Abdullah Öcalan’ın Roma’dan çıkışı (1a)


thvon PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Öcalan Türkiye’ye getirildikten sonra Jandarma istihbarat dairesi tarafından alınan ifadesinde aynen şunları belirtiyordu: ’’Pişmanlık duymuyorum. Avrupa’da kalıp kolayca Avrupa’nın desteğinde bir süre daha devam edebilirdim. Ancak Türkiye bu sorunun kaynağıdır, sorunu burada çözmek gerekir’ . Konuyla ilgili yazıma devem ederken bu dipnottu vermekte gerek duydum, çünkü Aydınlık gazetesi tarafından Öcalan’la ilgili yayınlanan sorgulama bantlarındaki ses kayıtlarının büyük bir bölümü montaj.

Konuya kaldığımız yerden devam edersek, uçağın rotası 2. Şubat 1999 tarihinde bu kez Korfu adasıydı. Öcalan ve yanındaki arkadaşları yakalanmamak için her türlü önlemi almışlardı. Yunan Sivil Havacılık Teşkilatı ise, uçağı Avrupa Kontrol kulesi ‘ne ‚ambulans uçak‘ olarak bildirmişti. Uçak iner inmez Öcalan’ı apronda bekleyen siyah bir otomobile bindirdiler ve süratle Araxos askeri üssüne götürdüler. Bütün dünya istihbarat birimleri Öcalan’ın peşindeydi. Yunanistan’da ise Öcalan için tek güvenilir yer askeri bir üs olabilirdi. O gece hem Türk ve hem ’de Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın ışıkları sabaha kadar yandı. Telefonlar bütün gece çalıştı. 2. Şubat 1999’da Yunanistan Öcalan’ın Korfu Adası’na geldiği ve polisler tarafından çevrildiği iddiasını yalanladı.

Dönemin Yunanistan Dışişleri bakanı Pangalos koltuğunda bir türlü oturamıyor, odasında sağa sola gidip geliyor aynen fır dönüyordu. Öcalan’ı ne yapacağını düşünüyordu. Pangalos’un amacı Öcalan’ı derhal Yunanistan’dan çıkartmaktı. Peki, o zaman Öcalan nereye gönderilecekti? Avrupa’da başta Almanya olmak üzere kimse Öcalan’ın adını duymak ve onu siyasi bir mülteci olarak kabul etmek istemiyordu. Alman istihbarat birimleri ise PKK’nin Avrupa merkezini harıl harıl dinliyorlardı. Hatta kendilerini Kürt dostu olarak gösteren bazı köstebek Avukatlar vasıtasıyla PKK’nin Avrupa merkezini yönlendiriyorlardı. Amaçları Öcalan’ın Almanya’ya iltica etmesini önlemek ve onun Türkiye’nin eline geçmesini sağlamaktı. Bu konuda birkaç dipnotta Öcalan’dan dinlemekte yarar var. Öcalan Jandarma istihbarat dairesi tarafından alınan ifadesinde aynen şunları belirtiyordu: Roma’da yani ‘’’Bu süreçte yanıma çok ziyaretçi geldi. Toplam 100 civarında heyet geldi. Hemen hemen her orijinden heyetler vardı. Gelenlerden: Almanya’dan gazeteci ve avukatlar, Hollanda’dan gazeteci ve avukatlar vardı. Avukat Berita’yı MED TV olayında Corc olarak bildiği Aristo bulmuştu. Berita 1-2 yıldır avukatlığımızı yapıyordu. Bizden para almıyordu. Zengindi. Ancak ün peşinde olabileceğini sanıyorum. Kocası Baybaşin’in avukatıdır. İstihbarat servisinin bir elemanı olabilir.’’ , kanaatindeydi. Öcalan bu kanaatinde Hollandalı bayan avukatla ilgili düşüncesinde yanılıyordu, ama Alman avukatın istihbarata çalıştığı konusundaki görüşünde haklılık yanı vardı, çünkü Öcalan’ında vurguladığı gibi, ’’ Ancak diğer ülkelerde olduğu gibi Almanya’da ilişkilerimizde kendisine yakın bulunduklarını yanına alma politikasını izledi. Örneğin Kani Yılmaz’ın sığınma talebini kabul edip pasaport verirken, beni Roma’dan sonra gitmem halinde tutuklayacaklarını söylediler. Bu ülke. PKK konusunda kendi çizgisinde kadro yaratmak istiyor , ’’ açıklamasını yapıyordu. Öcalan yanına sokulan bu köstebek Öcalan’ı alman iltica hukuku konusunda yanlış yönlendirerek onun Almanya’ya girmesini önledi.

Şimdi yine 2. Şubat 1999 tarihinde Korfu adasına hareket eden uçağa dönelim ve gerçekleri o zamanki gazete başlıklarından öğrenmeye çalışalım.

Ne yapacaklardı? Öcalan’ın yanından ayrılmayan ajan Kalenderidis’in ifadesine göre, Öcalan’ı sürat teknesiyle İtalya’ya götürmeyi buradan da Sırbistan ya da Arnavutluk’a geçirmeyi düşündüler ama gizli servis başkanı Stavrakakis’ten gelen telefonla ilk plan değişti.

Kalenderidis o geceyi şöyle anlattı:
ÖCALAN FİKRİNİ SORUYOR „Yeni plana göre, Öcalan’ı önce bir Afrika ülkesine buradan da Güney Afrika’ya götürecektik. Hükümet siyasi iltica almak için uğraşıyordu. Arada duracağımız ülkeyi bilmiyordum. Öcalan bana ‚Ne düşünüyorsun‘ diye sordu. Ben de bütün planı bilmeden yorum yapamayacağımı söyledim. Aris, Öcalan’ın kararsız olduğunu EYP Başkanı’na aktardı. Kısa bir süre sonra Stavrakakis beni arayıp Öcalan’ı ikna etmemi istedi: ‚Bunu kabul etmesi için ona baskı yap. Gideceği yerde Yunan devletinin resmi koruması altında olacağını da söyle. İltica güvencesi alınır alınmaz da Güney Afrika’ya götüreceğimizi söyle‘ dedi. Telefonu kapattım. Öcalan’la konuştum. Öcalan yine şahsi görüşümü sordu. Ben gideceğimiz ilk ülkeyi bilmediğimi ama Yunan devletinin onu koruyacağını söyledim. Öcalan beni dikkatle dinledi. Bir süre ısrarla gözlerimin içine baktı ‚gidelim‘ dedi.“

Korfu Havaalanı’nın çevresinde gazeteciler bekliyordu. Her şey gizli olmalıydı. Öcalan’ı hava karadıktan sonra kaldığı villadan aldılar. Havaalanına gizlice arka kapıdan girdiler. Kule dışında tek bir ışık bile yoktu. Ama ne olduysa bu yüzden oldu. Dedektif Clouseau filmlerini hatırlatan olayı yine Kalenderis’in zabıtlardaki sözlerinden okuyalım: „Havaalanına TV kameraları yığılmıştı. Görüntü almasınlar diye havaalanının ışıklarını söndürdüler. Biz bir Landrover ciple havaalanına geldik. Şoför istihbarattandı Öcalan’la aynı cipdeydim. Şoför süratle uçağa doğru gidiyordu. Öyle karanlıktı ki birden bir şeye bindirdik. Uçağa bindirmiş. Uçağın kanadı cipin içine girdi Az kalsın başımız kopacaktı. Uçağın kanadını ellerimde hissettim. Ellerim, elbiselerim kan içinde kaldı. Ben o elbiseleri yıkamadım. Tarihi anlamı olduğu için hala saklıyorum…‘ Yine yapılan planlar altüst olmuştu.. Panik halinde yeni bir plan yapıldı. Kalenderidis’in anlattığına göre, kazadan sonra Korfu’da bir eve gittiler. Sonra da Yunan sahil korumasına ait bir tekneyle Igumetisia’ya geçtiler. Limandan doğruca havaalanına gittiler. 2 Şubat 1999 Salı sabaha karşı 04.30… Araksos askeri havaalanı. Havaalanına giren iki araç süratle apronun en uç köşesinde, motorlarını çalıştırmış bekleyen Falcon uçağına yöneldi. Araçlardan çıkan telaşlı gölgeler uçağın merdivenlerini tırmandılar. Kapılar hemen kapandı. Uçakta Abdullah Öcalan, Yunanlı ajan Kalenderidis, Rum işadamı Aristidou, İbrahim Ayaz ve Deniz Melsa vardı. Uçak karanlığı delerek gözden kayboldu… Rota Güney Afrika’ydı. Ama uçak hiçbir zaman Güney Afrika’ya gidemedi.

Peki uçak kalktıktan sonra neler oldu? Karar neden değişti? Ajan Kalenderidis’in mahkemede anlattıkları yaşanan şaşkınlığı gözler önüne seriyordu: „Uçak kalkarken ilk olarak hangi ülkeye ineceğimizi bilmiyordum. Bana sormamam talimatı verilmişti.

Öcalan Güney Afrika’ya gideceğini biliyordu ama arada durulacak ülkeyi o da bilmiyordu. Uçak inince ikinci bir talimat geldi. İnip Mandela’nın avukatıyla, Öcalan’a siyasi iltica verilmesini görüşmemi istediler. Uçaktan indikten yarım saat sonra nerede olduğumuzu anladım. Meğer Nairobi’ye inmişiz.“

ŞİFRELİ MESAJ: SAFARİ AYARLA Aslında o gece esas şok geçiren Nairobi’deki Yunan Büyükelçisi George Kostulas’dı. Atina’dan „Önemli biri geliyor. Havaalanında karşılayın‘ diye talimat gelmişti. Ama kimin geldiğini bilmiyordu. 3 Şubat sabahı 11.00’de, Yunan İstihbarat Teşkilatı’nın kiraladığı Falcon, Nairobi Havaalanı’na inişiyle birlikte de Yunan diplomasi tarihinin en büyük skandallarından biri yaşanmaya başlıyordu.

Değerli okuyucularım Yunan diplomasi tarihinin en büyük skandalı olan bu konunun devamı gelecek yazımda.

Advertisements

2013 im Rückblick


Die WordPress.com-Statistik-Elfen haben einen Jahresbericht 2013 für dieses Blog erstellt.

Hier ist ein Auszug:

Die Konzerthalle im Sydney Opernhaus fasst 2.700 Personen. Dieses Blog wurde in 2013 etwa 15.000 mal besucht. Wenn es ein Konzert im Sydney Opernhaus wäre, würde es etwa 6 ausverkaufte Aufführungen benötigen um so viele Besucher zu haben, wie dieses Blog.

Klicke hier um den vollständigen Bericht zu sehen.

Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkışı (1)


Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkışı (1)
von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

yazicioglu1Birkaç haftadır, hem bazı Kürdi sitelerde ve hem de Aydınlık gazetesinde halen imarlıda tutuklu bulunan Kürt politikacı Abdullah Öcalan’la ilgili sorgulama bantlarının bazı bölümleri – bunların belli bir bölümü montaja uğramış – internet vasıtasıyla yayınlanıyor. Dolayısıyla bu konuda bende birkaç yazı yazmaya karar verdim.

PKK’nin kurucusu Sayın Abdullah Öcalan’ın 15. Şubat 1999 tarihinde yakalanması, uluslararası istihbarat birimlerinin organize ettiği bir plan sonucu gerçekleşti. Bu planın ilki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Hatay’ın sınır kazası Reyhanlı’da 16 Eylül 1998 tarihinde yapmış olduğu konuşmayla atıldı. Bu konuşmasında Atila Ateş Suriye’yi askeri bir dille Öcalan ve PKK konusunda tehdit etti . Bu konuşmanın önceden planlanmış bir konuşma olduğu belli, çünkü Atila Ateş bu konuşmayı yaptığında henüz 16 gündür Kara Kuvvetleri Komutanıydı. Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’de 1. Ekim 1998 tarihinde TBMM’ni açış konuşmasında, ’’Suriye, PKK……..örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasma ne tutumundan vazgeçmeyen Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum’’ , açıklamasında bulundu.

Bu açıklamalardan Türkiye ile Suriye arasında Savaş çıkacağını analiz eden, Öcalan savaşın çıkmasını önlemek için Suriye’yi terk ederek Avrupa’ya geldi. Fakat bir gerçek var ki, Öcalan’ın yakın çevresine çeşitli ülkelerin istihbarat ve haber elemanları dolmuştu. Bunlardan bazıları Almanya’dan Roma’ya gidip Öcalan’la görüştüler. Bu görüşmelerde Öcalan’ı -istihbarat birimlerinden almış oldukları bilgiler sayesinde – yanlış yönlendirdiler, Öcalan’ın yanına sokulan kendini Kürt dostu olarak gösteren bazı ecnebi dalkavuklar onun roma da rahat bir uyku almasını bile engellediler. Aynı şahsiyetler PKK’nin merkez kadrolarını ve Örgütün’ Avrupa kadrolarını yakinen tanıdıklarından ve örgütün Avrupa ve bilakis Almanya yapılanmasını iyi bildiklerinden Öcalan’ı yanlış yönlendirmede başarılı oldular. Öcalan’da Roma’yı 16 Ocak 1999 tarihinde terk etti.

O zaman ilk önce Abdullah Öcalan’ın yakalanışını o dönem yayınlanan gazete notlarına bakarak tekrar hatırlayalım.

 Korfu Havaalanı’nın çevresinde gazeteciler bekliyordu. Her şey gizli olmalıydı. Öcalan’ı hava karadıktan sonra kaldığı villadan aldılar. Havaalanına gizlice arka kapıdan girdiler.
 Kule dışında tek bir ışık bile yoktu. Ama ne olduysa bu yüzden oldu. 01 Mart 1999 Pazar 07:57 30 Ocak 1999’da Öcalan Atina’dan gönderildi. Ancak olay duyulunca işler değişti, uçak tekrar geri geldi. Sonra onu Güney Afrika’ya gönderme kararı alındı.
 Yunan elçisi Nairobi’de karşıladığı sahte Kıbrıs pasaportlu Apo’yu tanımıştı Tarih 29 Ocak 1999 saat 23.00. Yunan İstihbarat Servisi EYP’in Başkanı Stavrakakis, Naksakis’in evine gitti. Öcalan onu bekliyordu. Görüşmeye Terörle Mücadele Daire Başkanı Nasiakos da katıldı.
 Sonunda Öcalan’ı Yunanistan’dan çıkmaya ikna ettiler. Öcalan, Beyaz Rusya’nın Minsk şehrine gidecekti. Oradan Rotterdam’a geçecekti.
 Sabaha karşı Öcalan’ı Agios Andreas’daki yazlık kamp tesislerine götürdüler. Uçak hazır olduğu haberi gelince Hellenikon Havaalanı’na hareket ettiler. Uçak 30 Ocak günü 15.30’da Atina’dan havalandı. Uçakta Öcalan, Yunanlı ajan Kalenderidis, Deniz Melsa ve Rota Minsk adlı bir Hollandalı avukat vardı. Atina’da herkes derin bir nefes almıştı..
 İLK FİYASKO PATLIYOR Uçak Minsk’e indi ama kısa bir süre sonra Atina’da yine panik yaşanmaya başlandı. Kenya operasyonunun baş mimarı eski Dışişleri Bakanı T Pangalos 28 Mayıs 2003 günü Atina Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk fiyaskoyu şöyle anlatıyordu: „İlk fiyaskoyu Öcalan’ın Hollanda’ya gittiği haberi sızınca yaşadık.
 Çok gizli tutmuştuk. Başbakan ve Bakanlar Kurulu Sekreteri Kosmidis ve istihbarattan 1-2 görevli ve 2-3 Kürt dışında bilen yoktu. Öcalan geliyor diye PKK’lılara haber uçunca her şey berbat oldu.
 PKK’lılar karşılamak için havaalanında toplandılar. Bunun üzerine Hollanda hükümeti tarihinde ilk kez hava sahasını kapattı. Uçak Yunanistan’a dönmek zorunda kaldı.
 1 Şubat 1999 Pazartesi. Sabaha karşı 03.17… Her şey altüst olmuş, uçak yeniden Atina’ya iniyordu. Öcalan ve beraberindekiler 2 saat havaalanında bekledikten sonra 05.08’de yeniden ‚havalanın“ talimatı geldi. Bu kez rota Korfu adasıydı.

Değerli okuyucularım bugün konuya bu kadar değindim, devamı gelecek yazımda.

Unutulmuş ve Çarpıtılmış Tarih: Şeyh Said İsyanı


1624511_404663843002862_1785990067_a
von Gökhan Karagöl
1.Dünya Savaşı’nda Ortadoğu coğrafyası emperyalistler tarafından işgale uğramış ve bölgeyi elinde tutan Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Herkesin başının çaresine baktığı, mahşeri andıran ortamda Kemalistler (İttihatçılar) Kürtleri yanlarına çekmek için Kürdistan’a otonomi vermeyi vaat ettiler fakat daha sonra savaş sırasında verilen sözler tutulmadı. Savaş sonrası emperyalistler Ortadoğu’yu çıkarlarına göre yeniden şekillendirirken Kürtlerin Kürdistan’daki egemenlik hakkını yok saydı ve Kürdistan’ı dört devlet arasında (Irak, İran, Suriye ve Türkiye) paylaştırdı.

Kuzey Kürdistan’ın ilhak edildiği Türkiye, Türklerin dışında başka milletlerin egemenlik hakkını yok sayacak şekilde çok güçlü bir merkezi yönetime sahip ve din düşmanı (özelde de İslam düşmanı) bir ulus devlet olarak kuruldu.

Yeni kurulan devlet Kürtlere hayat hakkı tanımadığı için Kürtler de kendi kurtuluşları adına doğal olarak arayış içine girdi. Bu arayışın sonucu olarak, Şeyh Said Efendi önderliğinde Azadi örgütünün organize ettiği bir isyan gerçekleştirilmiştir. İsyan, Kürdistan’ın çok geniş bir alanında etkili olmuş ve hiçbir askeri eğitimi olmayan halk tarafından büyük teveccüh görmüştür.

Ancak hazırlıkların yetersiz olması, ihanetler ve lider kadroların yakalanması sebebiyle isyan başarısız olmuş ve bölgede tam manası ile soykırım gerçekleştirilmiştir. Devlet güçleri girdikleri her yerleşim birimini yok etmiştir. Öyle ki Xoybun örgütünün verdiği bilgilere göre isyan sırasında ve sonrasında tam iki yüz bin Kürt katledilmiştir. Tabi Xoybun’un verdiği bilgiler bölgede yaşanan tüm vahşetin sadece bir kısmıdır. Gerçek sayı bahsedilenden çok daha fazladır.

Kâbus gibi Kürdistan’a çöken şiddet yüzünden Kürtlerde ciddi bir içe kapanma oldu. Halk bir daha aynı acıları yaşamamak adına bilinçli bir şekilde geçmişi unutma yoluna gitti. Burada bilinçli bir şekilde unutulmak istenen şey Kürdistan’dır, Kürt olmaktır. (Bilinçli unutma vakıası Dersim Soykırımı’ndan kurtulan Kürtlerde de vardır.)

Bu bilinçli unutma sebebiyle Kürtlerde toplumsal hafıza ve ulusal bilinç ciddi zarar gördü. Yetişen yeni kuşaklar bilinçli unutma sebebiyle kendi geçmişlerini yanlış kişilerden yanlış bir şekilde öğrendi.

Bugün Şeyh Said İsyanı, kimi Kürtlerde sadece ‘İslam için’ Kemalistlere karşı yapılmış bir isyan gibi algılanıyor. Sanırsınız ki Şeyh Said Efendi bir İslamcıdır ve Türk siyasetinde Kemalistler ve Muhafazakârlar arasında yaşanan iktidar mücadelesinde Muhafazakârlar kazansın diye isyan etmiştir.

Bu yanlış düşüncenin yerleşmesinde bilinçli unutmanın ve ayrıca Türk İslamcıları’nın katkısı büyüktür. Türk İslamcıları en başından beri Şeyh Said İsyanı’nı kendi ideolojik argümanları ile çarpıtarak Kürtleri ulusal bilinçten mahrum bırakmak ve verdikleri iktidar mücadelesinde Kürtleri kullanmak amacıyla yanlış yorumladılar. Bugün namlı hangi Türk İslamcısı’na baksanız bahsi geçen isyanı Kemalist devlete karşı yapılmış, hiçbir ulusal yani Kürdistani yönü olmayan ‘İslami’ bir ayaklanma olarak lanse eder.

Tabi Türk İslamcıları’nın rahle-i tedrisatından geçmiş Kürtler de aynı nakaratı tekrarlıyor doğal olarak, onlar da sanki isyanın hiçbir Kürdistani yönü yokmuş gibi olayı cihat romantizmi çerçevesinde saptırıyorlar.

Şunu açıkça ifade etmek gerek, Şey Said Efendi bir müslümandır ama bir İslamcı değildir… Bu noktadan hareketle Şeyh Said İsyanı, İslamcılık ideolojisi ile değerlendirilemez.

İslamcılık, devlete muhalif bir siyasi akım gibi gözükse de özünde amaçladığı şey devletin iktidarını ele geçirmektir. Yani muhalefeti mevcut devlete değil, o devleti yöneten iktidara yöneliktir. Bu sebeple amacı bağımsız İslami bir Kürdistan kurmak olan isyanı, Türkiye’nin iktidarını ele geçirmek isteyen bir ideoloji ile değerlendirmek yanlıştır ve art niyetlidir.

Kürtlerde Şeyh Said İsyanı’na dair olan yanlış algı, isyanın özünün halka daha iyi anlatılması ile ve Kürtlerin, Türk İslamcıları’ndan ideolojik olarak kopuşu ile mümkündür. Bu kıymetli insanın ve arkadaşlarının mirası ancak bu şekilde tam anlaşılır.

Malumunuz geride kalan 13 Şubat, Kürdistan tarihinde önemli bir yere sahip Şeyh Said Efendi ve arkadaşlarının isyanı başlattığı gündü. Bu sebeple, Kürt halkının kalbinde müstesna bir yeri olan aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânları cennet olsun…

Selam ve saygılar.

von Gökhan Karagöl

Şeyh Sıddık Efendiyi takriben yüzbin seveni uğurladı


seyh_saidin_torununu_on_binler_ugurladi_h1813Gecirdiği kalp krizi sonucu 72 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşan Şeyh Said`in torunu Şeyh Mehmet Sıddık Fırat, memleketi Palu`da on binlerce kişinin katıldığı cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı.

Şeyh Sıddık Efendi, Eski Palu’da imar edilen ve babası Şeyh Selahattin’in naşının da içinde bulunduğu camide, 09.15`te kılınan cenaze namazının ardından, Şeyh Ali Septi Hazretlerinin türbesinin de bulunduğu aile kabristanında defnedildi.

Şeyh Said efendinin torununun cenazesine aralarında kanaat önderleri, alimler ve parti temsilcilerinin de bulunduğu 30 bini aşkın kişi katıldı. Şeyh Ali Septi Camisinden alınan cenaze, omuzlar üzerinden tarihi Palu köprüsünden geçtikten sonra araca bindirildi. Salavat ve tekbirlerle götürülen Şeyhin cenazesinde sevenleri gözyaşlarına boğuldu.

Sevenleri yaklaşık 2 kilometre yürüyerek mezarlığa geldiler. Cenazeye binlerce araç gelince yolda araç kuyrukları oluştu. Şeyh Sıddık Efendi kabrine götürülürken izdiham yaşandı. Şeyh Said`in torununun defin işlemine çok sayıda bayan da katıldı.

Defin işleminden sonra cuma namazı için Şeyh Ali Septi Hazretleri Camisine gidildi.

Taziyeler Eski Palu’da imar edilen ve babası Şeyh Selahattin’in naşının da içinde bulunduğu camide kabul edilecek.

(Ebubekir Alkan – İLKHA)

HALKLARIN DEMOKRASİ PARTİSİ`Nİ BEKLEYEN EN BÜYÜK RİSK -:>FRAKSİYONCULUKTUR!…


`HALKLARIN DEMOKRASİ PARTİSİ`Nİ BEKLEYEN EN BÜYÜK RİSK -:>FRAKSİYONCULUKTUR!…

HDP: Türkiye, Kürdistan, Türkiye ve Kürdistan Hakları`nın toplumsal ilerleme sürecinin, toplumsal çıkarlarının çok önemli teminatıdır. Meşruiyetini birlik ve beraberliğini, örgütlü ve organize yapısını tarihin derinliklerindeki dokulardan alan organize, örgütlü bir devrim gücüdür HDP…

HDP’ yi oluşturan bütün doku-denge-birikim ve değerler, düşmana karşı bilgili, birikimli, temkinli ve tedbirlidir… “Düşmanıma karşı zaten kendimi koruyorum, Allah beni dostlarımdan korusun” aforizmasında olduğu gibi, HDP düşmanına karşı “afsunlu”, yeter ki darbe dostlarından gelmesin!

Yaşayarak görüp, geride bırakmış olduğumuz tarihe bakarak söyleyecek olursak: bu güne kadar yapmış olduğumuz birliklerin hiç birisini dışımızdaki düşman ya da düşmanlar bozmadı. Hepsini birliğin bir numaralı düşmanı olan iç-fraksiyonlar, fraksiyon anlayışları bozdu…

FKBDC (Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi), SOL BİRLİK, ÖDP ve diğerlerinin tümünü fraksiyonlar bozdular. Öyle ki, bloklar içine kalıp gibi girip, kalıp gibi de çıktılar!…

Bütün dünya da özellikle de sol kesimde, özel olarak da Türkiye de en yaygın olan politik hastalık, sorumluluk hastalığıdır. Bir kez, bir kişi, her hangi bir örgüt içinde sorumlu bir konuma geldikten sonra, onu bir daha “Allah götüre” asla gitmez!…

Bu güne kadarki solun, sosyalistlerin tarihinin en parlak sayfası Ekim Devrimi ve onun ürünü Sovyetler Birliğidir. Sovyetler de fraksiyonculuğu engellemek için fraksiyon yaratma niteliği taşıyan liderlerden Troçki`yi yurt dışında, diğerlerini de devrim mahkemelerinde yargılayarak öldürüp, parti kurmayı yasaklayarak „önlemişlerdir“!…

Tek lider, tek parti, tek ideoloji gibi tekler yaratmışlardır. Bu yapı da sorumluluk hastalığını yaratmıştır. Bu yapıda oluşmuş olan Sovyetler Birliği`ne baktığın zaman, darbe ile indirilen Gorbaçov hariç: istisna olsa bile, bir tek parti genel sekreteri ve devlet başkanı görevinden sedyesiz ayrılmamıştır. Yani, ölünceye kadar genel sekreter ve devlet başkanı olarak kalmıştır. Ölümcül bir sorumluluk hastalığına yakalanmışlardır. Brejnev`i uçaktan indirebilmek için her koltuğuna bir general girerek indiriyordu. O kadar yaşlanmış olmasına rağmen sorumluluğunu başka bir yoldaşına bırakmıyordu!

Sosyalizm, bu „sorumluluk hastalığı“nın çok büyük zararlarını gördü. Kuşkusuz başka nedenler de vardı, ama diğer nedenler yanında „sorumluluk hastalığı“ en zararlı olanı idi.

Sorumluluğu bir kez alınca, onun hastası olmak, ona bağımlı kalmak, ondan ayrılmayı bir namus meselesi haline getirmek hastalıkların en çirkinidir!…

Bu çirkinliklerin başında: diğer yeteneklerin kendini ifade etmesi, yönetimin yenilenerek kendini bir üst düzeyde üretebilmesi, yeni beyin ve düşüncelerin mücadele sürecine katılmasını önlemesi, en önemlisi de insanın doğasında var olan tatlı rekabetin yolunu kesmesi, örgütün ya da bir bütün olarak solun amipler gibi bölünmesi, dolaysı ile fraksiyoncu zihniyet ve yapılanmalarının oluşması gelmektedir. Bu nedenle devrimci olan her kesin, solun bu önemli hastalığının tedavisi, solu bu hastalıktan uzak tutması için gereken her şeyi yapması gerekir…

Konuya neresinden bakılırsa bakılsın solun muzdarip olduğu, duçar kaldığı sorumluluk ve onun bir ürünü olan fraksiyon hastalığı nedeni ile iflah olmadığı kendiliğinden görülür. Solun bu hastalığından Türkiye ye özgü olanları vardır, ama tümü Türkiye ye mahsus değildir.

Örneğin; fraksiyonculuk dünya çapında en yaygın olan sol bir hastalıktır. Ayrıca çağımıza ait bir hastalık da değildir. Çoğu 20.Y. yıldan kalma. Söz konusu olan hastalığın alternatifi olarak bloklaşma ya da cepheleşme yöntemi bulunup, geliştirilmiştir. Ancak bu da çoğu kez fazla işe yaramamakta, yapılan birlikler sık sık bozulmaktadır. Bu nedenle sorumluluk hastalığı ve onun bir versiyonu olan „fraksiyonculuğa karşı“ mutlaka bir bilinç geliştirmek gerekiyor. 20.Y.yılın ideolojik-politik-teorik üretim vb. gibi tarzları ile birlikte sorumluluk ve fraksiyonculuk hastalığının da aşılması gerekiyor.

Sorumluluk ve fraksiyonculuk hastalığını aşmanın tek yolu: 20.y.yıldan kalma monist yapılardan, monizmden uzaklaşarak; çok renkli, çok sesli, kapsam sınırı sömürüyü, ulusal ve inançsal baskıyı, kapitalizmi aşmak olan ama bu kapsam içinde her türden ideolojik üretime olanak tanıyan yapılar yaratmaktır…

Milliyetçiliğin, şovenizmin, faşizmin, ırkçılığın, sömürü ve baskı zihniyetinin olmadığı: içinde teorik-ideolojik-politik vb. gibi her türden üretimin yapıldığı, bu bağlamda tatlı rekabetçi bir ortamın yaratıldığı bir yapıya gereksinim var.

HDP, başlangıç itibarı ile böyle bir yapılanmadır. Ancak, HDP’ nin bu yapısını tehdit eden en büyük tehlike fraksiyonculuktur. HDP içindeki en belirgin fraksiyonculuk: HDP içinde yer alan bütün parti ve örgütlerin, HDP’ nin meclis-komite-komisyon gibi örgütsel yapılarına birey olarak, bireysel katılım sağlamak amacı ile değil, mensubu olduğu örgütü adına yer alması ve yapı içinde örgütü adına davranmasıdır!…

Bu tarz; HDP’ yi oluşturan bütün yapıların bir-biri ile olan ve kendi sorunlarını bir „virüs“ gibi HDP ‘nin içine taşımasına neden olur!…

Bu temelde bir kez sorunlar üremeye başlarsa, „fraksiyon virüsü“ bütün gövdeyi kangren gibi sarar. Neyse ki, HDP’ nin yapısında „anti-virüs“ denebilecek bazı öğeler var. En temel „anti-virüs“ öğesi, mücadelenin içinde oluşmuş, pişmiş, büyük dayanıklıklar kazanmış bir dinamik olan Özgürlük Hareketi`nin, HDP’nin ana omurgasını oluşturuyor olması, bu dinamiğin Türkiyelileşmeye mutlak manada gereksinim duyması, Türkiyelileşebilmesi içinde, HDP gibi bileşenlerin „olmazsa-olmaz“ konuma gelmesidir.

Ayrıca, Türk Solu`nun da marjinallikten kurtulmak, ülke sorunlarında söz, hak ve karar sahibi olabilmek için, Özgürlük Hareketi ile ittifak yapmasının kaçınılmaz ve zorunlu hala gelmesi de HDP’ nin bünyesinin sağlam ve sağlıklı kalmasında çok önemli bir rolü olacaktır…

Bu nesnel ve öznel olgular, HDP’ nin bünyesinin „fraksiyon virüsü“ne karşı korunmasının çok önemli bir teminattır. Ancak buna rağmen, HDP’ nin iç bünyesinde ki: HDP üyesi her parti ve örgütün kendi yapısı adına faaliyet yürütürken, fraksiyon virüsünün üremesine çok dikkat etmesi gerekiyor.

HDP’ yi yeterince devrimci ve kapitalizmi aşma yeteneğinde bir yapı olarak görmeyip, hala 20.y. yıldan kalma monolitik yapıda örgütler oluşturarak ya da var olanları koruyarak, devrimi ve sosyalizmi kendilerince teminat altına alıyorlar. Monolitik yapıda ki örgütler, reel-sosyalizmi kurma, koruma, evrensel boyuta çıkartama konusunda asla başarılı olamadı.

Bu yapıda ki örgütlerin kurmuş ve korumuş oldukları sosyalizmin hiç birisi bu gün yaşamıyor. Bunu yaşayarak da gördük, görüyoruz. Eskiden kalma, devrim ve kapitalizmin aşılması konusunda HDP’ den daha önemli bir teminat olarak görülmekte olan bu “yeni” monolitik yapılar umalım ki; 21.y.yılın devrimini yapma, sosyalizmini kurma ve korumanın teminatı olabilsinler.

Bana göre, yakın bir gelecekte HDP bütün o monolitik yapılardaki örgüt ve partileri „işlevsiz“ kılacaktır. Ancak o zamana kadar, devrim ve sosyalizmi teminat olarak görmeye devam etsinler. Etsinler ama, bu yapıyı ve anlayışı beraberlerinde HDP’ nin içine taşımamalıdırlar…

Devrimi ve sosyalizmi kurma, koruma ve evrensel boyuta taşıma yeteneğinin olmadığı, yaşanan tarih tarafından da görülmüş olan monolitik yapılarda ki örgütlerde görenleri, bu anlayışlarından vaz geçirmeye gerek yoktur. Sadece, HDP de görev yapan her kadronun, hangi örgüt mensubu olursa olsun, çalışmalarını; mensubu olduğu örgüt adına değil, HDP adına ve HDP için yapmalıdır!

İnsanın, dolayısı ile de örgütsel yapıların doğasında var olan rekabeti, fraksiyonlar arasındaki rekabetten çıkartarak, HDP’nin kendi iç rekabeti düzeyine çıkartıp, o düzlem de sürdürmek gerekir. Tatlı rekabet dahil, mücadeleye ve insana dair her şeyi HDP de içselleştirmeden, halkın iktidarı mücadelesindeki yürüyüşte, HDP sağlam ve sağlıklı bir dava aracı haline getirilemez…

Bütün bunlar başarılabilirse: HDP, dolayısı ile de Özgürlük Hareketi sadece Türkiye`nin ve bölgenin devrimci mücadele ve yapılanmasının modeli değil, dünya devrim sürecinin bir modeli haline gelmesi de mümkün olabilir…

21.y.yıl toplumsal ilerleme ve devrim mücadelesi, henüz kendi mücadele araçlarını yaratamadı.

Dünya`nın bir çok ülkesinde ve de Türkiye de hala 20.y.yıldan kalma mücadele araçları ile idariyi maslahat yapılıyor. Ama işler yürümüyor! Eller ayaklar çarşafa dolaşıyor. Eski; eşyanın tabiatı gereği yeniyi kucaklayamıyor, yeni sorunlara çözüm üretemiyor.

21.y.yıla ait yeni sorunlar ise, -karşıtların birliği yasası gereği- hala kendi bünyesinde çözüm üreten araçlar oluşturamadı. HDP’ nin bütün bileşenleri, bu evrensel boyut ve konumunu görüp, hesaba katarak; sadece Türkiye, Kürdistan ve bölge sorumluluğu ile değil, aynı zamanda evrensel sorumluluk taşıdığının da bilinci ve sorumluluğu ile hareket etmelidirler!…

Özellikle de HDP’ yi yeterince „devrimci ve kapitalizmi aşma“ yeteneğinde göremeyenler, buna daha fazla özen göstermelidir!…

Teslim TÖRE
20/02/2014

1655957_414521855350142_1638239556_n

1660986_414521582016836_647400577_n

Büyükşehir Belediyelerinde Meclis Üyelerinin Tespiti


Giriş
Malum ülkemiz yeni bir genel seçimin eşiğine girmek üzeredir. Yakında, Mahalli İdareler Genel Seçimleri takvimi resmen başlayacak, hatta başladı bile.
Yapılacak olan seçimlerde, belediye başkanlıkları kadar, meclis üyelikleri de büyük bir önem arz etmektedir. Özellikle, büyükşehir olan illerde, durum biraz daha fazla tartışma konusu olmakta ve meclis üyelikleri daha fazla kendini göstermektedir.
Büyükşehirlerde, bunun yanında diğer belediyelere nazaran durum biraz daha farklılık arzetmektedir. Zira, ilçe belediye meclislerinden büyükşehir belediye meclislerine katılacak olan üyelerin nasıl hesaplanacağı bir çok kişi tarafından tam manasıyla bilinememektedir.
Biz bu incelememizde, büyükşehir belediyelerinin meclislerinin oluşumu ve bu mecliste yer alacak meclis üyelerinin nasıl tespit edileceği üzerinde duracağız.
Mahalli idareler seçim sistemi ve usulü
Bu husus Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun’un 2 nci maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir.
Mahalli idareler seçimleri serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır.
Belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır.
Büyükşehirlerde seçim çevresi ve belediye meclis üye sayıları
Büyükşehirlerde, belediye başkanlığı ve melis üyeliği seçimlerinde üçlü bir seçim söz konusudur.
Bunlardan biri büyükşehir belediye başkanlığı seçimi, diğeri ilçe belediye başkanlığı seçimi ve sonuncu da ilçe belediye meclis üyelikleri seçimidir.
Büyükşehirlerde, büyükşehir belediye meclis üyesi seçimi yapılmaz. Büyükşehir belediye meclis üyeleri, ilçe belediye meclisine seçilenlerden aşağıda belirtilen esaslarda oluşur.
İlçe belediye başkanı ve belediye meclis üyeleri seçimi için, her ilçe bir seçim çevresidir.
Büyükşehir belediye başkanının seçiminde seçim çevresi, büyükşehir belediye sınırlarından oluşur.
İlçe belediye meclislerine seçilecek üye sayısı:
Her seçim çevresinde, büyükşehirlerde her ilçe belediyesi meclisi için, seçilecek üye sayısı aşağıdaki usule göre hesaplanır.
Belediye meclisi üyelikleri için son genel nüfus sayımı sonuçlarına göre:
Nüfusu 10 000’e kadar olan beldelerde 9;
Nüfusu 10 001’den 20 000’e kadar olan beldelerde 11,
Nüfusu 20 001’den 50 000’e kadar olan beldelerde 15,
Nüfusu 50 001’den 100 000’e kadar olan beldelerde 25,
Nüfusu 100 001’den 250 000’e kadar olan beldelerde 31,
Nüfusu 250 001’den 500 000’e kadar olan beldelerde 37,
Nüfusu 500 001’den 1 000 000’a kadar olan beldelerde 45,
Nüfusu 1 000 000’dan fazla olan beldelerde 55
asıl ve aynı sayıda yedek üyelik hesaplanır.
Peki, ilçe belediye meclislerinden büyükşehir belediye meclisine ne kadar üye katılacağı nasıl belirlenecektir?
Büyük şehir belediye meclisleri belediye hudutları içinde kalan ilçe seçim çevreleri için tespit edilen belediye meclisleri üye sayısının her ilçe için beşte biri alınmak suretiyle bulunacak toplam sayı kadar üyeden teşekkül eder.
Bu hesaplamada artık sayılar nazara alınmaz.
Yedek üyelikler de aynı usulle hesaplanır.
Büyükşehir belediye meclisinde, ilçe belediye başkanları doğal üye olarak yer alırlar.
Buna göre; yukarıda ilçelerin çıkaracağı meclis üye sayılarından, büyükşehir belediye meclisinde ne kadar üyenin yer alacağını şu şekilde hesaplayabiliriz.

Kontenjan Üyelikleri
Siyasi partiler,
Belediye meclis üye sayısı 9 ve 11 olan beldelerde bir,
15 olan beldelerde iki,
25 ve 31 olan beldelerde üç,
37 olan beldelerde dört,
45 olan beldelerde beş,
55 olan beldelerde altı adet kontenjan adayı gösterirler.
Kontenjan adayı, adayların sıralamasına dahil edilmeyerek aday listelerinde kontenjan adayı olarak ayrıca yazılır.
Verilen meclis üyesi listeleri, kontenjan adayları sayısı kadar noksan verilir. Yani ilçe seçim kurullarına sunulan meclis listesi, meclis üye sayısı 9 olan bir belediye için (1 ‚kontenjan üye‘ + 8 ’normal üye‘ = 9 ‚toplam üye‘) şeklinde liste verilecektir.
Siyasi partiler kontenjan adaylarını merkez yoklaması ile tespit ederler. Ancak, merkez karar ve yönetim organları bu yetkisini il veya ilçe yönetim kurullarına devredebilirler.
Siyasi Partiler kontenjan adaylarını bu Kanunun 12 nci maddesindeki aday listesinde yer vermek suretiyle ilçe seçim kurullarına bildirirler. Kontenjan adayları bu Kanunun 18 inci maddesinin (f) bendinin ikinci fıkrasındaki aday listelerinde de yedek adaylardan sonra ayrıca yazılır.
Siyasi partilerin ve bağımsız adayların elde ettikleri belediye meclisi asıl üye sayısı aşağıdaki şekilde hesaplanır:
Bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oy toplamının onda birine tekabül eden sayı, bütün partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayısından ayrı ayrı çıkarılır. Bu çıkarmadan sonra geriye oyu kalmayan siyasi partiler ve bağımsız adaylar üye tahsisinde hesaba katılmaz.
Yapılan çıkarmadan sonra geriye oyu kalan siyasi partilerin ve bağımsız adayların isimleri alt alta, kalan oyları da hizalarına yazılır. Bu sayılar önce bire, sonra ikiye, sonra üçe … şeklinde devam edilmek suretiyle o seçim çevresinin çıkaracağı asıl üye sayısına ulaşıncaya kadar bölünür. Elde edilen paylar, siyasi parti ayırımı yapılmaksızın, en büyükten en küçüğe doğru sıralanır Belediye meclisi üye tamsayısı kadar üyelikler, bu payların sahibi olan siyasi partilere ve bağımsız adaylara, sayıların büyüklük sırasına göre tahsis olunur.
Son kalan asıl üyelikler için birbirine eşit rakamlar bulunduğu takdirde bunlar, aralarında ad çekmek suretiyle, tahsis yapılır.
Kontenjan adayı gösterilen belediye meclis üyesi seçim çevrelerinde bu maddeye göre yapılan bölme işlemi kontenjan sayısı çıkarılmak suretiyle yapılır. Kontenjan adayı gösterilen bu seçim çevrelerinde geçerli oyların en çoğunu almış olan siyasi partinin kontenjan adayları belediye meclis üyeliğini kazanmış olurlar.
Büyük şehirlerde, kontenjan adaylığından belediye meclisi üyeliğine seçilenlerden birinci sıradakiler her halükarda Büyükşehir Belediye Meclisine katılırlar.
Büyük şehir meclisine katılacak üyeler:
Yukarıda belirtildiği gibi tespit olunan büyük şehir meclisi üyeleri, her ilçe belediyesi için seçilmiş olan asıl üyelerin seçiliş sıralarına göre baştan başlayarak yeter sayıya kadar inilmek suretiyle bulunur. Yedek üyelikler de aynı usulle hesaplanır.

Ancak, yukarıda da ifade edildiği üzere geçerli oyların en çoğunu almış olan siyasi partinin kontenjan adayları belediye meclis üyeliğini kazanmış olur ve bunlardan birinci sırada yer alan kontenjan adayları büyükşehir belediye meclis üyesi olurlar.

Örnek 1: Nüfusu 10 binin altında olan bir ilçe belediyesini örnek alalım:
Bu belediyenin meclis üye sayısı 9 olup, büyükşehir belediyesinde 2 üye ile temsil edilecektir. Bu üyelerden biri belediye başkanı, diğeri ise belediye meclisinden gidecek olan üyedir.
Bu belediyenin meclis listesinde 1 kontenjan adayı yer alacaktır.
Seçim sonucunda yapılan hesaplamalarda;
A Partisi 4
B Partisi 3
C Partisi 2 meclis üyesi çıkarmış olsun.
Kontenjan üyesini A Partisi kazanmıştır.
Bu dağılımı iki alternatif sonuca göre değerlendirelim:
1. Alternatif:
Belediye Başkan Başkanlığını da A Partisinden olan adayın kazanması.
Böyle bir durumda, meclis oy sayısı da A Partisinin daha fazla olması nedeniyle kontenjan adayını da A Partisi kazanmıştır. Yani, normal listeden 3 üye, artı kontenjan üyesi ile 4 üye seçilmiştir. Kontenjandan meclise seçilen üye ile Belediye Başkanı büyükşehir belediye meclisinde yer alacaktır.
2. Alternatif:
Belediye Başkanlığını B Partisinden olan adayın kazanması.
Böyle bir durumda, A Partisinin (meclis seçiminde en fazla oyu aldığı için) kontenjandan meclise seçilen üyesi ile B Partisinden belediye başkanı seçilen büyükşehir belediye meclisinde yer alacaktır.
Örnek 2: Nüfusu 260 bin olan bir ilçe belediyesini örnek alalım:
Bu belediyenin meclis üye sayısı 37 olup , büyükşehir belediyesinde 8 üye ile temsil edilecektir. Bu üyelerden biri belediye başkanı, diğeri ise belediye meclisinden gidecek olan üyedir.
Bu belediyenin meclis listesinde, üç kontenjan adayı yer alacaktır.
Seçim sonucunda yapılan hesaplamalarda;
A Partisi 13
B Partisi 20
C Partisi 4 meclis üyesi çıkarmış olsun.
Kontenjan üyelerin 3 ünü de B Partisi kazanmıştır.
Bu dağılımı iki alternatif sonuca göre değerlendirelim:
1. Alternatif:
Belediye Başkanlığını A Partisinden olan adayın kazanması.
Böyle bir durumda, B Partisinin kontenjan üyelerinden birinci sıradaki büyükşehir belediye meclisine gidecektir.
Aynı zamanda, A Partisinden seçilen belediye başkanı da büyükşehir belediye meclisine gidecektir.
Büyükşehire gidecek üyelerden geri kalan 6 üyenin tespiti ise, alınan oylara göre ilçe seçim kurullarınca belirlenecektir.
2. Alternatif:
Belediye Başkan Başkanlığını da B Partisinden olan adayın kazanması.
Böyle bir durumda, B Partisinden seçilen belediye başkanı ile aynı partinin (meclis seçiminde en fazla oyu aldığı için) kontenjan listesinde yer alan kontenjan üyelerinden birinci sıradaki büyükşehir belediye meclisine gidecektir.
Büyükşehire gidecek üyelerden geri kalan 6 üyenin tespiti ise, alınan oylara göre ilçe seçim kurullarınca belirlenecektir.

Şeyh M. Sıddık Fırat’ hazretlerinin cenaze namazı bugün Erzurumda kılındı


Şeyh Said’in torunu Şeyh Mehmet Sıddık Fırat’ın cenazesi bugün Erzurum’a getirilerek Narmanlı Camiinde öğlen namazına müteakip cenaze namazı kılındı. Cenaze namazına Erzurum’un yanı sıra bölge illerinden ve Kürdistan’dan gelen takriben elli binin üzerinde vatandaş katıldı. İzdihamın yaşanması üzerine imam megafonla zaman zaman uyarıda bulundu. Şeyh Mehmet Sıddık Fırat’ın cenazesi daha sonra aile mezarlığında defin edilmek üzere Elazığ’ın Palu ilçesine gönderildi.

seyh-saidin-torunu-vefat-etti-IHA-20140220AW012856-1-t

seyh-saidin-torunu-vefat-etti-IHA-20140220AW012856-2-tseyh-saidin-torunu-vefat-etti-IHA-20140220AW012856-3-t

seyh-saidin-torunu-vefat-etti-IHA-20140220AW012856-5-t

Nakşibendi Şeyhi Şeyh M. Sıddık FIRAT Efendi’için Başsağlığı Mesajım


siddik efendiTanıdığım günden beri ilmi ve faziletiyle Kürdistan’ın mümtaz simaları arasında yer alan. Şehîd Şeyh Said Efendinin torunu, ticaret adamı olarak bölgemizde uzun yıllar halkımıza hizmet eden, gönül dili ve hizmet heyecanı ile Kürt halkı için koşturan, din alimi değerli Şeyh M.Sıddık FIRAT Efendi’nin, aralarında kan davası bulunan Erzurumlu iki aile taraftarlarını barıştırma amacıyla bulunduğu İstanbul’dan, askerde olan torununu ziyaret etmek amacıyla Manisaya giderken İzmir’de akrabalarının evinde kalp krizi geçirmesi sonrası nekahet dönemini atlatamayarak bugün Hakk’a yürüdüğünü üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.

Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta değerli arkadaşım Av. Abdurrahim FIRAT ve tüm Şeyh M.Sıddık FIRAT Efendi’nin ailesi olmak üzere, dostlarına, yakınlarına ve yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederim.

RUHUNA EL FATİHA

PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Lüxsemburg, 19.02.2014

Zaman yazarı Etyen Mahçupyan’dan çarpıcı açıklamalar


Zaman yazarından cemaate eleştiri

17 Aralık süreciyle ilgili konuşan Zaman Gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan cemaatin emniyet ve yargıda elde ettiği aşırı güç nedeniyle hayale kapıldığını ileri sürdü.

Zaman yazarından cemaate eleştiri

1392018800744

Etyen Mahçupyan çarpıcı açıklamalarda bulundu:

17 Aralık ve ardından 25 Aralık operasyonları Türkiye’nin gündemindeki yerini koruyor. Siyasi, ekonomik ve sosyolojik etkileri sanıldığından da derin izler bırakacağa benzeyen bu operasyonlarla ilgili genel bir kanaat oluşmuş durumda. ‚Yolsuzlukla mücadele‘ gibi meşru bir gerekçe üzerinden ’siyasi vesayet arayışı‘ olarak tanımlanan girişimlerle ilgili olarak bu sefer sorularımı Etyen Mahçupyan’a yönelttim. Demokrat duruşuna, titiz ve isabetli siyasal çözümlemelerine ilaveten hem AK Parti’yi hem de cemaati yakından tanıyan Mahçupyan’ın ufuk açıcı cevaplarının çok ses getireceği kesin.

17 Aralık operasyonu Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. Birbirleriyle bağlantısız üç dosya üzerinden gerçekleşen bu operasyonu nasıl okumak gerek?

Bu üç dosya aynı gün sonuçlanmadığına göre üçü beraber çıksın diye muhakkak en az bir tanesi veya iki tanesi bekletilmiş demektir. Bu bekletmenin bir mantığının olması gerekir. Bu da ancak siyasi bir mantık olarak açıklanabilir. Yargı bir mesele olduğunda ‚kimin işine yarar, zaman doğru mu‘ diye bakmaz; dosya olgunlaştığı gün kamuoyuna açıklar. Birden fazla dosyanın aynı gün kamuoyuna çıkması zaten bir garabettir.

SAVCILAR SORUMSUZ
Davanın hazırlık safhasından itibaren kuşkulu yönleri olduğuna ilişkin yaygın bir kanaat var…

UYAP’a kaydedilmeme ya da başka isimlerle kayıtlar, yargı hiyerarşisi içinde kimseye haber verilmemiş olması kuşku uyandıran noktalar. Dosyanın siyasi olması ve içeriğin engellenmesi gibi bir endişe vardı denilse de, benim aklıma en azından Cumhurbaşkanı geliyor. Böyle bir kuşkunuz varsa, gideceğiniz yer Cumhurbaşkanı’dır. Muhakkak bu konuyu paylaşacak bir merci ararsınız. Eğer bu savcı böyle bir merciyi hiç aramamışsa, o zaman kendi siyasetini yürütüyor demektir. Bence burada savcılar çok sorumsuzca davrandılar.

Hükümete darbe vurma kastı mı var?
Bu operasyon hükümete ‚darbe vurmak‘ için yapılmıştır. Hükümete bir darbe vurulmak istendiği çok nettir. Ama ‚darbe yapıldı‘ demek için bu operasyon küçük kalır. Belki şu umuldu; hükümet bu durumla başa çıkamayacak, bir yanlış yapacak ve sonra bir soruşturma dosyası daha çıkacak ve bu olanların altında kalacak. İşler bir noktadan sonra şirazesinden çıkacak diye düşünülmüş olabilir.

KIRILMA ÂNI MİT KRİZİ
AK Parti ve cemaat arasında çatışmayı tetikleyen asıl unsur ne?

Burada, doğası ve dokusu birbirine çok da benzemeyen iki yapı, iki siyaset anlayışı var. Fakat kırılma ânı, 7 Şubat MİT krizidir. Bu ihtilaf hep vardı, ama çözülebilir bir mesele olarak duruyordu. 7 Şubat’ta yargı, AK Parti hükümetinin bir tasarrufunun ’siyaseten‘ yanlış olduğundan hareketle bir soruşturmaya yöneldi. İşin hukukî değil, siyasî yanı öndeydi.

7 Şubat MİT krizi ile 17 Aralık operasyonu çok benzeştiriliyor…
MİT krizinde bir ‚yerindelik denetimi‘ vardı. 17 Aralık operasyonu ise dolaylı olarak İran ile yapılan finansal işlemin meşruluğunu sorgulayıp bir anlamda dünya kamuoyuna deşifre ve ihbar ediyor. Türkiye bu işlem ile dünyanın bilgisi dışında, diğer ülkeleri bypass eden bir yol bulmuş ve Türkiye adına para kazanmış. Bu yol, doğrudan değil, Halk Bankası Genel Müdürünün evinde para bulunmak suretiyle deşifre edilmiş oluyor. Bu haliyle Halk Bankası’na yönelik operasyon, 7 Şubat MİT operasyonuna benziyor.

İYİ NİYETLİ DEĞİLLER
Her iki kesimi de tanıyan bir entelektüel olarak siz nerede duruyorsunuz?
Dershanelerin kapatılması meselesinde ben dershanelerin varlığına karşı olmakla birlikte vicdani açıdan kendimi Hizmet Hareketi’nden yana hissettim. Fakat bu son dosyalarla, 17 Aralık operasyonunda bu işi yapanların iyi niyetli olmadığını düşündüm. Bu yüzden, yarın seçim olsa oyumu AK Parti’ye veririm. Çünkü, bu tür taktiklerle iktidar değişikliğinin doğru olmadığına inanıyorum. Şu anda, AK Parti’nin içeriden çökertilebilmesinin imkânları aranıyor. ‚Yolsuzluk yapıyor‘, ‚El Kaide ile ilişkisi var‘ diyerek veya ekonomiyi darmadağın ve yönetilemez hale getirip halkı AK Parti’den uzaklaştırarak; bu çabalarla eşzamanlı bir biçimde AK Parti’yi içeriden parçalayarak bir alternatif oluşturma arayışı var.

BEDDUA GEREKSİZDİBeddua görüntülerini nasıl yorumluyorsunuz?
İletişim kriterleri açısından çok doğru bir davranış olmadı. Gereksiz bir şeydi. Batı dünyası için de çok sakıncalı bir hareketti. Batılılar zaten İslâm’a karşı önyargılılar; bu örnek de kullanılabilir bir örnek oldu. Diyelim ki sohbette böyle bir olay yaşandı, ama yayınlanması hataydı.

HAYALE KAPILDILAR Cemaat ne oldu da böylesine hırslı ve savaşçı bir üslûbu benimsedi?
AK Parti iktidarıyla birlikte muhafazakar kesim siyasette, iş dünyasında, bürokraside etkinleşti. Muhafazakar kesimde özellikle bürokraside yekpare bir biçimde en etkili olan ‚Hizmet Hareketi’ydi. Bürokratik güç sahibi olmak, iktidarın parçası olmak demektir. Emniyet ve özerk bir alan olan yargı kadrolarına sahip olması sebebiyle Hizmet Hareketi birdenbire kendisini iktidarın göbeğinde buldu. Ve belki de hayal edemediği bir gücü kullanabileceği bir noktaya geldi. Bu güç de muhtemelen Hizmet Hareketi içerisindeki bazı kişileri yeni hayaller kurmaya yöneltti.

Şu an karşılıklı konumlanmayı nasıl görüyorsunuz?
Karşılıklı tehdit algısının her iki tarafta da hâkim. Hükümet normal şartlarda neden 5 bin kişinin yerini değiştirsin ki? Ama kendisine yönelen bir tehdit olduğunu düşünüyor. Keza cemaat de, kendisine yönelik bir tasfiye olduğunu, dershane hamlesinin de bu amaca yönelik olduğunu düşünüyor.

HALK HOŞLANMADIAK Parti’ye yönelik sert kampanyaya halk niçin destek vermedi?
Buradaki temel saik, beğensek de beğenmesek de, ortada meşru bir iktidarın olması ve bu iktidarın ancak meşru yollardan gidebileceğini düşünmek. Yolsuzluk varsa, bu ortaya çıkarılmalıdır. Ama yolsuzluk bahanesiyle başka bir aşamaya yöneldiğinizde toplum bundan hoşlanmıyor. Bu yüzden, şu ana kadar AK Parti’nin dışında kalmış, hatta onu eleştirmiş İslami kesimden ve laik kesimden bazı gruplar, ille de taraf olunacaksa, AK Parti’ye destek vermeyi tercih ediyor.

CHP ile cemaat arasında bir yakınlaşma var...
CHP, Hizmet Hareketi’nin tabanında travma yaratacak bir parti. Eğer Hocaefendi kesin bir dille işaret ederse, işaret edilen partiye yüzde 60-70 oranında destek verirler. Ancak kendisini bu yapıda harmanlamış insanlar için bu bir kafa karışıklığı yaratacaktır.

GÜLEN DİNİ KİMLİĞİNDEN UZAKLAŞTI Temsil bakımından cemaat nerede hata yaptı?
Hizmet Hareketi eğer toplumun önüne çeşitli figürler koyabilseydi, STK’lar üretebilseydi, daha başarılı olabilirdi. GYV var, ama zayıf kalıyor. Bugün hâlâ pek çok şey doğrudan Fethullah Gülen’e soruluyor ve bazı konularda ancak o konuşursa, söz söylenmiş oluyor. Bunları gerçekleştirebilmek için epeyce uzun bir zaman vardı ama yapılmadı. Tayyip Erdoğan da bu zaafı görüp bunun üzerine gidiyor.

Nasıl yapıyor bunu? Tayyip Erdoğan, durumla ilgili öyle sorular soruyor, öyle sözler ediyor ki, Fethullah Gülen ister istemez siyasi mesajlar vermek zorunda kalıyor. Gülen’in her siyasi konuşması da onu dinî kişiliğinden bir miktar uzaklaştırıyor. Dolayısıyla, kafamızda siyasî mesajlar veren bir din adamı görüntüsü oluşuyor. Fakat şunu da eklemek lâzım: Sonucuna katlandığı sürece bir dinî önder de kanaat belirtebilir.

Gülen siyasete ilişkin bu kadar sık kanaat belirttikçe yıpranmaz mı?Gündelik siyasete dair tavır ortaya koyan dinî lider elbette yıpranır. Burada da böyle bir durum var. Hizmet Hareketi, şeffaflaşsaydı ve kendi içinden siyasi figürler üretebilseydi, Fethullah Gülen bu işlerle uğraşmak zorunda kalmayacaktı ve kenarda, saygın bir konumdan insanları kendi bakışı doğrultusunda etkilemeyi sürdürecekti. Ama Hizmet Hareketi, ya böyle bir noktaya geleceğini öngöremedi, ya da kendi içinde böyle bir yetenek geliştiremedi.

MESELEYE BAKIŞLARI ROMANTİKHükümetle cemaat arasındaki ihtilaflı konulardan birisi de çözüm süreci. Cemaatin sürece muhalefetini nasıl yorumlarsınız?
Hizmet Hareketi’nin genelde Kürt meselesine bakışı, Türk devletinin geleneksel yaklaşımının yumuşatılmış hâlidir. İnsanların fakirlikten ve cehaletten ötürü ayrılıkçı noktaya geldiğini; o insanlara iyi eğitim, iş ve aş verildiğinde bu tutumun değişeceğini düşünen romantik bir bakış bu. Kürt gerçekliğiyle de bağdaşmıyor.

Fethullah Gülen’in bu denli siyasetin içinde olması biraz tuhaf değil mi?
Burada iki nokta var. Birincisi, Türkiye’nin tarihi itibariyle böyle bir gelenek var. İkincisi, Türkiye’de siyaset yalnızca siyasi partiler veya oluşumlar aracılığıyla yapılmıyor. Bürokrasi ile de siyaset yapılabiliyor. Tabii şunu da belirtmekte fayda var: Eğer Fethullah Gülen dinî bir lider olarak kalabilseydi, bugün daha prestijli bir konumda olabilirdi.