmasının yasaklanması;
– İçi boş gerekçelerle verilen mahkûmiyet ve tutuklama kararları sebebiyle Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce veya Anayasa Mahkemesi’nce tazminata mahkûm edilmesi durumunda, bu tazminat nedeniyle sorumlu hâkime rücu edilmesinin sağlanması.
Bu düzenlemeler yapıldığında, Türkiye, hukuk devleti olma yolunda çok önemli bir mesafe katedecek, bunu başaran ve katkı sağlayan siyasetçiler de bu başarının onurunu yaşayacaklardır.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Dünyanın bu güzel ülkesinde yaşayıp, 1960 askeri darbesi sonunda ülkemizin başbakanının, bakanlarının asılmalarının üzüntüsünü; üç fidanımız Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un idamlarının acısını yüreğinde hissetmeyenimiz var mıdır? Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Komiser Mustafa Sarı, Medeni Yıldırım, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Berkin Elvan, Hasan Ferit Gedik evlatlarımızın yasını tutmayanımız olabilir mi? Uludere’de savaş uçaklarınca param parça edilen 34 yurttaşımızın; Sivas’ta, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Reyhanlı’da katledilen canlarımızın dağlamadığı yürek var mıdır? Uludere katliamının takipsizlikle, Sivas davasının bir kısım sanıklar için zamanaşımıyla sonuçlanmasını içimize sindirebildik mi? Mardin Derik’te, Hakkâri Yüksekova’da, Şırnak Silopi’de, Muş Altınova’da, Bitlis Yaygın köyünde terörle mücadele adına işlenen cinayetleri ve daha nice faili meçhul cinayeti meşru görüp faillerini arayıp bulmaktan, cezalandırmaktan vazgeçebilir miyiz? Sırf komünist olduğu gerekçesiyle sürgün yiyen, cezalandırılan şairlerimizin, yazarlarımızın, Nazım Hikmetimizin çektiği acıları görmezden gelebilir miyiz? Peki, bu ülkenin bir büyükşehir belediye başkanının şiir okuduğu için niyet okuma yöntemiyle hapse atılmasını bugün hala içine sindiren var mıdır? Hrant Dink’in yazısının içinden cımbızla iki cümle çekip, yazının tamamını okumaya gerek bile görmeyenlerce mahkûm edilmesini ve sonra katlini, boğazı düğümlenmeden, yüreği sıkışmadan konuşabilenimiz olabilir mi? Bu topraklar sayılamayacak kadar çok zulme tanıklık etti. Tuvalete bile gidemeyecek kadar ağır hasta olmasına rağmen her an kaçabilir diye yatağa zincirlenerek ölümüne seyirci kalınmış Kuddusi Okkır, Prof. Dr. Uçkun Geray, İlhan Selçuk, Türkan Saylan, Engin Aydın, Kaşif Kozinoğlu, Albay Halil Yıldız, Albay Ali Tarık Akça, Yarbay Ali Tatar ve en son Albay Murat Özenalp… Vicdanlarımız kanamıyor mu?

Bombalanmış, boşaltılmış köyler, yakılan ormanlar, faili meçhul cinayetler, altı bini çocuk tam on altı bin kayıp, çocuklarını bekleyen “cumartesi anneleri”, eşlerini babalarını bekleyen “vardiya bizde”ciler ve “sessiz çığlık”çılar, tırmanan çocuk işçiliği, şafak vakti operasyonları, sonu gelmeyen davalar, karartılan hayatlar, şiddet mağduru kadınlar, dinlemeler, fişlemeler, basılmadan yasaklanan kitaplar, Gezi olayları esnasında sırf yaralılara yardım ettiği için yargılanan doktorlar ve benzeri yürek yaraları çözümsüz bırakılabilir mi?
Öte yandan, sanatsız bir toplumun hayat damarlarından biri kesilmiş sayılacağına göre, Türkiye Sanat Kurumu Kanunu Taslağı sebebiyle kendi geleceklerinden ve Türkiye’de sanatın geleceğinden haklı bir endişeye kapılmış sanatçılarımızın, sanata özgürlük isteyen çığlıklarını duymayacak mıyız?
Varsın yürekleri taşlaşmış olanlar yine kızsın söylediklerimize. Ben, ülkemin Cumhurbaşkanına, Başbakanına, iktidar ve ana muhalefet partilerine, diğer tüm siyasi partilere ve milletvekillerimize sesleniyorum. Bu sessiz çığlığı duyalım, ilk sırada özel görevli mahkemelerin sebep olduğu mağduriyetler olmak üzere bu sorunları yarından tezi yok el birliğiyle gidermeye başlayalım.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde kullanılacak üslubun, sayın Cumhurbaşkanı’nın 76 milyon yurttaşımızın tümünün cumhurbaşkanı olacakları dikkate alınarak birleştirici, kucaklayıcı olmasına özen gösterilmesinin önemi açıktır. Bu düşüncelerle tüm saygıdeğer cumhurbaşkanı adaylarımıza şimdiden başarı dileklerimi en derin saygılarımla sunuyorum.

Saygılarımla.

Avukat Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU
Türkiye Barolar Birliği Başkanı

Advertisements

Ukrayna’da Savaş tehlikesi


Ukrayna’da Savaş tehlikesi

yazicioglu1
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Ukrayna’daki bugünkü hal ve siyasi durum Batı‘ emperyalizminin uluslararası hukuku ihlal ettiğinin işaretlerini açıkça gösteriyor. Bilerek Avrupa Birliği saldırgan milliyetçi ve ırkçı bir Ukrayna politikası yapıyor. Bu politika aynı zamanda Nazi ideolojisinin yayılmacı bir parçasıdır. Kiev’deki cunta rejimi, AB ve ABD’nin emperyalist yayılmacı düşünceleri, beceriksiz ve siyasi profesyonellikten uzak siyasetleri sonucu doğan unsurdur. Bu cuntanın Ukrayna’da çıkarmış olduğu olaylar ve katliamlar yüzünden yüz binlerce insan huzurlu ve müreffeh bir hayat yaşayamıyor. Dolayısıyla Rusya Ukrayna’da yaşanan faşizan baskılara kayıtsız kalamamalıdır, her türlü siyasi, stratejik askeri önlemi almalıdır, çünkü Kiev’deki cunta Ukrayna’nın bazı bölgelerinde halka karşı katliam uyguluyor.

İkinci Dünya savaşının sonuçlarından henüz ders almamış olan Avrupa Birliği’nin bazı politikacıları Türkiye’nin Karadeniz’i Marmara ve Eğe denizine bağlayan boğazlardaki stratejik önemini ’de kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanıp ülkemizle Rusya arasındaki iyi ilişkileri bozmak istiyorlar.
Avrupa Birliği ve ABD’nin asıl amaçları Ukrayna’daki iç savaş nedeniyle Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirmektir. Bugün Türkiye’yi idare eden Erdoğan hükümeti batılı bu emperyalistlerin hazırlamış oldukları tuzağa düşmemelidir.

Avrupa Birliği tekrar hatırlamalıdır İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin izlediği Türkiye’yle ilgili stratejik politika, Batı Avrupa’ya kabul ettirilmişti. 1963 Ankara Anlaşması, 1970 Katma Protokol, 1995 Gümrük Birliği, 1999 sözde adaylık, Washington’un Brüksel üzerindeki yönlendirmeleri sonucu yapıldı.

Bu arada AB’nin yeni Türkiye politikalarındaki gerçekleri ’de belirtmekte’ de yarar var. Konunun boyutu ile detaylı çalışmalar yapan bir bilim insanı olarak vardığım sonuçları bu vesileyle sizlerle kısada olsa paylaşmak istiyorum. .

1) Avrupa Birliği Türkiye’yi kesinlikle dışlamak istemiyor ve dışlamıyor da. Çünkü Türkiye’yi dışlamak, Türkiye’yi dışarı itmek AB’nin iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel çıkarları ile çatışıyor. Buna nazaran AB Türkiye’yi içine kesinlikle almak istemiyor ve almayacak. Ama AB’nin iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel çıkarları için Türkiye’yi kullanmak istiyor. Daha şimdiden Ukrayna olaylarıyla ilgili olarak Rus gemilerinin boğazları geçmemesi için, Türkiye‘den Rusya’ya ambargo koymasını AB istiyor. Fakat Türkiye bu emperyalistlerin ne mal olduklarını bildiği ve hayalperest Enver Paşanın siyasi ve askeri hatalarından ders aldığı için bu oyuna gelmeyecek. Hatırlarsınız 22 Aralık 1914 le-15 Ocak 1915 tarihleri arasında gerçekleşen Sarıkamış Harekâtı’nda 90 bin askerimiz donarak şehit düştü.

2) AB’nin Türkiye’yle ilgili yapmak istediği şey, Türkiye’yi içine almadan denetimi, güdümü, himayesi altında tutmak ve askeri olarak Türkiye’yi siyasi emelleri doğrultusunda kullanmaktır. AB İktisadi, siyasi, askeri ve kültürel olarak, Avrupa ülkelerinin çıkarları doğrultusunda istediklerini Türkiye’ye yaptırmak istiyor. AB’nin Türkiye politikasında, AB’nin (ve ABD’nin) himayesi altına alınmış bir Türkiye devleti (Türkiye Cumhuriyeti) bulunmuyor. Bilakis üniter devlet kimliğinin, ulus devlet yapısının ortadan kaldırıldığı bir yeniden yapılanma Türkiye’den isteniyor.

3) Avrupa Birliği aslında Kürt sorununun Türkiye’de çözülmesini istemiyor, bilakis kendine bağlı köstebekler vasıtasıyla, sorunun çözümünü engellemeye çalışıyor. . Aslında AB AK-Parti hükümeti ile PKK arasında sağlanmış olan barış ortamını yok etmek istiyor. Abdullah Öcalan ve MİT’in Türkiye ve Avrupa ekibi sayesinde barış ortamı ve politikası bozulmadı, yoksa alman papaz savaş canlarını çalacaktı.

Sonuç:
Ukrayna’yı bugün yöneten cunta büyük oyun oynuyor, dolayısıyla tamiri mümkün olmayan hatalar yapıyor.
Emperyalistlerinin Ukrayna’da kanlı bir iç savaş çıkarmaya yönelik olan girişimleri barış yanlısı Türkiye ve Rusya tarafından engellenmelidir. Kiev’deki cunta rejiminin Ukrayna’nın güneydoğusunda askeri güç kullanımı kesinlikle Rusya tarafından kabul edilemez.

AB ve ABD’de bilmelidir ki hiç kimse artık Anadolu halkını kendi siyasi ve askeri çıkarları için kullanamaz, çünkü halklarımız ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti‘de Devlet olarak , millet olarak tarihten çok ders almıştır, emperyalistlerin çıkar oyununa gelmeyecektir.

10.5.2014 Paris

Sevastopol kentinin faşistlerden kurtarılmasının 70. yıldönmü


İngiltere hükümetbaşkanı Winston Churchil Sevastopol kentine gelince,”oh burada ne kadar çok kan döküldü,diye tekrarlayıp duruyordu. Winston Churchil l945 Şubatında Sevastopol kentinde bulundu. Gerçi Sevastopol yıkımlar haline getirildiğinden kente benzemezdi. Tahrip edilmemiş yalnızca birkaç yapı kaldı kentte.

Sovyet Karadeniz filosunun üssü olan Sevastopol’e ilk bombalar,faşistler Sovyetler Birliğine 22 Hazidan 1942-de saldırmadan 45 dakika önce atıldı. Bundan sonra kentin kahramanca savunması başlayarak l942 yılının Temmuz başlarına kadar 250 gün sürdü.
Освобождение Севастополя
Sevastopol kentini Savunma ve düşmandan Kurtarma Müzesi Büyük Anayurt Savaşı Tarihçesi Bölümü müdürü İrina Agişeva şunları söyledi:

Alman ordusunun emrindek ağır topçu güçlerinin yüzde 80 kadarı Sevastopol dolaylarına yığılmış bulunuyrordu. Düşmanın bomba stoklarının pratik olarak tümü burada kullanıldığından Stalingrad l942 yılının yaz mevsiminde bir aydan fazla bir süre içinde bombalanmıyordu. Sevastopol savunmasının nasıl olduğu bundan kolayanlaşılıyor. İKinci Dünya sav vaşının en güçlü bir silahı olan 800 milimetrelik “Dora” topu yalnız Sevastopol kentini bombalamak için kullanılıyordu. Bu, faşistlerin kenti ele geçirmelerine ne kadar büyük bir önem verdiklerini açıkça gösteriyor.

Sevastopol Yunanca derin bir saygıya değer demektir. Sovyetler Birliğindeki 44 etnik toplumdan olan askerler,1942 yılının yaz mevsiminde Sevastopol kentini sonuna kadar savunuyordu. Bunların hepsi de derin bir saygıya değer.

İrina Agişeva şunları söyledi: Sevastopol savunmasının son günlerinde düşman havada tam üstünlüğe sahipti. Düşmanın binden çok uçağı, bizim ise yalnız 53-ü işler durumnda olan ll5 uçacğı vardı. Kenti savunma savaşlarına katılmış askerlerden birinin mektubu müzemizde korunur. Mucize kablundan korunmuş mektupta şöyl e satırlar var:Azizlerim, bana dair haberleri kimseden artık almayacaksınız. Benden de bir mektup artık gelmeyecek. Son savaşlar yapılıyor. Ben yaralandığımdan öleceğimi biliyorum. Ama tarih kitabında Karadeniz aslanlarının kahramanlarını tanıtan sayfaların bulunacağından eminim. Benim için ağlamayın.Ben öleceğim ama biz kazanırız.

L944 Mavyısında kazanılmış zafer çok pahalıya mal oldu. Alman ordusu komutanının savunma emrinde Sevastopol topraklarının her metre karesini savunmak gerektiğne vurgu yapılrak şöyle deniliyordu:Rusya’da Sevastopol’den daha çok sayılan başka bir yer yok. Birliklerimizin kenti savunmalarını isterim.”

Sevstopol kentine ulaşım yolundaki doğal bir engel olan Sapun dağı savunma mevzilerinin bir kilit noktasıydı. Sapun dağı Sevavstopol’den yalnızca l2 kilometre mesafededir. Eteklerinden tepesine kadar 8 kilometre olan Sapun dağı hep hendekler içinde. 70 kadar sürekli ateş noktası da var orada.

İrina Agişeva bu konuya değinerek şunları söyledi:

Kenti savunan düşman, taaruza geçmiş Sovyet askerlerinden her birine bir dakika içinde l00 kadar kurşun atmak potansiyeline sahipti.

Sapun dağına hücum sırasındaz sağ kalmak ihtimali çok azdı. Böyle olduğuj halde Sovyet piyadeleri stratejik önemi olan dağı eline geçirdi. Faşistlerin karşı taaruzu sonucunda dağ yine eline geçti. Sapun dağı birkaç defa elden ele geçiyordu. Çok şiddetli olan bu savaşta kazanılan zafer sonucunda Sovyet tankları için Sevastopol_’e hareket etmek imkanları açıldı. 9 Mavyıs 1944-te Sevastopon düşmandan kurtarıldı. Geceleyin Moskova’da kenti kurtarmış olanların onuruna 342 toptan 24 pare atış yapıldı. Moskova’da çıkan gazetelerden birinde “Merhaba değerli Sevastopol. Sovyet halkının çok sevdiği kahraman kenttir Sevastopol” satırları yayınladı.
Tamamını oku: http://turkish.ruvr.ru/2014_05_08/sevastopol-yildonumu/

NSU-Prozess geht ins zweite Jahr Zschäpe als Dritte im Bunde


NSU-Prozess geht ins zweite Jahr Zschäpe als Dritte im Bunde

Von Solveig Bach

Am 6. Mai 2013 begann der NSU-Prozess in München. Ein Jahr später erscheint die Verurteilung der Hauptangeklagten Beate Zschäpe immer wahrscheinlicher. Allerdings hängt alles am Beweis einer wichtigen Tatsache.
NSU-Neo-Nazi-Murder-Trial-Starts-In-Munich
Seit der Vorsitzende Richter Manfred Götzl mit einem vierfachen „Guten Morgen!“ an Angeklagte und Verteidiger, Staatsanwälte, Nebenkläger und Besucher das Verfahren gegen Beate Zschäpe und vier Mitangeklagte eröffnete, ist ein Jahr vergangen. Die öffentliche Erregung über die Vergabe der Presseplätze im Sitzungssaal 101 des Oberlandesgerichts München ist ebenso abgeklungen wie die über die Beteiligung der Nebenkläger oder die über eine mögliche Videoübertragung des Prozessgeschehens.

Für Martin Heger, der an der Berliner Humboldt Universität Strafrecht lehrt, ist nach einem Jahr NSU-Prozess vor allem wichtig, dass der größte Strafprozess seit der deutschen Wiedervereinigung zeitlich und inhaltlich konzentriert und sachlich geführt wird. Denn auch wenn der Hintergrund der Taten des NSU politischer Terrorismus sei, werde in München in erster Linie ein Strafprozess geführt. „Die Angeklagten sind keine politischen Gefangenen. Das sind Leute, die sich vielleicht zu einer terroristischen Vereinigung verbunden und dann andere Leute vorsätzlich getötet haben.“

An über 100 Verhandlungstagen wurden bisher gut 270 Zeugen und Sachverständige zu den einzelnen Tatkomplexen vernommen, Beweisstücke gesichtet und so Tatvorwurf für Tatvorwurf behandelt. Heger nennt es im Gespräch mit n-tv.de „wichtig, dass die Münchner Justiz einfach mit den dafür zu Verfügung stehenden Mitteln versucht, den Tatvorwurf gegenüber den Angeklagten aufzuklären“. Primär müsse es auch in einem so spektakulären Verfahren in erster Linie darum gehen, „dass der Staat gegenüber den Angeklagten seinen Strafanspruch durchsetzt“.

Zschäpes Schweigen hat Vorteile

Bilderserie
Die Hauptangeklagte im NSU-Prozess: Beate Zschäpe vor GerichtDie Hauptangeklagte im NSU-Prozess: Beate Zschäpe vor GerichtDie Hauptangeklagte im NSU-Prozess: Beate Zschäpe vor GerichtViele Bilder kennt die Öffentlichkeit bisher von Beate Zschäpe nicht.Die Hauptangeklagte im NSU-ProzessBeate Zschäpe vor Gericht

Dabei steht immer noch Beate Zschäpe im Zentrum der Aufmerksamkeit. Der 39-Jährigen werden nicht nur schwere Brandstiftung, sondern vor allem die Bildung einer terroristischen Vereinigung und die Mittäterschaft an zehn Morden zur Last gelegt. Zschäpes Schweigen vor Gericht werten viele Beobachter immer wieder als besondere Missachtung der Opfer. Heger verweist indes darauf, dass dieses Verhalten nicht nur ihr gutes Recht als Angeklagte ist: „Es ist nicht die Aufgabe des Angeklagten, Reue zu zeigen.“

Vor allem aber mache Zschäpes Schweigen aus dem Verfahren einen „ganz normalen Indizienprozess“, in dem der Staat gezwungen sei, alle Indizien und Beweismittel auf den Tisch zu legen. So entstehe, soweit es eben geht, ein objektives Bild vom Geschehen um den NSU. Im Fall einer umfassenden Aussage von Zschäpe sieht Heger hingegen die Gefahr, dass es, wenn sie leugnete, nicht sehr glaubwürdig wäre. Und selbst wenn sie alles gestehen würde, müsse das ja noch lange nicht der Wahrheit entsprechen. Ein Urteil auf der Basis eines Geständnisses sei also nicht zwangsläufig gerechter als das am Ende eines Indizienprozesses.

Ähnlich problematisch sieht Heger auch die Aussagen der Mitangeklagten Holger G. und Carsten S. Von ihnen hatten sich viele Prozessbeobachter substanzielle Aussagen zum NSU erwartet. Beide haben bei der Polizei bereits umfänglich ausgesagt und gelten, nicht zuletzt wegen ihrer Unterbringung im Zeugenschutzprogramm, als Kronzeugen. Nach Hegers Ansicht sieht man an den dürftigen Antworten der beiden Männer vor Gericht jedoch vor allem die Probleme, die man mit Kronzeugen haben kann. Unabhängig davon, was Gegenstand der Absprache war, neigen auch diese Angeklagten dazu, „ihren Tatanteil kleinzureden“. Das „vorsichtige Aussageverhalten“ lasse sich zudem damit erklären, dass S. und G. vermeiden wollen, etwas zu sagen, was sich möglicherweise definitiv widerlegen lässt. Denn dann müssten sie damit rechnen, dass ihre ganze Rolle zusammenbricht. Insofern sei es gut, dass der Prozess nicht auf den eher schwammigen Kronzeugenaussagen aufgebaut sei, sondern auf Indizien, Beweisen und Aussagen anderer Zeugen.

Vorsicht mit politischen Exkursen

Bedenklich findet es Heger hingegen, wenn Anwälte wie Anja Sturm angegriffen werden, weil sie Zschäpe verteidigen. Es sei wichtig, dass Juristen auch heikle Mandate übernehmen: „Das Recht auf einen Verteidiger ist ein wichtiges Gut.“

Und auch die Verrechnung von Rechten der Nebenklage mit denen der Anklage gehe an der Sache vorbei. „Die politische Aufklärung ist Sache der Untersuchungsausschüsse, nicht des Strafrechtsprozesses.“ Nur weniges müsste man wirklich aufklären: Wenn beispielsweise herauskäme, dass der BND Zschäpe angestiftet hat, dann würde das strafmildernd wirken und müsste bewiesen werden. Solange es jedoch nur darum gehe, dass Zschäpe und andere schwere Straftaten begangen haben und der Verfassungsschutz und die Polizei nicht richtig hingesehen haben, dann mag das noch andere Personen auf die Anklagebank bringen, aber das sei dann ein anderer Prozess.

Seinen Studenten erklärt der Berliner Strafrechtsprofessor auch immer wieder, dass jeder Angeklagte das Recht auf einen zügigen Prozess habe. Schließlich sitzt auch Zschäpe noch immer ohne Schuldspruch in Untersuchungshaft. „Deshalb ist man gut beraten, die Exkurse zu den allgemeinpolitischen Umständen und dem polizeilichen Versagen in Grenzen zu halten.“ Kurz vor dem Jahrestag schätzte der Münchner Oberlandesgerichtspräsident Karl Huber, dass man mit einem Jahr Verfahrensdauer „ungefähr auf der Hälfte“ sei. Damit erweisen sich die ursprünglichen Annahmen, dass der Prozess zwei bis zweieinhalb Jahre in Anspruch nehmen werde, als recht realistisch. Zwar wisse man nie ganz genau, was noch komme, aber auch Heger kann sich vorstellen, dass 2015 die Urteile in München gesprochen werden.

Schuldspruch mit Risiken

Einer aktuellen Umfrage zufolge halten 48 Prozent der Befragten Zschäpe für eine NSU-Haupttäterin. Sogar 64 Prozent rechnen damit, dass sie am Ende wegen Mordes verurteilt wird. Auch aus Martin Hegers Sicht spricht vieles für einen Schuldspruch, weil die ganz große Überraschung zur Bewertung der Tatbeteiligung bisher ausgeblieben sei.
Mehr zum Thema
Woher kam die NSU-Mordwaffe?: Zeuge blockt, mauert und beklagt sich28.04.14 Woher kam die NSU-Mordwaffe?Zeuge blockt, mauert und beklagt sich
Beate Zschäpe zwischen ihren Anwälten Anja Sturm (l) und Wolfgang Heer (r).16.04.14 „Eine verschworene Gemeinschaft“Zähe Erinnerungen im NSU-Prozess
NSU-Prozess: Zschäpe ist nicht das harmlose Mäuschen01.04.14 NSU-ProzessZschäpe ist nicht das harmlose Mäuschen
„Wir waren eine glückliche Familie“: Uwe Mundlos‘ Mutter sagt aus03.04.14 „Wir waren eine glückliche Familie“Uwe Mundlos‘ Mutter sagt aus

Alles steht und fällt im Verfahren gegen Zschäpe jedoch mit dem Nachweis, dass sie, Mundlos und Böhnhardt gemeinsam eine terroristische Vereinigung gebildet haben. Dafür seien drei Mitglieder Voraussetzung. „Wenn sie die Dritte im Bunde war, dann ist es naheliegend, dass es zu einem Schuldspruch wegen der Beteiligung an den Morden kommt.“ Sonst blieben nur die weitgehend bewiesenen Vorwürfe der schweren Brandstiftung und des damit verbundenen Tötungsversuchs an Zschäpes betagter Nachbarin. „Zu einer Teilverurteilung kommt es wohl in jedem Fall, aber es wäre natürlich fatal, wenn es nicht gelänge, aufzuklären, wie weit sie sich an den zehn Tötungsdelikten beteiligt hat.“

Hegers vorläufige Prognose lautet deshalb, dass Zschäpe wegen Beteiligung an einer terroristischen Vereinigung, zehnfachem Mord und schwerer Brandstiftung zu einer lebenslangen Freiheitsstrafe mit besonderer Schwere der Schuld verurteilt werden könnte. Eine andere Frage sei jedoch, wie schnell das Urteil rechtskräftig werde. Denn auch wenn das Gericht versuche, sehr sorgfältig vorzugehen und alles richtig zu machen, bleibe die Gefahr einer Revision. Und dann ginge es nicht mehr um Zschäpes Schuld, sondern nur noch darum, ob im ersten Verfahren alles richtig gelaufen ist.

Bilderserie
Die bei mehreren der Morde zum Einsatz gekommene Česká 83 wird in dem ausgebrannten Haus in Zwickau sichergestellt. Damit ist klar, dass den Opfern der Mordserie rechtsextreme Gewalt, und nicht etwa eigenen kriminellen Machenschaften zum Verhängnis wurden.Dieses Bild einer Überwachungskamera zeigt die Täter eines Banküberfalls im September 2011 im thüringischen Arnstadt – Mundlos und Börnhardt sind nach Ansicht der Staatsanwaltschaft in diesem sowie in zwei weiteren Fällen dringend tatverdächtig. Mit dem erbeuteten Geld sollen sie ihre Taten finanziert haben.Der Kern des rechtsextremen Netzwerks „Nationalsozialistischer Untergrund“: Uwe Mundlos, Beate Zschäpe und Uwe Böhnhardt (von links). Sie sind im Zeitraum von 2000 bis 2007 offenbar für den Tod von insgesamt zehn Menschen verantwortlich. Der ganze NSU umfasst nach derzeitigen Erkenntnissen weit über 100 Personen. Die Taten lösen einen der größten Ermittlungsskandale in der Geschichte der Bundesrepublik aus.Zehn Tote und blamierte Behörden Die Morde des NSU

Quelle: n-tv.de