Tekman Post
Nisan 23, 2012 Gönderen: Ümit TOL

1950-1960 arası dönem, başlattığı süreç ve günümüze uzanan sonuçları itibariyle ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşama damgasını vurmuş çok önemli bir dönem özelliğini taşır. Zira bu dönemde bir yandan 1947’den başlayan sürecin devamı olarak devletçi, sıkı şekilde denetlenen ve kendi kendine yeterli olmaya yönelmiş bir ekonomiden, liberal serbest pazar ekonomisine geçiş yaşanmışken, diğer taraftan da 1950’deki seçimlerle siyasal katılma bakımından dev bir adım atılmış, yüzyıllardan sonra ilk defa Türk halkı kendi iradesiyle idarecilerini seçmiştir.

Bu çalışmada, 1950’deki seçimle iktidara gelen Demokrat Parti’nin ıyguladığı iktisat politikaları ve bu politikaların ekonomik, toplumsal ve siyasi etkileri ele alınmıştır.

1. Savaş Sonrasında Dünyadaki Genel Görünüm ve Soğuk Savaşın Türkiye’ye Etkileri

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, kapitalist sisteme bir alternatif olma iddasıyla tarih sahnesine çıkmış olan sosyalist rejimler etki alanlarını genişletiyor ve dünya nüfusunun yaklaşık olarak üçte birini oluşturuyorlardı. (1917 yılında Rusya, 1949 yılında da Çin dünya kapitalist sisteminden kopmuştu.) Bu durum, ABD yöneticilerinin Sovyet tehdidi altında bulundukları bir korku ortamı yaratıyor ve komünizm tehdidi ABD’nin dış politikasını şekillendiriyordu.

Savaş sonrasında sosyalist rejimlerin etki alanlarını genişletmesi, Avrupa’da Bulgaristan, Macaristan, Çekoslavakya, Romanya, Polonya, Doğu Almanya, Yugoslavya, Arnavutluk’un komünistlerin yönetimine geçmesi ve böylelikle kapitalizmin coğrafi alanının daralması üzerine, ABD dış politikası gereğince NATO askeri paktı kuruldu ve sosyalizme karşı Soğuk Savaş dönemi başlatıldı.[1] Bu iki kutuplu ideolojik savaşta taraflar, geri kalmış ülkeler ile bağımsızlıklarını yeni kazanmakta olan ülkeleri kendi saflarına çekebilmek adına kıyasıya bir rekabet içindeydi. ABD’ye göre bu rekabet ortamında öne geçebilmenin koşulu, sosyalist rejimlerin müslüman ve anti-komünist bir çemberle kuşatılmasıydı. Bu bakımdan Sovyet Rusya’ya komşu olan Türkiye’nin özel bir önemi vardı. ABD, Türkiye’yi kendi safında görmek istiyor ve Türkiye’nin de bunu açıkça belli etmesini istiyordu, ancak bundan sonra silah ve yiyecek yardımı yapabilir, borç verebilirdi.[2]

Türkiye’de ise bu dönemde, hem siyasi, hem iktisadi bakımdan yeni bir dönüm noktası olan 1946 seçimleri gerçekleştirilmişti. ABD’nin bu süreçteki rolü ise öncelikle çok partili parlementer sisteme geçisi desteklemek, sonrasında ise kuşatma politikasına uygun olarak, ABD karşıtı partilerin iktidara taşınmasına engel olmak ve bu bağlamda bir anti-komünizm propagandası yürüterek, sağ eğilimli partileri desteklemek olacaktı.

2. Demokrat Parti’nin Kuruluşu ve 1946 Seçimleri

Türkiye, II.Dünya Savaş’ına katılmadığı halde, her an savaşa dahil olabilme tehlikesine karşı, sanki savaştaymış gibi politikalar yürütmek zorundaydı. Ülke savaşa girmedi, fakat mal kıtlıkları, salgın hastalıklar, açlık ve yolsuzluklarla örülmüş bir altı yılı yaşadı. Bu ortamda büyük bir ordunun beslenmesi, yiyecek stoklarının yapılması, tarımsal ürünlerin zoralımı politikaları, köylünün giderek yoksullaşmasına yol açıyordu. Savaş koşulları gerekçe gösterilse de, zaman zaman keyfi ve ölçüsüz yapılan bu uygulamalar özellikle köylü üzerine ağır bir yük getiriyordu.[3] Uygulanan despotik siyasa nedeniyle aydınlar, emekçiler, yoksul yığınlar tek parti yönetiminin karşısındaydılar. 1930’lu yılların ve savaş döneminin kendilerine ayrıcalıklı davranılan, kamu kaynaklarını yağmalarıyla zenginleşen vurguncular, karaborsacılar, savaş zenginlerinin İstanbullu ve gayrimüslim kanadı ‘’Varlık Vergisi’’ nedeniyle partiye güvenlerini yitirmişlerdi. Aynı şekilde toprak ağaları da son anda gündeme gelen ‘’Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’’nın verdiği ürküntüyle CHP’nin karşısında yer almışlardı.[4]

CHP’nin toplumsal meşruiyetinin aşınmaya başladığı bu dönemde bir de ABD’nin çok partili rejime geçin bastırması ortaya çıkınca, CHP oy deposu olarak gördüğü köylüyü kazanmak için ‘’Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’’nu çıkarmaya girişti. İşte bu kanunu çıkarma sürecinde CHP’li milletvekillerinden kendisi de Egeli büyük toprak sahibi olan Adnan Menderes ve arkadaşları (Celal Bayar, Fuat Köprülü, Refik Koraltan) CHP’yi ve bu kanunu komünizmin yolunu açmakla suçlayarak büyük bir muhalefete giriştiler; bu muhalefetten 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti doğdu.[5]

21 Temmuz 1946’da Türkiye’nin ilk çok partili seçimi yapıldı. Bu yıl, Cumhuriyet Türkiyesi’nin tarihinde hem siyasi, hem iktisadi bakımdan yeni bir dönüm noktası niteliğindeydi. Siyasi bakımdan 1946 yılı çok partili parlementer rejime geçişin başlangıç tarihini temsil etmekteyken, iktisadi bakımdan 1946 yılına dönüm noktası niteliğini kazandıran özellik, on altı yıldır kesintisiz olarak izlenen kapalı, korumacı, dış dengeye dayalı ve içe dönük iktisat politikalarının adım adım gevşetildiği, ithalatın serbestleştirilerek büyük ölçüde artırıldığı, dış açıkların kronikleşmeye başladığı, dolayısıyla dış yardım, kredi ve yabancı sermaye yatırımlarıyla ayakta duran bir ekonomik yapının yerleşmeye başlamış olmasıydı.[6]

Demokrat Parti’nin baskı ve yolsuzluklar yapıldığını ileri sürdüğü Temmuz 1946’da yapılan tek dereceli seçimle, CHP yeniden iktidarı ele almış olsa da, savaş yıllarında uygulanan ekonomi politikalarından usanan geniş halk kitlelerinin CHP’yi ‘’cezalandırması’’ çok uzun sürmeyecekti.

3. Demokrat Partinin İktidar Olma Süreci

Temmuz 1946’da CHP’nin iktidar olmasıyla sonuçlanan ilk çok partili seçim yapıldıktan dört yıl sonra, 14 Mayıs 1950 tarihinde yeni bir seçim yapıldı ve Demokrat Parti, CHP’nin altmış dokuz sandalyesine karşılık, dörtyüz sekiz sandalyeyle seçimi kazandı.

Aşağıdaki tabloda 1950 genel seçimlerinde partilerin aldıkları oylar ve oy oranları gösterilmiştir.

Tablo 1: 1950 Genel Seçimlerinde Partilerin Aldıkları Oylar ve Oranları

Parti Adı

Alınan Oy

Oy Oranı

DP

4.241.393

52,68

CHP

3.176.561

39,45

BAĞIMSIZ

383.282

4,76

MP

250.414

3,11

Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü

Savaş koşullarının neden olduğu kıtlık ve yokluk gibi darlıkların yarattığı küskün halk kitlelerinin tepkilerinin bir sonucu olarak iktidar olan Demokrat Parti’nin sınıfsal temeli, büyük toprak sahipleri ile ticaret burjuvazisinin ittifakına dayanmıştır. Ancak, ağırlık olarak kitlesel tabanını Anadolu’nun küçük ve orta köylüsü oluşturmuştur. Buna paralel olarak seçim kampanyasını da köylüyü mürefa kılmak, on yılların yoksulluğuyla sinmiş ve umutsuz durumda olan köylüye somut anlamda hizmet götürmek eksenine oturtan partinin yöneticileri bu durumu her fırsatta dile getirmişlerdir. Zira Başbakan Adnan Menderes seçimi kazanmasının ardından yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:[7]

‘’Türkiyenin %80’i köylerde yaşıyor. Köylerde üretim toprağa bağlıdır. Toprak iyi tohum ister, gübre ister, makine ister, sulama ister. Köylümüz bunları bir başına yapamaz. Devlet olarak ona elimizi uzatmamız gerekli. Ziraat Bankası yoluyla, kooperatifler yoluyla ucuz faizli krediler sağlayacağız. Köylümüz bunları kullanarak makine alacak. Tohumunu ithal edeceğiz, onu ekecek, ucuz gübre sağlayacağız, onu kullanacak. Bunlar da yetmez. Malını pazara götürmesi için yolunu yapacağız, sağlığını koruyabilmek için içme suyunu getireceğiz. Bu da yetmez. Mahsulünü değer fiyatıyla satmasını temin edeceğiz. Toprağa dayanan istihsal denilince buna karayolları politikası, büyük sulama tesisleri, limanlar girer. Bütün bunları yapmak için paraya ihtiyaç vardır. Maliye vekili arkadaşımız kesenin ağzını açmanın çarelerini arayacaktır.’’

Tarihçiler arasında, Demokrat Parti’nin Mayıs 1950’deki bu ezici seçim zaferinin, modern Türk siyasal tarihinde bir dönüm noktası oluşturduğuna dair yaygın bir mutabakat vardır.[8] Gerçekten de, 1950’de, siyasal katılma bakımından dev bir adım atılmıştır. O zamana kadar, meşrutiyetten cumhuriyete uzanan bütün demokratik reformlar hep tepeden inme yapılmışken, ilk defa 1950’de, aşağıdan yukarı bir reform yapılmış, yüzyıllardan beri ilk defa olarak Türkiye halkı, kendi arzusu ile idarecilerini değiştirmiştir.[9] Ancak ekonomik olarak bakıldığında devletçi bir ekonomiden liberal serbest pazar ekonomisine geçişteki esas dönüm noktasının 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi değil, İnönü hükümetinin 1947’de almış olduğu kararlar olduğu görülecektir. Zira bu dönemde CHP, liberal iktisatçılardan oluşan bir kadroya özel teşebbüsün ve tarım, ulaştırma, enerji sektörlerine verilen önceliğin arttığı bir rapor hazırlatmıştır. Resmen uygulamaya konmamasına rağmen bu plan, devletçi-korumacı bir sanayileşme anlayışının artık kesinlikle gündem dışı olduğunu olduğunu kanıtlayan bir belge olarak görülmelidir.[10] Bu bağlamda aslında 1950 seçimleriyle siyasi iktidarın sınıfsal içeriğinde niteliksel bir dönüşüm olmadığı söylenebilir.

4. Ekonomide ABD Yörüngesine Giriş ve Tarımda Traktörleşme

II.Dünya Savaşı sonrasında birikim modeli, uluslararası işbölümü ve çevre merkez ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Türkiye açısından bu yeni dönem, dünya ekonomisinin dinamik merkezini oluşturan ileri kapitalist ülkeler tarafından şartlandırılma ve biçimlendirilmenin önem kazanmasını ifade eder. Nitekim bu dönemde Türkiye’nin tarım ve genel olarak iktisat politikalarının ABD, IMF ve Dünya Bankası tarafından belirlendiği bilinmektedir.[11]

Türkiye, 1949’da Dünya Bankası’ndan bir kalkınma modeli istemiş ve 1950 seçimlerinden sonra Türkiye’ye gelen Dünya Bankası uzmanları şu gözlemlerde bulunmuşlardır:[12]
a.Türkiye’deki düşük gelir düzeyi yatırımlara ayrılabilecek kaynakları büyük ölçüde sınırlamaktadır. Türkiye’de özel biriktirim küçüktür ve gelir önemlice artıncaya kadar düşük kalacaktır.
b.Endüstriyel gelişmeye, tarım aleyhine olarak verilen ağırlık çok fazla olmuştur. Tarım öne çıkmalıdır. Tarımda verimlilik artırılmadıkça, endüstri için gerekli besin ve işgücü sağlanamaz.
c.Türkiye’de yatırımların dağılımının uygun mekanizması yoktur. Özel gelişim düzeninde, ekonomideki bir hata, iflasla sonuçlanacağı için kendiliğinden ortadan kalkar. Kamu işletmeciliğinde ise hata olarak kalır.
d.Hükümetin mali politikası, para çıkarımı, emlakçılığı, ithalatçılığı karlı hale getirmiştir.
e.Eğitim endüstrinin gereksinmelerine ayak uyduramamıştır. Eğitimin her alanında uzmanlaşma ihmal edilmiştir.

Raporda da söylendiği üzere, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve Dünya Bankası azgelişmiş ülkelerin önce tarım sektörünü modernleştirmesini yani traktörleşmeyi, daha sonra tarım ürünleri ihracatına öncelik tanıyarak, kalkınabileceklerini savunuyordu. Gerek uluslararası konjonktürün bu seyri, gerekse Demokrat Parti’nin siyasal tabanının ağırlıklı olarak köylüye ve kırsal bölgeye dayalı olması, partinin iktidarının sürmesi için ABD’nin önerdiği tarım sektörü öncülüğünde kalkınma politikasını izlemeyi gerekli kılmıştı.[13] Bu kalkınma stratejisi bağlamında ABD, 1947’den başlayarak Marshall Planı ile birlikte Türkiye’ye borç vermeye başladı. Marshall Planı’yla sağlanan kredilerle tarım kesiminde olağanüstü hızlı bir traktörleşme süreci yaşanmıştır. Örneğin 1948-1952 yılları arasındaki toplam traktör sayısı 1750’den 30.000’e yükseldi. Bu da 1948’de 14.5 milyon hektar olan ekilip biçilen dönüm miktarının 1956’da 22.5 milyon hektara ulaşmasına olanak sağlamıştı. Bu duruma çok iyi giden hava koşulları da eklenince Demokrat Parti yönetiminin ilk üç yılında tarım ürünleri bollaştı, çiftçinin geliri arttı. Tarımdaki bu büyümenin öncülüğünde ekonomi bir bütün olarak %11-13 gibi hızlı bir oranda büyüdü.[14]

Marshall Planı çerçevesinde tarımda yaşanan bu traktörleşme hareketi, tarım sektöründe ve bir bütün olarak ekonomide olumlu gelişmelere yol açsa da, bu dönemde, adaletsiz bir traktör dağılımı göze çarpar. Zira, her ne kadar küçük köylü de kredi kolaylıklarından yararlanarak traktör kullanmaya başlamış olsa da traktörleşmeden en çok 500+ dönüm toprağı olan büyük toprak sahiplerinin yararlandığı görülmektedir.

Aşağıdaki tabloda, işletme büyüklüklerine göre traktör sahipliğine ait rakamlar gösterilmektedir.

Tablo 2: İşletme Büyüklüklerine Göre Traktör Sahipliği

Toprak Grubu

(Dönüm)

%

İşletme Sayısı %

Ekili Topraktaki Pay

%

Traktörü Olan İşletmeler

%

Toplam Traktörler İçindeki Pay %

<50

68,8

24,4

34

20

50-99

18,1

23,9

24

9

100-199

9,4

23,7

20

22

200-499

3,2

17,0

14

21

500+

0,5

11,0

8

26

Toplam*

100,0

100,0

100

Kaynak: Köymen, Kapitalizm ve Köylülük, s.140.

Tablodan görülebileceği üzere, traktörleşmede en büyük payı 500+ dönüm grubu almış ve bu grup toplam traktörlerin %26’sına sahip olmuştur.

Öte yandan yoğun traktörleşmenin arifesinde, 1948-1954 yılları arasında Türkiye’de yaşayan ve Türkiye tarımı üstüne çalışan bir Amerikalı sosyal bilimcinin New York’taki kurumuna gönderdiği raporlardan birinde, Marshall Planı traktörleriyle ilgili ilginç bir saptamayla karşılaşıyoruz:[15]

‘’Eğer Marshall Planı’nın tarım makineleri tahmin ettiğim gibi köylüyü kente göçe zorlarsa, nasıl yaşayabileceğini düşünemiyorum. Hızlı tarımsal makineleşme, hızlı bir sanayileşmeyle birlikte yürümezse, topraktan koparılan ve başka yerde iş imkanları olmayan halkın önemli bir bölümü için yıkım getirir… Uzun dönemde bir denge kurulur demek kolay. Ama bu arada on binlerce insan ekonominin çarkları arasında ezilip yok olacaktır. Köylüler kente göç ettikten sonra ne yapacaklar, kimse bunu bilmiyor, daha da kötüsü kimsenin umrunda değil. İstikrarlı bir Türkiye böyle kurulamaz. Sanayileşme ve tarımın makineleşmesi aynı şeyin iki yüzüdür… Bana öyle geliyor ki 20.yüzyıl uygarlığının tarım makineleri gibi bir öğesini tek başına ilkel bir topluma sokmak… bunu tehlikeli bir yok etme silahına dönüştürür… Bu makinelerin değil dostlarımın, en büyük düşmanınım başına gelmesini istemem… Bazıları traktör bir silahla karşılaştırılabilir mi diye düşünebilir. Bunlara, Amerika’nın ortabatısındaki toz fırtınalarını(erozyonu) düşünün derim. Geçen yüzyılın sonu ve bu yüzyılın başındaki kırsal kesimden sanayiye büyük göçü ve acılı işçi mücadelelerini düşünün… Her şeye rağmen bizim Amerika’daki makineleşmenin evrimi doğal bir süreci izlemişti; Türkiye’nin durumu gibi dışarıdan zorla ve baskıyla dayatılmamıştı.’’

Gerçekten de makineleşme hareketi ile tarımda yalnızca yatay bir genişleme(ekilebilir alanların artması) olmamıştır. Dikey bir genişleme de olmuş, makineleşme sonucu tarım sektöründe verimlilik artmış, tarım işçilerinin makinelerle ikame edilmesi sonucu açığa çıkan işgücü büyük kentlere akın etmeye başlamıştır.[16] Bu dönemde bir milyonun üstünde insan toprağını terk etmiş, on yıllık dönemde kentlerin nüfusu her yıl %10 artmıştır. Toprağını terk edenler, kente yeni gelişen sanayilerde iş aramak için gelmekteydiler. Ne var ki, 1950’lerde bu sanayilerin kapasitesi bu hızla artan ama vasıfsız olan işgücüne iş temin etmede sınırlıydı. Sonuçta göç edenlerin sadece küçük bir kısmı sanayide sürekli iş bulmakta, çoğu ise sonunda geçici işçi ya da sokak satıcısı olup çıkmaktaydı.[17] Bu anlamda, traktörleşmenin ilk döneminde Türkiye’deki Amerikan Yardım Teşkilatı’nın bu olayın etkisinin araştırılması için Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörler Kurulu ile birlikte yaptığı, sonuçları 1954’te açıklanan, Türkiye’de Zirai Makineleşme başlıklı araştırmanın bulguları dikkat çekicidir. Bu araştırmanın önemli bulguları şöyle özetlenebilir:[18]
a.Traktör sayısı artarken, çift hayvanı sayısının azalması nedeniyle arpanın göreli önemi azalıyor ve makineleşme sayesinde en çok buğday ve pamuk ekim alanları genişliyor. Makineleşmeyle birlikte, toprak satın alma da artıyor ama traktör sahipleri en çok, kiracılık ve ortakçılık yoluyla işletmelerini genişletiyor… traktör mübayasıyla, yeni arazi satın alma bir arada gelişmiştir. Mülkiyetteki bu genişleme hem aynı köy hudutları içinde, hem de başka köy sınırlarını aşmak suretiyle vuku bulmuştur.
b.Yeni toprak alanların %85’i kendi köyünden alıyor. Satın alınan toprakların %64’ü daha önce tamamen, %13’ü kısmen işlenmektedir, %23’ü ise hiç işlenmeyen topraklardır. Tamamen ve kısmen işlenmekte olan arazinin makine sahibinin mülkiyetine geçmesi küçük işletmelerin büyük işletmelere yer terketmesi demektir.
c.Makineli çiftçilerin satın aldığı, tamamen ya da kısmen işlenen toprakların daha önce kimler tarafından işlendiği araştırıldığında, özellikle Ege ve Marmara’da kiracılıkla, gene Ege ve Güneydoğu Anadolu’da ortakçılıkla işlenen toprakların, Orta Anadolu’da ise sahibi tarafından işlenen toprakların satın alındığı görülüyor… makineleşen işletmelerdeki mülk araziye katılan ve daha önce tamamen veya kısmen işlenmekte olan arazinin %64’ü esasen sahibi tarafından, %24’ü ise kiracı tarafından, %12’si de ortakçı ve maraba tarafından işlenmekte idi. Demek oluyor ki, mülkiyetteki tevessü %76 nisbetinde sahibi, kiracı, ortakçı veya maraba marifetiyle işlenen arazi aleyhine vuku bulmaktadır. Küçük mülkiyetin böylece büyük mülkiyete yer terk edişi, üzerinde durulmaya değer sosyal bir olaydır… makineleşmenin zirai işletmelerde doğurduğu temerküz, daha ziyade, ortakçılık ve kiracılık şeklindeki işletme sisteminin inkişafi suretiyle tahakkuk etmiştir… makineleşme ve onun neticeleri olarak işletmelerdeki temerküz arazi ihtilaflarına yol açmış ve ihtilaf sayısını artırmıştır. İhtilafın en çok arttığı bölgeler Orta Anadolu ve Akdeniz bölgeleridir… Köylülerle şehirliler arasında ihtilafların en yoğun olduğu iki bölge, Akdeniz ve Güneydoğu’dur.
d.1948-1952 arasında her bölgede makineleşmiş işletmelerin ortalama büyüklüğü artmakla birlikte en fazla artış Orta Anadolu ve Güneydoğu’dadır.
e.Makineleşmeyle birlikte çiftçiliğe başlayan aile oranının %15 ile en yüksek Güneydoğu Anadolu’da olduğu saptanır (genel ortalama %4) ve bu ailelerin %83’ü kendi köylerinden toprak satın alır (genel ortalama %38).
f.Traktörleşme öncesi çiftçilik yapmayanların %61.4’ünün kasaba ve şehirlerde yaşadığı; bu ailelerin yarısından fazlasının ise (%53) esnaf ve tüccar olduğu belirlenir.
g.Öte yandan traktörleşme yüzünden işsiz kalan ortakçıların büyük çoğunluğunun ‘’amele’’ olarak tarım işlerinde çalıştığını saptayan araştırmaya göre, traktör yüzünden ortaya çıkan topraksızlaşma en çok Akdeniz ve Güneydoğu’dadır. Özellikle Güneydoğu’da topraksızlaşan ailelerin bir kısmının devlet arazisini, ormanları açarak çiftçilik yapmaya başladığı, diğerlerinin kasaba ve kentlere göç ettikleri saptanmaktadır.

Öte yandan tarımda yaşanan traktörleşme ve bunun köylü tarımı üzerindeki etkileri üzerine Çağlar Keyder’e ait farklı bir görüş vardır. Traktörleşme ve devlet politikalarının köylü tarımını teşvik ettiğini öne süren Keyder’in değerlendirmesi şöyledir:[19]

‘’Bu açıdan en önemli gelişme, geniş toprakların tarıma açılmasıyla köylü mülkiyetinin sağlamlaştırılması olmuştur. (…) Yalnızca zengin toprak sahipleri traktör alarak topraklarını genişletmiyordu, (…) çoğu durumda traktörler krediyle alınıyordu. (…) Traktörlerin coğrafi dağılımına bakıldığında büyük toprak sahipliği rejimlerinin olduğu bölgelerde daha az olduğu, buna karşılık piyasaya yönelik küçük çiftçiliğin bulunduğu bölgelerde çok daha fazla traktör olduğu görülür.’’

Demokrat Parti’nin iktidarlığı süresince yapılan yatırımlara baktığımızda ise, dizginleri serbest bırakılınca piyasanın işleyeceğine kesin olarak inanan partinin, beklentilerinin karşılanmadığı görülmektedir. Demokrat Parti hükümeti 1951’de yabancı yatırımı teşvik etmek amacıyla Amerika etkisi altında Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu’nu çıkarmış, bu yasa ile, savaş yılları boyunca çeşitli yollarla (karaborsa, stoklama vb.) bir sermaye birikimi yaratmış olan Türk burjuvazisinin ve yabancı kapitalistlerin Türk ekonomisine yatırım yapacakları beklentisine girmişti. Ancak sonuç beklendiği gibi olmadı. Bu dönemdeki Türk sanayicileri, bir iki istisna dışında, hala tümüyle kontrol altında tutabildikleri nispeten basit aile şirketleri ile iş görmekteydiler ve hükümetin beklediği yatırımı yapmakta tereddüt ediyorlardı. Teşviklere rağmen yabancı yatırımlar da son derece sınırlı kalmış, Demokrat Parti’nin iktidar yıllarında Türkiye’de yatırım yapan şirket sayısı otuzu geçmemiş ve bunların payı özel yatırımlar toplamının %1’ini aşamamıştır. Sonuç olarak tüm liberal politikalara ve söylemlere rağmen yatırımların %40-50’sini devlet yapmak zorunda kalmıştır.[20] Bu dönem içerisinde kısıtlı olan özel yatırımlar içinde ilk ciddi girişimi, bir uluslar arası şirket olan Unilever yapmış ve Sana, Vita adlı nebati yağ ürünleriyle piyasaya egemen olmuştur.[21]

1950-1960 yılları arasında göze çarpan bir gelişme de karayolu ağının önceki döneme oranla oldukça fazla genişletilmesidir. Bu dönemde Amerikalıların teknik ve mali yardımıyla on yıl içinde 5400 kilometrelik sert yüzeyli çift geçişli anayol yapılmıştır.[22] 1950 yılında Türkiye’de sadece 1600 kilometrelik sert satıhlı yol olduğu düşünülürse, karayolu ağının genişletilmesine ne denli önem verildiği görülecektir.

Tıpkı karayolu ağının genişletilmesinde olduğu gibi aynı durum enerji yatırımları için de geçerlidir. Zira bu dönemde elektrik üretimi bir önceki on yıla oranla 3.6 kat artmıştır.[23]

5. Biriken Ekonomik Sorunlar, 1958 Devalüasyonu ve Yeni Kalkınma Stratejisi

Demokrat Parti’nin ilk üç yılında tarımdaki büyüme öncülüğünde ekonomide bir bütün olarak yaşanan canlanma 1954’te sona erdi. Daha çok tarımda ekilip biçilen dönüm miktarının genişletilmesiyle sağlanan tarımdaki ve bir bütün olarak ekonomideki bu canlanma, havaların kötüleşmeye başlaması ve 1954 yılının kötü hasadı ile birlikte eski ivmesini kaybetti ve ekonomik büyüme yüzde 13 civarından yüzde 4 civarına düştü. Ticaret açığının 1955’te 1950 düzeyinin sekiz katına çıkmasına rağmen, hükümet ithalat ve yatırım hızını sürdürerek, mali yardım almak ve kolay borçlanma koşulları sağlamak için Türkiye’nin Soğuk Savaştaki stratejik konumunu sonuna kadar kullandı ve sonuç olarak 1960’ta Türkiye’nin toplam dış borcu 1.5 milyar doları bulmuştu. [24]

1958’e gelindiğinde Türkiye aldığı dış borçları ödeyemez duruma geldi ve hükümet IMF’nin isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. Bunun üzerine bu yıl büyük bir devalüasyon yapıldı, Türk parasının değeri dolar karşısında düşürüldü, dolar 2.5 kat pahalandı.[25] Buna karşılık olarak da ülkeye bir kısmını ABD, bir kısmını Avrupa ülkeleri ve bir kısmını da IMF’nin karşıladığı 350 milyon dolarlık yeni bir paket borç verildi.

Türkiye’nin uluslar arası kapitalizme eklemlendiği dönemi temsil eden 1950’lerde, ABD’nin Türkiye’ye ‘’önerdiği’’ tarım sektörü öncülüğünde kalkınma stratejisi, önce 1958’de Türkiye’nin aldığı dış borçları ödeyememesi, daha sonra da yapılan devalüasyonla birlikte ülkenin iyiden iyiye borç sarmalına girmesiyle iflas etmişti. Kalkınma stratejisinin iflası, yeni bir ekonomik paradigmayı gerekli kılmış ve 1960’larda Türkiye, 1950’li yıllardan farklı olarak ithal ikameci sanayileşme modelini yine IMF’nin önerisiyle benimsemiştir.

6. Sonuç

Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nın ardından hem ekonomik hem de siyasal anlamda köklü bir dönüşüm süreci geçirmeye başlamıştır. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla siyasal katılma bakımından dev bir adım atılmış, yüzyıllardan beri ilk defa olarak Türk halkı kendi iradesi ile yönetenlerini kendisi seçebilmiştir. Bu dönemi Türkiye ekonomisi tarihi içinde farklı kılan nitelik ise, 1947 yılından başlayarak devletçi ekonomiden, liberal pazar ekonomisine geçişin yaşanması ve ekonomi politikalarını bu anlayışın şekillendirmesi olmuştur.

Ekonomide yaşanan bu paradigma değişikliğine uygun olarak 1947’den başlayarak ABD’den Marshall Planı ile birlikte borç alınmaya başlanmış ve bu alınan borçlarla da tarımda olağanüstü bir traktörleşme süreci yaşanmıştır. Tarımda yaşanan bu traktörleşme ile sağlanan verimlilik artışına bir de iyi giden hava koşulları eklenince Demokrat Parti’nin ilk üç yılı, tarım öncülüğünde ekonominin hızlı oranlarla büyüdüğü yıllar olmuştur. Ancak traktörleşmeyle birlikte, tarım işçilerinin makinelerle ikame edilmesi sonucu açığa çıkan işgücü büyük kentlere akın etmeye başlamış ancak göç edenlerin sadece küçük bir kısmı sanayide sürekli iş bulurken, çoğu sonunda geçici işçi ya da sokak satıcısı olup çıkmıştı.

Öte yandan bu dönemdeki, yatırımlara bakıldığında tüm liberal söylem ve politikalarına rağmen Demokrat Parti’nin beklentilerinin karşılanmamış olduğu görülür. Bu dönemde çok kısıtlı olan özel yatırımların yanında toplam yatırımların çok büyük bir kısmını devlet yapmak zorunda kalmıştır.

1954 yılına gelindiğinde ise, Demokrat Parti’nin ilk üç yılında sağlanan hızlı ekonomik büyüme rakamları, havaların kötüleşmeye başlaması ve 1954 yılının kötü hasadı ile birlikte eski ivmesini kaybetmeye başlamıştır. Bunun üzerine Demokrat Parti hükümeti mali yardım almak ve kolay borçlanma koşulları sağlamak için Türkiye’nin Soğuk Savaştaki stratejik konumunu sonuna kadar kullanmış ve sonuç olarak bu dönemden başlayarak Türkiye’nin dış borcu giderek artmıştır.

1958’de Türkiye’nin aldığı dış borçları ödeyememesi ile devam eden süreci, yapılan büyük devalüasyon izlemiş, Türk parasının dolar karşısında değer kaybetmesiyle ile ülke tam bir borç sarmalına girmiştir. Tüm bu gelişmeler aynı zamanda ABD’nin ‘’önerdiği’’ tarım öncülüğünde kalkınma stratejinin iflas etmesi anlamına gelirken, yeni bir kalkınma stratejisinin gerekliliğini de gündeme getirmiştir. Zira 1960’lara girilirken tarım öncülüğünde kalkınma stratejisi terk edilmiş ve ithal ikameci sanayileşme modeline geçilmiştir.

Ümit TOL

umit.tol@politikadergisi.com

Kaynakça

BAŞKAYA, Fikret. Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına, Ankara: Özgür Üniversite Kitaplığı, 2009.

BORATAV, Korkut. Türkiye İktisat Tarihi: 1908-2009, Ankara: İmge Kitabevi, 2011.

ÇAVDAR, Tevfik. Bir İnkilabın Günbatımı: 1908-2008, Ankara: İmge Kitabevi, 2008.

EROĞUL, Cem. Siyasal Katılmanın İdeolojik Ortamı, Mülkiye Dergisi, 1989, Cilt XXIV, Sayı 223.

KÖYMEN, Oya. Cumhuriyet Döneminde Tarımsal Yapı ve Tarım Politikaları, 75 Yılda Köylerden Şehirlere, 1999.

KÖYMEN, Oya. Kapitalizm ve Köylülük, İstanbul: Yordam Kitap, 2008.

KÖYMEN, Oya. Sermaye Birikirken, İstanbul: Yordam Kitap, 2007.

KOÇ, Yıldırım. Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, Ankara: Epos Yayınları, 2010.

OKTAR, Suat ve VARLI, Arzu. Türkiye’de 1950-54 Döneminde Demokrat Parti’nin Tarım Politikası, Marmara Üniversitesi İİBF Dergisi, 2010, Cilt XXVIII, Sayı 1.

ZÜRCHER, Eric Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000.

——————————————————————————–

[1] Yıldırım Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, Ankara: Epos Yayınları, 2010, s.134.

[2] Oya Köymen, Sermaye Birikirken, İstanbul: Yordam Kitap, 2007, s.107.

[3] Suat Oktar ve Arzu Varlı, ‘’Türkiye’de 1950-54 Döneminde Demokrat Parti’nin Tarım Politikası’’, Marmara Üniversitesi İİBF Dergisi, 2010, Cilt XXVIII, Sayı 1, s.5.

[4] Tevfik Çavdar, Bir İnkilabın Günbatımı: 1908-2008, Ankara: İmge Kitabevi, 2008, s.179.

[5] Köymen, a.g.e., s.108.

[6] Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009, Ankara: İmge Kitabevi, 2011, s.94.

[7] Oktar ve Varlı, (2010), a.g.m., s.7.

[8] Eric Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000, s.321.

[9] Cem Eroğul, ‘’Siyasal Katılmanın İdeolojik Ortamı’’, Mülkiye Dergisi, 1989, Cilt XXIV, Sayı 223, s.94.

[10] Koratav, a.g.e., s.98.

[11] Köymen, Kapitalizm ve Köylülük, s.135.

[12] Fikret Başkaya, Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına, Ankara: Özgür Üniversite Kitaplığı, 2009, s.139.

[13] Oktar ve Varlı, (2010), a.g.m., s.9.

[14] Zürcher, a.g.e., s.326.

* Devlet işletmeleri katılmadığı için son sütunun toplamı 100 etmemektedir.

[15] Köymen, Kapitalizm ve Köylülük, s.135-136.

[16] Başkaya, a.g.e., s.140.

[17] Zürcher, a.g.e., s.329.

[18] Oya Köymen, Cumhuriyet Döneminde Tarımsal Yapı ve Tarım Politikaları, 75 Yılda Köylerden Şehirlere, 1999, s.18-19.

[19] Köymen, Kapitalizm ve Köylülük, s.138.

[20] Zürcher, a.g.e., s.326-327.

[21] Çavdar, a.g.e., s.185.

[22] Zürcher, a.g.e., s.327.

[23] Başkaya, a.g.e., s.140.

[24] Zürcher, a.g.e., s.332.

[25] Köymen, Sermaye Birikirken, s.106.

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s