Just another WordPress.com site

Archiv für September, 2013

ABD’nin kimyasal silah tarihi


Óíè÷òîæåíèå õèìè÷åñêîãî îðóæèÿ von / Abdurrahman Aydın

Vietnam Savaşı (1955-1975) sırasında ABD, 1965 ve 1972 arasındaki büyük kimyasal silahları olarak Napalm ve Turuncu Unsur kullandı. ABD Vietnam’da savaş boyunca çoğunlukla sivil bölgelere olmak üzere 400.000 tondan fazla Napalm attı.

Suriye’de Baas rejiminin Şam’ın varoşlarında sivil nüfusa karşı iddia edilen kimyasal silah kullanımından sonra ABD’deki karar vericiler, Suriye hükümetini 1. Dünya Savaşı’ndan sonra varılan uluslararası bir anlaşmayı ihlal etmekle suçladılar. Bu anlaşmaya göre kimyasal silahların hiçbir askeri ihtilafta kullanılmasına izin yoktur. ABD liderlerinin konuşma üslubuna bakıldığında, dünya işlerine aşina olmayanlar kimyasal silahların 1. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden Baas rejiminin 21 Ağustos 2013’teki saldırılarına kadar savaşlarda hiç kullanılmadığını düşünebilirler. ABD siyasi yönetiminin son zamanlarda sergilediği görüntünün aksine, ABD 2. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar kimyasal silahların hem askeri kuvvetler hem de yurt içi ve dünya çapında sivil nüfuslar üzerinde geliştirilmesi, üretilmesi ve yerleştirilmesinde dünya lideridir.

ABD içinde

San Francisco Chronicle, 2001’de “San Franciscolular ve diğer Amerikalılar, geçmişte en az üç kere vatandaşların saldırılardan korunmasına yardım etmek üzere tasarlanan çabalarda yanlışlıkla kurban oldular” diye bildirdi. [1] Ordunun 1950’de Golden Gate boğazı dışında sefer yapan bir donanma gemisini kullanarak tüm şehir ve varoşları üzerine gizlice güya zararsız bakteri püskürtmesi sonrasında, San Francisco’da bakteriler 11 kişiyi hasta etti, bunlardan biri daha sonra öldü. CIA, MK-ULTRA olarak adlandırılan gizli davranış değiştirme programı kapsamında San Francisco, Mill Valley ve ülkenin diğer şehirlerinde hiçbir şeyden kuşkulanmayan insanlar üzerinde LSD ve sentetik meskalin gibi zihni etkileyen ilaçların tesirlerini incelemek üzere 1956’dan 1961’e kadar ajanlarını gönderdi. Kurbanların çoğu halüsinasyon gördü, çoğu hasta oldu ve deneyler sonucunda en az iki kişi öldü. Ayrıca, 1944’ten 1974’e kadar San Francisco ve ülkenin çeşitli yerlerinde hem Savunma Bakanlığı hem de hiçbir şeyden habersiz hastaları plutonyum zerki de dahil tehlikeli dozda radyasyona maruz bırakan Atom Enerjisi Komisyonu tarafından yüzlerce gizli deney yapıldı. [2]

Ordu ve diğer federal kurumlar, bu gizli araştırma projeleriyle güya biyolojik savaş, nükleer terör ve kitlesel beyin yıkamalara karşı savunmaya hazır olunmasına katkı yapmayı amaçladılar. Bunun yanı sıra, 1951’de ABD Ordusu araştırmacıları tarafından Afrikalı-Amerikalıların kasıtlı olarak Aspergillus fumigatus mantarına maruz bırakılmalarıyla ırkçı deneyler gerçekleştirildi. Bunların bu tür organizmaların yol açacağı enfeksiyonlara beyaz Avrupalılardan daha açık olup olmadıklarının tespitine çalışıldı. Ayrıca aynı sene içinde Virginia’da Norfolk Tedarik Merkezi’ndeki siyah işçiler A. fumigatus mantarı sporu bulaşmış sandıklara maruz bırakıldılar. Sonra diğerlerine de aynı şey yapıldı.

ABD’nin dünya çapında kimyasal silah tecrübesi

Kuzey Kore ve Çin, ABD’yi 1950-53 Kore Savaşı sırasında, 1947’de geliştirdiği biyolojik savaş unsurlarını kullanmakla suçladı. Kore ve Çin’de Bakteri Savaşıyla İlgili Gerçekler Soruşturması için, merkezi Helsinki’de bulunan Dünya Barış Konseyi tarafından kurulan Bilimsel Uluslararası Koalisyon tarafından 1952’de yayımlanan bir raporda “Amerikan Hava Kuvvetleri Kore’de, Japonlar tarafından İkinci Dünya Savaşı sırasında bela yaymak için kullanılanlarla tamamen aynı olmasa da oldukça benzer yöntemler kullanmıştır” sonucuna varıldı. Görüşme yapılan yüzlerce kurbanın ifadelerinin de kuşku duymak için “çok açık, çok tutarlı ve çok bağımsız” olduğu da rapora ilave edildi. Komisyon’un raporu İsveç, Fransa, İtalya, Brezilya ve Rusya’dan uzmanlar tarafından hazırlandı. Bu uzmanlar arasında Çin bilimi konusunda saygın bir İngiliz otorite olan Dr. Joseph Needham da vardı. [3]

Vietnam Savaşı (1955-1975) sırasında ABD, 1965 ve 1972 arasındaki büyük kimyasal silahları olarak Napalm ve Turuncu Unsur kullandı. ABD Vietnam’da savaş boyunca çoğunlukla sivil bölgelere olmak üzere 400.000 tondan fazla Napalm attı.

ABD, Turuncu Unsur’u mahsul ve su kaynaklarını tahrip etmek için kullandı. Bunda gaye, Vietnamlıları ABD kontrolündeki bölgelere sürmekti. ABD Vietnam’da 1962 ve 1070 yılları arasında 73 milyon litre Turuncu, Mavi, Pembe, Mor ve Yeşil Unsur sıktı. Vietnam’ın güneyinin yüzde 24’üne bu maddelerin püskürtülmesi, 5 milyon dönüm arazi ve insan eliyle oluşturulmuş ormanlık bölgeyle 500.000 dönüm civarında mahsulün tahribine yol açtı. Daha önce bu maddelerin sıkıldığı bölgelerin yüzde 34’ü birden fazla kez hedef alındı. Yukarı bölgelerdeki ormanların bir kısmına dörtten fazla kez sıkıldı. Bir araştırmada 3.181 köye de sıkıldığı ortaya çıktı. Laos ve Kamboçya’nın Vietnam sınırına yakın bölgelerine de sıkıldı. [4]

Vietnam Kızılhaçı, Turuncu Unsur kullanımı sebebiyle 4,8 milyonun üzerinde ölüm ve 400.000 sakat doğum olduğunu kaydetti.

ABD’nin, Irak’ta nesillerce kimyasal silah kullanımından hem doğrudan hem de dolaylı olarak sorumluluğu vardır ve bu konuda ondan hesap sorulmalıdır. Saddam tarafından 1988’de Halepçe’de yapılan ve en az 5.000 Kürt sivilin öldüğü kimyasal gaz saldırısı, Irak-İran savaşının son aylarında Saddam rejimi tarafından gerçekleştirildi. İngiltere’nin Thatcher hükümeti ve Reagan Beyaz Sarayı, savaş boyunca Saddam rejimine askeri destek verdi. ABD ayrıca Saddam Hüseyin’in İran’a karşı kimyasal silah kullanmasını teşvik ediyordu ki bu, tarihte en büyük kimyasal silah kullanımıdır. Saddam’ın ABD’nin tam desteğiyle yaptığı kimyasal silah saldırılarında Kürtlere ilaveten en az 20.000 İranlı öldü. Amerika Birleşik Devletleri, Irak’ın İran’la savaşı sırasında 1988’de uydu görüntüleri vasıtasıyla İran’ın Irak savunmasındaki deliklerden faydalanarak büyük bir stratejik avantaj yakalamak üzere olduğunu öğrendi. ABD istihbarat yetkilileri, İran askerlerinin bulunduğu yer konusunda Irak ordusunu bilgilendirdi. ABD yetkilileri Saddam’ın ordusunun öldürücü bir sinir gazı olan sarin de dahil kimyasal silahlarla saldıracağının tam olarak farkındaydılar. Iraklılar, 1988 başlarında ABD uydu görüntüleri, haritaları ve diğer istihbaratına dayanarak gerçekleştirdikleri dört büyük taarruz öncesinde hardal gazı ve sarin kullandılar. Bu saldırılar savaşın gidişatını Irak’ın lehine değiştirdi ve İran’ı görüşme masasına getirdi. [5]

Irak’ın İran’a karşı kimyasal silah kullanmasını desteklemesine ilaveten ABD, en son Irak’ta olmak üzere kendisi de tüm anlaşmaların hilafına Beyaz Fosfor, Napalm ve Fakirleştirilmiş Uranyum kullandı. Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre Felluce şimdi 1945’te Hiroşima ve Nagasaki’de olduğundan daha yüksek kanser, lösemi ve bebek ölümü oranına sahip. Bu rapor, Felluce’de genç kadınların, tahayyül edilemeyecek acayiplikteki sakat doğumlarda görülen artış dolayısıyla çocuk sahibi olmaktan son derece korktuklarını bildiriyor. Dahası, Felluce’de genç çocuklar da şimdi farklı kanser türleri ve lösemiden muzdaripler. Lösemi vakalarında 38 kat artış, kadınlarda göğüs kanserinde 10 kat artış, yetişkinlerde lenfoma ve beyin tümöründe de önemli miktarda artış var. [6]

ABD, Irak’ta 2004’te beyaz fosfor kullandı. Bu, son derece yüksek sıcaklıkta yakıyor ve isabet ettiği kişiyi cildinden kemiklerine kadar yakabiliyor. Irak’ta beyaz fosfor kullanımı sebebiyle ölen ve yaralananların sayısı bilinmiyor.

Yukarıdaki liste tarihteki tüm olayları değil sadece en önemli kullanımlardan bazılarını içeriyor. ABD kimyasal silah kullanımı konusunda uluslararası sözleşmeleri sürekli ihlal etti. İster ölümler, sakat doğumlar türündeki miraslar ve halk sağlığında yol açılan krizler, ister çevre üzerindeki tesirler bakımından değerlendirme yaparsak ABD gezegende kimyasal silahları en kötü suiistimal edendir.

Kimyasal silahları yasaklamak için 1907’den beri çabalar sarf edildi. Ama ABD kimyasal silah kullanımı konusundaki sözleşmeleri ya aktif olarak bir kenara koydu ya da basitçe görmezden geldi. Dahası, ABD daha fazla kimyasal silah geliştirmek için harcamalarını arttırmaya devam ediyor.

Diğer batılı ülkeler ve kimyasal silahlar

Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya, ikinci Ypres harbinde klor gazı kullanarak kimyasal silahları yeniden tanıttı. Savaşın sonuna doğru her taraf hardal ve klor gazı kullandı, bu da 85.000 kişinin ölmesi, 1,2 milyon kişinin de bu zehirli silahlardan yaralanmasıyla sonuçlandı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonu ve 1939 arasında kimyasal silah kullanımıyla ilgili diğer vakalar da oldu. İngiltere Rus kuvvetlerin Bolşeviklere karşı zehirli gaz kullanmasını destekledi. İspanya ve Fransa Fas’ta hardal gazı kullandı. İngiltere Irak’ta kimyasal silahları, bağımsızlık isteyen Kürt isyancılara karşı “deney olarak” kullandı. Winston Churchill, “medenileşmemiş kabilelere karşı zehirli gaz” kullanımını „kuvvetle“ destekler. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk senesinde, karşı taraftan gelebilecek misilleme korkusuyla kısa bir duraksamadan sonra, 1942’de kimyasal silahlar yeniden kullanıldı. Nazi hükümeti, “istenmeyen” grupların ortadan kaldırılması için Zyklon-B kullandı.

Kaynak: World Bulletin

Dünya Bülteni için çeviren: Arif Kaya

——————————————————————————–

[1] http://www.sfgate.com/news/article/When-U-S-attacked-itself-Government-tested-2864377.php

[2] http://www.globalresearch.ca/biological-warfare-and-the-national-security-state/14708

[3] http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/asia/northkorea/7811949/Did-the-US-wage-germ-warfare-in-Korea.html

[4] http://www.warlegacies.org/History.pdf

[5] http://www.foreignpolicy.com/articles/2013/08/25/secret_cia_files_prove_america_helped_saddam_as_he_gassed_iran

[6] http://www.mdpi.com/1660-4601/7/7/2828

Abdurrahman Aydın – Dünya Bülteni/DÜBAM

Advertisements

Putin’den Obama’ya sert uyarılar


1379011221Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan askeri güç kullanılmasının BM sistemine zarar vereceğini belirterek, ABD’ye “Güç değil, diplomasiyi kullanın” mesajı verdi.

New York Times gazetesine bir makale yazan Rus lider Vladimir Putin, ABD’ye “Güç değil, diplomasiyi kullanın” mesajı verdi. Putin, “Suriye’ye Saldırı olması durumunda İran’ın nükleer sorununu ve İsrail-Filistin çatışmasını çözmek adına atılan çok taraflı adımlar boşa gider, Ortadoğu ve kuzey Afrika’da istikrarsızlık daha da büyür. Bütün uluslararası hukuk ve düzenin dengesi bozulur” dedi. BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan askeri güç kullanılmasının BM sistemine zarar vereceğini belirten Putin, “Kimse, BM’nin kaderinin, gerçek bir yaptırım gücü olmadığı için çöken Milletler Cemiyeti gibi olmasını istemez” ifadesini kullandı. Putin, makalesinde, son günlerde Suriye konusunda yaşanan gelişmeler dolayısıyla ABD halkına ve siyasi liderlerine doğrudan hitap etme ihtiyacı hissettiğini kaydetti.
Makalesinde 1. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan ancak 2. Dünya Savaşı’nı engelleyemediği ve yeterli yaptırım gücü olmadığı için 1946 yılına dağılan Milletler Cemiyeti’ni hatırlatan Putin, Suriye krizi nedeniyle BM’nin de aynı duruma düşmesini istemediğini bildirdi.


Uluslararası hukuk

ABD’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunması halinde sivil kayıpların yaşanabileceğini ve çatışmaların Suriye sınırlarının çok ötesine taşabileceği uyarısı yapan Putin, bunun bölgesel etkileri ve uluslararası dengelere verebileceği zarara değindi. Putin, Suriye’de hükümetle aşırı grupların savaştığını savunarak, Rusya’nın Suriye’de rejimi değil uluslararası hukuk ve diyaloğu savunduğunu belirtti. Bir ülkeye askeri müdahale için kendini savunma ihtiyacı ya da Güvenlik Konseyi kararı gerektiğini vurgulayan Putin, bunun dışındaki seçeneklerin uluslararası hukuka aykırı olduğunu kaydetti.

Provokasyon vurgusu
Putin, Suriye’deki çatışmalarda kimyasal silah kullanıldığı konusunda kimsenin şüphesi olmadığını ifade edrek, kimyasal gazın ordu tarafından değil, provoke amaçlı olarak isyancılar tarafından kullanıldığına inanmak için çok neden olduğunu, aşırı grupların İsrail’e karşı da kimyasal saldırı hazırlığı yaptıklarına ilişkin raporlar bulunduğunu öne sürdü. Putin, makalesinde ABD’nin önceki müdahalelerinden örnekler de verdi. Putin, müdahale durumunda sivil kayıpların kaçınılmaz olacağını ve askeri müdahalenin ABD halkının çıkarına olmadığını savundu. Putin, Başkan Barack Obama’nın ABD halkına hitap ettiği konuşmasına da değinerek, Obama’nın Amerikan istisnacılığına ilişkin sözlerine katılmadığını belirtti.


Tehlikeli sözler

Obama’nın “Amerika’yı farklı yapan şey, bizi ayrıcalıklı kılıyor” sözünü tehlikeli bulan Putin, şunları belirtti: “Sebebi ne olursa olsun insanları kendilerini ayrıcalıklı görmeleri için teşvik etmek son derece tehlikeli. Büyük ülkeler var, küçük ülkeler var. Zengin ve fakir ülkeler var. Uzun demokrasi geleneği olan ülkeler bulunduğu gibi demokrasiyi kurmaya çalışan ülkeler var. Politikalar da farklı tabi ki. Biz hepimiz farklıyız ama Tanrı’nın bizi eşit yarattığını unutmamalıyız.”

Obama, umutlu, Esad temkinli
ABD Başkanı Barack Obama, Amerikan ve Rus dışişleri bakanlarının Cenevre’de Suriye konusunda yapacakları görüşmeden ümitli olduğunu söyledi. Beyaz Saray’da kabine üyeleriyle yaptığı toplantıda konuşan Obama, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rus mevkidaşı Sergey Lavrov arasında gerçekleşen görüşmenin “somut bir sonuç vereceğine dair ümitli olduğunu” belirtti. Beyaz Saray Sözcüsü Jay Carney ise, Rusya’nın, Suriye’nin kimyasal silahlarına yönelik teklifiyle ilgili, “Eğer başarılı olursa, Esad’ın kimyasal silahlarına yönelik ortaya koydukları teklif gerçek bir fırsat taşıyor. Başarılı olabileceğini söylemek için çok erken, kuşkucu olmak için de gerçekten nedenler var. Bu nedenle sürece dikkatli biçimde giriyoruz” dedi. Bu konuda Rusya ile çalışacaklarını ifade eden Carney, sürecin teyit edilir ve kredibilitesi olan bir süreç olması gerektiğini de söyledi. Carney, Rusya’nın da iki yıl boyunca BM Güvenlik Konseyi ve diğer yerlerde Esad’a yönelik adımları engellemesinin ardından yapıcı rol oymayı teklif etmesini kaydadeğer diye değerlendirdi, Rusya’nın bu diplomatik yolda kendi prestijini risk altına attığını öne sürdü.

Rusya istediği için
Bu arada, Suriye lideri Beşar Esad, Rusya’nın gündeme getirdiği teklifi kabul etmelerinin nedeninin ise Amerikan tehdidi olmadığını belirtti. Rusya’nın “Rusya-24” resmi haber kanalına yaptığı açıklamada Suriye’nin verdiği sözün arkasında durduğunu söyleyen Esad, “Önümüzdeki hafta başında ülkemizin kimyasal silahlarını uluslararası denetim altına alınması anlaşmasını BM’ye imza için gönderiyoruz. Bunu ABD’nin bize karşı bir saldırı düzenlemesinden korktuğumuz için değil, Rusya önerdiği için yapıyoruz” dedi. Esad, buna karşın ABD’nin Suriye’yi vurmakla tehdit etmeyi sürdürmesi halinde, kimyasal silahların devrine ilişkin anlaşmanın şartlarını yerine getirmeyeceklerini söyledi.

Untersuchunshaft in Frankreich


Untersuchunshaft in Frankreich
(französisches Strafrecht 2) von cand. jur. Anne Krost, Maître en Droit (französische Juristin) (Paris-Potsdam).

Die Untersuchunhshaft stellt in unserem Kulturkreis die einschneidenste staatliche Maßnahme gegen die Grundreiheitsrechte des Einzelnen dar, obwohl sie bereits dann zur Anwendung kommt, wenn die Unschuldsvermutung noch Wirkung entfalten muss, – das heißt, vor einer Verurteilung. Da die gesetzlichen Regelungen erheblich von der deutschen Rechtslage abweichen, sollen nachfolgend die wichtigsten Rahmenregelungen wiedergegeben werden.

Untersuchungshaft in Frankreich

Seit dem Gesetz vom 17. Juli 1970 ist die Untersuchungshaft nur noch aus ganz genau definierten Gründen erlaubt: der Untersuchungsrichter kann sie sowohl im Bereich der Vergehen als auch der Verbrechen anordnen, sofern die verwirkte Strafe zwei oder mehr Jahren Freiheitsstrafe entspricht und sie für die Ermittlung oder im Interesse der öffentlichen Ordnung erforderlich ist. Außerdem muss die richterliche Verfügung besonders begründet sein. Allerdings hat dieses Gesetz, anders als vom Gesetzgeber erhofft, nicht dazu geführt, dass sich die Anordnungen der Untersuchungshaft sich reduziert hätten

Ein neueres Gesetz vom 30. Dezember 1996 unterstreicht den Ausnahmecharakter, den die Untersuchungshaft innehabe soll (Artikel 144 des französischen Strafprozessbuchs), was bereits Artikel 137 C.P.P. festschrieb. Danach muss die Untersuchungshaft das einzige Mittel sein, um bestimmte, abschließend im Gesetz aufgezählte Ziele zu erreichen: Beweise zu erhalten, Einfluss oder Absprachen zu verhindern, die betreffende Person zu beschützen, die Verfügbarkeit der Person gegenüber der Justiz zu gewährleisten, der Straftat ein Ende zu setzen oder ihrer Wiederholung vorzubeugen oder eine außerordentliche und anhaltende Störung der öffentlichen Ordnung zu beenden.

Das Gesetz vom 15. Juni 2000, in Frankreich „Unschuldsvermutungsgesetz“ genannt, beschränkt diejemigen Fälle, in denen Untersuchungshaft angeordnet werden kann sowie ihre Dauer. So ist sie nur dann zulässig, wenn sich jemand eines Vergehens oder Verbrechens strafbar gemacht hat, das mit Freiheitsstrafe von drei oder mehr Jahren sanktioniert ist.

Bei Vermögensdelikten beträgt das erforderliche Mindestmaß grundsätzlich hingegen fünf Jahre (Artikel 143-1 C.P.P.).
Seit einem neueren Gesetz vom 4. März 2002 kann die Untersuchungshaft bei Vermögensdelikten allerdings auch dann angeordnet werden, wenn diese mit einer Freiheitsstrafe von drei oder mehr Jahren bestraft ist, nämlich dann, wenn die Person in den vergangenen sechs Monaten wegen einer Straftat verfolgt wurde, welche mit zwei oder mehr Jahren Freiheitsstrafe bestraft wird.

Ebenfalls seit dem Gesetz vom 15. Juni 2000 ist die Untersuchungshaft zeitlich auf maximal vier Monate beschränkt. Handelt es sich um ein Vergehen, kann sie bis zu einem Jahr verlängert werden, wenn der/die Betroffene eine Strafe von über fünf Jahren verwirkt und bereits zu einer Strafe für ein Verbrechen oder einer Freiheitsstrafe von über einem Jahr verurteilt worden ist (Artikel 145-1 C.P.P). Bezüglich Verbrechen beschränkte das neue Gesetz die Untersuchungshaft im Prinzip auf eine maximale Dauer von zwei Jahren.

Seit einem Gesetz vom 9. September 2002 gilt als Grundsatz die Dauer von einem Jahr. Wenn die verwirkte Strafe höher bei mehr als 2 Jahren liegt, beträgt die Höchstdauer mindestens drei Jahre.

Bei bestimmten Delikten wie Drogenhandel, Terrorismus, Förderung sexueller Handlungen zwischen anderen oder der Prostitution, Erpressung und in krimineller Vereinigung begangenen Verbrechen kann die Untersuchungshaft sogar bis zu vier Jahre andauern (Artikel 145-2). Der Gesetzentwurf vom 17. Juli 2002 sieht die Möglichkeit vor, dass die verwirkte Vergehensstrafe drei Jahre beträgt; dies sogar bei Vermögensdelikten. Die Dauer der Untersuchungshaft kann um acht zusätzliche Monate bei Vergehen und zwölf Monate bei Verbrechen verlängert werden.

Das Verfahren

Seit dem Gesetz vom 9. Juli 1984 ist vor jeder Untersuchungshaft eine kontradiktorische Verhandlung durch den Ermittlungsrichter obligatorisch.

Die Kommission für Strafgerichtsbarkeit und Menschenrechte (la commission „justice pénale et droits de l´homme“) hat Vorschläge gemacht, die Rolle des Ermittlungsrichters zu reformieren, damit nicht mehr Untersuchungs- und Beschlussbefugnis in seinen alleinigen Händen liegen.

Ein Gesetz vom 4. Januar 1993 entzog dem Ermittlungsrichter schließlich die Entscheidungsbefugnis, Untersuchungshaft anzuordnen und vertraute diese Aufgabe einer speziell hierfür eingerichtete Kammer, bestehend aus einem Richter und zwei Schöffen, an. Diese Reform trat jedoch nie in Kraft.

Per Gesetz vom 15. Juni 2000 wurde ein vom Ermittlungsrichter getrennten Richter eingestezt, der „juge des libertés et de détention“, der vom Großinstanzgericht ernannt wird und nun die über die Untersuchungshaft beschließen und diese gegebenfalls auch verlängern kann. In neun von zehn Fällen folgt der „juge des libertés et de détention“ allerdings dem Vorschlag des Staatsanwaltes.
Wenn der Ermittlungsrichter hingegen nicht dem Antrag der Staatsanwaltschaft folgt und nicht den „juge des libertés et de détention“ anruft, um Untersuchungshaft zu beantragen, muss er dem Staatsanwalt unverzüglich einen motivierten Beschluss vorlegen. Dieser kann gegen einen Freiheitsbeschluss entgegen seinem Antrag ein Verfahren, „référé-détention“ genannt, einleiten.
Dieses Verfahren verhindert die Freilassung bis die Ermittlungskammer in Berufung entschieden hat. Seit einem Gesetz vom 24. August 1993 besteht die Möglichkeit, den Vorsitzenen der Berufungskammer beim Appelationshof innerhalb von drei Tagen zu bitten, die Berufung gegen den Beschluss für aufschiebend zu erklären. Dieses Verfahren, „référé-détention“ genannt, wird jedoch nur selten praktiziert. Die nationale Beratungskommission für Menschenrechte (la „commission nationale consultative des droits de l´homme“) hat Zweifel darüber geäußert, ob das Verfahren der mit référé-détention mit der europäischen Menschenrechtskonvention vereinbar ist…

Französisches Recht und europäische Rechtsprechung

Frankreich ist wegen einer Untersuchungshaft, welche die angemessenen Frist überschritten hatte wegen Verletzung von Artikel 5 § 3 der europäischen Menschenrechtskonvention (Rechtssache „Letellier“ vom 26. Juni 1991) vom europäischen Gerichtshof verurteilt worden.

Auch n einer anderen Sache Sache „Tomasi“ vom 27. August 1992 hat der europäische Gerichtshof entschieden, dass Fristen unangemessen lang gewesen seien. Dort hatten die Untersuchungsrichter und Berufungskammern rein abstrakt fünf Jahre und sieben Monate lang die Notwendigkeit einer Verlängerung des Freiheitsentzuges geprüf.

Kinder und Untersuchungshaft

Ein Gesetz vom 30. Dezember 1987 hat die Untersuchungshaft für bis zu 13-jährige abgeschafft; bei Vergehen von bis zu einem Alter von 16 Jahren.

Was Verbrechen betrifft, so schränkt ein Gesetz vom 6. Juli 1989 die Untersuchungshaft auf höchstens sechs Monate, einmal verlängerbar, ein. Dasselbe Gesetz befristet die Untersuchungshaft Jugendlicher über 16 Jahre auf einen Monat, sofern die verwirkte Freiheitsstrafe nicht höher als sieben Jahre ist.
Seit Ende der 90er Jahre setzt die Gesetzgebung als Antwort auf den Anstieg jugendlicher Kriminalität den Schwerpunkt darauf, Forderungen der Gesellschaft zu genügen, So hat ein Gesetz vom 1. Juli 1996 Eilverfahren eingeführt, wie zum Beispiel die Vernehmung des Jugendlichen vor dem Jugendgericht binnen drei Monaten, obwohl die Einrichtung von Erziehungsmaßregeln mehr Zeit in Anspruch nimmt.

Ein Gesetzentwurf vom 17. Juli 2002 sieht die Möglichkeit vor, diese Frist auf Antrag der Staatsanwaltschaft auf einen Zeitraum von zwischen zehn Tagen und einem Monat zu verkürzen. Außerdem sieht der Gesetzentwurf vom Jugendgericht auszusprechende Sanktionen gegenüber zehn- bis 13-jährigen vor, wie die Einrichtung geschlossener Erziehungszentren („centres éducatifs fermés“). Die Minderjährigen werden dort im Rahmen einer gerichtlichen Anordnung der Polizeiaufsicht oder Strafaussetzung zur Verwährung untergebracht. Im Falle der Nichteinhaltung der ihnen auferlegten Pflichten werden die Betroffenen in Untersuchungshaft überführt oder müssen ihre Freiheitsstrafe absitzen. Der Gesetzentwurf sieht also die Untersuchungshaft von Minderjährigen auch im Bereich der von Vergehen vor! Die nationale Beratungskommission für Menschenrechte hat in einem am 8. Juli 2002 vorgelegten Bericht zu Bedenken gegeben, dass diese Maßnahmen die aktuelle Tendenz der Inhaftierung Minderjähriger verschlimmert, obwohl gemäß Artikel 97 der internationalen Konvention der Rechte der Kinder die Freiheitsstrafe Minderjähriger ultimo ratio sein sollte und von so kurzer Dauer wie nur möglich sein soll.

Untersuchungshaft und Entschädigung

Ungerechtfertigte Untersuchungshaft kann durch Schadensersatz entschädigt werden.
Das „Unschuldsvermutungsgesetz“ vom 15. Juni 2000 verbessert die Modalitäten der Entschädigung, die im Laufe von Verfahren eingetreten sind, die durch Einstellung oder Freispruch beendet werden. Die Entschädigung wird quasi automatisch gewährt, außer in den folgenden drei Fällen (Einstellung wegen Geistesstörung, spätere Amnestie oder Selbstanklage des Betroffenen).

Literatur: Heymann-Doat, Arlette; Libertés publiques et droits de l´homme, L.G.D.J., 2002.
Pouille, André, Roche, Jean, Libertés publiques et droits de l´homme, Dalloz, 2002.

G20 zirvesi Obama ve Putin


ümit 22 von PD Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

06 Eylül 2013 Cuma 23:02

uemityazicioglu@hotmail.de

Başkan Obama ve yönetimi Kongre’yi Suriye’ye karşı askeri bir adım atmaya ikna etme turları yaparken, G20 zirvesi 05.9.2013 tarihinde St Petersburg’da toplandı. Zirvenin ev sahipliliğini yapan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, tüm konuk liderleri sıcak bir şekilde kapıda karşıladı. Bu arada ABD’de ise, Kongre’nin önde gelen isimleri, Suriye’ye karşı sınırlı ve ölçülü bir hava saldırısına olumlu baktıklarını açıklarken, Rusya Suriye’ye karşı yapılmak istenen askeri müdahaleye karşı çıkıyor.

St. Petersburg’da gerçekleşen G20 zirvesi çerçevesinde Interfax’a değerlendirmede bulunan Puşkov, “Obama’nın kişisel olarak Suriye’de savaş istemediği yönündeki genel kanıya rağmen, ben Obama’nın duruşunu değiştirdiğini düşünüyorum. Sadece saldırı değil, Suriye’de yoğun bir operasyon planlıyor.”dedi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise, BM Genel Sekreteri ve Papa’nın da Suriye’nin vurulmasına karşı olduğunu belirtti, çünkü Suriye’ye yapılacak her türlü askeri müdahale „sınırlı dahi olsa“ uluslararası hukuk kurallarına uygun değil ve aynı zamanda halklar hukukunun ihlali demektir. Diğer taraftan, Batılı ülkelerde halkın büyük bir kısmı Suriye’ye karşı yapılmak istenen askeri hareket düşüncesini desteklemiyor. Nedeni de şu; ABD’nin Suriye’ye askeri operasyonu, tüm bölge için nükleer felaketi kışkırtma riskini taşıyor.

Malumunuz Irak savaşı öncesinde dönemin Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powell, Güvenlik Konseyi’ne Irak aleyhinde bazı belgeler sunmuştu. Daha sonra Powell’in vermiş olduğu istihbaratın doğru olmadığı ortaya çıktı. Bu deneyim yüzünden dolayı olası Suriye savaşına karşı çıkılıyor. Dolayısıyla Başkan Obama ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in hemen hemen hiçbir siyasi konuda ortak noktaları yok. Siyasi ilişkileri donma noktasında. Görünen o ki Suriye sorunu ve Obama’nın Suriye’deki gaz saldırısına askerî bir yanıt verme niyeti, Rus-Amerikan ilişkilerine zarar veriyor. Putin ve Obama arasındaki antipatinin zirve yaptığı aşikâr. Kremlin G20 zirvesinin şüphesiz gönül alan ev sahibi olarak ABD’leriyle diplomatik ilişkilerin düzelmesini istiyor. Beyaz saray ’ise Suriye sorununda dünya polisi rolünü oynama ’da kararlı. Hâlbuki ABD’de yaşayan sade vatandaş, Irak ve Afganistan savaşlarının yorgunluğunu, bezginliğini ve kayıplarının acısını yaşıyor. Buna nazaran Suriye’ye tek başına müdahalede kararlı görünen ABD Başkanı Baracak Obama’nın savaş karşıtlığından savaş yandaşlığına dönüşümünü kabullenmek ‘de mümkün değil. Başkan Obama’nın Amerikan halkını nasıl ikna edeceği veya ikna etmeyi başarıp başaramayacağı da büyük bir soru işareti.

Nedeni şu ki; takriben bundan on yıl önce o zamanlar kimsenin tanımadığı bir siyasetçi olan Barack Obama Irak Savaşı’nı şu sözlerle eleştiriyordu: ’’Her savaşa değil, aptalca savaşlara karşıyım’’ diyordu. Bu aklıselim bir açıklama, bugün ise Başkan Obama talihsiz bir şekilde kendini ’’eğer Suriye ordusu kimyasal bir saldırı gerçekleştirmişse’’ askerî bir müdahalenin zaruri olduğunu vurguluyor ve ister istemez Suriye’yi tehdidi ediyor.

Bence Başkan Barack Obama Suriye konusunda yanıltılıyor. Ne var ki Başkan Obama’nın da bildiği gibi sağduyu ve aklıselim başarısızlığa uğradığında diplomasinin ‘de gücü biter. ABD Suriye’ye karşı savaşı askeri olarak kazansa bile, hiçbir zaman için bu savaşı siyasi olarak kazanamaz.

Şam’daki o olayda kullanılan mermi „Suriye ordusunun standart mühimmatına ait değil ve malzemeleri ülkenin kuzeyinde Beşeyr el Nasır Tugayı’nın ürettiği roket güdümlü kılavuzsuz füzelerin tipine ve parametrelerine uyuyor“. -Füzenin fırlatılması için heksogen ya da siklonit olarak da bilinen RDX maddesi kullanılmı. Bu madde „standart kimyasal silahlarda kullanılmıyor“. –Toprak ve mermi kalıntılarından alınan örnekler, „endüstriyel olarak üretilmemiş sarin ve diisprofilflorofosfat“ kullanımına işaret ediyor. Bu madde „Batılı devletler tarafından İkinci Dünya Savaşı sırasında kimyasal silah üretiminde kullanılmış“. Rusya’nın elinde bunların belge ve kanıtları var.

Eğer bugün Sayın Obama başkan olmasaydı – kendisinin de aptalca olarak değerlendireceği bir karşılık. – kendisinin askerî müdahaleler konusundaki çekincesi göz önünde bulundurulduğunda onun Kongre’yi devreye sokması mantıklıydı. Şimdi ise Kongreyi eğer ‘’aptalca bir şey yapıyorsak’’, bari birlikte yapalım, düşüncesiyle, bu temelde Amerikan politikasında yeni bir yönelime işaret ediyor. Barak Obama yönetimindeki ABD, lider dünya gücü rolünün altını çiziyor çizmesine. Ancak ABD kendisini artık her şeyden sorumlu dünya polisi olarak görmemeli, çünkü her ne kadar Amerikan Senatosu askerî bir operasyon için Obama’ya destek çıkmış olsa da çizilen ‚kırmızıçizgi“ giderek daha tehlikeli bir düğüm haline Ortadoğu’da gelecek. Bush dönemi siyasetçilerinden Jack Goldsmith, Suriye’ye saldırı planının İran ve Lübnan’ı da içeriyor olabileceğini ifade etti. O zaman Ortadoğu cayır cayır yanacak.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ABD’nin Suriye’ye karşı yapmak istediği askerî müdahaleyi BM kararına bağlama şartı halklar hukukuna saygılı bir açıklama ve hem de birçok batılı ülkenin siyasi pozisyonuna uygun bir tavır. Rus lider hali hazırda, Libya travmasını atlatmış görünüyor. Bilindiği gibi 2011 yılında Rusya, dönemin Devlet Başkanı Medvedev’in ısrarıyla BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan askerî müdahaleyle ilgili oylamada çekimser kalmıştı. Ruslar, o zamandan bu yana Amerikalı ve İngilizleri, Güvenlik Konseyi kararını istismar etmek suretiyle Kaddafi’yi devirmekle itham ediyor. Bu sebepten dolayıdır ki Moskova, bir kez daha aynı oyuna gelmek istemiyor. Bu nedenden dolayı Suriye meselesinde ABD’lerinin işi çok zor, çünkü Suriye’ye yapılmak istenen operasyonunun dünya ekonomisi için ağır bir bedeli var.

Şam’daki kimyasal saldırıyı Reis Dr. Esad yönetimine karşı olanların yaptığını ve onları destekleyen ülkelerin bu durumu provoke ettiğine dair Rusya’nın elinde belge ve kanıtlar var. Bilvasıta Başkan Obama aklıselimle hareket etmeli, savaş düşüncesinden vazgeçmelidir.

Bu sütunların yazarı olarak ben her zaman barıştan yana olmuşumdur. Bu tavrım benim Temel ilkemdir. Savaşa karşı barış çığlığı atmamın Başkan Obama’ya açık mektup yazmamın nedeni de budur. Halklarımızın kardeşliği için barış zaruridir. Bu bağlamda Başkan Obama’da benim gibi barış çığlığı atanların görüşlerini ciddiye almalı. Suriye’ye karşı askeri müdahale kararından derhal vaz geçmelidir.

119362

Amerika’nın Tarihi Savaşlarla Dolu


D8BC4424-7F76-469A-A4AB-6425504891AA_w640_r1_s

Hesaplamalar farklı olsa da Amerika, son yarım yüzyıl içinde 50’den fazla askeri operasyona katıldı. Bu her yıl başına birden fazla operasyon anlamına geliyor

Bağdat’a Amerikan birlikleri girdiği 9 Nisan 2003 günü, dev Saddam Hüseyin heykeline tırmanan bir Amerikan askeri, heykelin yüzünü Amerikan bayrağıyla örtmüştü

Bağdat’a Amerikan birlikleri girdiği 9 Nisan 2003 günü, dev Saddam Hüseyin heykeline tırmanan bir Amerikan askeri, heykelin yüzünü Amerikan bayrağıyla örtmüştü

Eğer Amerika Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı iddialarına yanıt olarak bir askeri operasyon başlatırsa, bu ülkenin uzun dış müdahaleler listesinin biraz daha uzaması anlamına geliyor. Sıra dışı olansa Başkan Obama’nın bu müdahale için Kongre’nin onayını almak istemesi.

Bundan önceki birçok başkan Kongre’ye ülkenin saldırıya uğramasına karşılık olarak savaş ilanı için gitmişti. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’ya saldırması bu duruma bir örnek. Ancak genellikle, Amerikan başkanları anayasanın kendilerini başkomutan ilan etmesinden yararlanarak kendi başlarına hareket etti. Bu yetkiyi kullanarak Kongre’nin desteği olmadan yurtdışına asker yolladılar, bombardıman emri verdiler ya da Amerikan ordu mensuplarını uluslararası müttefiklerle birlikte çalışmak için görevlendirdiler.

Hesaplamalar farklı olsa da Amerika, son yarım yüzyıl içinde 50’den fazla askeri operasyona katıldı. Bu her yıl başına birden fazla operasyon anlamına geliyor. Bunlar arasında Vietnam, Irak, Afganistan gibi büyük ve önemli savaşlar kadar Kuveyt, Bosna, Pakistan, Libya, Granada, Haiti ve Panama gibi birçok uzak ülkede gerçekleştirilen ufak çaplı operasyonlar var.

Bu rakam Amerika’nın bugünlerde el Kaide ve Taliban’a karşı düzenlediği insansız hava aracı saldırıları gibi müdahaleleri kapsamıyor.

Amerika 237 yıllık tarihi boyunca sıklıkla askerlerini savaşa yolladı. Amerika iki dünya savaşından galip çıktı ancak deniz aşırı askeri girişimleri her zaman başarıyla sonuçlanmadı.

BM bayrağı altında Kore’de savaşan Amerikan askerleri 1950’lerde ülkeyi ikiye bölünmüş durumda bıraktı. Bu denge bugün de gerginliklerin nedeni durumunda. Amerika 10 yıl kadar sonra 1975’te Vietnam’dan askerlerini çekerek ülkeyi komünist yönetime bıraktı.

Tarih henüz Irak ve Afganistan savaşları konusunda kararını vermedi.

2003 ve 2011 yılları arasında süren Irak işgali Saddam Hüseyin’in devrilmesine yol açtı ancak müttefikler Saddam’ın depoladığını iddia ettikleri kitle imha silahlarını asla bulamadı. Amerika ve müttefikleri Afganistan’da isyancılarla savaşmayı sürdürüyor. Başkan Obama Amerikan askerlerini 2014 yılında ülkeden çekmeyi planlasa da ülkedeki karışıklık devam ediyor.

Farklı araştırmalar Amerika’nın askeri ve güvenlik harcamasının diğer ülkeleri kat ve kat aştığını gösteriyor ancak rakamlar farklı başkanların öncelikleri ve askeri operasyonların yoğunluğuna göre iniş çıkışlar gösterdi.

Savunma harcamaları Vietnam Savaşı sırasında arttı. 1980’lerde Ronald Reagan’ın başkanlığı sırasında da bütçeden savunmaya daha büyük bir pay ayrıldı. 11 Eylül sonrasındaki 10 yılda da Amerika’nın savaş harcamaları büyük oranda arttı. Başka dönemlerde ise düşüşler gözlemlendi.

Aşağıda 1960 yılında bugüne Amerika’nın gerçekleştirdiği bazı önemli operasyonlar şunlar:

1961- 1975: Vietnam Savaşı’nda Amerika 58 bin asker kaybetti ve ülke yönetimini komünistlere bırakarak çekildi. Yüzbinlerce sivil ve asker Vietnamlı öldü. Vietnam Amerikalılar’ın kullandığı turuncu etmen (agent orange) isimli kimyasalın savaş sonrasında yüzbinlerce kişinin ölümüne ve sakat kalmasına neden olduğunu iddia etti. Aynı kimyasal, cephede savaşan Amerikan askerlerinden bazılarında da ölüme yol açtı ya da uzun süreli etkiler bıraktı.

1961: CIA’in Küba’da Fidel Castro’yu devirmek için planladığı Domuzlar Körfezi Operasyonu başarısızlığa uğradı. Castro onlarca yıl ülkeyi yönettikten sonra 2008’de yönetimi kardeşi Raul’e bıraktı.

1962: Küba Füze Krizi’nde Amerika, Küba’yı ablukaya aldı ve Sovyetler Birliği’nin ada ülkesine nükleer füze yerleştirmesini engelledi. Operasyon nükleer savaş korkularını alevlendirdi.

1973: Amerika destekli bir darbe, Şili’nin demokratik olarak göreve gelmiş cumhurbaşkanı Salvador Allende’yi devirdi.

1980: İran’da yapılan komando operasyonu rehin 52 Amerikan vatandaşını kurtarmayı başaramadı. Ancak Başkan Reagan başkanlığa geçtikten sonra tutsaklar serbest bırakıldı.

1981-1990: CIA Nikaragua’daki Sandinista hükümetini devirmek için ülke dışına kaçmış siyasi sığınmacıların işgallerine destek verdi ancak başarı kazanamadı.

1990-1991: Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine Amerika müdahalede bulundu ve kısa bir savaştan sonra Irak ordusunu çekilmeye zorladı

1992-1995: Amerikan askerleri NATO operasyonu çerçevesinde Balkanlar’a müdahale etti ve Yugoslavya’nın bölünmesinden sonra ortaya çıkan etnik çatışmaların bir parçası oldu.

2001: El Kaide’nin saldırısına karşılık olarak Amerika Afganistan’a savaş açtı

2003: Amerika Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiasıyla bu ülkeyi işgal etti. Bu iddia yanlış çıktı. Ülkede binlerce Amerikan askeri ve 115 bin ile 125 bin arası Iraklı öldü.

ABD’nin Kanıtlarının Çürütülmesi


abd-nin-kanitlarinin-curutulmesi6dcc53d4f7 (2) Eric Draitser, ABD’nin Suriye devletinin kimyasal silah kullandığına dair yayınladığı raporu çürütüyor…

ABD’nin Kanıtlarının Çürütülmesi

“Suriye hükümeti tarafından 21 Ağustos 2013 tarihinde kimyasal silah kullanılması hakkında ABD hükümetinin değerlendirmesi”nin çürütülmesi

Eric Draitser

stopimperialism.org

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin kamuoyuna yaptığı açıklamayla birlikte yayınlanan, “Suriye hükümeti tarafından 21 Ağustos 2013 tarihinde kimyasal silah kullanılması hakkında ABD hükümetinin değerlendirmesi” başlığını taşıyan doküman yalnızca, ABD’yi Ortadoğu’da başka bir mücrim ve yıkıcı savaşa sürüklemek için tasarlanan, imal edilmiş anlatının bir özetidir. Suriye’de sahada bulunan BM kimyasal silah denetçilerinin ilk raporlarından bile önce yayınlanan doküman, bir kurgu çalışmasının ürünüdür.

Doküman ilk olarak “Birleşik Devletler Hükümeti, yüksek bir güvenilirliğe dayanarak, Suriye hükümetinin 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’ın banliyölerinde bir kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdiği değerlendirmesini yapmaktadır” ifadesiyle başlıyor. Doğal olarak, sahadaki uzman denetçiler kendi çalışmalarını henüz sonuçlandırmamışken böyle bir sonuca nasıl ulaşıldığı merak edilebilir. Eğer kimyasal silahlar, toksikoloji ve diğer ilgili disiplinlerde yılların eğitimine sahip olan bu uzmanlar böyle bir saptama yapacaksa, ABD’nin şimdiden böyle bir sonuca ulaşmış olması hayli elverişli görünecektir.

Dahası, bu sözde “istihbarat”ın kaynakları hakkındaki kendi itirafları düşünüldüğünde, bu denli müphem bir hükümet raporu hakkında ciddi şüphelerin ortaya konması gerekir. Dokümanda şunlar izah edilmektedir:

Tüm kaynaklardan hareketle oluşturulan bu değerlendirmeler, insani, göstergesel ve jeo-uzamsal istihbarat ile kayda değer açık kaynaklı raporlar toplamına dayandırılmıştır… ABD istihbarat bilgilerine ilave olarak, uluslararası ve Suriyeli tıp personelinden gelen açıklamalar, videolar, tanık anlatıları, Şam’ın en az 12 farklı bölgesinden binlerce sosyal medya raporu, gazeteci raporları ve hayli itibarlı sivil toplum kuruluşlarından gelen raporlar mevcuttur.

İlk ve öncelikli olarak, bu dokümanın eleştirel bir okuması, “insani istihbarat” ve “tanık anlatıları” kavramlarıyla işe başlamalıdır. Böyle bir terminoloji, ABD’nin önceden kanaat getirilmiş sonuçları isyancı kaynaklarına ve Batı medya raporlarında her zaman alıntılanan kaynaklar olan, ağızlarda sakız olmuş “aktivistlere” dayandırdığını göstermektedir. İkinci olarak, ABD yetkililerinin tanık anlatılarını ince eleyip sık dokuduğu açıktır, zira çatışmanın her iki tarafından da, bu sözde yüksek güvenilirliğe sahip değerlendirmeyle doğrudan doğruya çelişen çok sayıda anlatı mevcuttur.

Associated Press muhabiri Dale Gavlak tarafından Mint Press News’te aktarıldığına göre, Guta kasabasından – kimyasal saldırının gerçekleştiği bölgeden – Suriyeliler, ABD hükümeti tarafından anlatılandan oldukça farklı bir hikaye anlatıyorlar. Kasaba sakinleri, “bazı isyancıların Suudi istihbarat şefi Prens Bender bin Sultan aracılığıyla kimyasal silahlar edindiği ve söz konusu gaz saldırısının gerçekleştirilmesinden sorumlu olduğu” yönünde hayli inanılır tanıklıklar sunuyor. Bu tanıklıkları daha da zorlayıcı kılan şey, söz konusu tanıklıkların, içlerinden bazılarının çocuklarını Esad güçleriyle savaşırken kaybettiği, Esad karşıtı Suriyelilerden geliyor olması. Guta sakinlerinden biri, Nusra Cephesi isimli cihadçı grup adına kimyasal silah saldırısı gerçekleştirmekle görevlendirilen ve Suudilerden gelen silahların indirildiği ve taşındığından bahseden oğluyla olan konuşmasını anlatmış. Oğlu daha sonra, silahları saklamak için kullanılan bir tünel içinde öldürülmüş.

Diğer yandan “sosyal medya raporlarının” bir savaş nedeni oluşturmak için güvenilir kanıt teşkil etmesine itiraz etmek de oldukça önemlidir. ABD ve diğer istihbarat kuruluşlarının, uygun gördükleri herhangi bir yoldan twitter, Facebook ve diğer sosyal medya sayfalarını manipüle edebildikleri uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Bunu Guardian 2011 tarihinde yazmıştı:

ABD ordusu, internet görüşmelerini etkilemek ve Amerikan yanlısı propaganda yaymak için, sahte online kişiler kullanmak yoluyla sosyal medya sitelerini gizlice manipüle etmesini sağlayacak bir yazılım geliştiriyor… Buna göre her bir sahte online kişi, ikna edici bir arka plana ve geçmişe sahip olmalı ve ayrıntılar vermelidir; 50’ye kadar ABD merkezli kontrolör de ‘sofistike düşmanlar tarafından keşfedilme korkusu olmadan‘ çalışma yerlerinden sahte kimlikleri işletebilmelidir.

Şu durumda temel bir gerçek olarak ABD, üzerinde kontrole sahip olduğu bir sistem olan sosyal medyayı, önceden imal edilmiş savaş anlatısını doğrulamak amacıyla kullanmaktadır. İlave olarak, videoların bir kanıt parçası teşkil ettiği fikri de gülünçtür. Herhangi bir gözlemcinin size söyleyebileceği üzere, videolar kolayca manipüle edilebilmektedir ve dokunulmamış halde olsalar bile, bir suçun zanlısını değerlendirmek amacıyla kullanılamazlar. Videolar yalnızca görülebilir olanı gösterir, bunun altında yatan gerekçeleri, araçları ve fırsatları değil. Bunların hepsi gerçek bir soruşturmanın parçasıdır.

Nihayet, gazeteci raporlarının da “yüksek güvenilirliğe dayanan değerlendirme” denilen bu pastişin parçası olduğu fikrinden ciddi şekilde kuşkulanmak gerekir; zira Batı’nın Suriye’deki çatışmayla ilgili yaptığı haberler genellikle ülke dışındaki gazetecilerden veya isyancıların davasına sempati duyanlardan gelmektedir. İster ücretli propagandacılar olsunlar ister sadece şirket medyasının sözcüleri olarak kullanılan uygun araçlar, onların raporları hayli şüphelidir ve kesinlikle savaş politikasında hiçbir rolleri olmamalıdır.

Değerlendirmede referans verilen “istihbarat bilgisi”nin incelenmesi de kritiktir. Bizzat dokümana göre, savaş gerekçesinin önemli bir bölümünün insani istihbarata dayandığı görülecektir. Pek çok haber kuruluşu, Esad’a yöneltilen bu suçlamanın tümünün, İsraillilerden ABD istihbaratına gelen ve ele geçirilen bir telefon aramasına dayandığını yazdı. Savaş amaçları için istihbarat imal etme konusunda uzun bir geçmişi olan İsrail, kesinlikle tarafsız bir gözlemci değildir. Bölgede Esad hükümetinin devrilmesi çağrısı yapan temel aktörlerden biri olan Tel Aviv’in, Suriye’ye yönelik bir ABD müdahalesinin sağlanmasında menfaati vardır.

Tutkulu bir İsrail yanlısı haber kuruluşu olan FOX News, şunları belirtti:

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın 21 Ağustos’taki kimyasal silah saldırısından sorumlu olduğuna dair ilk teyit, İsrail istihbarat servisinden bir gruptan geldi… İsrail Savunma Kuvvetleri’nin bir özel birimi – numara 8200 adıyla bilinen bir istihbarat birimi… Beyaz Saray’ın saldırının arkasında Esad rejiminin olduğu sonucuna ulaşmasını sağlayan istihbarat sinyallerinin verilmesine yardımcı oldu.

Esad’ı devirme savaşından en büyük menfaati sağlayanların, saldırıyı Esad’la bağlantıIandırdığı iddia edilen tek kanıt parçasının ilk kaynağı olması gayet tutarlı görünecektir. Eğer bunun en hafif deyimle uydurma bir savaş bahanesi olduğunu düşünüyorsanız, haklısınız.

Değerlendirme, Washington’un saldırıların Esad tarafından gerçekleştirildiği sonucuna varma biçimini de ortaya koyuyor. Dokümanda şu ifadelere yer veriliyor.

Yüksek güvenilirliğe dayanarak, Suriye hükümetinin 21 Ağustos tarihinde Şam’ın banliyölerinde muhalefet unsurlarına karşı kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdiği değerlendirmesini yapıyoruz. 21 Ağustos saldırısının muhalefet tarafından yapıldığı senaryosunun hayli ihtimal dışı olduğu değerlendirmesini yapıyoruz. Bu değerlendirmeyi yapmak için kullanılan bilgiler arasında rejimin bu saldırı için hazırlıklar yaptığı ve teslimat araçlarıyla ilgili istihbarat, saldırının kendisi ve etkisi hakkında pek çok istihbarat dalgası, saldırı sonrasındaki gözlemlerimiz ve rejim ile muhalefetin kapasiteleri arasındaki farklar bulunmaktadır.

Yukarıdaki alıntıyı tahlil ederken, Suriye’deki olayları yakından takip eden herkesin, bu sonucun kusurlu önermelere ve açık yalanlara dayandırıldığını hemen anlayabilmesi gerekir. Öncelikle, kimyasal silah saldırısının muhalefet tarafından gerçekleştirilmesinin “hayli ihtimal dışı” olduğu iddiasının öne sürülmesi imkansızdır, zira “isyancıların” daha önce kimyasal saldırılar gerçekleştirdiğine dair bolca kanıt mevcuttur. İsyancıların havan toplarına kimyasal silah yüklediğini gösteren ve yaygın bir şekilde dolaşıma girmiş olan videonun ortaya koyduğu gibi, bu gruplar kapasiteye ve gönderme sistemlerine sahip oldukları gibi, kayda değer düzeyde, kesinlikle saldırıyı gerçekleştirmelerine yetecek kadar kimyasal alımı da gerçekleştiriyorlar. Dahası, Nusra Cephesi ve diğer aşırıcı isyancı fraksiyonların gerçekleştirdiği çok sayıda katliam, bu grupların masum sivilleri toplu halde öldürme konusunda hiçbir tereddüdünün olmadığını gösteriyor.

ABD’nin vardığı sonuçları en azından kısmen “rejimin bu saldırı için yaptığı hazırlıklara” dayandırdığı iddiasına gelince, bunu herhangi bir şekilde desteleyecek bir kanıt sunulmadığı için bu da müphem bir iddiadır. Göründüğü kadarıyla Amerika Birleşik Devletleri uluslararası gözlemcilerin böyle bir kanıta sahip oldukları yönünde “sözlerini söylemelerini” istiyor ama, kırılgan kamuoyunun bunu görmesine izin vermemek gerekiyor. Kulağa, Irak savaşı öncesinde Bush’un söylediği yalanlar gibi geliyor.

Sözde “saldırı sonrası gözlemler” de yine şüphelidir, çünkü daha önce belirttiğim gibi, ABD BM’nin kimyasal silah denetiminin sonuçlarını beklemeye zahmet etmemiştir. Bu yüzden, bu gözlemler ancak sahada bulunan Esad karşıtı kaynaklardan veya alanda bulunmayıp, aynı rejim karşıtı kaynaklardan kendilerine verilen bilgileri sadece tekrarlayan uluslararası gözlemcilerden gelmiş olabilir.

Adeta okuyucuya kötü bir şaka yapmak için yazılmış gibi duran doküman, inkar edilemez, kanıtlara dayalı bir değerlendirme olduğu iddiasına rağmen gerçekte, rivayet ve dedikodulardan başka bir şeye dayanmamaktadır. İlk sayfanın sonunda, bütün alıntıların içinde en önemlisi saklanmıştır:

Yüksek güvenilirliğe sahip değerlendirmemiz, ABD İstihbarat Topluluğunun teyitsiz olarakalabileceği en güçlü tutumdur. [vurgu bize ait].

Dolayısıyla ABD, kendisine ya da müttefiklerinden birine saldırmamış bir ülkeye, teyit edilmediği kabul edilen kanıtlar temelinde mi saldıracak? Bu denli korkunç ve suçlu bir şey olmasaydı, gülünç olurdu bu.

“Suriye hükümeti tarafından 21 Ağustos 2013 tarihinde kimyasal silah kullanılması hakkında ABD hükümetinin değerlendirmesi”, Suriye’ye karşı, siyasi, askeri ve ahlaki bakımdan meşrulaştırılamaz olan savaşı meşrulaştırmak amacıyla yapılmış, zayıf bir şekilde inşa edilmiş bir girişimdir. Yalanlara, çarpıtmalara, Esad’ın şeytanın tecessümü olduğu, ABD’nin de ahlaki üstünlükle, bir kez daha barış için savaşa girmesi gerektiği yönünde açık propagandaya dayanmaktadır. Bundan daha aldatıcı bir şey olamaz. Bundan daha tiksindirici bir şey olamaz. Bundan daha Amerikalı bir şey olamaz.

Guta’da Kullanılan Gaz Türkiye’den Gitti


Suriye gündemine dair sıcak gelişmelerin yaşandığı şu günlerde merak edilen ve cevabı aranan soruları Suriye’den Mihrac Ural’a ulaşarak yönelttik.

Guta’da Kullanılan Gaz Türkiye’den Gitti

Haber: Ferhat Aktaş

Suriye gündemine dair sıcak gelişmelerin yaşandığı şu günlerde merak edilen ve cevabı aranan soruları Suriye’den Mihrac Ural’a ulaşarak yönelttik. Kendisinden detaylı cevaplar istediğimiz için uzun ama oldukça önemli bilgi-gözlem ve tespitler içeren bu röportajı hazırladık. Şam Guta’dan, Lazkiye kırsalına uzanan katliamlar hakkında ilk defa burada okuyacağınız somut bilgiler var. Yandaş medyanın yalana dayalı yayınlarına, histerik savaş kışkırtıcılığı anlamına gelen manşetlerine karşı Suriye gerçeklerini öğrenmek isteyenlere sorunu anlama kılavuzu olacak bu röportajı okumalarını tavsiye ediyoruz. ’Zafer silahların değil halkın iradesine aittir’ diyen Mihrac Ural kazanacaklarından çok emin. Neden mi? Cevabını Taha Haber adına Mihrac Ural ile görüşen Ferhat Aktaş’ın aşağıdaki röportajında bulacaksınız.

Ferhat Aktaş:Sayın Ural, Şam’ın Guta bölgesinde yaşananlara ilişkin bilgi ve görüşlerinizi merak ediyorum. Şam Guta’da kimyasal silah kullanıldı mı, kullanıldıysa kim kullandı?

Mihrac Ural:Guta, Şam’ın doğu ve güney bölgesini kapsayan, tarıma açılmış, yaşam kaynağı alanıdır. Burası tarihin de konusu birçok çatışmanın kader belirleme alanıdır. Suriye bir yanıyla Guta’dır demek yanlış olmayacaktır. Guta, Şam şehrinin kırsalıdır da. Burası tüm kapalı yapılar gibi, şehir merkezini kuşatan banliyöler gibi gizli işsizliğin, dar çevre ilişkisinin alanı. Bu alanın nesnel özeliklerini iyi bilen dünya şer güçleri mali ve askeri kışkırtma yatırımlarını burada yaptı ve şehir merkezini buradan kuşatmaya çalıştılar.

İki yılı aşkındır süren çatışmalarda Suriye Halk Ordusunun düzenli ordu yapılanmasını dönüştürdüğü, gerilla savaşı yönelimlerine göre yeniden yapılandırıldığı ve Şam kırsalı olmak üzere ülkenin birçok yerinde üstün başarılar sağladığı bir dönemde Guta’daki saldırı gündeme geldi. Ne olduysa buradan itibaren oldu.

Selefi cihatçı güçler Guta’da tutunamaz hale gelmeye başladı.Ordu, birbiriyle çatışma halinde olan hırsızlık, fidyecilik, gasp ve yakıp yıkmadan başka bir şey bilmeyen selefi güçlerini adım adım yenilgiye götürdüğü bu alanda, halkın orduya artan desteği de gündeme geldi. Halkın desteği bin bir biçimde; bilgi aktarımından, aktif katılıma kadar değişken boyutlar aldı. Geniş alan üzerinde dağınık yerleşim birimlerinin bölüm bölüm kurtarılmaya başlandığı bu süreç Suriye genelinde; Lazkiye kırsalından Humus kırsalına kadar her bölgede üstün başarılarıyla yürüyen ordu ve sivil halk güçlerinin askeri desteğiyle iki yıldır süren savaşın tüm dengelerini lehine çevirmeye başlamıştı.

Demokratik reform paketini başarıyla yasalaştıran yönetimin önünü kesmek için aralıksız kanlı kıyımlarla savaşı tırmandırarak yol kesme hareketi yapan emperyalistler ve kuklası selefi terör şebekelerinin çabası burada da bir biçimde tezgâhlanarak yapılacaktı.

Bir yol kesme hareketi organize edilecekti. Guta bunun ifadesidir!

Nitekim aylardır dünya şer medyasının kırmızıçizgi diye lanse ettiği kimyasal silah kullanımı bu tezgâhın kurgular senaryosuna meze olacaktı. Halep kırsalında (Han el Asal) tüm çıplaklığıyla belli olan, kaba bir pervasızlıkla kullanılan Türkiye menşeli sârin gazı, bu kez daha dikkatli yöntemlerle Suriye halk ordusunun zaferinin önünü kesecek bir oyunun parçası oluyordu.

Tarihi boyunca halkına karşı hiçbir zaman ilkesiz davranmayan, halkın kendi gücü olan ordu, İsrail’in savaş uçaklarıyla ağır bombardıman altında kalmasına rağmen durdurulamıyordu. Ürdün sınırları açılmış ve CIA ajanları, DST, MOSAD, MİT’in çabaları kar etmemişti.

Kimyasal gazlar Türkiye’den Şam Guta’ya taşındı!

Zaferden zafere koşan bir ordunun, ülkesinde kılıç sırtında yürüyen sorunlar yumağı içinde, emperyalist şer güçlerin ısrarla kimyasal silah kırmızıçizgi diye yaygara kopardığı bir ortamda, parmağım kör gözüne batırırcasına kimyasal silah kullanma aptallığı yapmayacağını bilmeniz gerekir. Bu gerçeği ortaya koyduğumuzda hiçbir vicdani ve ahlaki sorumluluk duymayan selefi çeteler verilen onay ardından bu silahı kullandı.

Detayları tüm yönleriyle bilinen kimyasal gazlar Türkiye’den Şam Guta’ya taşındı. El yapımı füzelere yerleştirildi.Bu arada bir süredir esir alınmış vatansever halkın kadın ve çocukları, füzenin atılacağı alana canlı hedef olarak yerleştirildi. Terör unsurları alanın dışına çıkarıldı. Ölenlerin hiç birinde kurşun taşıma cepliklerinin olmaması, çocukların akıl almaz ölçekte bir arada bulunması da bu gerçeği yansıtan önemli bir belirtiydi.

– Kimyasal gazların Türkiye üzerinden Şam’a ulaştırıldığını söylüyorsunuz. Bunu neye dayanarak ifade ediyorsunuz? Bilinen detaylardan neyi kastettiğinizi öğrenebilirmiyim?

M. Ural:Bu konuda söyleyeceklerim konuyla ilgili uluslar arası kurumda önemli bir görevi olan dostun aktarmasıdır; Çok önemli bir uluslar arası kurumda yetkili olan dostum Jan Kalan gerçekleri tarihe aktarma adına, kimyasal silahı Suriye’de kimin kullandığına dair bilgiyi, özel olarak bana iletti. Bunun kamuoyuna duyurulmasını istedi. Dostum Jan Kalan en gizli bilgilerin toplandığı uluslar arası merkezde karar sahibi bir kaç kişiden biridir. Söylediği her şeyi zamanla sınadım ve tümünün gerçek olduğunu gördüm. Yakın zaman önce kendi sosyal bloğumda detaylarını duyurduğum bu bilgi notunu sizinle paylaşıyorum:

“Hidrojen siyanür cihazı Hatay’da El Kaide’ye bağlı el-Nusra eğitim kampında, bundan 29 gün önce TC devletine bağlı askeri tesiste bir bina içinde bulundu. Bulan kişi ise yeni tayin olan bir üsteğmen. Hasan ERKUL adlı üsteğmen hemen konuyu üstlerine bildirdi. Üsten gelen emir; bu cihazları El Nusra’ya vereceklerini, Suriye’de kullanılmak üzere getirilmiş cihaz olduğu aktarıldı. Bu tesiste El Nusra’ya eğitim veren subaylar detaylı eğitim seminerlerinde bunların nasıl kullanılacağı hakkında El Nusra’ya bağlı 12 kişilik ekibe, günde 3 saat eğitim verdiler. Küçük bir kutu içinde bulunan bir köpek üzerinde alıştırma yapıp, becerilerini geliştiren TC askerleri bu siyanürlü gazları köpekler üzerinde denerken bölgeye 19 Km uzaklıktaki bir köy etkilendi ve bu köydekilere acil tıbbi yardım yapıldı. Hatta köydeki yaşlı insanlardan birisi felç oldu. BM büyük bir gizlilik içinde bu köyü karantinaya aldı. Bu zehirli gaz bir köpek üzerinde denemiş, hatta silahı kullanan askerin en yakın arkadaşı da gazdan etkilenerek hayatını kaybetmiştir. Bunun üzerine TC devleti çok gizli bir titizlikle o bölgede bulunan birçok köy ve kasabada terör gerekçesiyle güvenliği üst seviyeye çıkartı.’’

„Iraktaki İslami cihad terör odakları bir kimyasal maddeyi kullanmak için bir araç yaptılar. Patlayıcı cihazların teknik desteğini de Amerika vermişti. O şahıslar şimdi 1 yıldır Hatay’da, Suriye ile ilgili eğitim alıp, eğitim veriyorlar. Suriye’deki kimyasal patlamada o şahısların bir ürünüdür. Bunu Amerika ve Türkiye’deki istihbaratlar da çok iyi biliyor ki saldırıyı El Nusra yaptı. Dünya kamuoyunu BM heyeti Suriye’de iken -bakın Esad dünyaya meydan okuyor- deyip, NATO’yu Suriye’nin üzerine çekmek için çalışan bu şahıslar gazı kullanan El Nusra örgütünden 6 örgüt üyesiydi.“

Günü birlik diyalog ve barış çağrısının yapıldığı bir ortamda, Cenevre görüşmelerini hazırlığının olgunlaştığı bir süreçte, delilerden başka kimsenin göze alamayacağı bu vahşeti selefi güçler pervasızca yaptı. Bunun dünyanın tüm şer güçleri açıkça bilmektedir ve bunun için“kimyasal silahı kim kullandı” diye sormak yerine, sadece “kimyasal silah kullanıldı mı” diye sormaları bu abes senaryonun nasıl ve neden tezgâhlandığını anlatmaya yeterlidir.

Yaşanan Cenevre görüşmeleri öncesinde bir yol kesme hareketidir!

Amerika Dışişleri Bakanı John Kerry’nin bir hafta önce internet ortamında dolaşan yalan kurgular üzerinden, kanıtsız-belgesiz “kimyasal silah kullanıldı” diyerek, Esad yönetimine tek taraflı uyarı darbeleri yapılacağını ima etmesi bu kirli oyunu anlatmaya yeterlidir. Bu karanlık senaryonun tek amacı Suriye yönetimi lehine bozulan savaş dengesini yeniden dizayn etme etmektir.

Suriye Ordusu ve Suriye yönetimi halkını bu vatan hainlerinden kurtarma çabasında halkını koruma görev ve yükümlülüğünü yerine getirirken kimyasal kullanmasının hiçbir ilkeli yanı yoktur. Şer güçlerini her alanda gücüyle ezen bir yönetimin bu yöntemlere başvurarak kendini hançerlemesi mantık dışıdır. Selefiler ellerine nükleer silah geçirdiklerinde bunu kullanmaktan çekinmeyecekleri açıktır. Nasıl olsa “ cihat yapıyoruz, Allah için savaşıyoruz, yanlış yapsak da Allah affeder, ölen masum insanlar ise erkenden cennete gitmiş olur, sevap kazanırız” diyerek kendi soysuzluklarının vicdan ve ahlakını oluşturup vahşet silahını kullandılar. BM araştırmacılarının da tüm bulguları bu yönde olacaktır. Suriye yönetiminin gelen araştırmacılara sonuçları ortaya koyun demesinin cesareti burada anlam kazanmıştır.

– ABD-Fransa-İsrail-Türkiye-Katar-Suudi Arabistan vs. bu devletlerin Suriye iktidarına ve halkına dönük son ‚askeri müdahale‘ hazırlığını nasıl yorumluyorsunuz? Devlet Başkanı Esad’ı neden hedef alıyorlar? Batı ülkeleri ve bölgede işbirliği halinde oldukları devletler nasıl bir Suriye istiyor?

M. Ural:Bu konuda yazdığım makalede “kimse tedirgin olmasın savaş olmayacak” dedim. Bunun verileri, kimyasal silahı ne ilke açısından, ne de kazanmakta olduğu zaferlerin yarattığı atmosfer açısından Suriye Halk Ordusunun kullanama ihtiyacı olmadığı açısından dile getirdim. Halep ili Han el Asel beldesinde kimyasal silahı kullananların çok açıkça belirlendiğini ve bunu da Cephetül Nusra selefilerinin açıkça üstlendiklerini ifade ettim. Söz konusu şer güçleri bu gerçeği bildiklerini yazdım. Buna rağmen bir hazırlık yapıldığı ve Suriye’nin vurulması için gerekçeler yaratılmak istendiğini gözlemliyoruz. Yarattıkları heyulanın esiri olarak yapacakları saldırı ise bu güne kadar İsrail’in yaptığı saldırıları nitelik olarak aşmayacaktır. İsrail’in vuruşları da her defasında Nusra’cıların ve ÖSO’cuların ağır darbe ve hezimet aldığı kesitlerde olmuştur; tüm çaba Suriye Halk Ordusu lehine gelişen dengeyi tersine çevirmeye çalışmaktan ibarettir. Bu gün de yapılmak istenen budur.

Suriye bölgede teslim olanların aksine direnme kalesi olduğu için hedef alındı!

Devlet Başkanı Beşşar Esad’a yönelik yıkıcı çabalarının nedeni de Suriye’nin siyasal duruşudur. Ki bu nokta hayati öneme sahiptir ve röportajı okuyanların bunu çok iyi algılamasını istiyorum.

Hedef neden Esad? Çünkü Beşşar Esad, baba Hafız Esad’ın belirlediği ve tüm bölgede temel bir kıstas haline gelen ve başarısı İsrail’in 2000 yılında Güney Lübnan’daki işgaline son verip, 12 Temmuz 2006’da tarihinin en ağır yenilgisini tattıran direniş hattını devam ettirmesidir.Yani bölgede direnenler ve teslim olanlar saflaşmasında 1970’ten beri direnme hattını temsil etmeye devam etmesidir. Bu yanıyla Suriye; Filistin direnişi dâhil, Lübnan ve tüm bölge direniş hattının lideri ve fikir babasıdır. İran bu hatta sonra dâhil olmuş ve bu hattın önemli bir alanını kapsamıştır. Direnme hattını temsil etmek ve Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) her kalkışmasında mezara gömen bir güç olarak Suriye emperyalizmin baş düşmanı haline gelmiştir. Bu yanıyla Suriye siyasal duruşunun bedelini tüm bölge halkları adına ödemektedir demek yanlış değildir.

Bunun da altında yani temelde yatan gerçek, batı sermayesinin bölgeyi denetim altına alma, talan etme (Petrol, gaz, stratejik madenler, tatlı su kaynakları, gıda ambarları, tahıl alanları ve bunları korumak için gerekli askeri üsler) ve gelişmekte olan kara sermayesi Rus, Çin, Hint gücünün gelişmesini yerinde durdurma çabası bulunmaktadır. Oyunun esası da budur. Bunu örtmek için üretilen mezhep çatışması yalanı, yayılmacı Şii tehlikesi ve atom bombası uydurması gibi karanlık akılların, savaş prenslerinin uydurmaları halklar üzerinde oynanan çirkin oyundan başka bir anlama sahip değildir.

-Askeri operasyon olasılığının muhtevası tartışılıyor. Saldırı durumunda Suriye nasıl cevap verebilir, daha doğrusu füzelerle askeri-politik merkezleri hedef alındığında pratik karşılığı nasıl olur? Suriye ordusunun her türlü seçeneğe hazırlıklı olduğuna inanıyor musunuz?

M. Ural:Bu konuda verilebilecek en gerçekçi cevap şudur, Suriye bir saldırı olursa ortaya koyacağı tüm askeri karşılık kadar ve ondan da daha önemli olan halkının vatan savunmasındaki birliği ve kararlı iradesi olacaktır. Ben bunu sokaklarda, mahallelerde, meydanlarda Suriye halkının tüm yaş gruplarında açıkça gördüm. Suriyeli kadınların, çocukların duruşu, erkekler kadar hatta ötesi bir iradeyi yansıtıyor. Tarihi oluşturan halkın iradesi ise ve tarihin tüm deneylerinde hiçbir emperyalist saldırı halkın iradesi karşısında zafer kazanamamış ise askeri hiç bir girişim halkı dize getiremez.

Zafer silahların değil halkın iradesine aittir!

Silahla zafer kazanacağını sananlar bu bölgede hep yanıldılar. Bir kez daha yanılacaklarını buradan söylemek abartılı olmayacak. 3000 yıllık bölge tarihine şöyle bir göz gezdirelim, Roma imparatorluğu nerede? Bizans, Moğol, Haçlı, Selçuklu, Osmanlı nerede? 20. yüzyılın işgalci devletleri Fransa ve İngiltere nerede?

Tekrar edeyim sınırlı da olsa yapılacak bir askeri operasyona karşı Suriye, kendi ateş gücü kadar Rusya ve İran’ın da ateş gücünü sınayacaktır.Dünya gücü olmak isteyen ve bunu Suriye’nin Akdeniz sahillerindeki limanlarıyla elde edebilen Rusya’nın böylesi bir vuruşmada silahlarını denemesi çok doğaldır. Rusya, Suriye eliyle bir dünya gücü olma katkısını alıyorsa bu da böylesi bir bütün içinde anlamlıdır. Dolayısıyla Rusların yardımı kadar Suriye’nin Rusya’ya yaptığı katkıyla bütün olan tabloda bu saldırıların karşılık bulması çok doğaldır.

-Her ne kadar olasılık dâhilde görülmese de bir kara harekâtı olduğunu farz edelim. Bu durumda kara operasyonuna katılan işgalci kuvvetleri bekleyen direniş hakkında öngörünüz nedir? Mesela bulunduğunuz Lazkiye’de sahil hattını nasıl korumayı düşünüyorsunuz? Halkın tavrı bu noktada size nasıl yansıyor?

M. Ural:Kara operasyonu büyük bir risk. Amerika 45.000 askeriyle bölgede bulunduğu bir dönemde bu riske giremedi. Şimdi ise buna hiç yanaşmayacak ve açıklamaları da bu yöndedir. Suriye’deki kuklaların ise buna gücü yetmeyeceği açıktır. Geriye bir tek Diktatör Erdoğan’ın zorlamayla Türk ordusunu bu savaşa sokması kalmaktadır.

Uzun uzun anlatmayacağım. Ülke ekonomisinden etnik yapısına, sosyal siyasal sorunlardan, ordunun böylesi bir savaşta uğrayacağı dağılma ve hezimetin yıkıcı etkisine kadar bin bir sorunu olan Türkiye’nin böylesi haksız, böylesi kanlı bir savaşa sokulması, her taraftan anaların gözyaşının derya olmasının tek bir sonucu olacaktır. Bu da II. Sevr anlaşmasının pençesine düşmektir.

Eski Osmanlı’nın yayılmacı ahlaksızlığı I. Sevr’e neden oldu. Yeni Osmanlı diktatörü Erdoğan’ın yayılmacılığı ise II. Sevr’e sürükleniştir!

Bu atmosferde sahil halkının duruşunu gelip görmek gerek. Mukaveme Suriyyi olarak halkın nabzını yansıtacak kampanyalar düzenliyoruz. Kendi internet sayfamızda çocukların dahi nasıl bir güçle, nasıl bir dirençle vatanlarına yapılacak saldırıyı karşılayacakları yansıtılıyor. Bu toprakların adı Suriye’dir. Bir ırkın adı, bir ulusun adı değildir. Tüm farklılıklarıyla bu coğrafyayı vatan haline getiren, ziraata ve yaşama ilk kez açan yerli halkların yaşam alanıdır. Burada iç sorun ne kadar hazmedilmezse, dış sorun o kadar hazmedilmez bir şeydir. Bir dış müdahale karşısında insanımız kadar doğa da savunmaya geçecektir. Bunu deneyenler çok amansız bir hezimetle bölgenin tüm sorunlarını kendi başlarına yıkmış olacaktır. Bu sözlerime zamanı kefil gösteriyorum.

Suriye halkı; taşıyla, toprağıyla, tırnaklarıyla vatanını yiğitçe savunacak ve topraklarına ayak basanlara ve onlarla işbirliği yapan ihanet şebekelerine tarihe yazılacak bir hezimet yaşatacaktır.

-Suriye’de iktidar sözcüleri tarafından yapılan açıklamalarda olası müdahale durumunda İsrail devletini vuracaklarını beyan ediyorlar. Neden öncelikle İsrail?

M. Ural:Bu açıklamalar karşılıklı psikolojik savaşın bir parçasıdır. Suriye diplomaside siyasetin ve bu kanallardaki çözüm ustalığının ülkesidir. Bu ülke uluslar arası anlaşmalara her zaman sadık kalarak kendisine saldırılmadıkça siyasi çözümlerde kararlı ve ilkeli duruş sergilemiştir. Bölge barışı için tek istediği topraklarının geri verilmesidir. Eşit- adil bir barışı ikili görüşmelerle değil, tüm bölgenin askıda duran Filistin sorunu dahil tüm sorunlarının çözülmesini istemiştir. İşte böylesi bir ülke, kendisine saldırıldığında halkıyla cevap vermekten çekinmeyeceğini belirteceğim.

Ancak bunu da zamanı ve araçları doğru seçerek, reflekslerle, duygusal tepkilerle, sokakların coşkusunu arkasında sürüklenerek değil akılla cevap vererek yapacaktır. Ancak bölgede ucu açık bir savaş olur da buna bölgedeki güçler katılırsa, sanırım bölge haritalarının değişmesi dahil sonu belli olmayan bir yıkımında olacağı kesin. Bu yıkımda iki ülke çok ağır sonuçları omuzlayacaktır o da Türkiye ve İsrail. Suriye ise 2 yıldır çektiğinden daha fazlasını çekmeyeceği çok açıktır.

-İran, Hizbullah ve Filistinli anti-emperyalist bazı direnme hareketlerinin son gelişmeler bağlamında mevcut tutumlarını nedir? Bölgesel anlamda direniş ekseni olarak tanımlanan kuvvetlerin olası müdahaleye karşı pratikte neler yapacaklarını düşünüyorsunuz?

M. Ural: Direnme hattı Hafız Esad’ın tesis ettiği bir hattır. Bu hat temel ilkeleriyle önceki sorunuzda açıkladığım eksende bölge halklarının bağımsızlığını ve yaşamsal çıkarlarını savunun bir hat.Ancak bu hat içinde kimi şahsiyet, ülke ve örgütlerde değişiklik olabiliyor. Nitekim 1980’li yılların Amerikan –İsrail uşağı Müslüman Kardeşler Örgütü şebekesiyle savaşta ortaya çıkan direnme hattı saflarında yer alan güçler bu günde temel olarak aynıyla yer almıştır. Ancak kimi kimliksiz hareketler bu saflardan safra olarak atılmıştır.

Filistin direnme hareketlerinin çoğu bu safta Suriye yanlısı olarak mücadeleye devam ederken, Hamas gibi kendini pazarlayan güçler Katar, Suudi ekseninde yerlerini almıştır. Filistin davasının tasfiye planının bir parçası olarak gündeme gelen bu saf değişikliğinin altında dini siyasete alet eden tüm yapılanmalarda görülen tipik bir hastalıktır. Benzer konumda sayılabilecek Lübnanlı Dürzi hareket liderlerinden Velid Canbolat’ın tutumu da bu mihverde seyretmektedir. Buna karşı Suriye’nin direnişine katılacak güçlerin nasılda derinliğine ve genişliğine büyüdüğünü görmek zor değildir. 18 Nisan 2011 tarihli Beyrut toplantısına katılan onlarca parti ve örgütün Suriye’ye yönelik bir saldırıda Suriye’nin saflarında mücadele edeceğini açıkladıkları deklarasyonu hatırlatırım. Bahsettiğim bu bölgesel güçler pratikte kendi coğrafyalarına uzanan elleri ve ayakları kırar, vatanlarını koruyarak, iradelerini gasp etmek isteyenleri pişman eder.

-Size göreiki buçuk yılı geride bırakan çatışmalı sürecin sonucu olarak Suriye sorununun çözümü hangi politik-diplomatik parametrelerinden geçer?

Mihrac Ural: Askeri çatışmalara kadar uzanan tarihin tüm sorunları sonuçta masa başında, siyaseten ve diplomasinin maharetli kulislerinde çözüme kavuşur. Suriye’de de olacak olan budur. Suriye’deki sorun Suriyeli vatansever karakterle dış müdahalenin kuklaları arasındadır.

İsrail’in dayattığı barışı kabul eden Suriye, bölgenin onurlu Suriye’si olamazdı!

İktidarı ve muhalefeti ile tüm vatansever güçler Suriye’ye ait bağımsız kararla ülke için ortak bir sonuca varmak isterken, silahlı şebekeler dış güçlerin beş yıldızlı lobilerinde emperyalist-siyonist çıkarlar için uğraş vermektedirler. Dış güçlerin Suriye’nin bağımsız ortak kararını engellemek için yaptığı müdahalelere sırtını verip mevzi kazanmak isteyenler bu gerçekçi ve kalıcı barışçıl çözümün yolunu kesenlerdir. Suriye’de siyasal barış Suriye parametresinden geçiyor. Bu parametre dışında kalanların barışa katkısı olmayacaktır. Suriye dıştan dayatılan barışa boyun eğseydi bu gün yüz yüze kaldığı hiçbir sorunla karşılaşmazdı. İsrail’in dayattığı hezimetin barışına boyun eğen bir Suriye, bu bölgenin onurlu Suriye’si olamazdı.

-Sayın Ural ikinci haftasını geride bırakan Lazkiye Kuzey kırsalındaki operasyonda son durumu merak ediyoruz. Öncelikle bize Cihatçı çetelerin Lazkiye kırsalına son saldırısında yaşanan katliam hakkında bilgi verebilir misiniz?

M. Ural:Suriye Halk Ordusu ve Mukaveme Suriyyi güçleri son haftalarda terör şebekelerine, özel olarak da selefi vahşete ağır darbeler vurdu. Her mevzide hezimet üzerine hezimetlere mahkûm etti. Lazkiye kırsalında da benim de aktif olarak ön saflarda katıldığım bu mücadelede, selefi Muhacirin Tugayının 1 Ağustos saldırısıyla yakıp yıktığı, masum insanlarını toplu kıyıma maruz bıraktığı, yüzlerce şehit ve 500 çocuk, kadın, ihtiyar esir ve korkakça, haince katlettikleri Şeyh Bedir Ğazal’ın kaçırıldığı tüm alanları, köyleri ve mezraları kurtardık. Ezici zafer, selefi güçlerin merkezi durumunda olan Selma ilçesinin kuşatılmasına kadar sürdü. O zaferin gücüyle toplanan enerji, “Selma ilçesinin tamamen bunlardan arınması” üzerine saldırı heyecanı taşıyordu. Çok ağır kayıp veren selefiler kendi aralarında da bölünerek ve saflarından yoğun kaçışlar yaşayarak, Lazkiye kırsalında yaptıkları cürümler altında kalmış oldu.

– Bu yorumunuzdan Lazkiye kırsalındaki köylerin tarafınızdan geri alındığı sonucu çıkıyor…

20 Ağustos itibariyle girdikleri tüm alanlardan kovulan terör şebekelerin bölgeden temizlenmesi ile yaklaşık 13 köy ve mezrada güvenlik tamamıyla sağlanmış oldu. Köylüler hızla köylerine dönerek toprağın sahibi ve üzerindeki tek söz sahibi olarak normal yaşama döndüler.

-Suriye ordusu ve size bağlı güçlerin cihatçı çetelerin üstlendiği Selma ilçesini kuşattığı yönünde bilgiler var. Daha önceleri yaptığınız bazı açıklamalarda Selma ilçesine gireceğiz demiştiniz. Neden girmediniz, kuşatmanın gerekçesi nedir?

M.Ural: Selma ilçesine giriş için dakikaların sayıldığı bir anda “askeri operasyon tamamlandı” bilgisi Suriye Halk Ordusu merkez karargâhından ulaştırıldı. Hepimiz üzerine soğuk duş etkisi yapan bu karar, başlı başına bir yazı ve yorum konusudur.20 gün aralıksız mevzilerde yatıp kalkarak, inlerine kadar sürdüğümüz ve büyük kaçış altında kovaladığımız eli kanlı selefi şebekelere bölgede ölümcül bir darbe indirmek üzereyken alınan bu karar tüm savaşçılarımızı üzdü. Ancak merkezi hareket etmenin gerekliliğiyle kabulümüz oldu.

Selma ilçesine neden girilmedi sorusu hala tüm gizemini korumasına rağmen benim siyasi okumalarıma göre olay uluslararası denge hesaplarıyla ilgili bir özelliği bulunmaktadır.Selma ilçesi sahil şeridinden doğal bir vadiyle coğrafi bir sınır oluşturur. İlçenin üzerine kurulduğu tepeler, doğu bölgesiyle sınır tepeleridir. Kuzeyinde ise, Türkmen dağları ve Türkiye sınırı bulunur. Bu stratejik sınır kırılması halinde Halep’e kadar tüm bölgenin bu şebekelerden temizlenmesi anlamına gelir. Stratejik bir bel kırma olayıdır bu. Aynı zamanda büyük bir göç dalgası demektir. Bu ise çok yankı uyandıracak, dünya şer güçlerinin çılgınlık derecesinde beklenmedik girişimlerini gündeme getirecek bir kıvılcım olabilirdi.

Kendinden emin olan Beşşar Esad yönetimi böylesi keskin bir kırılma yerine, bölgeleri dengeli olarak temizlemeyi tercih ettiğinden söz etmek yanlış olmayacaktır. Buna, burada çok üstün başarı gösteren ünlü bir birliğin Hama-Halef otoyolunun kontrolü görevinden de getirildiği o alanda oluşan boşluğun bir kuşatma altına düşebileceği kaygısını da eklemek gerekli. Buna eklenecek önemli bir belirleme de tüm Suriye halkı tarafından sağlıklı olarak kavranmış olan bu olayların dış müdahale karakteri, Selma ilçesinin ezilerek alınması halinde mezhepsel eleştiri ve kaygıları körükleyeceğidir.

Buna rağmen Lazkiye Doğu kırsalının böylesine kısa sürede görkemli bir zaferle temizlenmiş olması, son dönemde Suriye Halk Ordusunun başarı üzerine başarılarına eklenmiş önemli bir katkı olmuştur. Son gelişmeleri daha anlamlı kılan, “kimyasal silah kullanımı” adı altında yapılan baskıları da açıklayacak gelişmeler dizininde bu da etkin bir yere sahiptir.

-Lazkiye kırsalına saldıran silahlı çetelerin Türkiye sınırının bulunduğu noktalardan geldikleri yönünde sosyal medyaya da yansıyan bilgiler vardı. Bu söylemi somutlaştırırsak Türkiye Hatay sınırından bulunduğunuz alana geçişleri nasıl oluyor?

M. Ural:Önce coğrafyayı gözlemek gerek. Denizden Yayladağı ilçesine oradan Altınözü ilçesine, oradan da güneye inilerek sahil şeridini Ğab ovasından (Hama ili kuzey kırsalı) ayıran Alevi dağlarına kadar bu bölgede, Türkmen dağları ve Kürt dağları adındaki tüm alanlar Suriye’nin en yüksek dağlık, ormanlık, korum ve yaylalarını teşkil eder. Bu dağların tümü birbiriyle bağlantılıdır. Fiili alan yaklaşık olarak 5000 km²dir. Bu alan yapısı gereği nüfus oranı düşük, yerleşim birimleri dağınıktır. Bu dağlar, birbiriyle dar patika yolarla bağlı olduğu kadar, İdlip ili kuzey batısında yer alan cebel el Vıstani (orta dağ) ve Sahil şeridinin doğusu olan Cebal el Zavi gibi çok tutucu yerleşim birimleriyle de yakındır.

Coğrafi tabloyu bu haliyle göz önüne getirdiğimiz de, Yayladağı sınır kapısından doğuya doğru sınırı çizgisini takip ettiğimizde Harim ilçesine kadar olan bölüm ki bu Türkiye tarafında Yayladağı, Altınözü, Reyhanlı ve Kırıkhan ilçelerinin sınırını teşkil eder. Bütün bu ilçelerden Suriye’ye doğru yaklaşık 100 km’lik sınır çizgisinin her noktası Tayyip Erdoğan’ın emriyle delik deşik edilerek eli kanlı şebekelerce otoyol olarak kullanılmaktadır. Birçok alanda sınır telleri, beton engeller kaldırılarak yollar stabilize edilmiş, her türlü aracın giriş çıkışına elverişli hale getirilmiştir. Yani, Erdoğan yönetimi komşu Suriye’nin sınırlarını gayri meşru şekilde ilga edip, terör öbeklerinin kullanımı için uygun hale getirtti. Türkiye halkından alınan vergiler buralarda teröre lojistik destek sağlamak için harcamış bulunmaktadır.

-Operasyon esnasında yakaladığınız yabancı uyruklu silahlı unsurların hangi metotları kullanarak Lazkiye doğu kırsalına giriş yaptıklarına dair itirafları var mı?

M.Ural:Gözlemler, elde sürekli yenilenen bilgiler, yakalanan teröristlerin verdikleri bilgiler Türkiye Hükümetinin emri, desteği ve güvencesi altında kamyon gibi büyük araçlarla olduğu gibi ambulansların içinde silah ve mühimmat taşındığını göstermektedir. Bu tam anlamıyla vicdansız bir komşuluk ilişkisidir, uluslar arası kurallara da aykırıdır. Teröristlerden yüzlercesi yakalandı. Tek tek itiraflar yaptılar. Çaprazlama tüm sorgularda Türkiye’de resmi kişilerce korundukları, kimi sivil toplum kuruluşlarınca desteklendikleri, istihbarat subaylarınca yönlendirildiklerini de açıkça ifade ettiler. Bunların birçoğu TV kanallarına çıkartılarak açıklama da yaptılar.

– Alevi din adamı Şeyh Bedir Ğazal’ın kaçırılması olayına ilişkin gözlem ve görüşlerinizi öğrenmek istiyorum. Pratikte neler oldu, kamuoyuna bu konuda mutlaka söyleyeceğiniz şeyler olduğuna inanıyorum. Hangi çete tarafından kaçırılıp öldürüldü? Ğazal ailesinin bu süreç içinde tavrı ne oldu? Fidye istendiği ve takas önerildiği iddia edildi doğru mu?

M. Ural:Şeyh Bedir Ğazal, bölgesinin en kadim şeyh ailelerinden birine mensup bir şeyhtir. Din adamı, dededir. Ğazal ailesi Alevi-İslam âlemine şeyh Fadıl Ğazal gibi bilgeler yetiştirmiştir. Halen Lazkiye Caferi müftüsü olan Ğazal Ğazal ise ayrı bir bilgedir. İşte bu yoğun Alevi bilgeler ocağında yetişmiş olan Şeyh Bedir geleneksel Alevi şeyhlerinden biri olarak esir edildiği sabahın gecesinde Kadir gecesi dolaysıyla Alevi köyünde bir dini hizmet ifa ediyordu.

Köylere saldırı olduğunda da Barda köyünde bulunuyordu. Baskınla uyanan ev halkı eli kanlı selefi şebekelerin kurşun yağmuru altında ölümle yüz yüze kalıyor. Şeyh Bedir hasta olması, kaçamayacağı, kaçsa bile birlikte olacağı insanları aksatacağını göz önüne alarak ve bunu orada olan aileye belirterek “ siz erkekler çalıklara dalıp kaçın, ben kadınları ve çocukları korumak için yanlarında kalırım, en azından söyleyeceğim sözüm olur, çevrede tanınan biriyim, vicdan ve ahlak sahibi olan varsa ölüm ve kıyımı engellemeyi denerim” demiştir. Ancak bu karanlık akıllar çoluk çocuk demeden toplu kıyım yaptılar.

Şeyh Ğazal’ı kaçırıp katleden cihatçı çete tamamı yabancı uyruklu tetikçilerden oluşan Muhacirin Birliğidir!

Silahlı çeteler kendi sayfalarında ve logolarıyla yayınladıkları videolarda açıkça görüldüğü gibi evlere nasıl daldıklarını, yatan insanları nasıl sorgusuzca katlettiklerini ortadadır. Şeyh Bedir’i esir alır almaz dişlerini kırarak, işkencelere başladılar. Israrla “Şeyh Muvaffak Ğazal olduğunu, Banyas katliamının fetvasını verdiği” suçlamasını yaptılar.

Oysa ailenin behlül, saf insanı olarak bilinen Şeyh Bedir’in hiçbir siyasi askeri konumlanışı yoktu. Bir din adamıydı hepsi o kadar. Banyas kıyımını yapan kendileriydi. Alevilikte fetva olmadığını da bilmiyorlardı. Banyas beldesi cami imamı vatansever Şeyh Beyasi ve ailesini topluca katleden, cesetlerini parçalayan da kendileriydi. Hiçbir iddiaları doğru olmayan bu yalancıların Allah korkuları, kul hakkı kaygıları zaten yoktu. Bu zalim çeteler ilk elden 200 milyon dolar fidye isteyerek aileyle diyalog kurmaya başladılar. Ardından tutuklu üç Libyalı teröristi de istediler. Ancak tümü yalandı, oyalamaydı.

Şeyhi esir alan çete cihatçı Muhacirin birlikleriydi. Tümü yabancılardan oluşuyordu.Aile bu şebekelerle diyalog kurmak istedi ve fidyenin akıl ölçülerine çekilmesi için çalışıyordu. Araya vatansever Sünni din adamları girmesine rağmen hiçbir sonuç alınamıyordu. Ailede fitne olur diye ne karşı bir atakla şeyhin kurtarılması için fidye almaya izin veriyordu, ne de bir yaygara yaparak ortamı germek istemiyordu. Tipik Alevi barışçılığını, insan erdemine güvenini ortaya koyarak şeyh Bedir’in kurtuluşu için çalışıyordu. Tüm çabalar boşuna çıkmakla kalmadı, Lazkiye doğu kırsalında Suriye Halk Ordusu ve Mukaveme Suriyyi güçlerinin zafer üzerine zafer kazanması ve girdikleri tüm mevzileri kaybeden bu şebekeler, ellerindeki esirlere acımasız davranmaya başladığı haberleri gelmeye başladı. Son mevzilerini 20 Ağustos’ta kaybeden bu karanlık güçler, Şeyh Bedir’i, bana özel kaynaklardan gelen bilgilere göre 22 Ağustos’ta katlettiklerini öğrendik. Onlar da 24 Ağustostan itibaren şeyh Bedir’i katlettiklerini ilan ettiler.

Yayınlanan son videoda Şeyh Bedir’in dik durduğunu, “Kadir gecesinde esir edildim vatanımın ordusunu teröristlere karşı destekledim” diyerek direndiğini anlıyoruz. Şeyh Bedir Ğazal, Hz Hüseyin yolunda, Ehlibeyt sevgisine bağlılığıyla şehit edildiğini öğrenmiş olduk. Bu zalimce girişim Alevi dağlarında derin bir üzüntü ve tepkiye neden oldu ama fitne yaratmadan, mezhep kavgası oyununa gelmeden sonuçlanmıştı. Ancak bu kıyım, Alevi saflarında 1400 yıldır süren zulmün yeni bir halkası olarak beyinlere kazılmış oldu. Bunun etkilerini yakın gelecekte görmek güç olmayacaktır.

– Cihatçı selefi/tekfirci çeteler Suriye’den ne istiyor? Bunların savundukları ideolojinin temelini mezhep/inanç ayrımcılığı mı oluşturuyor?

M. Ural:Selefi cihatçıların tek isteği yıkımdır. İsrail siyonizmi ve emperyalizm için yıkım ve ölümdür. Bunu anlamak için özgürlük ve demokrasiyle hiçbir ilişkisi olmayan, adam kesip doğrama, fidye almaya çalışma, kamu mülkiyetini tahrip etme eylemleriyle görmek zor değildir. Suriye dünyanın tek dış borcu olmayan ve en ucuz ülkesi. Halkına karşılıksız olarak eğitim ve sağlık hizmeti bedava veren bir ülkeden bahsediyoruz. Bu ülke en ağır saldırılar ortamında bile onlarca yasa çıkardı ve demokratik, sivil, çoğulcu, katılımcı yeni anayasasıyla soğuk savaş artığı tek partili sistemini değiştirip, demokratik kazanımları halkın müktesebatına katmıştır.

Beşşar Esad yönetiminin bu güçlü ve köklü değişimleriyle bölgenin en dinamik, en demokratik ülkesi olarak yükselme zemini yaratan Suriye halkının bu kazançlarla nefes alması istenmemiş, bu vatan haini kuklalar eliyle önü kesilmiştir. Bunun için de mezhepçilik dâhil her yola başvurularak kanlı süreçlerin derinleşmesi istenmiştir. Selefilerin ideolojisi tek boyutlu çöl aklıdır. Tek renk çöl sarısıdır, tek eğilimde kendi taraftarlığı dışındaki her şeyi tekfir şemsiyesi altında kıymaktır. Din, etnik yapı ve mezhep ayrımcılığı bunlar için sadece emperyalizmle sunulacak hizmet için bir kılıftan ibarettir; ne din, ne siyasetle uzak yakın bir ilgileri bulunmaktadır.

Ayrıca Rojava’da ortaya konan El Nusra’cı Arap ırkçılığı ise İslam adına hareket edenlerin gerçekte dinle, imanla hiçbir alakası olmadığını göstermiştir.Bu güncel olarak Rojava’da tıpkı diktatör Erdoğan’ın kendi ülkesindeki Kürtlere yönelik ırkçılığı gibi dini istismar ederek yapılmaktadır.

-Merak edilen hususlardan biri de komutanlığını yaptığınız Mukaveme Suriyyi güçlerinin niteliğidir. Ana akım medya’da Türkiye kökenli THKP-C Acilciler olarak bilinen hareketin devamcısı olarak gösteriliyor. Sizin politik geçmişinizle bağ kurularak Türkiyeli mültecilerden oluşan silahlı bir örgüt olarak haberlere konu ediliyor. Mukaveme Suriyyi içinde sadece Türkiyeli insanlar mı var? Kimlerden oluşuyor güçleriniz? Güçlerinizin genel olarak faaliyet yürüttüğü alan neresidir? Kendinizi politik aidiyet anlamında nerede görüyorsunuz?

M. Ural:Mukaveme Suriyyi bir Suriye halk refleksidir. Dış işgalciye karşı tüm Suriye halkının etnik ve farklı inanç unsurlarından oluşan Türkiye’yle organik bağı olamayan bir örgüttür. Benim onurla Genel sekreterliğine 1986’deki (24 Ekim – 1 Aralık 1986) 1. Kongresinden oy birliğiyle seçildiğim THKP (Acilciler) örgütüyle uzak-yakın bir ilişkisi bulanmamaktır.

Mukaveme Suriyyi örgütü, sürgündeki Türkiyeli devrimcilerin yanı sıra ezici çoğunlukta içinde yer alan Suriyeli Sünni, Hıristiyan, Dürzi, Alevi, Kürt, Türkmen ve Araplardan oluşmaktadır. Gerçek bir Suriye mozaiğini oluşturan bu güç Suriye Halk Ordusuyla omuz omuza, anti-emperyalist vatan savunması yapmaktadır. Mukaveme Suriyyi laik bir örgüttür. Herhangi dış bir hedefi yoktur. Lazkiye kuzey kırsalında (Türkiye sınırından yabancı şebekelerin sızmasına karşı) ve yakın bir zamanda doğu kırsalında mücadelesini yürütmektedir. Bu anlamıyla ne Mukaveme Suriyyi, ne de şahıs olarak ben Banyas yöresine hiçbir şekilde gitmişliğimiz bulunmamaktadır.

Kendimi Türkiyeli bir devrimci olarak tanımlarım. Ancak 33 yıldır yaşadığım bu barışçıl ülkede Mukaveme Suriyyi kapsamı içinde ve onun ilkelerine bağlı olarak Suriye için mücadele ettiğimi söyleyebilirim.Kendim olduğu kadar Mukaveme Suriyyi güçleri Suriye devletiyle ya da her hangi bir kurumuyla organik bağ içinde olmadığımı ifade ederim. Bizler sadece sivil halkız, Suriye halkının ve onun adına tüm bölge halklarının çıkarı için anti-emperyalist mücadelede tarafız.

-Bu sorum bir yönüyle şahsi olacak ama malum Türkiye’de iktidara yakın TV-medya organları ve cihadist çetelerin internet sayfalarında periyodik aralıklarla ya öldürüldüğünüz flaş haber olarak duyuruluyor, ya da ölmemek için gizlendiğiniz. Hakkınızda yalan haber üretmeyi iş edinen ‚gazeteciler‘ bile türedi. Her defasında ölmediğinizi veya kaçmadığınızı açıklamak zorunda kalmanızı nasıl yorumluyorsunuz? Bu medya organlarına bir cevabınız var mı?

M. Ural:Evet, onlara söyleyeceklerim var. Ben buradayım. Aradığınızda bulacağınız kadar size yakınım. Yalan sizlere hiçbir şey kazandırmaz. Gerçekler ise balçıkla sıvanmaz. Mihrac Ural bir gerçektir, bu halkın bağrından çıkmış, onun adına kendini adamış bir duruş, bir sestir. Bu ses sevgi çemberiyle ölüyü diriltir. Mihrac Ural bu sesin, bu duruşun zırhıyla bir fikir olarak yaşadıkça hayallerinizi gerçekleştirme imkânınız olmayacak. Gelin sevgiyi büyütelim, gelin siyasal duruşlarımızı halklarımızın çıkarına göre şekillendirelim. Olayları şahsileştirmeden ne kimseyi öldürelim, ne de ölümünü bekleyerek kendimizi aldatalım.

-Son olarak Türkiye halklarına güncel bir mesaj vermenizi istesem neler söylemek istersiniz?

M. Ural: Güzel ülkem Türkiye, cumhuriyetin “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesini çiğneyen, çağdaş uygarlık değerlerini ilerletmek yerine kısırlaştırıp karanlık ortaçağlara geri çekmek, yayılmacı yeni Osmanlıcı diktatör Erdoğan yönetimiyle maceralara sürüklenmektedir. Bu risklerde komşu düşmanlığını ebedileştirmek kadar, kanlı savaşlara yol açarak masum insanların katledilişi dayatmaktadırlar.

Kendimize yönelik tehlikelere nasıl razı olmayacaksak komşularımızı katledecek girişimlere de razı olmamalıyız. Bunun için meydanları savaşa karşı barışı savunarak doldurmalı, bu gidişin karanlık amaçlı tehlikelerine karşı durmalıyız.

Bu gün onurlu tüm Türkiye vatandaşlarının yapacağı en önemli şey savaşa karşı duruş sergilemektir. Halkıma vereceğim en kutsal, en onurlu, en erdemli mesaj budur. İnsanların katledilmesine engel olun, dış müdahaleci terör şebekelerinin sınırlarımızı Tayyip Erdoğan’ın desteğiyle delik deşik edenlere karşı barışı ve komşumuzun haklarını koruyunuz.

Ferhat Aktaş- 1 Eylül 2013

Schlagwörter-Wolke