Just another WordPress.com site

Archiv für April, 2014

Joachim Gauck Türkiye’de çanları çalarken


Joachim Gauck Türkiye’de çanları çalarken
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
ümit 22 Kimdir bu kilise papazı bizlere hukuk devleti olama dersi versin?
İlk önce kendisinin insan haklarına saygılı olduğunu ispatlaması lazım ‘ki, onun anlatımlarını bizlerde ciddiye alalım.
Almanya’da yabancı düşmanlığı ve anti semizim her geçen gün yükseldiği halde. Gauck Almanya’nın başı olarak, yabancı düşmanlığı ve antisemitizm konusunda detaylı ve inandırıcı bir açıklama yapmış mıdır? Hayır.
Rostok’da Vietnamlı işçilerin kalmış olduğu yurda Naziler ateş vererek yaktıklarında, Gauck kilise papazı olarak, bir insanlık sucu olan bu olayı protesto eden bir beyanatta bulunmuş mudur? Hayır.
Peki, ne yapmıştır bu zat?
Resmen evli olduğu halde eşinden boşanmadan gayri resmi olarak birlikte yaşamakta olduğu bayan arkadaşıyla seyahat yapmaktadır. Bizlere hukuk devleti dersi vermeye çalışan Gauck ilk önce kendi ülkesindeki aile hukuku ve kilise hukuku yasalarına bir papaz olarak saygılı oluğunu pratikte bizlere göstersin ki, bizlerde onun gibi birinin açıklamalarını ciddiye alalım.
Kilise papazı olan Joachim Gauck’un ODTÜ’deki açıklamalarını benim gibi birisinin ciddiye alması mümkün değildir. Çünkü Gauck yaşamakta olduğu bugünkü aile hayatıyla hem aile hukuku ve hem de kilise hukuku yasalarını çiğnemektedir. Böyle birisinin bizlere hukuk devleti olma ve demokrasi dersi vermeye kalkması ne doğrudur, nede mümkündür.
Gauck’un Başı olduğu Almanya hukuk devletimidir? Bence hayır. Çünkü Almanya’da onlarca Anadolu çocuğu Alman derin devletinin yönlendirdiği NSU terör örgütü tarafından öldürüldüğünde, sözde din adamı olan Kilise papazı Joachim Gauck herhangi bir açıklama yapabilmiş midir?
Almanya’da Alman derin devleti vardır. Alman Derin devleti’ NSU terör örgütünü kurmuş ve bu örgüt vasıtasıyla Anadolu çocuklarını öldürmüştür. Almanya’da yaşayan yabancı kökenlileri evleriyle birlikte diri diri yakmışlardır.
Gauck ilk önce Almanya’nın insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olduğunu ispatlasın. O Almanya’nın başı olarak bunu ’da ispatlayamaz, çünkü Avrupa İnsan hakları mahkemesi Almayanın insan haklarına ve hukuka saygılı bir devlet olmadığını yüzlerce kez vermiş Almanya hakkında vermiş olduğu kararlarıyla ispatlamıştır. Gauck’un başkanlığını bir ara yapmış olduğu kendi adını taşıyan dairede bile yabancı kökenli insanlarımızın dosyaları Alman derin devleti tarafından çalınmıştır. Almanya’da Alman Derin devleti vasıtasıyla arşivlerden dosyalar çalınmıştır Gauck bu kirlerin hepsini bilmektedir bize ders vermesin. Varsa siyasi gücü Almanya’nın siyasi kirlerini ve tarihi geçmişini yıkasın. Almanya yedi milyon Yahudi’nin katliamını gerçekleştirmiş, kirli bir tarihe sahiptir. Gauck ilk önce başı olduğu Almanya’nın geçmişini irdelesin, tarihiyle yüzleşsin, ondan sonrada gelsin bizlere hukuk dersi versin, bizleri eleştirsin.
Hangi Anadolu çocuğunun probleminin Almanya’da çözüle bilmesi için bu kilise papazı inisiyatif alabilmiştir. Kilise yasalarını ve insan haklarını hiçe sayan bir papaz olarak Gauck İntigrationdan ne anlar? Onun amacı Almanya’daki Anadolu çocuklarını asimile etmektir. Biz işte onun bu yanlış asimilasyon polkasınıda eleştiriyoruz.
Kendisine bu sütunlar vasıtasıyla da soruyoruz.
Almanya kaç tane Suriyeli savaş göçmenine sahip çıkmıştır? Kendileri Berlin’e geri döndüğünde beraberinde kaç tane Suriyeli savaş mağdurunu birlikte Almanya’ya götürüp bu mağdurlara sahip çıkabilecektir? Var mıdır onun böyle bir jesti? Benden söylemesi onun böyle bir jesti ve düşüncesi yoktur. Birkaç Suriyeli savaş mağduruyla görüşüp onlarla görüşmesini basını ’da kullanarak, kendisine siyasi malzeme eder, başka bir amacı bu konuda zaten yoktur. Eğer Suriyeli savaş mağdurlarına yardımcı olmak istese, onların büyük bir bölümünün Almanya’ya gelmesini sağlaya bilir. Ama o bunu yapabilecek medeni cesaretten, ekonomik destekten yoksundur, çünkü kendisi cimri bir toplumun başıdır. Ama Suriyelinin o mağdur halini kendi siyasi çıkarları uğrunda kullanmasını iyi biliri.
Sözün kısası:
Almanya bir hukuk devleti değildir. Almanya’da Alman Derin Devleti mevcuttur. Alman Derin Devleti NSU terör örgütünü kurdurmuş ve bu terör yuvası sayesinde insanlarımıza her türlü zulmü yaptırmıştır.
Deutschland ist kein Rechtsstaat.

Die Politiker führen das Wort vom “freiheitlichen demokratischen Rechtsstaat” bei jeder passenden und unpassenden Gelegenheit im Mund und tragen den sogenannten RECHTSSTAAT wie eine Monstranz vor sich her. Dabei gab es auf deutschen Boden noch nie einen Rechtsstaat! In der Kaiserzeit hatte Deutschland eine Klassenjustiz. In der Weimarer Republik war es eine diese Republik zutiefst verachtende Justiz, im III. Reich hatte Deutschland eine Verbrecherjustiz, in der Nachkriegszeit eine Wendehalsjustiz und heute eine von den Politikern gegängelte Justiz.
Der Generalbundesanwalt und seine nachgeordneten Bundesanwälte sind weisungsabhängige politische Beamte, die vom Bundesjustizministerium vorgeschlagen und vom Bundespräsidenten ernannt werden. Spuren sie nicht im Sinne der jeweiligen politischen Machthaber, dann können sie jederzeit wieder abberufen und in den einstweiligen Ruhestand versetzt werden. Die Generalstaatsanwälte der Länder sind ebenfalls weisungsgebundene politische Beamte der Länder und können jederzeit wieder abberufen werden, wenn sie den Weisungen ihres Dienstherren, also dem Justizminister, nicht Folge leisten.

Deutschland hat keine politisch unabhängige Justiz!
Das Grundgesetz Deutschlands schreibt die Trennung von Exekutive und Judikative vor. Die Praxis sieht anders aus. Diese gesetzlich vorgeschriebene Gewaltenteilung existiert nicht.

PS: Ich fordere auch die Präsidenten Obama und Putin auf, sich so schnell wie möglich zu treffen. Sie sind verpflichtet, im Interesse des Friedens unverzüglich eine Lösung für die Ukraine zu finden. Alle anderen sind damit offenkundig überfordert.

Başbakan’ın Ermenilerle ilgili açıklaması


Başbakan’ın Ermenilerle ilgili açıklaması
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
yazicioglu1 Hepimizin bildiği gibi ve tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Ülkemiz içerisinde bir problem varsa, ülkemizin dışındakiler bu problemi kendi doğrultularında kullanmak isterler; bu emperyalist ülkelerin uyguladığı genel kuraldır. Bizler acısından önemli olan ise şudur, eğer ortada bir sorun varsa biz bu sorunu sorun olmaktan nasıl çıkartırız, sorusuna cevap bulmamız gerekir. Sorunu kullanan, Avrupa veya ABD bu konuyu kullanıyor diye Avrupa’ya veya ABD’ye bağırmak yerine ‘o sorunu sorun olmaktan nasıl çıkarırız’ diye düşünmemiz gerekiyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ında bu bağlamda 24.Nisn 2014’deki ’’Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz’’, mesajı kim ne derse desin, Türk devletinin dili ve tutumu açısından bir milat oluşturuyor.
Bu çerçevede Hükümet bir devlet politikası değişikliğiyle bundan sonra daha aktif bir siyaset izleme kararı alırken, üçüncü ülkelerin soruna müdahalesi durumunu bertaraf etmiş, en azından emperyalist ülkelerin bundan böyle sorunu kendi çıkarları açısından kullanmalarını zorlaştırmıştır.
Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğunun yadsınamaz olduğu Başbakan tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla emperyalistler tarafından siyasi nedenlerden dolayı kullanılmak istenen kozlar, emperyalistlerin elinden alınmış, halklarımızın kardeşliği tekrar perçinlenmiştir.
Artık yeni bir döneme girdik Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi görüşü haline getirilmiş olan İttihatçı tez ilk kez 24. Nisan 2014 tarihinde bizzat Başbakan tarafından reddi miras edilmiştir, çünkü adil insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden birinci dünya savaşı sırasında yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılıyordu
Bu arada belirtmekde yarar var, İttihat ve Terakki özünde soykırımcı bir hareketti. İttihat ve Terakki 1914-1915 yıllarında soykırımını organize ederken Alman imparatorluğundan destek alıyordu. O dönem Alman subayların soykırımın planlanması ve yürütülmesinde bire bir yer aldıkları malum. Alman devletinin o günün koşullarında Osmanlı İmparatorluğu’nun stratejik işbirlikçisi olduğunu unutmamamız ğerekir. 1914’de Ermenilerin yaşadığı soykırımından Almaya’nın bilgisinin olmaması imkansızdır.
Tabiatıyla İttihat ve Teraki. Türk olmayan Anadolu halklarını önce Müslüman olmaya sonra da Türkleştirmeye çalışıyordu, ‘ateş düştüğü yeri yakıyordu. Dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ında 24 Nisan 2014’de belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir. Türkiye’de 1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.
Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki tüm etnik ve dini unsurları acı çekmiştir. Herkes acıları paylaşma erdemini göstermeli. Umarım Başbakanın uzattığı el havada kalmaz. Ben şahsım adına Başbakan Erdoğan’ın 1915’te Ermeniler ’in çektiği acıları tarihi bir şekilde onaylamasını memnunlukla karşılıyorum. Ermenistan’da kendi geleceğini ve tüm Ermenilerin geleceğini düşünüyorsa, Türkiye’nin demokratikleş-mesine katkıda bulunmalıdır.
Tarihi siyah beyaz değildir. Türkiye ise aslında tarihe ilişkin gerçeği bilmiyor. Ne biliyorsa şu an onu söylüyor. Dolayısıyla şu an Türkiye’nin karşılıklı bilgi değişimine ihtiyacı var. Türkiye buna hazır olduğunu da söylüyor. Bence Başbakanın açıklamalarını Ermeni dünyasının kesinlikle bir yana itmemesi lazım.

Halktan biri olmak – KCK K0NSEY ÜYESİ DURAN KALKAN


10301607_729585707091628_5115085162281226943_nKCK K0NSEY ÜYESİ DURAN KALKAN
…..Öncelikle şunu belirtelim: BDP’nin demokratik yerel yöneticileri denen Eşbaşkanların hiç biri kendi güçleriyle seçilmemişlerdir. Milyonlarca halkın, kadının, gencin, emekçinin gece-gündüz demeden yürüttüğü aylarca çalışma sonucunda seçimi kazanmışlardır. Bunun gerisinde kırk yıllık mücadele, on binlerce şehit, yani kan ve göz yaşı vardır. Kısaca bizim hepimiz çalıştık ve çaba harcadık. Peki bunu niye yaptık? Bazılarının maddi yaşam koşulları yükselsin diye yapmadık herhalde! Bazıları makam,koltuk ve maaş sahibi olsun diye değil! Dolayısıyla bu tür tartışma, arayış ve tutumlardan derhal vazgeçilmesi gerekir. Yoksa seçenler geri almak zorunda kalır.

-Halktan biri olmak- DURAN KALKAN

30 Mart seçimleri ardından yeni yerel yönetimler şekilleniyor. Tabi bu durum da bir dizi tartışmayı beraberinde getiriyor. Belediyelerin nasıl oluşup işleyeceği hususu tartışmalara konu oluyor. Seçmene verilmiş bir sürü vaat var. Devletin yeterince demokratik olmayan mevcut yasaları var. Şimdiye kadar oluşup işleyen mevcut sistem var. Tüm bunların yeniden yapılandırılması ve demokratik toplumcu yerel yönetim anlayışının başarıyla hayata geçirilmesi gerekiyor.

Kuşkusuz bu konuda BDP dışı partilerin ciddi bir sorunu yok. Onlar zaten devletçidirler ve mevcut devlete dayalı yerel yönetim sistemini olduğu gibi işletmeye çalışacaklar. Toplumun bazı maddi ihtiyaçlarının giderilmesini hizmet sayacaklar ve bu temelde bir yaparlarsa beş çalmayı esas alacaklar. Demokrasinin temeli olması gereken yerel yönetim alanını vurgunun ve yolsuzluğun, dolayısıyla çürümenin ve yozlaşmanın alanı haline getirecekler.
Elbette BDP’li yerel yönetimler böyle olamaz. Onlar zaten daha seçim döneminde çok farklı olduklarını ortaya koymuşlardı. Temel bir farklılık devlete değil de topluma dayalı yerel yönetim anlayışının hayata geçirilmesiydi. Yani demokratik toplumcu yerel yönetim sistemi ortaya çıkartılacaktı. Diğer temel bir farklılık eş başkanlık sisteminin hayata geçirilmesiydi. Yani farklılıklara dayalı eşitlik ve özgürlük anlayışı telinde kadın-erkek birliğini öngören yeni demokratik toplum böyle ortaya çıkarılacaktı. Şimdi bütün bunlar tereddütsüz hayata geçirilmeyi bekliyor.
Bu konuda işin nasılına ilişkin yoğun tartışmaların ve arayışların yaşandığı gözleniyor. Elbette bu durum olumlu ve de gereklidir. Tartışmadan ve araştırmadan hepsi de yeni olan bu anlayışları hayata geçirmek elbette ki öyle kolay olmaz. Fakat tartışmaya nereden başlanacağı ve nelerin tartışılacağı da çok önemlidir. Eğer bu konuda yöntem ve üslup doğru tutturulamaz ve konular doğru tespit edilemezse, o zaman daha baştan yanlışa düşme ve çizgiyi kaybetme yaşanır.
Ne yazık ki böyle bazı yanlış tartışmaların yapıldığı da gözlenmektedir. Örneğin eş başkanlık sisteminin nasıl işletileceğine dair tartışmalarda böyle yanlışlar yaşanmaktadır. Bazı TV kanallarında sanki esas konu buymuş gibi eş başkanların makam arabalarını, maaşı, masayı, koltuğu nasıl paylaşacağı hususları tartışılmaktadır. Duyduğunda insanın kanını donduran bu tür tartışmalar yapmaktan elbette kaçınmak gerekir. Çünkü eş başkanlık gerçeği böyle değildir ve demokratik yerel yöneticilik böyle olmaz.
Öncelikle şunu belirtelim: BDP’nin demokratik yerel yöneticileri denen Eşbaşkanların hiç biri kendi güçleriyle seçilmemişlerdir. Milyonlarca halkın, kadının, gencin, emekçinin gece-gündüz demeden yürüttüğü aylarca çalışma sonucunda seçimi kazanmışlardır. Bunun gerisinde kırk yıllık mücadele, on binlerce şehit, yani kan ve göz yaşı vardır. Kısaca bizim hepimiz çalıştık ve çaba harcadık. Peki bunu niye yaptık? Bazılarının maddi yaşam koşulları yükselsin diye yapmadık herhalde! Bazıları makam,koltuk ve maaş sahibi olsun diye değil! Dolayısıyla bu tür tartışma, arayış ve tutumlardan derhal vazgeçilmesi gerekir. Yoksa seçenler geri almak zorunda kalır.
Diğer yandan makam ve maaş paylaşımına indirgenmeye çalışılan eş başkanlık sistemine gelince, bazıları bunu ancak bu kadar anlayabilir, fakat işin özünün ve gerçeğinin böyle olmadığının da çok iyi bilinmesi gerekir. Farklılıklara dayalı eşitlik ve özgürlük anlayışı temelinde kadın-erkek birliğine dayalı yeni demokratik toplumu yaratmanın yönetsel sisteminin böyle ele alınması ve bu temelde içinin boşaltılması elbette kabul edilemez ve hoş görülemez. Kadın özgürlüğüne dayalı toplumsal özgürlük devriminin önemli bir parçasına böyle yaklaşılması kuşkusuz doğru bulunamaz.
Kısaca ne demokratik toplumcu yerel yönetim modeli makam ve maaşla ele alınabilir, ne de özgürlük devriminin bir adımı olan eş başkanlık sistemi makam ve maaş paylaşımına indirgenebilir. Bu konularda doğru demokratik anlayışa ulaşmak ve bu anlayışın dürüst ve kararlı bir uygulayıcısı olmayı bilmek gerekir. Bunun için de temel ilke şu olmalıdır: Halktan biri gibi yaşamak ve halkın öncü hizmetçisi olarak çalışmak! Bunun dışındaki bir duruşun halk tarafından kabul edilmeyeceğini ve buna izin verilmeyeceğini herkes bilmek durumundadır.
Söz konusu ilkenin hayata geçirilmesi için öncelikle eşbaşkanların mal varlıklarını kamuoyuna açıklamakla işe başlamaları uygundur. Bu birinci ilke olmalı ve bunu yapmayanlar işbaşı yapamamalıdır. İkinci olarak başkanlık süresince harama el atılmayacağına dair, yani yolsuzluk ve hırsızlık yapılmayacağına dair söz ve taahhüt verilmelidir. Üçüncü olarak da görev süresince halktan biri gibi yaşamaya büyük özen gösterilmelidir. Halkın üzerindeki bir yaşam standardının demokratik ilkelere ve kendisini seçen değerlere ihanet olacağını herkes bilmelidir. Bu konuda toplumsal denetimin sürekli işleyeceği de bilinmek durumundadır.
Demokratik yerel yöneticiliğin birinci şartı kuşkusuz halkçı yaşam tarzıdır ve bu olmadan demokratik yönetim asla gerçekleşmez. Yani kendisi halktan biri olarak yaşamayan asla demokratik yönetici olamaz. Bu ideolojik ve ilkesel bir husustur ve çarpıtılmayı kabul etmez. Diğer yandan, bu ideolojik hususla birlikte çalışma tarzı da önemlidir. Bu konuda da şu ilkeler belirtilebilir: Birincisi halkın kararlara her düzeyde katılmasıdır. Yani nelerin ve nasıl yapılacağına halk karar vermelidir. Halkın onayından geçmeyen hiçbir şey yapılmamalıdır. Bunun mekanizmalarını yaratmak da belediye eş başkanlarının ve meclisinin görevidir.
İkincisi çalışmayı halka dayandırmak olmalıdır. Yapılacak işleri devlet desteğine veya başka yerlerden alınabilecek yardımlara değil de, esas olarak yöredeki toplumun gücüne dayalı olarak planlamak ve yürütmek gerekir. Halkın gücü en büyüğüdür ve her şeye kadirdir, dolayısıyla hiç kimse halkın gücüyle ne yapılabilir diye küçümsememelidir. Önemli olan bu gücü örgütleyip açığa çıkartmayı ve harekete geçirmeyi bilmektir.
Üçüncü olarak da belediye eş başkanlarının halkla ilişkilerini düzenli ve sürekli kılmaları ve asla kendilerini halktan koparmamaları hususu önemlidir. Bunu hangi yöntemle yapacakları kendilerinin işidir. Fakat ya her gün birkaç saat halkla görüşme süresi olarak planlanmalı, ya da haftanın iki günü buna ayrılmalıdır. Halkın görüş, öneri ve eleştirilerine her zaman açık olunmalı ve bunları yazıyla iletmekle birlikte doğrudan yüz yüze iletmelerine de olanak tanınmalıdır.
Eşbaşkanlık sistemine gelince, buraya kadar yazdıklarımızdan eş başkan olmanın makam ve maaş paylaşmak olamayacağı herhalde açığa çıktı. Bu tür tartışma ve arayışlardan derhal vazgeçilmelidir. Yoksa eleştiri altında olunacağı çok iyi bilinmelidir. Bu tür maddi arayışlardan herkes uzak durmalı ve eş başkanlar bu konuda da birbirlerini denetlemelidir. Farklılıklara dayalı eşitlik ve özgürlük temelinde bir kadın ile bir erkeğin birlikte bir kenti veya kasabayı yönetmeleri, bu temelde kadın ve erkeğin ortak karar ve uygulamasının ortaya çıkması tarihi önemdedir. Toplumun özgür ve eşit yaşayacağı demokratik bir kent düzeni ancak böyle ortaya çıkar.
Burada kadının kendini eğiterek toplum yaşamına aktif katılması kent ve kasaba yaşamında en büyük demokratik devrimi yapacaktır. Kadın kendisiyle birlikte esas olarak erkeği de eğitecek ve eğitimli demokratik toplum böyle ortaya çıkacaktır. Bu konuda kadının aktif ve girişken davranması kadar, erkeğin kendini engel olmaktan çıkarması ve kadının önünün açık olması önemlidir. Erkekten gelecek her türlü engele karşı yöntemli bir mücadele mutlaka gerekir ve sonuç alıcı olur. Kadın renginin ve ölçülerinin yerel yönetimlerde etkinlik kazanması demokratikleşmenin esasıdır. Bu konuda herkes hem dikkatli olmalı ve hem de mücadele içinde bulunmalıdır.
Benzer hususlar üzerinde daha çok durulabilir. Fakat burası açısından bu kadarı yeterlidir. Genel planda bu hususların tartışılıp eğitim konusu yapılması yanında somut yönergeye kavuşturulması da yararlı olabilir. Bu açıdan BDP’nin yerel yönetimlerin uyacağı bir yönetmelik hazırlaması ve tüm bu konuları, yani demokratik toplumcu yerel yönetim ilkelerini yönetmelik hükmüne bağlaması daha doğru ve yararlı olabilir. Sonunda “Bilmiyordum, yanılmışım” denmemesi ve hatanın aza indirilmesi açısından bu tedbir daha iyi olur.

XALİT BEGÊ CİBRΠ(r.X.l)


xalit_beg_cibri_0DESTANA XALİT BEGÊ CİBRÎ (r.X.l)

Xalit Begê Mîrê Zirav
Te helandî dil û hinav
Tu Rabû li dijî Romê:
Ji bo li ser me bide Tav

Maqûlekî xweş Zanyar bû
Li dijî zilma zordar bû
Beg vêxist Finda Azadî
Mîrêm li dijî kedxwar bû

Begê min Bi Nav û Deng bû
Mîr Mêrxasê Roja Teng bû
Xalit Begê Mîrê Welat (r.X.l)
Ev Mêrxas ji bona Ceng bû

Begêm rabû ji Gimgimê
Berz bû wek Kela Dimdimê
Rêberê Sazya Azadî:
Welat şêrîn, ez nadimê

Nasyarê me Mîralayî
Tu Keleha me Kurdayî
Serekê Eşîra Cibran
Tu Reîsê Mezlûmayî

Mîrê min zêde Qeşeng bû
Serkêşê Bi Nav û Deng bû
Ala wî Berz kir Şêx Seîd (r.X.l)
Ji Dozê ra, ew Pêşeng bû

Berxê Nêr ji bo Kêrê ye
Serê wî d‘ Riya Xêrê ye
Cergên Xalit Begê Cibrî (r.X.l)
Polat biqasî Dêrê ye …

Fehmî Begê Sekreter bû (r.X.l)
Tixtor Fûad xweş Zanyar bû (r.X.l)
Ji Malbatên Payedar bûn
Ûsiv Ziya Beg Haydar bû (r.X.l)

Mele Evdirehman Sekvan (r.X.l)
Xalid Beg Hesenî Sitvan (r.X.l)
Silêmanê Ehmed Navdar
Keremê Zirkî Mêrek Şervan (r.X.l)

Şêrên rabûn Serhildanê
Hemûya kir Berxwedanê
Hemî jî Mêrxas û Mêr bûn
Wan Dengvedan li Cîhanê

Her Mêrekî bi Sed Mêra
Dilê min peritî jê ra
Dema d’ketin Şerrê giran
Ordî dibizdiya j‘ Şêra

Mînanî Mora li ser Pol
Li Gerdûnê tev bûn Sembol
Dîrok nivîsand Xweşmêra
Hemî Şehîd, Xaziyên Ol

Yado û Şêx ‚Evdirehîm (r.X.l)
Divê binas, nemîn xeşîm
Herdû Lehengê Welat in
Ji Mêran ra ew bûne Xîm

Lehengek rabû ji Pîran
Erd hejand hetanî Îran
Bûbû xofa dilê Romê
Bi xwe Şêr bû, Şêxê Pîran

Şêx çû hewariya Dêrsim
Kir Kemînê cehşê çarsim
Li wê deşta Perxaneyê
Tev bûn Şehîd, ez bi hêrsim

Romê Agir berda Zevî
Şewitandin dar û devî
Şêx û hemî hevalên xwe
Ji ordiyê ne di revî …

Ji bo Heyf û Tola Mîrza
Di çûn pişta Seyîd Riza
Şêx negihîşte Dêrsimê
Kurdistan bû hola diza

Leheng Yado wekî Şêra (r.X.l)
Dema lêdxist li neyêra
Zarîn dixist nav ordiyê
Direviyan wan newêra

Rom li dorê dibû çeper
Nimêj dikir wî li hember
Tenê ji Xweda di tirsya
Wek Sihabiyên Pêximber (s.X.l)

Van hemû Lehengên ‚esîl
Laş li erdê dikir qesîl
Ji bo Ol û Welatê xwe
Wan xwîn dirêt mîna mesîl

Van Lehenga ji bo Ceng bû
Kurdistan li neyar Teng bû
Sed car bimre Îxanetî:
Lipêşiya we Asteng bû ..!

Pêşengê Ala Azadî…
Doza te hişyar kir Qadî
Te Mor lêxist li Dîrokê
Bibîrtînim Te bi şadî

Silav li te: Ey Şêx Se’îd (r.X.l)
Serxwebûn ji bona te ‚Îd
Roja Azadî, Rizgarî:
Mizgîn li te Şêxê Cedîd

Min daye Reîsan Sozê
Dernayêm ji Riya Dozê
Dimeşim ez di Rêça we
Ta Azad bijîm Newrozê

Silavê ez didim Qadî (r.X.l)
Pêşeng Sembola Azadî
Bibîrtînim we hemî yan
Her Dijîn… Şehîd û Xazî.

Şair-Dengbêj Ebdurehîmê Mûşî
01.02.2014 Dortmund / Elmanya

DESTANA YADO AXAYÊ DUMİLÎ Û ÇERKEZ

Yado Axao, Serdaro
Navdaro, Navgirano
Fermandarê Şêx Seîd
Bavê Çerkez
Serpelo, ruh û cano
Te Dengveda li Gerdûnê
Dunya ji te ra bi heyrano…

Le Şêrê Welatê Serhedê
Hezar Rehmet bibarin li Merqedê
Ji bîr nabe! Ew Berxwedan
Navê te l‘ Birca Amedê…

Lehengo, Palîwano, Axao
Tu Sertaca ordiyao
Di Roja Oxulmê Giran da
Tu Beramberî Sêsed mêrao
Çibikim feleka xayîn ji we ra li hev nanî!
Tu Canfîdayê me Kurdao…

Çerkezê Leheng hê Zarok bû, wekî Şêra
Jê fedî dikir ordiya neyêra
Darek ji xwe ra kiribû Modolî
Teqlîta Mêrxasiya Şerê bavê xwe dikir…
Ji Kula Dilê min û xwe ra Digot:
Ya Ya Ya…
Şa Şa Şa…
Her Bijî… Yadîn Paşa …

Le teresê romiyan
Lawê Sitvanê min
Berxê Yado Axayê Dumilî,
Çerkez girtibûn Teqîbatê
Çerkezê min ê Delalî danîn nava ordiya leşkera, îzibatê
Van teresên romiya, jê dikirin Pirsiyarê?
Çerkez mînanî Gulek ji Gula vê buharê
Ter û Teze bû, Nû Şîn dikir,
Li Zozanê Qazgol û Bîngol û Şerefdînê, derbuharê
Lehengê Kurê Lehenga Digo:
Navdarê min digo,
Piçûkê min digo,
Ezîzê min digo,
Şêrînê min digo:
Misto Kemal çawa, axayê we Tirka ye
Yado Axa jî wisa Axayê me Kurda ye …

Van teresê romiya biryar didan
Gulekî ji gula romê
Berî bedena Lehengê kurê Lehenga didan
Çerkezê Delalî li wê dibû Cangorî
Canê xwe fîda dikir bi Mêranî
Ji bo Kurdistana Rengîn
Zîna Sitû bi Morî …
Ax piçûko,
Lehengo,
Mêrxaso,
Egîto,
Çelengo:
Te cergê min peritand,
Can û ruhê mi j‘ te ra gorî …

Mêrxaso tu Piştmêryê me Kurdayî
Xwedê hîn zarokek wekî te Leheng nadayî
Di roja Teng da:
Tu sertaca Zarokên Kurmancayî
Te Dîrok nivîsand, tu Dîroka me me Kurda yî…

Berxê bavê mino; Rom xayîn e,
Bextê romê nîn e
Belkî Xwedê ji roma bêbext ra lawo reş bigerîne
Le çawa Fermana serê me kurda deranîn
Bi dek û dolaban Welatê me xesp kirin,
Le ji xwe ra li hev Par kirin,
Le lawo Welatê me j‘ xwe ra kirin Qetilxwîn e…

Çerkez berxê bavê mino, bejna te zirav e ji dara sipîndarê
Berz û bilind e mînanî dara vê çinarê
Le çar gurçikê berxê min hebûn, Şêrê Welatê Serhedê
Her gurçikekî mêrê mêrxas mezin bû, bi qasî hinara li serê darê…

Lo lo bira ez ê diçûme Kaniya Yado Axayê Dumilî, wa li hember e
Birao çima tu nizanî derdê Şehîd û Xaziya pirr e, zehf giran e,
Le Derdê te jî xwe daye ser e,
Belkî Xwedê kulê bi kulke têxe derê mala teresê romiya,
Çawa derbek ji derba romê berî bedena Çerkezê delalî dane
Xwîna sor bi ser bejna Çerkezê Donzdeh salî de dikişe dayê,
rebenê seranser e…

Çerkez berxê ez ê diçûme Çewlika şewitî wa li palê
Min mizekir li bejn û bala bavê Çerkezê delalî,
Berz û bilind e, le lawo mînanî cot Minarê
Lê sêsed û şêst û şeş Tamarên mêrinayê di bavê te da mewcût bûn,
Berxê Yado Axa yê Dumilî, Reîsê malê…

Ax Çerkezê min ê delalî tu Pêşeng bû
Bi emrê xwe zarok bû, zehf qeşeng bû
Di roja oxilmê giran da, Mêrê Ceng bû
Hewar û gaziya me Kurmanca,
Çerkezê Leheng, Mêrxasê Roja Teng bû…

Çerkez berxê bejna te zirav e ji gula serê çiya
Hêşîndike li Zozanê Hezargolê, li devê çem û çehvkaniya
Çargurçikê min Şêr e, sertaca me cindiya
Le Dayika te rûniştî, Şîna te digerîne,
Ji kula dilê min û xwe ra,
Le lawo li nava teresên romiya…

Çerkez berxê welle tu kubarî
Le lawo ji Şîsxana bavê te agir dibarî
Mîna qesîl ordiyê li erdê radixist
Berxê li ser serê wan dikire tarî…

Lo lo bira ez ê rabim berê xwe bidim Kargeha Kawayê Hesinkar, bi mêranî
Pênûsa destê xwe têkim Bazinbeleka Kurdistanî
Berê xwe bidim Qesr û Qonaxa Felekê jêra bêjim; çima te carekî wekî xelkê ji me ra jî li hev nanî?
Le malmîratê te Welatê me xira kir, Konê me ji nava Kona danî?
Tu bûyî Piştmêryê, Ecem û Rom û Fêrisa,
Çima te koka Leheng û Mêrxasa li me anî?
Na na wele ez ê girêdim Rextê Ferzende Begê, bi mêranî
Li xwe bikim Şal û Şapikên Kurdistanî
Berê xwe bidim Qesr û Qonaxa Felekê, jê ra bêjim:
Felek malxirabê; qê ‚Ecem û Rom û Fêris mêrê Devê {Yado Axayê Dumilî, Şêx ‚Evdirehîm, Ferzende Beg, Keremê Qolaxasî, Seyîdxanê Kerr û ‚Elîcan bûn?
Te Welatê me perçekir, Konê me ji nava Kona danî!
Çima tu nizanî van Mêrxas û Lehenga mêrê bi sed ordiya bûn?
Te çima koka van Leheng û Mêrxasa li me anî?

Ax Çerkezê min ê delalî tu Pêşeng e
Di Qiyama Şêx Seîd Efendî da, tu Mêrxasê Bi Nav û Deng e
Le ordiya romê jê ditirsya;
Çerkezê min Lehengê roja Teng e
Le roja Azadî, Serxwebûn:
Mizgîn li hemî Leheng û Mêrxasên Bi Nav û Deng e..!

Şair-Dengbêj Ebdurehîmê Mûşî
11-06-20139d85a3e3-0ed1-442c-b3ff-5f0724568257

Kuruca’dan Şeyh Said efendiye


Kuruca’dan Şeyh Said efendiye
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Bu dağ Kuruca dağıdır
Tatos’da , tanyeri atanda ,
Palandökene bakar
Bir yanı çığ tutarken,
Ufkudur onun Kürdistan

***
Kurucanın diğer yanını Kürt güzellerinin ördüğü kilimler süslerken,
Dorukların‘da buzullar üzüm salkımı ğibidir,
Güvercinler aras nehrin’den su içerken,
Şeyh Said hazretleri ve Molla Ömer Kırıkanda 6 Ocak 1925’de buluşurlar
Burası Kürdistan’diye Yezda‘ya haykırırlar

Bizim Welat‘ta yiğitlik inkar edilmez,
Tek’e tek döğüşte kimse yenilmez.
Yüz yıllardan bu yana,
Burası Tatos’dur, kimse unutmaz
Kürt güzelleri beriye giderken,
Ermeni güzelleri ,Tatos’u ziyaret ederler.

• ***
Rivayet odur’ki
Turnalar ,
Tatos’dan Palandökene doğru uçarkan,
Ey xuda burası Kürdistan, diye haykırırlar.
Bu barış güvercinleri Tatos üzerinde uçarken,
Şehid Şeyh Said ve Molla Ömer’den,
Kürdista’a selam getirirler.

***
Gönlümü kaptırmışım, bu yüce davaya
Kürdistan’da vakitlerden sabaha doğru
29 Haziran 1925
Biz 46 arkadaş
Vurulmuş hepimizin ayaklarına prangalar
Götürülüyoruz zorla idam sehpasına doğru.
Sığdıramam kitaplara zulümlerini bu alçakların
Şifre beyan etmiş sağır ismet ve ataist kemal
İdam sehpasına götürüldük sorgusuz, adaletsiz ve yargısız
İlk önce şahadet getirdim ve
Haykırdım,
„Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim.
Halkım için feda olduğuma pişman değilim.
Yeter ki torunlarım düşmanlarıma
karşı beni mahcup etmesinler.“
Mamosta Ümid, unutma
hallarımı aynen böyle yaz
19. Ağustos 1958‘ de doğan
Aslanla ğibi
Tatosa’a doğru yürürken sen
Keklikler , Turna sürüsüyle birlikte
Ey xuda burası Kürdistan diye haykırır,
sakın unutma
seyh-saidin-torunu-vefat-etti-IHA-20140220AW012856-1-t

Baustein anwaltlicher Berufshaftung: die Beweislast


Baustein anwaltlicher Berufshaftung: die Beweislast

Wiss. Assistent Dr. Klaus  Heinemann, LL. M., Köln

Die Beweislastregeln im Arzthaftungsprozeß stehen seit jeher im Mittelpunkt des Interesses. Verhältnismäßig wenig Interesse haben demgegenüber die ebenso vielfältigen Beweisfragen gefunden, die sich im Anwalthaftungsprozeß stellen. Der Beitrag stellt die geltenden Regeln zusammen und untersucht, ob und inwieweit sich insbesondere in Anlehnung an die Beweisregeln im Arzthaftungsprozeß Ansätze zu beweisrechtlichen Qualifizierungen bei der Anwaltshaftung ergeben.

I.  Einleitung

Seit Jahrzehnten müht sich die Rechtsprechung, dem Patienten im Haftpflichtprozeß gegen Ärzte zu helfen. Es wird den Arzt wenig trösten, daß betont wird, hinsichtlich sämtlicher Haftungsvoraussetzungen verbleibe die Beweislast weiterhin grundsätzlich beim Patienten zur Fussnote 1. Angesichts eines breit gefächerten Instrumentariums, das die Rechtsprechung dem Patienten zur Überwindung von Beweisschwierigkeiten an die Hand gegeben hat, wird den Arzt das Gefühl beschleichen, die “Last” liege eher bei ihm. In der Tat hat das Prinzip eine beträchtliche Einschränkung erfahren. Beweiserleichterungen bis hin zur Beweislastumkehr bei groben Behandlungsfehlern sowie bei der Verletzung von Dokumentations- und Befundsicherungspflichten stärken die Position des klagenden Patienten erheblich. In unleugbarem Zusammenhang mit der Beweisproblematik steht auch die ständige Fortentwicklung der ärztlichen Aufklärungspflicht: Kommt man aus Beweisgründen mit dem Vorwurf eines Behandlungsfehlers nicht weiter, wird allzu gern auf das “Vehikel” zur Fussnote 2 der Aufklärungspflichtverletzung zurückgegriffen, das nach neuester Rechtsprechung sogar dann Erfolg versprechen kann, wenn sich ein nicht aufklärungsbedürftiges Risiko verwirklicht hat zur Fussnote 3.

Der Rechtsprechung wird vorgeworfen, sie begegne dem klagenden Mandanten eines Rechtsanwalts mit weit geringerer Sensibilität als dem klagenden Patienten zur Fussnote 4. Anlaß für diesen Vorwurf ist eine neuere Entscheidung des BGH gewesen, in der sich dieser zur Übertragung von für das Arzthaftungs-


Seitenumbruch

Sie befinden sich im Beitrag:Heinemann: Baustein anwaltlicher Berufshaftung: die Beweislast(NJW 1990, 2345)

Bir Ölüm Öyküsü : Cibranlı Halid Bey


Bir Ölüm Öyküsü : Cibranlı Halid Bey
11-06-20139d85a3e3-0ed1-442c-b3ff-5f0724568257Cıbranlı Halit Bey’in ölümü, yılların derinliğinde yatan bir olaydır. Biz, Batı’da yaşayanlar için ünü duyulmamış bir olaydır. Ama bir Doğuluya Cıbranlı Halit Bey’in ölümünden söz ederseniz, Doğulu da biraz çevresini bilen bir kişiyse gözlerini açar hemen “Sen nereden biliyorsun Cıbranlı Halit Bey’in ölümünü?” diye sorar. Ama salt seçkinler değil, o yörelerde yaşayan halk da bilir Cıbranlı Halit Bey’in ölümünü. Ben de Muş’ta, bütün kış, yediden yetmişse halkın başında dolaşan kalpaklara olan lgim yüzümden öğrendim.

Korkunç kışta, halkın başında dolaşan kalpaklar Varto depreminden sonra Pakistan’dan yardım olarak gelmişti. Tepesi çökük, kıyıları şapka gibi kıvrak kalpaklar, düz kalpaklar, yüksekleri, basıkları, kırçılları, düz kahverengi olanları, beyazları, karaları… Ben, Varto’yu da gördüm. Yazdı. Tepelik bir yerdeydi. Deprem bir yıl önce olmuştu. Evleri yıkıktı, yıkıntılar duruyordu. Birkaç yeni yapı yapılmıştı. Bunlardan biri jandarma karakoluydu, öteki yapılar tahta barakalardı. Barakaların arasında dereler akıyordu. Ahali, sarkık, geniş bıyıklı ahali, derelerin kıyısındaki kahvelerde oturuyordu. Onlarla beraber oturduk. Yazdı, büyük dereye balık avlamaya gelmiş, bizimle tanışan (biz, birkaç arkadaş Muş alayında askerdik) bir teğmenle, başka bir birlikten bir albay vardı. Teğmenle selamlaştık. Ahalinin, rengi karaya çalan ahalinin, arasındaydık. Onlar yurt yöneticilerine atıp tutuyorlardı, çoğu Alevi idiler. Sonra bana baktılar. Ağzımı açmadım. Oturup durdum öyle. Askerdim, ispiyonculardan çekiniyordum, yeni askerdim. Konuşmaya girişsem, uzun konuşmam gerekecekti. Sonraları konuştum ama.

Halit Bey’in aşireti Varto dolaylarında mıdır acaba? Cıbran aşiretinin bir kolu, öyle sanıyorum ki, Varto dolaylarındadır. Halit Bey, orduda yarbay rütbesindeydi. Bitlis çarşısında idam edilmiş. Varto depremi yüzünden gelmiş, halkın başına yakıştırdığı güzelim kalpaklarla ilgilenirken Halit Bey’le karşılaştım işte. Yarbay Halit değil; Cıbranlı Halit Bey. Cıbranlı Halit Bey’in kalpağı eşsiz bir kalpaktı. Büyüktü, süslüydü, tüyleri pırıl pırıldı. Onun idamından sonra açık artırmayla satıldı.

Kürt beyleri geldiler; kalpak o zamanın parasıyla seksen altına satıldı. Şimdi, onu, kim bilir hangi bey saklıyor? Bitlis çok eski bir şehirdir. Bitlis’in ahalisi Muş Varto’nun ahalisinden Bitlis, dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Doğu treninde birkaç Bitlisli gördüm, esnaftılar. Muş’ta, Varto’da hiç esnaf görmedim, Cıbranlı Halit Bey, Bitlis çarşısında asıldı. Halit Bey’in kılıcı arttırmayla satıldı. Şimdi kim bilir hangi beydedir? Halit Bey’in esvapları kim bilir kimdedir? Bunları Muş çarşısında, halin yanındaki bir dükkanın önüne oturmuş bir adamdan öğrendim. Dükkancı da, adamı dinledi, olumladı. Adam Cıbranlı Halit Bey için “Generaldi” dedi. Ona göre, generaldi tabii. Bunun ne demek olduğunu da sonradan öğrendim. Bunları Muş çarşısında öğrendim. Muş çarşısında daha birçok şey öğrendim.

Muş çarşısı, ortaçağdan kalma bir çarşı gibiydi, istasyondan kentte çıkan, meyilli, düz bir caddedir sadece Muş kenti. Kilometrelerce bir yol, istasyondan, çarşıya, yokuş, ama dümdüz, istasyon, ovanın-yüksek Muş Ovası-kıyıcığında, küçücük. Bu geniş, verimsiz, ırmakların aktığı, yılın altı ayı kar altında kalan ovada duran, pırıl pırıl, küçük yapının, trenle varıldığında, gerisinde ne denli insancıl acılar sakladığını, orada insan acılarının en derinlerini bulacağınızı, ona yaklaşırken düşünemezdim. Hafif bir meyille, dağlara yaslı kente kadar gelir yol. Çevresi boştur. İstasyon yanında, istasyon memurları için yapılmış beş on yapı. Sonra iki yanında Varto felaketzedeleri için yapılmış barakalar. Kente yaklaşınca birkaç atölye. Böylece kente varır yol, hükümet binasının önündeki alana kadar, orda ikiye ayrılır. Ardından da yarım daire biçiminde ortaçağ çarşısına girer.

Muş kentini bir Ermeni kurmuş: Muşel Mamikoyan. Adı ordan geliyor. Ama başka efsaneler de var. Muş Kalesi’nde insan boyu fareler vardı, buraların dilinde fare muşi. Ovadan geçen Daius ordusunu, kaleden çıkıp yendiler. Kentin adı, bu muşi sözcüğünden gelir. Bu ova, Anadolu’ya açılan bir geçittir çünkü. Burada ova, daha batıda daralır iyice, Murat vadisi çok uzun, daracık bir vadidir. Tren bile zor geçer bu vadiden.

Bu ova, Anadolu’ya açılan bir geçittir çünkü. Burada ova, daha batıda daralır iyice, Murat vadisi çok uzun, daracık bir vadidir. Tren bile zor geçer bu vadiden.

Aşağıda, toprak damlı evler, damlarını ot bürümüş. Ortadan da aşağılara uzanan ova, ovada menderesler yapan bir yığın ırmak. Kışın da, bütün doğu illeri karla kaplıdır, beyazlıktan başka bir şey görülmez. Kahveye inen şıhlar öteki kişilerden ayrıt edemezsiniz. Çok dikkat ederseniz, ötekilerin, şıhın çevresinde, biraz daha saygılı olduğunu fark edersiniz.

Kentin yaslandığı dağların tepesinde Muş Kalesi vardır. Çok eskidir bu kale. Yapıldığı dönemler bilinmez. Harpet Kalesi, vadide, karşı yanda, bir Ermeni keşişinin yaptırdığı kaledir. Simbat Kalesi, tepelerde, çok uzaklarda. Denizci Simbat oraya geldi gemisiyle. Ovaya yakın olan Mercimek Kalesi’nin çevresine bakarsanız, ova henüz bir denizken, gemilerin halatla bağlandığı halatları görürsünüz.

Bu dağlardan, sonsuza aşağıya vurursanız, sonuçta Mutki’ye varırsınız. Mutki, hiçbir yasanın geçmediği, eşsiz bir yerdir.

Cıbranlı Halit Bey bütün bu yörelerde dolaştı. Buralardandı. Kürttü. Orduda yarbay rütbesindeydi. (Halk arasında generaldi deniyor.) O zamanki Kürt isyanlarıyla irtibatı vardı diye, Bitlis çarşısında asıldı. Bitlis eski bir kenttir, buralardan da pek uzakta değildir. Cıbranlı Halit Bey’in hikayesini bilmiyorum. Kürt ayaklanmalarıyla irtibatlı olsaydı yakalanır mıydı? Yörede güçlenmesi kolay bir adam mıydı? Güçlü bir kişi miydi? Yüzyılların, bu yörenin insanlarına çektirdiği o değişmez acıyı duyar mıydı? Halit Bey’in aşireti Cıbran, Varto dolaylarında mıdır acaba? Cıbran aşiretinin bir kolu öyle sanıyorum ki Varto dolaylarındadır. Halit Bey asıldıktan sonra kalpağı açık artırmayla satışa çıkarıldı. O zamanki parayla seksen altına satıldı.(Halk bunu biliyor, buna inanıyor, önemli olan doğru değil,

inançtır.) Şimdi kim bilir hangi Kürt beyinin evindedir? Bu başlarda dolaşıp duran kalpak mıdır? Kalpak Halit Bey’in kalpağıdır. Cıbranlı Halit Bey’in kalpağı, bilinmeyen bir yerde, duvarları iyice kalın bir Kürt evinde, bir rafın üstünde, üzerinde nişanları, parlar durur.

Demir Özlü, Sokaklarda Bir Avlu, Sayfa 43-49, Dünya Yayınları, 2. Basım, 2004

Schlagwörter-Wolke