von Ahmet Kahraman

Leyla Zana, sıradan bir Kürt köylü kadınıydı. Tek farkı, ayrılan özelliği, Türk cezaevinde, Nazi esir kamplarında bile eşi, benzeri görülmemiş bir vahşetin işkence dehşetine rağmen, kimliğini haykıran Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın eşi olmasıydı.
Ülkesi ve halkının davasından, zulme uğrayıp, acı çekenlere sahip çıkmak, teşekkür anlamında vefa göstermek, Kürdistan toplumsal geleneğinin şaşmaz özelliğidir.

1920-1940 kuşağının önder kadroları ve ailelerine, maddi yardımlarda bulundular. Kendilerini ya da çocuklarını “gözlere diken“ niyetine, Türk parlamentosuna gönderdiler.

Ama, insan evladı çıkarı söz konusu olunca değişken, ihanete açık nankördür. Bu dünyada, herkesin şu veya bu şekilde bir fiyatı vardır. Bunlardan bazıları, fiyatını bulunca halkın desteğini kendi gücü sanıp, zalimine hizmetine girdiler. İtibarlarını kaybettiler. İkinci defa, gittiklerinde yüzlerine bakan çıkmadığı gibi bir daha da tutunamadılar.

Leyla Zana, Kürdistan bir mağduru eşi olarak itibar ve Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi içinde yer buldu. Ulusal hareket “uygundur“ deyince, halk onu Kürdistan’ın temsilcilerinden biri olarak Türk parlamentosuna gönderdi.

Parlamentodaki ilk gününde, ana diliyle “Türk ve Kürt halkının kardeşliği için yemin ediyorum“ deyince, Türk kesiminde nefret, ama bir cümlelik Kürtçe seda ile kendi halkının gönlünde de her türlü övgüyle sarmal, takdir fırtınaları estirdi. Eşinin gölgesinden fırlayıp, Leyla Zana oldu.
Tek cümlelik Kürtçe’nin kefaretini, 10 yıllık hapisle ödediğinde artık, halkının gönlünde Kürdistan’ın direniş bayraklarından, Fransa’nın Jeanne d’Arc (Jean Dark)ını çağrıştıran değerde semboldü.

“Sakharov Barış Ödülü“nü aldığında, Kürdistan onun kişiliğinde mükafatlanıyor, cezaevinden çıktığı gün, çıplak ayağıyla toprağa basarken Kürdistan hüzünle doluyordu.

Meydanlara çıktığında, halk onu görmeye koşuyor, 1994 yılında saçlarından tutularak, sürüklenircesine çıkarıldığı parlamentoya, 2011 seçimlerinde rekor oyla geri dönüyordu.

Yaşar Kemal’in “halk tuttuğunu, asla bırakmaz“ diye bir sözü vardır. Bunun tersi „acılı halk, kendinde güç vehmedip, doğrultudan savrulanı asla affetmez“ demek ve tarih bu gibi örneklerle doludur.

Leyla Zana’da, bir süreden beri tek kişilik güç, tek başına bir dünya kibiriyle, “yan gidiş“ gözlemleniyordu. “Dur bakalım ne olacak?“ derken, önceki gün, AKP rejiminin şefleri ve yandaş medyasını sevince boğan, ama vefalı ve cefalı Kürt halkını “yüz üstü bırakmakla“ da kalmayıp, insanlık mücadelesini suçlayan bir çıkışla, Hürriyet gazetesinin manşetinden, gündemin orta yerine oturuverdi.
Leyla Zana, manşetten „ben Başbakan Erdoğan’ın bu işi çözeceğine inanıyorum. Buna dair umudumu asla yitirmedim” diyordu.
Erdoğan’dan tanık bir ağızla, “bu iş” diyerek, “Kürt ya da Kürdistan sorunu“ demeninin yanlışlığına vurgu getiriyor, bu deyim sahiplerinin ağız payını da veriyordu. AKP iktidarının hiç bir hukuki dayanağı olmayan, emirle başlamış ve yarın emirle geri alınabilecek icraatı, Kürtlere Kürtçe hakaret TV yayınını öve öve bitiremiyor, savaş yollarını “Kürtlere duble hizmet yolu“ olarak sunuyor, ödedikleri vergiden dağıtılan kırıntı alan yandaş varsa, bunu lutüf gösteriyordu.

Recep Tayyip’in, Kürtlere “kalleş, ölü sevici” diye sövmesini, Zaptiyesinin Roboskî’de katledilenleri “dolap beygiri” olarak tanımlamasını duymuyor, ama cevaba hiddetleniyor, “siyasette küfür olmaz” diyerek, bize nezaket dersi veriyordu.

Gasp ve talan altındaki Kürdistan’ın uğradığı yangınların külleri, Leyla hanımın ağzında kendine yer bulmuyor, katledilmiş insanlığın çığlıkları kelimelerinde yer bulmuyor, akan kanın sorumlusu olarak Kürdistan hareketini suçluyor, “gençlerin ölmesini hiç bir vicdan kabul etmez, PKK süreci ona göre değerlendirsin” talimatı veriyordu.

Herkesin kibri kendine de bunca kan, dağları delik deşik eden bomba ve günlük ortalama 30 kişilik tutuklama ile hangi süreç?
Ben, “Leyla Zana sonunda umduğunu buldu, Kürtleri böldüğüne uygun adım çiti atlayıp öte tarafa gitti” demiyorum. Kimsenin son halinin böyle tasvir etmesine gönlüm de razı olmaz. Ama, Hürriyet gazetesinin manşetinden, yüksek takdirlere sunulan sözler, kilometrelerce uzaktan “bu bir devlet projesidir” diye bağırıyordu.

Hürriyet gazetesi, sıradan bir organ değildi, çünkü. Yakın zamana kadar, devletin medya ayağı, ağzı, kulağı ve gözüydü. Servis edilen haberler ertesi gün ihbar kabul edilip, hedeflerin üstüne atılıyor, ya da yıkımda boldozer olarak kullanılıyordu.
AKP rejiminde gözden düşünce, boşluğu Fethullah Gülen medyası doldurmuştu.

Hürriyet’in genel yayın yönetmeni, bunca güncel meseleler varken, Leyla Zana’yı güncelleştirmeye kol sıvamasına bakılırsa, gazete eski işlevine geri döndü demektir. Nafile çaba ama, Leyla Zana üzerinden, Kürt birliğini yıkma teşebbüsü olan devlet projesidir.

Leyla Zana, projede malzemedir. Bütün malzemeler gibi kullanıp, kenara atılan, unutulan, bir daha asla hatırlanmayan, en acısı halkının içine çıkamaz hale gelen…

Yazık, Leyla Zana portresinin siyaset parantezini, hüzün verici şekilde AKP’lilerin alkışları arasında kapatıyordu.
Ne diyelim. Onu yeni projenin unsuru olarak manşetine tırmandıran gazetenin yazarlarından Ahmet Hakan’dan okuyalım, yeni halini. Hakan şunları yazıyor:

“Leyla Zana bütün umudunu Başbakan Erdoğan’a bağlayabilir. Uludere’de bir türlü dilenemeyen özre rağmen… KCK operasyonlarının ortalığı dağıtmasına rağmen… „Ölü sevicilik” ya da “morg bekçiliği” suçlamalarının dillere pelesenk olmasına, güvenlik politikalarına abanılmasına rağmen… Leyla Zana umudunu diri tutmayı başarabilir. Bu konuda bir şey demem, diyemem. Umuda ve inanca dair zevkler ve renkler tartışılmaz.

Kimdir Leyla Zana? Hayatını davasına adamış… Yıllar boyu hapis yatmış… Mücadeleden hiç yılmamış… Zulüm görmüş… Çile çekmiş… Böyle bir siyasetçinin “Umudum Erdoğan’dadır. Umudumu yitirirsem çeker giderim” demesi, en azından ve en hafifinden yadırganacak bir durumdur. Madem en sonunda bütün umutlar tek bir kişiye bağlanacak idi… Ve madem tek kişiden kesilen umut karşısında her şey bırakılacaktı ve çekip gidilecekti…O halde ne diye bunca çile çekildi, bunca acı yaşandı, bunca zalimliğe katlanıldı? Hani nerede azim? Hani nerede dayanıklılık? Hani nerede demokratik mücadele sabrı? Hani nerede kendine güven? Sevim Belli gibi sorsun kendine Leyla Zana: Boşuna mı çiğnedik?”

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s