Just another WordPress.com site

Archiv für Dezember, 2013

Türkiye’de İktidar kavgası


von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

IMG_0735

İslam dininin köklü kuralları vardır. Bu kurallar der ki; Kul hakkı, Dul hakkı ve Yetim Hakkına ilişmeyin. O hakkı asla ve asla yemeyin. O hakkı gözünüz gibi koruyun ve kollayın.
Bu bağlamda değerlendirirsek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren yürüttüğü, rüşvet ve yolsuzluk operasyonu, cumhuriyet tarihinin en kapsamlı olarak tanımlayabileceğimiz bir soruşturması. Çünkü Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan, işadamı Rıza Sarraf ile birlikte toplam 24 kişi tutuklandı. İstanbul’daki bu operasyon hükümetteki bazı bakanların, kirli ve karanlık işlere bulaştığını, kul ve yetim hakkını, gasp ettiğini göstermektedir.
Sayın Yargıçlar, Sayın Savcılar, Adaletin saygıdeğer dağıtıcıları, yürütülen bu adli soruşturma nereye uzanırsa uzansın, ucu kime dokunursa dokunsun mutlaka sonuna kadar götürülmelidir. Bilim adamı olarak gerçeğin ortaya çıkarılması hususunda yapılması gerekenlerin eksiksiz yapılmasını istiyorum. Mahkemelere yansıyan hadise hukukta karşılığını bulur. Meselemiz hukukun çalışmasıdır, hukukçuların da hukuka saygılı hareket etmesidir. Öyleyse bu bağlamda soruşturmanın selameti için Başbakan Erdoğan, soruşturmada ismi geçen bakanların görevine derhal son vermelidir. Unutulmaması gerekir ki “hakkında takip yapılan kişinin operasyon sürerken tayin yapması soruşturmaya müdahaledir, affedilmez hukuk ihlali ve suçtur. Adli takibin yürütmeye bilgi vermemesi yasa ve usul gereğidir. Bundan şikâyetçi olanlar hukukçu değil mahalle bekçisi bile olamaz”.
Ömer Hayyam’ ında belirttiği gibi
’’İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka tespih post seccade güzel
Ama TANRI KANAR MI BUNLARA’’
Yolsuzluk konusunda halk olarak asla müsamahamız olmamalıdır. Yolsuzluk ne kadar çirkin, ne kadar kul hakkını, yetim hakkını yemekse; hukuken delili, belgesi, ispatı olmadan yolsuzluk iddiasında bulunmak da o kadar çirkin, o kadar büyük haksızlıktır, hakka tecavüzdür.
İktidar tarafı yolsuzluk operasyonundan bazı dış güçlerle birlikte, özellikle Emniyet ve Yargı’da çok güçlü olduğu iddia edilen Fetullah Gülen cemaatini mesul tutuyor. Dolayısıyla Hoca Efendi 21.12.2013 tarihinde Amerika’da yaptığı bir sohbette hadiseyle ilgili olarak, diyor ki „bizi de onların içinde görerek diyorum. Yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilerine aykırıysa; Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin. Şimdiye kadar dememiştim, demeden edemedim“ diyerek beddua okudu. Bu sözler özellikle çok ağır ve sosyal medyada büyük yankı buldu.
***
Operasyonun şifrelerine gelince
17 Aralık 2013’te başlatılan ve tüm Türkiye’yi derinden etkileyen operasyonun şifreleri yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Bu operasyon sadece iktidarı değil, Kürt meselesinin çözümünü engellemek isteyen ve devleti ‘de hedef alan aynı zamanda da uluslararası ayağı olan bir komplo. Dolayısıyla PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelere dair çekilen fotoğraf aynı gün twitter aracılığıyla kamuoyuyla paylaştırıldı. Amaç imralıyla yapılan diplomatik görüşmelere bu ortamda zarar vermek, Kürt meselesinin çözümünü engellemek.

Öcalan ile görüşen heyetin hassasiyet göstererek bu güne kadar kamuoyu ile paylaşmadığı görüşmeye dair bir fotoğraf karesinin değerli Pervin Buldan’ın açıkladığı üzere kendilerinde bulunan fotoğraflardan farklı bir fotoğraf olması, fotoğrafın kim ya da kimler tarafından hangi amaçla servis edildiği sorularını da beraberinde getiriyor. Bu açıdan fotoğrafın servis edilme zamanı son derece manidar. ‘’Gülen Cemaati ve AKP arasında bakan çocukları ve bürokratlarında yer aldığı „rüşvet ve yolsuzluk“ operasyonları ile ayyuka çıkan çatışma sürecinde söz konusu görüşme fotoğrafının servis edilmesi, değerli Öcalan’ın başlattığı „demokratik çözüm“ sürecini sabote etmeye dönük bir girişim olarak değerlendirilmelidir.
Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü için demokratik özerklik modeli değerli başkan Abdullah Öcalan tarafından önerildi ‘’Demokratik özerklik, Kürt halkının temel ulusal demokratik haklarının, Türkiye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde gerçekleşmesidir’’. Yani devlet çatısı altında siyasal egemenliğin değil ama yönetim yetkilerinin bir bölümünün yerel seçilmiş-temsili yapılara devredilmesi anlamına gelen ilerici ve otonom yönetim modelidir. Ülkeyi bölme projesi değildir. Bilakis bir arada yaşamamızı mümkün kılacak, ortak bir yaşam projesidir. Demokratik özerklik modelini kısaca Ortadoğu’da tarihin en büyük barış ve en önemli çağdaşlaşma projesi olarak da tanımlayabiliriz.
***
Ülkemizin aktif bürokrasisinde, emniyet birimlerine, aynı zamanda yargı, ordu ve İçişleri Bakanlığı’na yerleşen Fetullah Gülen aksiyonuna bağlı olan kadro bugün artık kendi siyasetini üretiyor. AKP ve Cemaat arasında şimdi ortaya çıkan farklılıkların birçok nedeni mevcut: Öncelikle cemaat, devletin resmi dairelerindeki etkisini hükümetin arzu ettiği seviyeden çok daha ileri bir noktaya taşıdı. Soruşturmaları Gülen Hareketi ile hükümet arasındaki iktidar savaşının bir parçası olarak görmek doğru bir tahlil olur kanısındayım. Sadece eğitim ve üst düzey bürokrasisinde değil, iş dünyasında da varlık gösteren Gülen Hareketi, devletin sağladığı imkânlardan daha fazla yararlanmak istiyor olabilir. Örneğin devlet ihalelerinden, inşaat projelerinden ya da dış ticaret teşviklerinden Dolayısıyla söz konusu olan zenginliğin paylaşılması ve taraflar bu zenginliğin paylaşılması konusunda anlaşmazlığa düşmüş durumda. Bilvasıta Erdoğan, bu operasyonla ilgili olarak, “Bunlar bir nevi çetelerdir. Bunlar devletin içinde devlet olma gayretindedirler. Bu örgütlenmeyi ortaya çıkaracağız. Babamızın oğlu olsa ortaya çıkaracağız. Şuymuş, buymuş, şucuymuş, bucuymuş, bizi enterese etmez” dedi!
Başbakan Erdoğan, aslında “çete” derken, cemaat ekibinin devlet içinde devlet olduğunu kastediyor. Fakat bunu sağlayan da kendisi değil midir? Kimmiş bir nevi çete? Operasyonu düzenleyenler, AKP’nin kurduğu özel yetkili mahkemelerin savcılarıdır. Operasyonu fiilen icra edenler ise 11 yıllık AKP iktidarında polis müdürlüğüne yükselenlerdir!
***
Ricciardone’nin 17 Aralık 2013 ‚de AB Büyükelçileri ile bir araya geldiğini biliyoruz. Görüşmede Ricciardone’nin AB Büyükelçilerine „bir imparatorluğun çöküşünü izliyorsunuz“ dediği malum. Bu vesileyle belirtmekte yarar var ABD‘nin “Halkbank’ın İran’la olan ilişkilerinin kesilmesini istediği ‘de“ şüphe götürmez bir realite. Dolayısıyla Hükümeti ve Ülkenin ekonomisini hedef alan dedikodu manevrasının ardındaki şifreler bu oyunun ne kadar sistemli düşünüldüğünü de gözler önüne seriyor.
Bilvasıta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gelişmelere çok kızmış olacak ki, ABD Büyükelçisi Frances Riccardone ile ilgili gazetelerde çıkan iddialara da dün değindi. Erdoğan’ göre , „Son günlerde çok entresan büyükelçiler bazı provakatif eylemlerin içerisine giriyorlar. Ben onlara da Samsun’dan sesleniyorum; ‚İşinize bakın‘. Eğer görev alanınızın dışına çıkarsanız bu hükümetlerimizin yetki alanında olan yere kadar gider. Biz sizleri ülkemizde tutmaya da mecbur değiliz. Eğer sizin ülkelerinizde bizim büyükelçilerimiz bu tür oyunların içerisine giriyorsa, siz bize haber verin biz alırız. Kendi büyükelçilerimizi de biz alırız.“ “ şeklinde konuştu. Bu açıklama Türk dişilişkileriye ABD’nin ilişkilerinin hiçte iyi olmadığının bir göstergesi.

Seçim için istifa eden memurun hakları nelerdir?


1471970_10202511027604919_841647574_nTürkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 76. maddesinin 2 nci fıkrasında; „Hakimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ve Silahlı Kuvvetler mensupları, görevlerinden çekilmedikçe, aday olamazlar ve milletvekili seçilemezler.“ denilememektedir.

-Rapor almak suretiyle görevinden 01 Aralık 2013 Pazar Günü istifa etmeyen devlet memurları, aday olamaz.

2972 sayılı Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun’un 17. maddesinde; „Milletvekilleri, belediye başkanları, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri ile muhtarlar mahalli idareler seçimlerinde adaylıklarını koyabilmek veya aday gösterilebilmek için görevlerinden istifa etmek zorunda değildirler. Milletvekilliği, belediye başkanlığı, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeliği ile muhtarlık bir şahıs uhdesinde birleşemez. Bu görevlerin birisinde bulunanlardan bir diğerine seçilenler, seçim sonuçlarının kendilerine tebliğ edildiği tarihten itibaren 15 gün içinde tercih haklarını kullanırlar. Bu süre içinde tercih haklarını kullanmayanlar seçildikleri yeni görevi reddetmiş sayılırlar.“ denilmektedir.

Ayrıca, 2972 sayılı Kanunun 36 maddesinde „Bu Kanunda özel hüküm bulunmayan hallerde 26/4/1961 gün ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 22/4/1983 tarih 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 10/6/1983 gün ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun ve bunların ek ve değişikliklerinin bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır.“ hükmü yer almaktadır.
2972 sayılı Kanunun „Özel hüküm bulunmayan hallerde uygulama“ başlıklı 36 ıncı maddesinde „Bu Kanunda özel hüküm bulunmayan hallerde 26/4/1961 gün ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 22/4/1983 tarih 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 10/6/1983 gün ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun ve bunların ek ve değişikliklerinin bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır.“ Hükmü yer almaktadır.

26/4/1961 tarih ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun 15/3/1990 tarih ve 3617 sayılı Kanunun 1inci maddesi ile eklenen ek 7 inci maddesinde „Yüksek mahkeme üyeleri, hâkimler, savcılar ve bu meslekten sayılanlar ile Subay ve Astsubaylar hariç olmak üzere; milletvekili ve mahalli idareler genel ve ara seçimlerinde aday ve aday adayı olan Devlet memurları ve diğer kamu görevlileri, adaylığı veya seçimi kaybetmeleri halinde, Yüksek Seçim Kurulunca seçim sonuçlarının ilanını takip eden bir ay içinde müracaat etmeleri kaydıyla eski görevlerine veya kazanılmış hak aylık derecelerindeki başka bir göreve dönebilirler.“ hükmü yer almaktadır.

18/1/1984 tarih ve 2972 sayılı Mahalli İdareler İle Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanuna12/5/1994 tarih ve 3989 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile eklene ek 3 üncü maddesinde „Subaylar, astsubaylar, hakimler ve savcılar ile yüksek yargı organları mensupları hariç olmak üzere, kamu kurumları ile kamu kurumu niteliğinde bir kuruluşta memur veya kadrolu işçi olarak çalışmakta iken bu görevinden ayrılarak Belediye Başkanı seçilmiş olup da yeniden aday olamayan veya seçilemeyenler, hizmet süreleri itibariyle veya yaş haddi nedeniyle emekliliğe hak kazanamamış olmaları kaydıyla, seçimlerin kesin sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulunca ilanını takip eden iki ay içinde daha önceki kurumlarının bağlı bulunduğu bakanlığa başvurmaları halinde eski görevlerine veya istifa ettikleri tarihteki kurumun özelliği ve niteliğine uygun eşdeğer bir göreve atanabilirler. Ancak yargı kararı ile belediye başkanlığı görevi sona erenler ve istifa edenler hakkında bu hüküm uygulanmaz.“ hükmü yer almaktadır.

10/6/1983 tarihli ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu „Adaylık için görevden çekilmesi gerekenler“ başlıklı 18 inci maddesinde „Hakimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeleri, kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, aday olmak isteyen belediye başkanları ve subaylar ile astsubaylar, aday olmak isteyen siyasi partilerin il ve ilçe yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanlar genel ve ara seçimlerin başlangıcından bir ay önce seçimin yenilenmesine karar verilmesi halinde yenileme kararının ilanından başlayarak yedi gün içinde görevlerinden ayrılma isteğinde bulunmadıkça adaylıklarını koyamazlar ve aday gösterilemezler.“ hükmü bulunmaktadır.

Bu hüküm çerçevesinde Yüksek Seçim Kurulu 28/09/2013 tarihinde 400 No’lu Kararı almış ve 04/10/2013 tarihli ve 28785 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış bulunmaktadır.
Memurlar 1 Aralık’a kadar istifa etmeli
Memurun, bağımsız belediye başkan adayı olması zorlaştı
Yukarıda yer verilen hüküm ve karar çerçevesinde;

1- Seçim takviminin açıklanmasını müteakip Yüksek Seçim Kurulu Kararı çerçevesinde devlet memuru olmanız sebebiyle 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak Mahalli İdareler Seçimlerinde aday olmak için en geç 01/12/2013 tarihinde istifa etmeniz gerekmektedir.

2-Devlet memurunun siyasi faaliyette bulunması disiplin cezasını gerektirmesi sebebiyle siyasi çalışmalar yapmak için bu tarihten önce de istifa etmeniz de mümkün bulunmaktadır. 01/12/2013 tarihi istifanın yapılabileceği en son gündür.

3-Seçim için istifa ile normal istifa arasındaki fark; geri döşünde alımlarda zorunluluk bulunması ve seçim için yapılan istifa 657 sayılı Kanunun 92 maddesi uyarınca „2 defadan fazla istifa etmemiş“ olma hükmü bakımından sayılmamasıdır.

Konuya ilişkin Devlet Personel Başkanlığı görüşü
4- 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun „Aylığın ödeme zamanı ve Esasları“ başlıklı 164 üncü maddesinin 1 inci fıkrasında „Memurlara aylıkları her ayın başında peşin ödenir. Emekliye ayrılma ve ölüm hallerinde o aya ait peşin ödenen aylık, geri alınmaz.“ hükmü bulunduğundan İstifa den devlet memuru peşin aldığı maşının çalışmadığı bölümünü iade etmek zorundadır. Seçim için istifa eden memurlarda çalışmadıkları döneme ilişkin maaşlarını iade etmek zorundadırlar. istifa eden memura maaş ödenmez.

5-Eğer aday olamazsanız adayların kesinleşmesinden itibaren kurumunuza dönmek için müracaat etmeniz mümkündür. Kurumunuz sizi eski kadronuza veya durumunuza uygun bir kadroya ataması gerekmektedir.

Danıştay Onikinci Dairesinin 27.2.2001 tarihli ve E: 1999/ 001057 K: 2001/678 sayılı Kararına istinaden; Aday listelerinde yer almamaları sebebiyle aday olamayanların başvuruda bulunması ve seçime katılmak için ayrıldığı kadronun boş bulunması halinde, kesin seçim sonuçlarının açıklanmasından önce eski görevlerine dönebileceklerine hükmedilmiştir.
Kamu kurum kuruluşları bu durumda olan memurları seçim sonucunu beklemeden memuriyete başlatmak zorundadırlar.

6-Aday olmanız halinde ise kazanamaz iseniz seçim sonuçlarının ilanından sonra 1 ay içerisinde müracaat ederek eski kadronuza veya durumunuza uygun bir kadroya atanmanız mümkün bulunmaktadır.

7-İstifa etmiş olmanız sebebiyle sağlık yardımından ancak 5510 sayılı Kanunun çerçevesinde faydalanmanız mümkündür. Bu çerçevede istifa ettikten sonra 10+ 90=100 gün süre ile sağlık yardımından faydalanmanız mümkün bulunmaktadır. Bunun dışında hakkınızda 5510 sayılı Kanunun genel hükümleri çerçevesinde uygulama yapılmaktadır.

8-Rapor almak suretiyle görevinden 01 Aralık 2013 Pazar Günü istifa etmeyen devlet memurları, aday olamaz.
Ayrıntılı bilgi için

Said ELÇİ Kimdir ?(1925-1971)


Said ELÇİ Kimdir ?(1925-1971)

seidelc_913396338

Said Elçi 1925 yılında Bingöl’ün Zeynep köyünde dünyaya geldi. Elçi ailesinin önde gelenlerinden Züfür Bey’in oğludur. Said Elçi ilkokulu Bingöl’de bitirdikten sonra, babasının onay vermemesine rağmen ortaokulu okumak üzere Erzurum’a gitme teşebbüsünde bulunur. Ancak babasının haber alması üzerine kasasına saklandığı kamyondan çıkarılarak Erzurum’a gitmesi engellenir. Okumaya çok meraklı olan Said Elçi’nin okul macerası böylelikle son bulur. O dönem Kurdistan’da okuryazar oranının %1 olduğu göz önünde bulundurulursa Said Elçi’nin ilkokulu bitirmesi de bir şanstır.

İleriki yıllarda (1950lerde) Said Elçi İstanbul’a giderek Asar-ı İlmiyye kütüphanesinde çalışmaya başlar. Kütüphanedeki çalışma yılları Said Elçi’nin okuma açlığını gidermesi için iyi bir fırsat olur. Bu arada kendi kabiliyet ve imkânlarıyla muhasebeciliği de öğrenir. Bir taraftan muhasebecilik mesleğini icra edip geçimini sağlarken diğer taraftan da İstanbul’daki Kürt aydınları ve üniversite öğrencileriyle diyalogunu geliştirir. O dönemin Kürt aydınlarından Ziya Şerefhanoğlu’nun yurtsever milliyetçi düşüncelerinden etkilenir.

Said Elçi’nin dünyaya geldiği 1925 yılı Şeyh Said, Cıbranlı Halid Bey, Yusuf Ziya, Kemal Fevzi, Doktor Fuad vb. Kürt yurtseverlerinin önderliğinde kurulan Kurdistan İstiklal Komitesi(Azadi)’nin örgütlediği Kürt ulusal başkaldırısının olduğu yıldır. 1914’de başlayan I. Dünya Savaşı 1918 de bitmiş; İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan itilaf devletleri Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlıların oluşturduğu ittifak devletlerini ezmiş, itilaf devletleri savaşın tartışılmaz galibi olmuşlardır. İtilaf devletleri bloğu Ortadoğu’yu yeniden yapılandırarak, İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından manda hükümetlerle yönetilen devletler oluşturmuşlar. Kurdistan’a biçilen statüko ise dört parçaya bölünerek tarihinin en trajik sorunu ile baş başa bırakılması olmuştur. Kurdistan’ın en büyük parçası olan Kuzey Kurdistan 1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’ne, Doğu Kurdistan ise 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan bu yana İran’ın egemenliği altına bırakılmıştır. Güney parçası da 1921’de İngilizler tarafından kurulan Irak Arap Devleti’nin manda hükümetinin idaresine verilmiştir. Güneybatı Kurdistan olarak adlandırdığımız diğer parça da I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransızlar tarafından kurulan ve manda bir hükümetle idare edilen yeni Suriye Devleti’ne bırakılmıştır.

Lozan Antlaşması’ndan sonra Kurdistan’a biçilen bu lanetli statüko XX. yüzyıl boyunca Kürtlerin belki de tarihlerinin en trajik yüzyılı olduğunu söylersek abartılı konuşmuş sayılmayız. Çünkü Kürtlerin ülkesi tarihte ilk kez dört parçaya bölünüyor. Böylece Kurdistan yalnız yeraltı zenginlik kaynaklarıyla değil ulusal tüm değerleriyle yok edilme süreciyle yüz yüze kalıyor. Sözkonusu devletler (Türkiye-İran-Irak-Suriye) sırtlarını emperyalist devletlere (İngiltere-Fransa-ABD-SSCB vb.) dayayarak her dört parçada da her türlü vahşeti uygulamışlardır.

Bu vahşeti uygularken akıllarına ne bin yılı aşkın ümmet kardeşliği, ne Malazgirt’teki omuz omuza savaş, ne Kürt Selahattin-i Eyyubi önderliğinde Haçlılarla yapılan amansız savaşlar, ne insanlık değerleri ve ne de halkların kardeşliği geldi.

1925’te Kurdistan İstiklal Komitesi(Azadi) önderliğinde yürütülen Kürt Ulusal ayaklanması, yukarıda değindiğim 1923 Lozan Antlaşması sonrası oluşturulan konjonktürel durum nedeniyle yenilgiye uğradı.1930’da Xoybûn örgütünün önderliğinde Ağrı merkez olmak üzere, Serhat bölgesinin büyük kısmını etkisi altına alan Ağrı Hareketi de benzer konjonktürel nedenlerle yenilgiye uğradı. 1937-1938 Dersim Kürt Ayaklanması daha dar bir alanda olmasına rağmen büyük çatışmalar sonucunda yukarıda bahsettiğimiz temel nedenlerden dolayı yenilgiyle sonuçlandı.

1920 Koçgiri Hareketi ile başlayan ve 1938 Dersim Ayaklanması’yla son bulan 18 yıllık Kürt direniş hareketlerinin yenilgiye uğraması, 1938 sonrası herhangi bir direnişin Kuzey Kurdistan’da ortaya çıkmaması Türk Devleti’ne rahat bir nefes aldırmıştır.

Bu tarihten sonra Türk devleti, sömürgeci asimilasyoncu politikalarını sistematik bir şekilde Kurdistan’da uygulamaya başlamıştır. Öncelikle Kürt aydınlanmasının, milliyetçiliğinin ve yurtseverliğinin ocağı olan, birçok Kürt lideri ve filozoflarını yetiştiren medreseler kapatılmıştır. Bundan sonra ırkçı eğitim sistemini Kurdistan’da yaygınlaştırmak için okul açma seferberliğini başlatmış; Kürt bölgelerinin çoğunda yatılı bölge okulları inşa ederek burada okuyan Kürt çocuklarını aile ortamından kopararak daha hızlı asimile olmalarını sağlamıştır. Kuzey Kurdistan’da 18 yıllık direniş sürecinden sonraki yenilgi, büyük kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Çünkü direniş süreci boyunca Türk devleti, Kurdistan’da istediği politikaları uygulama şansına sahip değildi. Türk devleti, ancak direniş ruhunun kırılmasından sonra istediği politikaları uygulama şansına sahip oldu.

1923’ten 1950’ye kadar faşist ırkçı bir parti olan CHP, tek parti olarak iktidarını sürdürdü. Bu süre içinde yapılan tüm baskılar ve zulümler CHP’nin ve liderleri Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün hanesine yazıldı. O dönemin jandarmalarının Kürtlere yaptığı zulüm halen halk arasında konuşulmaktadır.1946’da Adnan Menderes ve Celal Bayar önderliğinde kurulan Demokrat Parti, 1950’de yapılan genel parlamento seçimlerinde iktidara gelince, CHP’nin çeyrek asırlık zulmünden bıkan Kürtlerde zımni de olsa Demokrat Parti’ye karşı bir sempati başladı. Bu nedenle Demokrat Parti, Kürt aydınları ve yurtseverleri için bir yönelim merkezi olmaya başladı.

Said Elçi 1954’te Bingöl’de DP il başkanlığı yaparken Cumhurbaşkanı Celal Bayar seçim gezisi nedeniyle Bingöl’e uğrar. Said Elçi kürsüye çıkarak ateşli bir konuşma yapar. Kürsüden indikten sonra Celal Bayar Said Elçi’yi tebrik ederek hangi üniversiteyi bitirdiğini sorar. Said elçi de Cumhurbaşkanına şu cevabı verir: “Sen benim memleketimde kaç tane üniversite yaptın ki ben üniversite bitireyim. Anamın çorbası ile ancak ilkokulu bitirebilmişim. Cumhurbaşkanı Celal Bayar beklemediği bu tepkinin karşısında şaşkınlık geçirir ve bundan sonra Said Elçi’yi kindar Kürt olarak tanımlar. 1959’da yapılan 49’lar operasyonunda, Celal Bayar kindar Kürdün de aralarında olup olmadığını merak edip sorar.

1958 de Irak’ta general Abdülkerim Kasım önderliğinde yapılan askeri darbe sonucu Kral Faysal tahttan indirilerek Irak anayasası değiştirildi. Yeni Anayasa’a, Irak devletinin iki asli unsurdan yani Arap ve Kürtlerden oluştuğunu kabul eden bir madde eklendi. Irak’ta bu politik gelişmelerin üzerine,12 yıldan beridir Sovyetlerde 500 arkadaşıyla beraber sürgünde bulunan Mele Mustafa Barzani Irak’a geri döndü. Böylece Irak’ta yeni bir süreç başdı. Bu yeni süreç, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi endişelendirir. Türkiye, Güney Kurdistan’daki gelişmelerden kuzeydeki Kürtlerin de etkilenmesinden korkuyordu. Bunun için, ön tedbirlerle ilgili senaryolar üretilir. Önce binlerle ifade edilen tutuklama ve infazlar gündeme gelir, dış konjonktürün elverişli olmadığı düşüncesi ağır basarak tutuklamalar 50 kişiyle sınırlandırılır. Said Elçi de bu tutuklular arasındadır. Nisan 1959’da Kerkük’te bazı olaylar olmuş, çıkan bir provokasyon sonucu istemeden de olsa bazı Türkmenler de ölmüştür. Bu vesileyle zamanın Niğde milletvekili Asım Eren, TBMM ye bir önerge vererek “mukabeleyi bil misil”de bulunulmasını istemiştir. O dönemde İstanbul’da muhasebecilik yapan Said Elçi, diğer bazı Kürt aydın ve öğrencileriyle birlikte Asım Eren’in bu önergesini protesto etmek için telgraf çekme eylemi düzenlerler. Çekilen telgrafta şöyle denmiştir: “İnsan haklarının hükmü ferman bulduğu bu dönemde Kürtleri kimse imha edemez. Bunu küflü kafana koy.”

Said Elçi 49’lar davasının en önemli tutuklularından biriydi. Tüberküloz hastası olmasına rağmen çağdışı zindan koşullarında onurlu tavrından hiç taviz vermedi. Zindanda kan kustuğu ve sıtmalandığı bir sırada zindanı denetlemeye gelen Türk general Kemal Binatlı’dan bir battaniye ister. Kemal Binatlı battaniye vermediği gibi hepiniz burada öleceksiniz diye tehdit eder. Said Elçi hemen paşaya dönerek: “Paşa, paşa merak etme dün gece Azrail buraya geldi, sizin zulmünüzü Azrail’e anlattım ve Azrail de bana söz verdi, zulmünüz sürdüğü müddetçe canımı almayacaktır.129 gün kaldığı hücrede sağlığı el vermediği halde gösterdiği dirençle herkesin takdirini kazandı. Ayrıca 49’lar Davası’nda yaptığı ateşli savunmalar kulaktan kulağa yayılarak, onu Kürt direnişçiler arasında farklı bir konuma getirdi.

1963’te 21 Mayıs olayları nedeniyle ilan edilen sıkıyönetim idaresi, Ziya Şerefhanoğlu ile birlikte çıkaracakları Rêya Rast dergisi girişimini engelledi ve Said Elçi 22 arkadaşıyla birlikte tekrar tutuklandı.

1964’te hapisten çıktıktan sonra Diyarbakır’a yerleşen Elçi, bir taraftan muhasebecilik yaparken diğer taraftan da yeni politik faaliyetlerini hızlandırdı.1938 kırılma noktasından sonra, ilk kez ciddi anlamda illegal Kurdistani bir parti kurma hazırlıklarına başladı. Parti kurma fikrinde, doktor Nurettin Zaza ve Şeyh Said’in katibi Fehmi Bilal’dan etkilendiği söylenir. Elçi, parti kurma fikrini bazı Kürt aydınlarına götürür ve ona verilen cevapta: “Said sen aklını mı kaçırdın, bize diyorsun illegal Kurdistani bir parti kuralım!” Said söz konusu aydınlara bu tavrı üzerine verdiği cevapta: “Ben Diyarbakır’ın hamallarıyla da olsa bu partiyi kuracağım” diye kararlılığını gösterir.

Nihayet 11 Temmuz 1965 günü Diyarbakır’daki Gazi Köşkü’nde beş arkadaşı ile beraber toplanarak Türkiye Kurdistan Demokrat Partisi’ni kurarlar. İlk başta parti kurma fikrine tam hazır olmayan avukat Faik Bucak’a yeniden gidilir. Tüm parti kurucuları ve Fehmi Bilal’ında ısrarlarıyla Faik Bucak ikna edilerek parti genel başkanlığına getirilir. Faik Bucak’ın avukat olması, tecrübeleri ve entelektüel yapısı parti genel başkanlığına getirilmesi için yeterli sebeplerdi. Ne var ki Faik Bucak’ın genel başkanlığı ancak 11 ay sürebildi. Aşiret içi çatışmayla başlayan trajik olaylardan sonra, derin devletin de sinsice müdahil olduğu bir takım gelişmeler sonucu Faik Bucak 4 Temmuz 1966 günü silahlı saldırıya uğradı.Yaralı bir şekilde Urfa Devlet Hastanesine kaldırılan ve yapılan ilk müdahaleden sonra hayati tehlikeyi atlatan Faik Bucak, ertesi günün sabahı hastane odasında beklenmedik bir şekilde hayata veda etti. Böylece daha bir yılını doldurmayan Türkiye Kurdistan Demokrat Partisi(TKDP), liderlik vasıflarının tüm özelliklerini üzerinde taşıyan ilk genel başkanını sinsi komplolar sonucu kaybetti. Olay esnasında yanında bulunan büyük oğlu Serhat Bucak’ın iddiasına göre “5 Temmuz sabahı saat 6.30 civarı odasına giren bir grup doktorun kendisine iğne yaptığını ve bu iğneden kısa bir süre sonra da hayata veda ettiğini” söylemektedir. Türk devletinin Kürtlere öcü gibi bakan politikaları Faik Bucak’ın sahip olduğu yeteneklerle olayın gelişme biçimi yan yana getirildiğinde Serhat Bucak’ın iddiasının doğruluğu ciddiyet kazanmaktadır. Faik Bucak’ın şehit edilmesinden sonra partinin liderliğini Said Elçi üstlenir. Bir taraftan parti örgütlenmesi hızlandırılırken diğer tarafta 1967’de “Doğu Mitingleri” adı altında Kurdistan’ın birçok il ve ilçesinde onbinlerin katıldığı kitlesel gösteriler düzenlenir. Bu mitinglerin en ateşli hatibi yine Said Elçi olur. Miting alanlarında yaptığı konuşmalarla usta bir hatip olduğunu ispatlamanın yanında Kürt milletinin gönlünde de taht kurar. Bu mitinglerden sonra, Said Elçi’nin ismi Kürtler arasında dilden dile dolaşır.

1960’lı yılların başından itibaren motivasyonunu Kürt ulusal değerlerinden alan Faik Bucak, Said Elçi ve arkadaşları tarihsel olarak Şeyh Ubeydullah, Şeyh Said, Seyid Rıza, Qazi Muhammed, Mustafa Barzani vb. Kürt liderlerinin çizgisini esas alarak çağdaş, demokratik ve ilerici bir yapılanmayı hedefliyorlardı. Bunun yanısıra 1960’ların ortalarından itibaren Kurdistan gençliği içinde motivasyonunu tamamen sol kültürden (Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Trocky, Che Guavera vb.) alan yeni bir jenerasyon da ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu yeni jenerasyon, yukarıda bahsettiğimiz 1938 sonrası kırılma noktası süreci içinde ırkçı Türk eğitim sistemi içinde yoğrularak Türk üniversitelerinde Marksist kültürle tanışmış, Marksizm’i de Kemalist Stalinist Türk hocalarından öğrenmişlerdi. Bu jenerasyon Türkiye İşçi Partisi başta olmak üzere benzeri Türk sol örgütlerinde boy vermeye başladılar. Böylece Kürt siyasal hareketinde Kemalist Stalinist bir harmanlanmanın sonucunda, yeni ucube bir solculuk türedi.

1967 Doğu Kalkınma Mitingleri’ndeki konuşmalarda bu iki jenerasyon arasındaki görüş ayrılıkları kendini göstermeye başladı. Solcu jenerasyonun temsilcilerinin konuşmaları genellikle sınıf mücadelesi içerikli, ağaları, şeyhleri yani feodal yapı(aşiretsel yapı) hedefleyen konuşmalardı. Said Elçi ve arkadaşları ise, bir yandan ulusal demokratik perspektifle Kürtlere hitap ederek birlik ruhunu pekiştirirken diğer taraftan da kitlelere umut ve coşku veriyordu. Bir konuşmasında “devlet Kurdistan’da kaç tane üniversite yaptı da şeyhlerimiz karşı çıktı. kaç fabrika kurdu da ağalarımız fabrikaları kapattı. Bizim mücadelemiz devletin sömürgeci politikalarına karşıdır. Bu mücadelede yanımızda yer alan ağa-şeyh-bey-emekçi herkes bizim kardeşimizdir, karşımızda duran herkes de bizim hedefimizdir.” diyordu. Said Elçi’nin bu şiarı Kurdistan’da dalga dalga yayılıyordu.

Kürtlerin cephesinde bu gelişmeler olurken Türk devleti de gelişmelerden endişelenerek 19 Ocak 1968 günü TKDP’ye karşı geniş bir operasyon başlattı. Said Elçi ile beraber 16 TKDP yöneticisi ve üyesi gözaltına alındı. soruşturmanın sonucunda 11 tutuklu ve 5’i de tutuksuz olmak üzere 16 kişilik önlü TKDP Antalya Davası başladı. Olay mahalli Diyarbakır ve çevresi olmasına rağmen güvenlik gerekçesiyle dava Antalya’ya taşındı. Antalya ağır ceza mahkemesinde yapılan duruşmalarda Said Elçi, davasını ve partisini hararetli bir şekilde savunur. Said’in uzun ve etkili konuşmasına tahammül edemeyen mahkeme başkanı “yeter Said yeter artık bizi de etkilemeye başladın” der. Said de hemen mahkeme başkanına dönerek “bu sözünü de zapta geçir hakim bey” der.

Antalya Davası süreci, aynı zamanda Said Elçi’nin siyasal ve biyolojik yaşamının da sonunu getirecek olan bir ilişki sürecin başlangıcıdır. 49’lar davasından beri tanıştığı doktor Said Kırmızıtoprak (doktor Şivan) o dönemde Isparta da doktor olarak çalışmakta olup Said elçi ve arkadaşlarını sık sık ziyaret eder ve iyi bir dayanışma örneği gösterir. Said Elçi’nin ateşli ve uzun bir savunma yaptığı duruşmada da Dr. Şivan dinleyiciler arasında bulunmaktadır. Duruşmanın sonucunda Said Elçi’ye yaklaşarak “Said ağabey, sen bizim onurumuz ve şerefimizsin” diye seslenir.

Hapishanedeki süreç iki Said’i birbirine yaklaştırır. 1969’da Antalya davası tutukluları tahliye olduktan sonra Dr Şivan, Said Elçi’ye bir öneri getirir; Güney Kurdistan’da Mele Mıstefa Barzani önderliğinde gelişen Kürt kurtuluş hareketine bir doktor olarak katkı sunmak, TKDP’nin de gelecekteki mücadelesi için bir alt yapı oluşturma amacıyla güneye gitmek istediğini söyler. Said Elçi Dr. Şivan’ın bu önerisine olumlu cevap verir. Dr. Şivan’ı bir süre sonra Siirt’te ikamet eden parti kurucusu ve yöneticisi Ömer Turhan’ın yanına güneye gönderilmek üzere yollar. Ömer Turhan Dr. Şivan’ı bir süre misafir eder. O süre zarfında Dr. Şivan’ın politik görüşlerini ve kişiliğini bir nebzede olsa çözer. Ömer Turhan politik öngörüsü güçlü olan bir şahsiyettir. Bu çerçevede bazı varsayımlar ileri sürerek Dr. Şivan’ı güneye göndermek istemez.

Said Elçi, Ömer Turhan’ın yanına bir kurye gönderir. Kendisine yolladığı adamı (Dr Şivan’ı) bir an önce belirtilen yere gönderilmesini ister. Ömer Turhan yine oyalama tavrı içine girer. Bir ay sonra ikinci bir kurye Ömer Turhan’ın yanına gönderilir. Bundan sonra yazacaklarım şuan da halen yaşayan 80 yaşındaki söz konusu kuryenin bana anlattıklarıdır. Bu kurye TKDP’nin kuruluşundan bu yana üyesidir.

Said Elçi’nin Diyarbakır’dan bir kurye vasıtasıyla Ömer Turhan’a hitaben yazdığı kapalı mektubu kendisine ulaştırmam üzere Siirt’in Kozluk ilçesindeki ikametgahıma getirdi. Mektubu Siirt’e Ömer Turhan’a götürdüm. Sonradan Dr. Şivan olduğunu öğrendiğim kişi de Ömer Turhan’ın evinde oturmaktaydı. Ömer Turhan mektubu okuduktan sonra bana işaret ederek dışarı çıkmamı istedi. İkimiz çarşıya doğru gittik. Mektubun içeriğinde, Dr. Şivan’ı uzun süredir yanında tutmakta olan Ömer Turhan’a sitem vardı ve bir an önce gerekli yere gönderilmesi isteniyordu. Ömer Turhan bana aynen şunları söyledi.

“Bak uzun süredir bu adamı yanımda tutuyorum. Politik olarak aşırı solcu bir ideolojiye sahiptir. Ayrıca çokta hırslı bir kişiliği var. Biz bunu güneye gönderirsek ileride başımıza bela olacak. Onun için ben göndermek istemiyorum.”

Ben de kendisine dedim ki “ Sen Said ağabeyin mektubunu okudun, artık senin bileceğin bir şeydir.”

Ömer Turhan bir süre düşündükten sonra Said’in ısrarlarına dayanamayarak “Bak ben bu adamı göndereceğim ama ileride göreceksiniz başımıza bela olacaktır.” Böylece Ömer Turhan Dr. Şivan’ın yanına bir rehber vererek onu güneye gönderir. Said Elçi’nin verdiği referansla beraberindeki birkaç arkadaşıyla Behdinan bölgesindeki IKDP yetkililerine ulaşırlar.

IKDP, Behdinan bölgesindeki Bamerni mıntıkasında onlara bir karargah tesis eder. Dr Şivan gençliğinin verdiği dinamizm ve enerjiyle bir taraftan güneydeki devrim kuvvetlerine doktorluk hizmetlerini sürdürürken diğer taraftan da kuzeyden etrafına önemli bir kadro biriktir. Güneye gelme hazırlıklarını yaptığı sırada kuzeydeki arkadaşlarıyla vedalaşırken kendilerine şu mesajı veriyordu. “Bakın her ne kadar Said Elçi’nin referansı ile gidiyorsak da biz başka bir şeyiz. Bundan haberiniz olsun.”(16 Mayıs 1969’da Kütahya’da öğretmenlik yapan ve şu anda hayatta olan bir arkadaşıyla vedalaşırken yukarıda belirttiğim sözleri sarf etmiştir.

Dr Şivan kısa süre içinde Behdinan bölgesindeki IKDP yöneticilerine kendini sevdirir. Çünkü doktorun arkasında kuzeyden güçlü bir lojistik destek var. Dr. Şivan’ın talep ettiği tıbbi malzeme ve benzeri gereçler yeterince karşılanmakta, bu gereçler de güneydeki devrim kuvvetlerinin ihtiyaçları için büyük önem taşımaktadır. Bu realite Şıvan’nın politik yetenekleriyle birleşince, popülaritesinin güçlenmemesi için bir neden kalmamaktadır. Bundan sonra Şivan kendince asıl amaçlarına ulaşmak için önünde bir engel görmemektedir.

TKDP’nin referansıyla politik çalışma yapmak üzere güneye giden Dr. Şivan, gizlice yeni bir partinin faaliyetleri içine girer. Ne gariptir ki bu yeni parti T-KDP yani Türkiye’de KDP ismiyle adlandırılır. Her nedense Dr. Şivan KDP isminden vazgeçememektedir. Dr. Şivan’ın güneyden gelmeden önceki gizli hazırlıkları, güneye geldikten sonraki faaliyetleri ve yeni kurduğu partinin sadece bir (“–“ ve “de”) ekiyle TKDP’den farklılık arz etmesinin politik literatürdeki tanımını ve yorumunu size bırakıyorum. Doktorun bu yaptığı biraz da karga ile güvercinin hikâyesini akla getirmektedir. Hani kış mevsiminde karga soğuktan perişan halde iken sıcak yuvasında barınan güvercine yalvarır, kendisine de azıcık ısınması için bir yer vermesini ister. Güvercin de karganın bu durumuna vicdanı razı olmaz ve kargaya ısınması için yer verir. Karga da ısınıp kendine geldikten sonra güvercini gagalayıp yuvadan kovarak güvercinin yuvasını sahiplenir, güvercini o kış soğuğunda kaderiyle baş başa bırakır. Şivan’ın bu faaliyetlerini öğrenen Said Elçi, Faki Huseyin Sağnıç ile beraber konuyu Dr Şivan’la görüşüp çözmek üzere, Doktorun Bamerni’deki karargâhına giderler. Doktor Şivan görünürde bunları iyi karşılar, oyalama taktiği ile “Siz kuzeye dönün, ben de yakında oraya geliyorum. Kuzeydeki arkadaşları da toplayıp bu konuyu kendi aramızda konuşup çözeceğiz” der. Bir süre sonra kuzeye gelen Şivan birçok çevre ile görüşür, bir takım politik faaliyetler yapar ama Said Elçi’yi görme ihtiyacını duymaz. Said Elçi bunu öğrenince, Şivan’ın yaptıklarından daha da endişelenmeye başlar. Daha yolun başında sayılırken partinin iki başlı olması, Kürt ve dünya kamuoyu nezdinde, aynı zamanda ev sahibi olması itibarıyla Barzani nezdinde de hoş karşılanmayacaktır. Said Elçi bu sorunların içinden nasıl çıkılacağı yönünde kafa yorarken, Türk silahlı kuvvetleri 12 Mart 1971’de bir muhtırayla Süleyman Demirel hükümetini görevden alır, yeni bir hükümet kurulur. Bundan sonra Kürt yurtseverlerine yönelik geniş tutuklamalar başlar. Said Elçi ve arkadaşlarının isimleri de sıkı yönetim komutanlığı tarafından ilan edilen tutuklu listesinin içindedir. Said Elçi ve bazı arkadaşları kendini ele vermez bazı parti yönetici ve üyeleri tutuklanır. Said Elçi bir süre sonra Mıhemedê Begê adlı parti üyesini de yanına alarak Nusaybin’den Suriye’ye geçer. Suriye’de Cigerxwin, Hemîdê Haci Derwêş, Kenanê Egîd gibi Kürt yurtseverlerine misafir olur. Bir süre sonra da Suriye’den Zaxo’ya geçer. Zaxoya geçmekteki amacı; Türkiye’de ağırlaşan politik ortamdan yani tutuklanmaktan kurtulmak, diğer taraftan da doktor ile aralarındaki problemi diyalog ve görüşme yoluyla demokratik bir şekilde çözmektir.

Kurdistani yurtseverliği ve demokratlığı, Kurdistan dağlarının zirvesinden akan pınar suları kadar berrak olan Said Elçi’nin karşısında ne yazık ki komplucu Stalinist bir ideoloji ile yoğrulmuş, devrime kestirmeden gitmek isteyen, bu amacına ulaşmak için de önünde hiçbir engel tanımayan biri vardı. Zaho’da Mıhemedê Begê ile beraber IKDP’nin mahalli komitesine ulaşan Said Elçi, Şivan ve arkadaşlarıyla görüşür. Buradan Dr. Şivan ile beraber Bamerni’deki karargâhına giderler. Bundan sonra Şivan, Said Elçi ve Mıhemedê Begê’yi tutuklayarak kamptan biraz uzak mesafede bulunan cephanelik binasında hapseder. O binada Tilki Selim ( Selimê Usê), Mahmut Yolbir ( Mehmûdê Hasenka) ve Hasenê Seyro cephanelik nöbetçisi olarak bulunmaktadırlar. Mahmut Yolbir ve Selim Tilki Garzan bölgesinin en önemli aşiretlerinden biri olan Pencinar’ın Faro kolundandırlar. Hesenê Seyro ise Midyatlı olup Hevêrkan aşiretindendir. Bunlar Garzan ve Botan dağlarında yıllarca asi mahkum olarak yaşamış, birçok defa devletin kolluk kuvvetleri ile çatışmaya girmişlerdir.1968’de Siirt’in doğusunda Botan nehri vadisinde bulunan Kutmıs Köyü’ndeki çatışmaları halen halk arasında bir destan gibi anlatılmaktadır. O günü, ben de daha dönmüş gibi hatırlamaktayım.1996’da Duhok’ta bir evde tesadüfen karşılaştığım Hesenê Seyro bana olayı şöyle anlattı.

“Mahmudê Hesenka ve Hasenê Seyro köyün camisinde kıstırılmış ve binlerce asker tarafından çembere alınmıştı. Sürekli teslim ol çağrıları yapılmaktaydı. Bir ara bir üsteğmen camiye yaklaşarak Kürtçe onlara seslenir. Teslim olmaları halinde cezalarının hafifleyeceğini, zaten kurtuluşlarının da mümkün olmadığını söyler. Üsteğmenin Kürtçe konuşması bunları duygulandırır. Hesenê Seyro üsteğmene “sen Kürtçe konuştuğuna göre Kürt olmalısın” der ve memleketini sorar. Üsteğmen Erzurum’un Kürtlerinden olduğunu söyler. Hasenê Seyro “madem sen Kürtsün mermilerimizle ölmeni istemiyoruz. Onun için git iyi bir yerde saklan” der. Üsteğmen “son sözünüz bu mudur?” der. Hasenê Seyro’nun cevabı “evet, son sözümüz budur” der ve sonra şiddetli çatışma başlar. Caminin içinde kıstırılan iki kişi sayıları binlerle ifade edilen askerlerle saatlerce çatışır. Mevsim bahardır. Çatışma sürerken kara bulutların çökmesiyle göz gözü göremeyecek şiddette bir yağmur fırtınası başlar. Hasenê Seyro ve Mahmûdê Hasenka bu fırsattan faydalanarak, arkada bir astsubay iki de erin ölüsünü bırakarak yaralı bir halde çemberi yarıp kurtulurlar. Hasenê Seyro bu olayı Allah’ın kendilerine bir lütfü olarak anmaktadır.”

1970’te Garzan ve Botan bölgesinde dağlardaki asi mahkûmlara karşı yoğun askeri operasyonlar başlayınca, bu üç kişi partinin kurucusu ve yöneticisi Derwêşê Sado’nun önerisi ve Said Elçi’nin referansı ile Dr. Şivan’ın kampına gönderilirler. Şivan bunları aileleri ile beraber kabul ederek söz konusu cephanede sorumlu yapar. Ben Hasenê Seyro’yu gördüğümde Said Elçi olayını sormadan edemedim. Kendisi bu olayla ilgili bildiklerini bana şöyle anlattı.

“Olaydan kısa süre önce kişisel bir meseleden dolayı Selim Tilki ile aramda bir dargınlık oldu. Mahmud Yolbir, Selim Tilki’nin amcası olduğu için Selim’den yana tavır aldı. Bu nedenle ben onlarla küstüm. O sırada iki kişinin cephane binasına hapsedildiğini ve bunların Türk casusu olduğunu işitmiştim. Çünkü Dr. Şivan bunları hapsederken Selim ve Mahmud’a onları bu şekilde tanıtmış ve kaçmaları halinde kendilerini cezalandıracağını söylemiştir. Bir gün ben bahçeyi bellerken bu iki kişiyi çıkarıp götürdüklerini gördüm. Şivan ve arkadaşları bunları götürürken Tilki Selim’in elinde kazma kürek ile bunlarla beraber gittiğini görünce bunların öldürüleceğini anladım. Bir müddet sonra ellerindeki kazma kürekleriyle beraber geri döndüklerinde, yanlarındaki sözkonusu adamlar yoktu. O zaman onların öldürüldüğünü anladım. Olay ortaya çıktıktan sonra bu kişinin Said Elçi olduğunu öğrenince şok oldum. Eğer baştan Said Elçi olduğunu bilseydim ölümüm pahasına olsa Said Elçi’yi oradan kurtarırdım.”

70’li yaşlarda ve bir delikanlı çevikliğine sahip olan, halen Barzani’nin peşmergeliğini yapan Hasenê Seyro bu sözleri söylerken gözlerinde şimşekler çakıyordu.

1959’da 49’lar Davası’nda, İstanbul Harbiye Kışlasında Dr. Şivan’la başlayan ve 1968 Antalya Mahkemesi’nde yaptığı ateşli savunmalarda, mahkeme başkanını dahi etkileyen duruşuyla Şivan’ın “Ağabey sen bizim onurumuz ve şerefimizsin” tezahüratına mazhar olan yol arkadaşlığı, 1 Haziran1971 günü onbinlerce şehidin kanıyla sulanarak bir nebze de olsa özgürleşen Güney Kurdistan toprakları’nda yani Barzani’nin egemenlik bölgesinde, Dr Şivan tarafından bitiriliyordu.

Bu vahim sonuç, hiç şüphesiz ki son dakikaya kadar bile Said Elçi’nin aklının ucundan geçmemişti. Daha önce Zaxo’da yerleşmiş bulunan Mele Mıhemede Palu, Said Elçi’yi, Şivanı’ın yanına gitmemesi için uyarır. Hatta ona “Şivan seni öldürecek, oraya gitme” der. Said Elçi de buna gülerek “Mele Mıhemed, sen nasıl öyle bir şey düşünürsün” der.

Eshed Hoşevi’nin karargâhında bulunan Dr. Şivan ve arkadaşları ön soruşturmaları yapıldıktan sonra, Doktor Şivan, Çeko( Hikmet Buluttekin), Brûsk(Hasan Yıkılmış) tevkif edilir. Şivan’ın diğer arkadaşları serbest bırakılır. Tutuklular Gılala’daki Rayed hapishanesine gönderilirler. 15 Temmuz 1971 de başlayan tutukluluk süreci 26 Kasım 1971’de Şivan, Çeko ve Brusk’in idam edilmesiyle sonuçlandı. Olay Irak KDP’nin egemenlik bölgesinde meydana geldiği için TKDP’nin önerisiyle IKDP’nin oluşturduğu devrim mahkemesi tarafından soruşturuldu. Mahkeme sonucunda bunların işlediği suç sabit görüldüğü için idam kararı verildi ve 26 Kasım 1971’de idam edildiler.

Bu olay, Kuzey Kurdistan siyasi mücadelesi içinde 20. yüzyıl boyunca meydana gelmiş en trajedik olay olup, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan ulusal demokratik örgütlenmeler içinde meydana gelmiş siyasi komplocu temele dayanan ilk olaydır. Söz konusu olay hariç, 20. yüzyıl boyunca Kürt siyasi harekatı ve kadroları içinde komplocu-tasfiyeci yöntemlerle birbirlerini fiziki olarak yok etme anlayışı görülmemiştir. Bu da, yazımızın girişinde belirlediğimiz gibi, 1938 kırılma noktasından sonra Türk egemen devletinin ırkçı-asimilasyoncu politikalarının sonucu olarak, 1960’ların ortalarından itibaren İttihat Terakkici Kemalist, Türk sol hareketinin etkisi altında gelişen yeni Kürt jenerasyonunun, yurtsever-demokratik Kürt hareketi içindeki ilk olumsuz yansımasıdır. Bu olay Kürt Ulusal Hareketi üzerinde o kadar etkili oldu ki 37 yıl aradan geçmesine rağmen halen tartışılmakta, Kürt toplumu ve siyasal grupları üzerinde yaratığı olumsuz etkileri ve yol açtığı yanlış yöntemler halen değişik gruplar içerisinde ve değişik biçimlerde devam etmektedir.

Bu trajik olaydan sonra, Dr. Şivan’ın arkadaşları hiç vakit kaybetmeden bir resmi politika oluşturdular ve her iki Said’in de Barzani’ler tarafından katledildiğini kitlelere yaymaya başladılar. Bu resmi politikalarını inandırıcı kılabilmek için İsrail-ABD-Türkiye denkleminde komplo teorileri geliştirmeye başladılar. Onların resmi görüşlerine göre Barzani-ABD ve Türkiye’nin dayatmalarına boyun eğerek her iki Said’i çeşitli vesilelerle ortadan kaldırmıştır. Bu resmi görüş, Kurdistan’da cepheleşmeye ve büyük tahribatlara yol açtı. O günün ideolojik perspektifi ile vicdani bir muhasebe yapıp objektif-gerçekçi bir değerlendirme yapmaları çok zordu. Çünkü her şey merkeze alınan ideolojik prensiplerle açıklanıyordu.1990’da SSCB’de Perestroyka ve Glasnost hareketleri sonucu SSCB’nin dağılmasından sonra 1991’de Medya Güneşi adlı dergide Partiya Pêşeng ê Karkerên Kurdistan (Kurdistan Öncü İşçi Partisi)’nin genel sekreteri Serhad Dicle ismiyle 23 sayfalık Perestroyka ve Glasnost değerlendirilmesi yapıldı. Bu değerlendirmenin son sayfasında Serhad Dicle, “Bu geldiğimiz noktada artık Dr. Şivan’ın Said Elçi’yi öldürmediğini iddia edemeyiz ama keşke kısasa kısas olmasaydı.” Serhad Dicle’yi ve Genel Sekreteri olduğu PPKK’yi bir anlamda Şivan’ın siyasi mirasçısı olarak değerlendirdiğimizde 20 yıl sonra da olsa böyle bir çizgiye gelmesi anlamlıydı. Çünkü 20 yıldır süren resmi politika en önemli ağızdan dumure ediliyordu.

War dergisi son yıllarda bu olayı araştıran bir dosya önüne koydu. Said Elçi ve Dr. Şivan olayını yakından bilen arkadaşlarına ulaşarak bu trajedik olayla ilgili olarak Kürt kamuoyunu aydınlatmak için çağrıda bulundu. Said Elçi’nin yakın arkadaşlarından Derwêşê Sado, Şerafettin Elçi ve Şakir Epözdemir çağrıya olumlu cevap vererek bildiklerini War dergisine yazdılar. Böylece tarihsel bir sorumluluk ve görevi yerine getirerek, bu olayın aydınlanması için önemli derecede ışık tuttular. Dr. Şivan’ın yakın arkadaşları ve olayın içyüzünü yakından bilen Soro (Nazmi Balkaş), Faki Hüseyin Sağnıç ve Ömer Çetin War dergisinin bu çağrısına “önce Said Elçi’nin arkadaşları cevap versin, ondan sonra biz de yazacağız” dediler. Said Elçi’nin arkadaşlarının yazmalarına rağmen, Şivan grubundan hiçbirinden olayla ilgili açıklama mahiyetinde bir cevap gelmedi. Bir süre sonra Soro ve Hüseyin Sağnıç bu dünyaya veda edip hakkın rahmetine kavuştular. Bu sırları da kendileriyle götürdüler. Med TV.’deki bir programda Faki Hüseyin Sağnıç’ı dinlerken doğrusu ben de şaşırmıştım. Faki Hüseyin, o dönemi anlatırken kendisini ve Doktor Şivan’ı ilerici, Said Elçi ve arkadaşlarını gerici olarak nitelendiriyordu. Oysa bütün gelişmelerde Faki Hüseyin, Said Elçi’nin yanında duruyordu. Said elçi ile Dr. Şivan’ın ilişkileri de Faki Hüseyin üzerinden yapılıyordu. Yukarıda bir bölümde anlattığım gibi, güneye Doktor Şivan’a yapılan ilk ziyareti de Faki ile Said beraber yapmışlardı. Faki Hüseyin’in Med TV.’deki konuşmasında kendisini Şivan’ın arkadaşı olarak nitelemesi, aslında o günün komplosunun bir parçasını ele veriyordu.(Faki Hüseyin Sağnıç, TKDP’nin 1968 Antalya Davası’nın tutuksuz yargılanan sanıklarından biriydi.) olayın en önemli tanığıdır.

Bu yazıda bugüne kadar hiçbir yerde değinilmeyen bir ayrıntıyı da aydınlatmak istiyorum. Jir kod isimli Kemal Kaçmaz, Musa Anter’in referansıyla Dr. Şivan’ın kampına gönderilir. Kampta arşiv bölümünde görevlendirilir. Aynı zamanda bu kişi Musa Anter’in yakın akrabasıdır. Olaydan sonra kamp dağılır, kamptakiler bir şekilde Türkiye’ye dönerler. Jir kod isimli Kemal Kaçmaz, Diyarbakır’daki sıkıyönetim mahkemesine gelir. O dönem Dr. Şivan’ın kampında bulunan ve Diyarbakır sıkıyönetim mahkemesince tutuklanan kadrolar üzerinde mahkeme nezdinde tek tek ifade verir. Böylece bunun oraya sızmış bir MİT ajanı olduğu ortaya çıkar. Her nedense Şivan’ın eski arkadaşları yazdıkları yazılarda CIA-MİT-MOSSAD ve Barzani eksenli o kadar komplo teorisi ve senaryo üretirken, Jir konusunda bir tek kelime yazmamaktadırlar. Doğrusu bu da düşündürücüdür. Son yıllarda Jir, Med TV.’deki bir programa farklı bir isimle katılmış olup, o dönem Jir ile beraber Şivan’ın kampında bulunan kişiler tarafından teşhis edilmiştir. Jir’in Avrupa’daki PKK kurumları içinde önemli bir mevkide olduğu Kürt siyasi gözlemcileri tarafından iddia edilmektedir.

SAID ELÇI-DR. ŞIVAN OLAYININ KURDISTAN YURTSEVER DEMOKRATIK

HAREKETI ÜZERINDEKI OLUMSUZ ETKILERI VE ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER

Olayın sağlıklı değerlendirilebilmesi için o günün politik konjonktürünün iyi bir analizini yapmak gerekir. II. dünya Savaşı’ndan zaferle çıkan SSCB(müttefikleri ABD ve İngiltere ile beraber) başta Doğu Avrupa olmak üzere siyasi nüfuzunu dünyanın bir çok yerinde geliştirmiş ve ABD ile her alanda rekabet edebilecek bir konuma gelmişti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya adeta bu iki süper devlet arasında Doğu Bloğu (SSCB ve müttefikleri) ve Batı Bloğu (ABD ve müttefikleri) olmak üzere ikiye bölünmüştü. 1949’da Mao’nun önderliğindeki Çin Komünist Partisi de devrimi gerçekleştirince, Asya’nın doğusundaki bu dev ülke de Marksistlerin egemenliğine girmiştir. 1960’ların başlarından itibaren bir taraftan Vietnam savaşı, diğer taraftan Latin Amerika’da Che Guavera, Fidel Castro önderliğinde gelişen silahlı gerilla mücadelesi, Afrika‘nın birçok ülkesindeki diğer ulusal kurtuluş mücadeleri, Avrupa’daki 68 gençlik hareketleri, Ortadoğu’da FKÖ( Filistin Kurtuluş Örgütü)nün sürdürdüğü mücadele sosyalizmin lehinde(lehinde mi aleyhinde mi) güçlü bir rüzgar estirmekte ve bu rüzgar Kürt gençliğini ve aydınlarını da doğrudan etkilemekteydi.1960’ların ortalarında itibaren ortaya çıkmaya başlayan solcu Kürt jenerasyonu, bu büyük rüzgardan ivme kazanmaktadır. 1975 yılında Barzani önderliğinde uzun erimli savaşlardan sonra elde edilen kazanımların yenilgiye uğraması, yurtsever demokratik Kürt milli hareketinde bir kırılma noktası daha oluşturmuş, solcu Kürt jenerasyonun eli bundan sonra daha da güçlenmiştir. Barzani, Said Elçi misyonu yani ulusalcı çizgi adeta günah keçisi haline getirilmiştir. 26 Mayıs 1976 Devrim Hareketi ile peşmergelerin Irak Baas yönetimine karşı başlattığı amansız bir mücadele sürdürmesine rağmen, ülkemizin güney parçasındaki bu mücadele görmezden gelinmiştir. SSCB’nin müttefiki olan Saddam Hüseyin, Sovyetlere ait MİG-21 uçakları ile güney Kurdistan halkını Napalm bombaları ile vahşice katlederken bu ucube solcu jenerasyon parça-bütün safsataları ile olayı değerlendirerek Barzani karşıtı bir tutum içine girebilmişlerdir. Böylece Kuzey Kurdistan’da Vietnam, Filistin ve Latin Amerika devrimlerine büyük bir hayranlık edebiyatı ve kültürü gelişmiştir. Dört odalı evimizin bir odasındaki çok önemli gelişmelere karşı kör ve sağır bir tavır takınılmıştır.

Said Elçi’nin ölümünden sonra biri 1973’te, diğeri de 1975’te olmak üzere TKDP iki kongresi yapılmış, bu kongreler sonucu önemli mesafeler kaydedilmiştir. Ne var ki Barzani Hareketi’nin 1975’teki yenilgisi TKDP’yi de olumsuz etkilemiş, yukarıda izah ettiğimiz politik konjonktürün de etkisiyle sosyalizm rüzgârı TKDP kadrolarını da cezp ederek, kendi çekim alanına almıştır. TKDP’nin içinde 1975 Kongresi’nde boy vermeye başlayan iç çekişme, 1977 Gongresi’ne gelindiğinde doruğa ulaşmıştır. Kendilerini sosyalist devrimci olarak tanımlayan grup; Said Elçi, Faik Bucak jenerasyonunu partiden tasfiyeye yönelmiştir. TKDP’nin isminin artık gericiliği ve ilkelliği çağrıştırdığı gerekçesiyle kullanmamayı öngörüp, 1977 Kongresi’nde Kurdistan Ulusal Kurtuluşçuları(KUK) ismiyle politik arenaya çıkmaya başlamışlardır. Bu tasfiye anlayışları bununla da kalmayarak TKDP’nin lider bazı kadrolarına silahlı suikast düzenlemişlerdir. Bu suikastların sonucunda Silopi’de Ramazanê Haşim ve oğlu Sadun öldürülmüştür. Doktor Siraç Bilgin de Diyarbakır’da şehir merkezinde silahlı saldırıya uğramış, vücudunun değişik yerlerine dört kurşun isabet etmesine rağmen olaydan yaralı olarak kurtulmuştur. Böylelikle 20. yüzyılın başından beri Kürt siyasal örgütlenmeleri içinde bir ilk olan Dr. Şivan’ın Said Elçi’yi öldürmesi, kötü bir gelenek olarak KUK’çulara da sirayet etmiştir.

Bu dönemdeki önemli siyasi cinayetlerden biri de, DENGÊ KAWA örgütünün lideri Ferit Uzun’un öldürülmesi olayıdır. Bu olay 22 Kasım 1978 günü meydana gelmiş, ancak yıllar sonra bu suikastın de PKK tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştır. Kısacası 1971’de Said Elçi’nin öldürülmesi ile başlayan ve tıpatıp İttihat-Terakki geleneğini andıran bu darbeci tasfiyeci anlayış sonucu öldürülen Kürt yurtseverlerinin sayısı12 Eylül 1980’e gelindiğinde, yüzlerle ifade edilen bir sayıya ulaşmıştır. 1977 KUK Kongresi’nden sonra Faik Bucak, Said Elçi jenerasyonunun temsilcileri TKDP’yi yeniden toparlamaya çalışmışlardır. Ancak 12 Eylül 1980 Faşist Askeri darbesi, tüm örgütlerin olduğu gibi TKDP’nin de önünü keserek yönetici ve üyelerini kapsayan büyük bir operasyonla faşist rejimin işkencehanelerinden geçirilmişlerdir.1984 ve 1985’te ayrı ayrı iki operasyonla yine geniş tutuklamalar yapılmıştır.1988’de yeniden toparlanmaya gidilmiş, bu toparlanma 1991’de yapılan 4. Kongre ile sonuçlanmıştır.

TKDP’nin 4. Kongresi SSCB’nin yıkıldığı, dünyada yeni dengelerin oluştuğu iki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu bir dünyaya geçildiği stratejik bir döneme rastlar. I. Körfez Savaşı sonuçlanmış, ABD’nin önderliğindeki koalisyon güçlerinin müdahalesi ile Irak Baas yönetiminin kolu kanadı kırılmıştır. Uzun erimli bir gerilla mücadelesi deneyimi olan IKDP, YNK ve diğer güneyli Kürt örgütlerin 1987’de oluşturdukları Kurdistani Cephe’nin müdahalesi ile Güney Kurdistan’ın büyük bölümü işgalci Arap BAAS rejiminden kurtarılmış ve söz konusu bölgeler Federe Kurdistan Hükümeti yönetimine geçmiştir.

Bu yeni konjonktür bütün Kürt örgütlerini derinden etkilemektedir. Bu gelişmelerin sonucunda ALA RIZGARÎ platformu, RIZGARİ’den ayrılan bir grup ve BERGEH’nin oluşturduğu SÊQOLÎ platformu ile TKDP arasında birlik görüşmeleri başlar. 1992’de yapılan bir kongreyle birlik sağlanır. Ancak bir süre sonra başlayan görüş ayrılıkları kısır döngü ve iç çekişmeleri beraberinde getirir. 1991’den itibaren oluşan yeni konjonktürün altın tepsi üzerinde sunduğu fırsatlar değerlendirilemez. Daha sonra PDK-BAKUR olarak ismini değiştiren ve faaliyetlerine devam etmeye çalışan bu parti, halen kısır döngü ve iç çekişmelerle bu tarihsel süreci heba etmektedir.

Dr. Şivan’ın siyasi mirasçılarına gelince, onların da süreç içindeki konumları TKDP’den pek farklı olmamıştır. Şivan’ın ölümünden sonra PKK isimli illegal bir örgüt kurmuşlar, legalitede de DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Derneği)çatısı altında Kurdistan’ın birçok il ve ilçesinde örgütlenmişler. Bu örgütlenmelerle gençlik ve bürokrasi içinde önemli mevziler elde etmişlerdir. Ne var ki Abdullah Öcalan 1978’de Fis köyünde gerçekleştirdiği kongreden sonra kendi PKK’sini ilan edince, Şivancıların daha önce oluşturdukları fakat kamuoyunca pek bilinmeyen PKK ile Apo’nun PKK’si arasında sıkıntı başlar. Bundan sonra Şivancılar, kendi partilerinin ismini PPKK olarak değiştirirler.12 Eylül öncesi ve sonrası tüm olumsuzluklardan onlarda nasiplerini alır. Süreç içinde çeşitli evrelerden geçerek istenilen istikrarı onlar da bir türlü sağlayamamıştır.

Bugün geldikleri nokta, TKDP’nin devamı olan PDK-Bakur’dan pek farklı bir konum değildir.

Bütün bu sıkıntıları ve olumsuzlukları aşmanın yolu, son otuz kırk yılda siyasi motivasyonumuzu dumura uğratan komplocu-tasfiyeci anlayış ve kültürü reddetmekten geçer. Gelinen aşamada, Kürtlerin birbirine tahammül eden çoğulcu, demokratik bir anlayışa herkesten çok ihtiyacı vardır. Ancak böyle bir kültür ve anlayışla önümüzdeki engeller aşılabilir.

Mehmet KONUK 23 Temmuz 08/Amed

Yüksek Seçim Kurulu, Adayları İstifaya Çağırdı


th (3)Yüksek Seçim Kurulu (YSK), yerel seçimlerde aday olacak amu görevlilerine istifa çağrısı yaptı. Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) konuya ilişkin kararı Resmi Gazete’de yayımlandı.

Yerel seçimlerde aday olabilmek için kamu görevlileri, siyasi parti il, ilçe ve belde yöneticileri, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensupları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, sendikalar, kamu bankaları, üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının, katıldıkları teşebbüs ya da ortaklıkların yönetim ve araştırma kurullarında görev alanların 1 Aralık 2013 Pazar günü saat 17’00′ye kadar görevlerinden ayrılma isteğinde bulunmaları gerekiyor.

Mahalli idareler seçimlerinin 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacağı işaret edilen kararda, seçimlerde aday olabilmek için yasa gereği çekilmesi ya da görevlerinden ayrılması gerekenlerin çekilme ya da görevlerinden ayrılma isteğinde bulunma tarihlerinin belirlenmesi için yapılan çalışmaların tamamlandığı açıklandı .

Kararda, Anayasanın 76. maddesinde, hakim ve savcılar, yüksek yargı mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ve TSK mensuplarının görevlerinden çekilmedikçe aday olamayacaklarının ve milletvekili seçilemeyeceklerinin hükme bağlandığı anımsatıldı.

2972 sayılı Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Yasa’un 17. maddesine göre, milletvekilleri, belediye başkanları, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri ile muhtarların mahalli idareler seçimlerinde adaylıklarını koyabilmeleri için görevlerinden istifa etmek zorunda olmadıkları işaret edilen kararda, kamu görevlileri, siyasi parti il, ilçe ve belde yöneticileri, TSK mensubu subay ve astsubaylar ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs ya da ortaklıkların yönetim ve araştırma kurullarında görev alanların adaylığı konusunda bir hükme yer verilmediği anlatıldı.

Bu vaziyette kamu görevlilerinin, siyasi parti il, ilçe ve belde yöneticilerinin, subay ve astsubaylar ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs ya da ortaklıkların yönetim ve araştırma kurullarında görev alanların adaylığı konusunda 2972 sayılı Yasa’un 36. maddesiyle atıf yapılan 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 18, 19 ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 40. maddelerinin uygulanması gerektiği belirtildi.

” Seçim tarihinden 1 ay önce”

Kararda, 2839 sayılı Yasa’un “Adaylık için görevden çekilmesi gerekenler” başlıklı 5980 sayılı Yasa ile değişik 18. maddesi uyarınca 30 Mart 2014 tarihinde yapılacak mahalli idareler seçimlerinde aday olabilmek için kamu görevlileri, siyasi parti il, ilçe ve belde yöneticileri, subay ve astsubaylar ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs ya da ortaklıkların yönetim ve araştırma kurullarında görev alanların seçimin başlangıç tarihinden bir ay önce görevlerinden ayrılma isteğinde bulunmaları gerektiği sonucuna varıldığı açıklandı .

2839 sayılı Yasa’un 18. maddesinde, görevden ayrılması gerekenlerle ilgili genel kurala yer verildiği, mahalli idareler seçimlerine katılacaklar açısından istisnaların 2972 sayılı Yasa’un 17. maddesinde sayıldığı işaret edilen kararda, “İstisna hükmünde kendilerine yer verilmediğinden görev yaptıkları yerden aday adayı olmak isteyen siyasi partilerin il, ilçe ve belde teşkilatlarının yönetim kurulu başkan ve üyelerinin de istifa etmeleri gerekmektedir” denildi.

Aynı yasa maddesinde, istifa ya da emeklilik suretiyle ayrılma aralarında fark aranmadan, “görevden ayrılma” biçiminde kapsayıcı bir ifade kullanıldığı ifade edilen kararda, söz konusu görevlerde çalışanların yerel seçimlerde aday olabilmeleri için ,istifa ya da emeklilik dilekçelerini öngörülen sürede vermeleri gerektiği, aksi halde, aday olmalarına kanunen imkan bulunmadığı vurgulandı.

Kararda, şunlar kaydedildi:

“Aday olmak isteyen, hakim ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeleri, kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, TSK mensupları (subay ve astsubaylar), siyasi partilerin il, ilçe ve belde yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, sendikalar, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs ya da ortaklıkların yönetim ve araştırma kurullarında görev alanların en geç 1 Aralık 2013 Pazar günü saat 17.00′ye kadar 2839 sayılı Yasa’un 18. maddesi uyarınca görevlerinden ayrılma isteğinde bulunmaları gerektiğine karar verildi.

Ayrıca şunlar için aynı Yasa’un 19. maddesinde yer alan görevden ayrılmaya ilişkin hükümlerin uygulanması, kamu görevlilerinden emeklilik dilekçesi verip aday olacakların en geç 1 Aralık 2013 Pazar tarihinden olabilitesi yüksek olmak üzere emeklilik talebini vurgulayan dilekçelerini en geç 1 Aralık 2013 Pazar günü saat 17.00′ye kadar vermeleri gerektiği kararlaştırıldı.

Görev yaptıkları yerden aday olmak isteyen siyasi partilerin il, ilçe ve belde yönetim kurulu başkan ve üyelerinin de en geç 1 Aralık 2013 Pazar günü saat 17.00′ye kadar istifa etmeleri gerektiğine ve istifa etmelerine ilişkin esas ve usullerin 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 40. maddesi uyarınca belirlenmesine karar verildi. ”

Nelson Mandela hayatını kaybetti


b_haber_55dc58fbfa97494eb6761a1b0baa1932Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacob Zuma, eski cumhurbaşkanı Nelson Mandela’nın hayatını kaybettiğini açıkladı. Güney Afrika’nın Efsane lideri 95 yaşındaydı. Mandela’nın ölümünü saat 22.45 te Devlet Başkanı Jacob Zuma ‘Halkımız babasını kaybetti’ sözüyle açıklarken ulusal Yas ilan edildiğini belirtti.

Haziran ayında Güney Afrika’nın Pretoria kentinde hastaneye kaldırılan Mandela 3 ay hastanede kaldıktan sonra Eylül ayında Johannesburg kentindeki evine götürülmüştü. Dün gece yeniden durumu kritikleşen Mandela’nın eşi Graça Machel, iki kızı, torunu ile eski eşi ve mücadele arkadaşı Winnie Mandela gözlerini kapayıncaya kadar başında bekledi.

Mandela: Yaşayan efsane

Nelson Mandela’nın hayatı, çağımızın en sıradışı ve en etkileyici öykülerinden biri ve tanıklığıdır. Dünyanın en saygı duyulan devlet adamlarından biri olan Mandela, Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına dayalı rejimi (apartheid) yıkarak yerine tüm ırkların eşit şekilde temsil edildiği bir demokrasi getirmek için verilen mücadeleye önderlik etti. 27 yıl hapis yattıktan sonra Güney Afrika’nın seçimle iktidara gelen ilk siyah başkanı oldu, dünyanın çatışma yaşayan başka bölgelerine barış getirilmesine öncülük etti. 1993 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Mandela’nın çekici kişiliği, alçak gönüllüğünden gelen mizah gücü ve maruz kaldığı şiddete rağmen kin ve kırgınlık taşımaması, niçin tüm dünyanın hayranlık duyduğu bir lider olduğunu da açıklıyor şüphesiz.

1999 yılında başkanlık görevinden çekilen Mandela, o tarihten sonra Güney Afrika’nın en üst düzey elçisi olarak görev yaptı, HIV/Aids’e karşı kampanyalarda yer aldı, ayrıca ülkesinin 2010 Dünya Futbol Kupası’na ev sahipliği hakkını kazanması için de özel çaba sarfetti.
2001 yılında prostat kanseri teşhisi konulsa da faaliyetlerine ara vermedi, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde, Burundi’de ve diğer Afrika ülkelerinde barış müzakerelerinde yer aldı.

Mandela, 2004’te 85 yaşındayken, ailesine ve dostlarına daha fazla zaman ayırabilmek için faal kamu yaşamından çekildiğini açıkladı.
’Hapiste, zamanla yüz yüze gelirsiniz. Hayatta bundan daha korkutucu bir şey yoktur.’

’Madiba’nın yaşamı

BBC’nin hazırladığı portreye göre Nelson Mandela, 1918 yılında, Güney Afrika’nın Doğu Cape eyaletinde küçük bir köyde doğdu. Dedesi Thembu aşiretinin kralı, babası ise kabile şefiydi. Güney Afrika’da aşirette çağrıldığı takma adla ’Madiba’ diye bilinir.

Rolihlahla Dalibhunga adıyla doğdu; ancak öğretmeni kendisine, İngilizce ’Nelson’ ismini verdi. Annesi Hristiyan Metodist mezhebine bağlı olduğundan, Metodist yatılı okullarda okuduktan sonra Güney Afrika’da siyahların öğrenim görebildiği tek üniversitede hukuk eğitimi gördü. Yerli halkın beyazlara karşı hak mücadelesini savunan Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) ilk kez 25 yaşındayken ve eylemci olarak 1943 senesinde katıldı. Daha sonra ANC Gençlik Kolu’nu kurdu ve başkanlığını üstlendi.

İlk eşi Evelyn Mase ile 1944 yılında evlendi, üç çocuk sahibi olan çift 1957 yılında boşandı. Öğrenimini tamamladıktan sonra ilk avukatlık bürosunu, ortağı Oliver Tambo ile beraber 1952 yılında Johannesburg’da açtı. 1950’li yıllara gelindiğinde ırk ayrımcılığı etkisini göstermeye başlamıştı. Nelson Mandela, Afrika Ulusal Kongresi’nde etkin rol almaya başladı. Daha militanca bir örgütlenmeyi savunan Mandela, defalarca tutuklandı, siyasi faaliyetlerde bulunması yasaklandı.

Beyazların ve siyahların beraber yaşadığı bir Güney Afrika hayalini paylaşan Güney Afrikalı komünist beyazlarla yakınlaştı. Mandela ve Tambo, birlikte, siyah çoğunluğu baskı altında tutan, beyazların kurduğu Ulusal Parti’nin uygulamaya başladığı ırk ayrımcılığı (apartheid) sistemine karşı kampanya yürüttüler. Mandela, 1956 yılında 155 eylemciyle beraber en ağır düzeyde vatana ihanetle suçlandı ama hakkındaki suçlamalar, dört yıl süren duruşmaların ardından düşürüldü. Irk ayrımcılığına karşı direniş, her geçen gün büyüdü; özellikle de siyahların nerede yaşayıp nerede çalışacaklarını sınırlayan yasalara karşı tepkiler güçlendi.

Mandela, 1958 yılında Winnie Madikizela’yla evlendi, ancak ANC’nin 1960 senesinde yasa dışı ilan edilmesiyle, diğer parti üyeleriyle beraber saklanmak zorunda kaldı. Irk ayrımcılığı giderek daha fazla hissedilmeye başlandı; 1960 senesinde 69 siyahın polis tarafından öldürüldüğü Sharpeville katliamı, bir dönüm noktası oldu.

Ömür boyu hapis cezası

Bu olay, barışçı direnişin de sonunu getirdi. O sırada ANC’nin başkan yardımcısı olan Mandela, ordu ve hükümet hedeflerine karşı silahlı mücadele başlattı, ANC’nin silahlı kanadını kurdu. Bir süre sonra hükümeti devirmeye ve halkı kışkırtmaya çalışmakla suçlanarak tutuklandı ve hapse atıldı. Mandela, Afrika Ulusal Konseyi’nin on üyesinin ırk ayrımı güden rejimi yıkmak amacıyla yaptıkları eylemlerden dolayı yargılandıkları meşhur Rivonia davası sırasında, kendi savunmasını yaparken, demokrasi, özgürlük ve eşitlik konusundaki görüşlerini şu sözlerle dile getirecekti: ’Ben, tüm insanların uyum ve eşit fırsatlara sahip şekilde beraberce yaşadığı, demokratik ve özgür bir toplum idealini benimsedim. Bu, uğrunda yaşamak ve ulaşmak istediğim bir idealdir. Ama gerektiğinde bunun uğrunda ölürüm de.’ Nelson Mandela, 1964 yılının kışında, 46 yaşındayken ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

1982 yılında Pollsmoor Hapishanesine nakledilinceye dek, Cape Town’ın açıklarındaki Robben (Fok) adasında tam 18 yıl yaşadı. Mandela ve diğer ANC liderleri ya hapiste ya da sürgündeyken, Güney Afrika’da direniş son bulmadı; yüzlerce insan öldürüldü, binlerce kişi yaralandı. Ancak Mandela, hapiste olmasına rağmen direnişin sembolü olarak öne çıktı. Hapsedildiği Robben Adası, adeta bir eğitim merkezi oldu. Mandela mahkumların oluşturduğu politik eğitim sınıflarının başında yer alıyordu. Bu arada sürgünde olan eski ortağı Tambo, 1980 yılında Mandela’nın serbest bırakılması için uluslararası bir kampanya başlatmıştı.

Uluslararası toplum Güney Afrika’da ırk ayrımcılığı güden rejime karşı ilk kez 1967 yılında yaptırım uyguladı. Baskılar 1990 yılında sonuç verdi, Güney Afrika hükümeti, sonuçta işbirliği yapabileceği tek siyah liderin Nelson Mandela olduğunu idrak etti. Dönemin Güney Afrika devlet başkanı FW de Klerk, ANC’ye konan siyaset yasağını kaldırdı, Mandela serbest bırakıldı ve Güney Afrika’da tüm ırkları temsil eden bir demokrasi kurulması için görüşmeler başladı.

Mandela ve ANC liderleri, silahlı mücadeleyi askıya aldıklarını açıkladı. O dönemde Mandela, 1992 yılında adam kaçırma ve ikinci derece fiili saldırıda bulunmakla suçlanan ikinci eşi Winnie’den boşandı. 1993 yılının Aralık ayında Mandela ve de Klerk, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Bundan beş ay sonra Güney Afrika tarihinde ilk kez tüm ırklardan adayların katıldığı demokratik seçimler düzenlendi ve Mandela ezici çoğunlukla cumhurbaşkanlığına seçildi. Nelson Mandela’yı özel kılan, birçoklarının kendisini ayrı bir yerde görmesine yol açan yanı, ırk ayrımı güden eski yönetime karşı kırgın, buruk ifadeler kullanmamasıydı.

Mandela, BBC’ye verdiği bir mülakatta böylesi bir bağışlayıcı tutuma nasıl vakıf olduğunu şu sözlerle anlatıyordu. ’Eğer onları affetmezsek, kırgınlık ve intikam duyguları hep var olacaktır. Biz ise, geçmişi unutalım, şimdiye ve geleceğe bakalım ama geçmişte yaşanan acımasızlıkların da bir daha yaşanmasına asla izin vermeyelim, diyoruz.’

Son yıllar

Nelson Mandela’nın cumhurbaşkanlığı döneminde en büyük sorun, yoksullar için konut yetersizliği ve büyük şehirlerde yaygın olan gecekondu mahalleleriyle baş edilememesiydi. Mandela, 80. doğum gününde Graca Machel’le üçüncü evliliğini yaptı. Hükümet işlerinde sorumluluğu yardımcısı Thabo Mbeki’ye bırakırken, kendisi daha sembolik roller üstlenmeye başladı; uluslararası ortamda Güney Afrika’nın yeni imajının inşasına ağırlık verdi. Bu bağlamda ülkedeki çokuluslu dev şirketleri, yatırımlarını sürdürmeye ikna etti. 89. doğum gününde dünyanın en zor sorunlarının çözümünde danışmanlık yapacak ’Akil Adamlar’ grubunu oluşturdu.

Son yıllardaki belki de en dikkate değer kampanyası, oğlu Makgatho’nun 1995’te ölümünden sonra oldu. Mandela, AIDS salgını konusundaki tabuların hala hakim olduğu ülkede oğlunun AIDS’den öldüğünü açıkladı ve Güney Afrikalıları AIDS’in ’normal bir hastalık olduğunu kabullenmeye, bu hastalığı konuşabilmeye’ çağırdı. Nelson Mandela son olarak 2010 Dünya Kupası’nın kapanışında halkıyla buluştu.
2011 Ocak’ında ciddi bir göğüs enfeksiyonu geçiren Mandela, bir yıl sonra da karın bölgesindeki rahatsızlıkla bağlantılı olarak kontrolden geçmişti.

2012’nin sonlarında yine hastaneye kaldırıldı Mandela ve safra kesesi ameliyatı olduğu açıklandı. Mandela, zamanının hemen tamamını doğduğu yerin yakınlarındaki Qunu köyünde geçiriyordu. Mandela’nın vücutça zayıf olmasına, belleğinin de zayıflamasına karşın, ziyaretçileri kendisini çok keyifli bir havada bulduklarını anlatıyorlardı.

We are mourning for , President Nelson Mandela – Grief and Shock –


Grief and Shock it-always-seems-impossible
I felt deep emotion and grief when I learnt of the death of my friend and comrade President Nelson Mandela today. I am thinking of his family and friends in these hours full of mourning, and I am sending my condolences. They are not few who are mourning for him. The party ANC has lost one of their founders, a brave comrade and adviser full of solidarity. Südafrika has lost a great participant in shaping the presence as it is. Südafrika has lost a committed striver for the project of political, social, and economic agreement among the African countries. Also social justice has lost a strong fighter.
Presidetn Nelson Mandela decisively formed the (ANC) party of Democratic Socialism. He belonged to those who fervently strove for the new LEFT and who tried to make it coalesce. He led the party ANC and gave shape to it. He was a fighter struggling for a united and strong left wing socialist party in the reunited Südafrika and all over Africa’s. His political heritage reminds me of the efforts to be made by me.
We are mourning for one of us. We are mourning for a human of a highly impeccable character showing great tolerance, deep empathy, a subtle, deep sense of humor, and great modesty. We are mourning for , President Nelson Mandela

von PD Dr Dr Ümit Yazıcıoğlu

Luto y Emoción
Con gran emoción y luto profundo sepa hoy del fallecimineto de mi amigo y camarada Präsident Nelson Rolihlahla Mandela. En estas horas de luto estoy pensando en su familia, sus amigas y amigos dándo el pésame. Hay muchos que están de luto por el fallecimiento de Präsident Nelson Rolihlahla Mandela. La partida ANC ha perdido uno de sus fundadores, un camarada y consejero luchador y solidario. Südafrika ha perdido un gran cocreador de la época. Afrika ha perdido un luchador que se dedicó a la union política, social y económica de este continente. La justicia social ha perdido un luchador fuerte.
Präsident Nelson Rolihlahla Mandela creaba decisivamente (ANC )la partida del socialismo democrático. El era uno de estos que lucharon apasionadamente por la nueva IZQUIERDA aspirando a su amalgamación. Guiaba y creaba la partida ANC. El era un campeón y luchador por una partida fuerte socialista-izquierda de Südafrika reunida y toda la Afrika. Su herencia política me hace recordar de que yo emplee todos mis esfuerzos.
Estamos de luto por el fallecimiento de uno de nosotros. Estamos de luto por el fallecimiento de un ser humano que tenía un carácter honestísimo con gran tolerancia, simpatía profunda, un carácter jovial con una vena humorística profunda, y con gran modestia.
Estamos de luto por el fallecimiento de Präsident Nelson Rolihlahla Mandela.

von PD Dr Dr Ümit Yazıcıoğlu

Trauer und Bestürzung
Mit großer Bestürzung und tiefer Trauer habe ich heute vom Tod meines Freundes und Genossen Präsident Nelson Rolihlahla Mandela erfahren. Meine Gedanken und meine Anteilnahme sind in diesen Stunden bei seiner Familie und seinen Freundinnen und Freunden. Es sind viele, die um Nelson Mandela trauern. Die ANC verliert einen ihrer Gründungsvorsitzenden, einen streitbaren und solidarischen Genossen und einen Ratgeber. Südafrika verliert einen großen Mitgestalter der Gegenwart. Afrika verliert einen engagierten Kämpfer für das Projekt einer politischen, sozialen und wirtschaftlichen Einigung des Kontinents. Die soziale Gerechtigkeit verliert einen starken Streiter.

Präsident Nelson Rolihlahla Mandela hat die Partei des Demokratischen Sozialismus entscheidend geprägt. Er gehörte zu denjenigen, die leidenschaftlich für die neue ANC gekämpft und um ihr Zusammenwachsen gerungen haben. Er hat die ANC geführt und gestaltet. Er war Streiter und Kämpfer für eine einige und starke, Gesamtsüdafrika. Sein politisches Erbe ist für mich Mahnung und Ansporn.

Wir trauern um einen von uns. Wir trauern um einen Menschen mit einem höchst anständigen Charakter, mit großer Toleranz, mit tiefem Mitgefühl, mit einem tiefsinnigen Humor und mit größter Bescheidenheit. Wir trauern um Präsident Nelson Rolihlahla Mandela.

von PD. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana’nın 10.EUTCC AB, Türkiye ve Kürtler Konferansı’nda Yaptığı Konuşma


Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana’nın 10.EUTCC AB, Türkiye ve Kürtler Konferansı’nda Yaptığı Konuşma
Saygıdeğer katılımcılar,800px-Zana
Değerli Dostlar,
10.’sunu düzenlediğimiz “AB, Türkiye ve Kürtler Konferansı”na hoş geldiniz.
Öncelikle bu konuşmamı, geçen yıl Paris’te katledilen üç cesur ve ölümsüz kadına; Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’e adadığımı belirtmek isterim. Aramızdan ayrılmalarının birinci yılında onları saygı ve rahmetle anıyorum. Bu katliamın faillerinin hâlâ bulunamamış olması başta Fransa olmak üzere tüm AB ülkeleri üzerinde kara bir leke olarak durduğunun bilinmesini isterim. Bu ayıbın ortadan kaldırılması için, bir an önce katliamın arkasındaki karanlık yapı tüm şeffaflığıyla ortaya çıkarılmalı ve failleri adalete teslim edilmelidir.
Konferansın düzenlenmesi için emek sarf eden arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Onlar bu toplantıların gerçek emekçileri, onlar olmasaydı, bugün bu platformda bir araya gelemezdik.
Bu konferansımızın başlığı sizlerin de bildiği gibi, ‘Türkiye, Kürtler ve İmralı Barış Süreci.’
Yapılacak oturumlar boyunca ilgili dostlarımız belirlenen konuları derinlemesine analiz edecekler. Kürt meselesinde çözüm ihtimalinin belirdiği bu tarihi süreç ile ilgili düşüncelerimi kısaca sizinle paylaşmak istiyorum.
Değerli katılımcılar,
Türkiye’de devlet, bir asırlık ezberini nihayet bozmaya başladı. Küçük bir azınlığın Cumhuriyet’in sahibi olduğu, kalan çoğunluğun ise buna itaat etmek zorunda olduğu Türkiye fotoğrafı artık değişiyor.
Türkiye Hükümeti ile Sayın Abdullah Öcalan arasında İmralı Cezaevi’nde yürütülen barış görüşmeleri, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünde atılan en önemli adım. Bu barış görüşmelerinin hayata geçmesi için emeğini, zamanını ve hatta hayatını feda edenleri büyük minnet ile anıyorum.
İmralı Barış Sürecinin, bundan önceki barış teşebbüslerinden farkı, iki gerçek muhatabın, iki güçlü liderin bizzat bu süreci yürütmeleridir.
Türk kamuoyu üzerinde Başbakan Erdoğan’ın etkisi nasıl tartışılmaz ise, Kürt kamuoyunda da Sayın Öcalan’ın etkisi tartışmasızdır.
Pek çok uluslararası tecrübenin de gösterdiği gibi bu süreçler inişli çıkışlı ilerleyen, zahmetli süreçlerdir. Bu açıdan İmralı sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi için hep birlikte destek vermeli, tarafları gerekli adımları atmaları için cesaretlendirilmeli ve teşvik etmeliyiz.
Saygıdeğer dostlar,
Kürt meselesini konuşurken özgün, kapsamlı ve karmaşık bir konu olduğu hep hatırlanmalıdır.
Barış sürecinin başlamış olması sevindirici olmakla birlikte, çerçevesi belirlenmiş bir projenin de kamuoyu ile paylaşılması gerekir.
Çünkü Kürt tarafının taleplerinin yasal karşılığı, anayasal güvenceler, siyasal alanın özgürleştirilmesi, PKK’nin sosyal ve siyasal hayata dahil edilmesi, Öcalan’ın koşulları gibi ana başlıklarda gerçekçi adımların atılmadığı bir süreç ciddiyetini sorgular hale getirecektir.
Adil, özgür ve onurlu bir yaşam ancak bu taleplerin hayata geçirilmesi ile mümkün olur.
Bilinmesini isterim ki, Kürt meselesi, Kürtler yaşadıkları tüm alanlarda idari, siyasi ve kültürel statülerine sahip olmadan çözülemez.
Kürtlerin coğrafyalarının parçalanmasından bugüne yaklaşık yüzyıl geçti. Bu yüzyıl içerisinde Kürtler, kendi iradeleri dışında çizilen katı sınırlar içerisinde özgürlük, hak ve var olma mücadelelerini sürdürdüler, sürdürüyorlar .
Güney Kürdistan Kürtleri özgürlüklerini sağlamak için soluksuz bir altyapı hazırlığı içerisindeler.
Rojava Kürdistan’ı Kürtleri kendi özgürlükleri için mücadelelerini yükseltiyorlar.
Türkiye Kürdistan’ı Kürtleri, bu toplantının konusu olan İmralı süreci ile kalıcı barışı inşa etmeye çalışıyorlar.
İran Kürdistanı Kürtleri ise mücadelelerine zor şartlar altında devam ediyorlar. Her gün yeni idamlarla karşı karşıyalar. Bu vesile ile buradan uluslararası kamuoyuna sesleniyorum, İran’daki insan hakları ihlalleri ve anti-demokratik uygulamaların son bulması için etkin bir şekilde çaba gösterilmeli.
Kürtler dünya ile ilişki geliştirdikleri kadar birbirleri ile de ilişki içerisine girmeli. Kürtlerin bir arada, derli toplu olmaları yaşadıkları coğrafyada kalıcı barışın tesis edilmesi için hayatidir.
Kürtleri kendi aralarında çatıştırarak, onları bölmeyi amaçlayan çabalar, sadece bu coğrafyada çözümsüzlüğü derinleştirir.
Dost halklar ve halkların dostları Kürtlerin gelecekleri için farklılıklarını koruyarak, ortak paydalarda buluşmalarına katkı sunmalı ve bu doğrultuda çaba sarfetmeliler.
Ancak bu yolla, Kürtlerin demokratik mücadeleleri ile zihinlerde ve yüreklerde anlamsızlaştırdığı sınırlar ortadan kaldırılabilir ve Kürtlerin birlikte yaşadıkları komşu halklar arasında bir köprü olmaları sağlanabilir.
Buradan Güney’iyle, Kuzey’iyle, Doğu’suyla ve Batı’sıyla Kürdistan’daki tüm halkımızın sadece duygularımızla değil, pratik çalışmalarımızla da yanlarında olduğumuzu bilmelerini isterim.
Değerli Katılımcılar,
İmralı Barış Süreci, Türkiye’de pek çok ezberi bozdu ve statükoyu sarstı. Kürt-Türk barışı gündeme geldiğinde, Türkiye tam bir korkular cumhuriyetine dönüyor. Bu fotoğrafın bir tarafında çözüm isteyenler, öteki tarafında ise çözümsüzlüğü dayatanlar var.
3 dönemdir tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Parti’si, yavaş, aksak ve eksik olsa bile cumhuriyet tarihi boyunca Kürt meselesinin çözümü yolunda en cesur adımları atmakta ve diyalog mekanizmalarını işletmektedir.
Bu süre içerisinde taraflar müzakereden çok birbirlerini anlamaya çalıştılar. Güven sağlayıcı adımlar attılar. Şimdi artık gerçekçi müzakerelerin başlaması gerektiğini düşünüyorum.
Açıkça ifade etmek isterim ki, önceki barış teşebbüslerinden farklı olarak Hükümet, muhataplık meselesini gerçekçi bir şekilde ele aldı. İmralı ve Kürt Özgürlük Hareketi ile eş zamanlı diyalog mekanizmasını işletmesi anlamlı ve gelecek için umut vericidir.
Bu olumlu adımlarla birlikte çözülmesi gereken pek çok hayati mesele de önümüzde duruyor.
Değerli katılımcılar,
Kürt meselesinin İmralı Barış süreci ile kalıcı bir barışa evrilmesi, demokratik mücadele alanlarının açılabilmesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için yapılması gerektiğini düşündüğüm hususları şöyle sıralamak isterim;
Her ne kadar rafa kaldırılsa da, Türkiye’de yaşayan bütün farklılıkları kapsayan, onların haklarını güvence altına alan eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa muhakkak yapılmalıdır.
Türkiye cezaevlerinde bulunan hasta mahkumlar derhal serbest bırakılmalıdır.
Terörle Mücadele Kanunu bir an önce değiştirilmelidir.
Siyasi tutsakların özgürleşmesi için adımlar atılmalıdır.
Kürtlerin yüreğinde kanayan bir yara olan Roboski katliamı bir an önce aydınlatılmalıdır.
Kürtçe anadilde eğitim yasal güvence ile hayata geçirilmelidir. Dünyada hiçbir halkın ana dilini öğrenmek için ekmek parasını harcadığı görülmemiştir. Zaten adil olmayan gelir dağılımı bu girişimlerle daha çok darbe alacak ve bu durum sınıfsal çelişkileri derinleştirecektir.
Türkiye’de eğitim müfredatı etnik ayrımcılıktan arındırılmalı, farklı etnik ve kültürel gruplara yönelik hoşgörü temelli eğitimler verilmelidir. Evrensel insan hakları dersinin zorunlu ders olarak okutulması gerekir.
Kürtçe kamusal hizmet için yasal altyapı hazırlanmalıdır.
Barışı inşa edecek olan tarafların koşulları gerçekçi bir şekilde ele alınmalı, eşit koşullar sağlanmalıdır.
Sevgili Katılımcılar,
Barışın hayat bulması için, uluslararası toplumun da üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi gerekiyor.
Avrupa Birliği başta olmak üzere, uluslararası aktörler bu sürece dolaylı ve günübirlik politikalar yerine, doğrudan ve uzun vadeli sosyal, ekonomik ve siyasal programlar geliştirerek katkılarını arttırmalı ve bu katkılarını görünür kılmalıdırlar.
Kürt örgütlerinin yasal zeminin dışına itilmesi, Türkiye’de Kürt meselesinin barışçıl ve siyasi çözümüne katkı sunmayacaktır. Bu nedenle PKK Avrupa Birliği ve ABD’nin terör örgütleri listesinden çıkarılmalıdır.
Barış inşacılarının çoğalması dileğiyle.
Tüm katılımcıları en içten duygularımla selamlıyorum.
Saygılarımı sunuyorum.
Leyla Zana
04.12.2013

Brüksel

Schlagwörter-Wolke