“Biz Hitler’i öldü biliyorduk,nerden bilelim ki oğlu yıllar sonraBağdat’ta dünyaya gelecek” Eyaz Yûsuf

İran ile Irak Kürdistanı sınırında Bağdat’a 240 km uzaklıkta bulunan, yaklaşık 50 bin kişinin yaşadığı ve nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bir şehirdir Halepçe.Halepçe ki sadece bir şehrin adı değil, o büyük insanlık trajedisinin de adıdır aynı zamanda. Tıpkı Hiroşima, Nagazaki, Dersim, Roboski (Uludere) gibi.

İran-Irak savaşı olanca sertliğiyle sürerken 88’in 16 Mart’ında Halepçe, Saddam Hüseyin’in emrindeki Baas Partisi yönetimi tarafından Napalm’larla, Hardal gazı içerikli ağır kimyasal bombalarla yerle bir edildi. Bombardıman sonucu 7 bine yakın insan ağır yaralanarak sakat bırakıldı, 6 binden fazla insan da kimyasalların etkisiyle zehirlenerek ve yanarak katledildi. “Birkaç saat içinde 6 bini aşkın insanın yaşamını yitirdiği saldırıdan, uluslar arası kamuoyu ancak günler sonra haberdar oldu. Katliamın hemen ardından şehre giren gazeteci Ramazan Öztürk’ün çektiği ve “Sessiz Tanık” adı verilen fotoğraf, olayı tüm dünyaya duyurdu. Katliamın sonuçları, sadece 6 bin ölümle sınırlı kalmadı. Çünkü kent hala, kimyasal saldırının izlerini taşıyor. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, 1991-94 arasında bölgedeki kanser vakalarında % 800 oranında artış görülürken, kadın doğumlarında düşük oranı dört katına çıktı.” (1)

Ölüm öyle sinsiydi ki elma kokusuyla gelmişti. Zehirli kimyasal, cezbedici koksun ve hemen solunarak akciğerlere ulaşıp öldürücü etkisini göstersin diye elma kokuyordu. Kürdün elma kokusu korkusu nerden geliyor diye soranlara verilecek yanıt Halepçe’den başka bir şey değildi. Gazeteci- yazar İrfan Aktan çocukken Yüksekova’da gördüğü elma kokusu korkusunu bir yazısında şöyle anlatıyordu : “Katliamdan sonra, zehirli gazın elma koktuğu bize defalarca hatırlatılır, ‘elma kokusu alınca hemen eve koşun, kapıları, pencereleri kapatıp naylon torbalara girin’ diye öğütler verilirdi. Güzel koku alırsan, nefesini tut!

Saddam Hüseyin ve “elma kokusu” korkusu kısa zamanda yayıldı sınır bölgelerindeki her yere. Herkes naylon torbalar yaptırmaya başlamış, “elma kokusu” bekliyordu adeta. Elma kokusu sinsiliğine gizlenen bu katliam, insanlığın “modern” çağda ‘insan nasıl daha iyi yaşayalabilir?’ sorusuna cevap aramak yerine, ‘insan nasıl daha iyi öldürülür?’ sorusuna kilitlendiğini acı da olsa gösteriyor. Dolayısıyla biz, devletli ölüm mekanizmalarının insanlığı kimyasallarla sınadığı, insana dair ne kadar hikaye varsa eksik bıraktığı bir çağı yaşamaktayız. Halepçe de tamamlanmamış hikayelerle dolu bir coğrafyanın adı olarak kaldı belleklerde.

Şimdi tamamlanamayan o hikayelerden birini aktaralım:

Halepçeli bir aileydi onlar… Ferhat, Zozan ve onların çocukları: Şivan, Şilan ve Helin.

Mart ayı havaların ısınmakta olduğunu, baharın gelişini müjdeleyen bir ay olduğundan aile, baharda neler yapabileceğinin hayalini kurmaya başlamıştı bile. Yaylaya çıkıp yaz boyu orada kalmayı planlıyorlardı. Yaylanın tertemiz havasını içine çekmenin verdiği hazzı tadıp, peynirlerini hazırlayarak erzaklarını temin ettikten sonra evlerine geri döneceklerdi. Plan hazırdı. Şivan ailenin en büyük ve tek erkek çocuğu, kızkardeşlerinden Helin 5 aylık, Şilan ise okul çağında ortanca çocuktu. Ferhat’ın Kürt müzisyen Şiwan Perwer’e derin bir ilgisi vardı. Hatta ona olan hayranlığı, gerçek ismi Zinar olan ve güzel bir sese sahip oğluna Şivan isminiverebilecek kadar fazlaydı. Şivan çobanlık yaparken sürülerin başında durup kavalını çalar ve dengbejleri çağrıştıran güzel sesiyle dağlara klamlar yakardı. Şivan da babası gibi, Şiwan Perver’i kendine örnek alır ve onun türkülerini dinlerdi. O gün yeşil coğrafya kendini karanlığa bırakırken Şivan büyük bir heyecan ve aceleyle babasının yanına koşmuştu.

Şivan : Baba biliyormusun Şivan Perwer’in yeni kasedi yakında çıkacakmış.

Ferhat : Doğru mu söylüyorsun ?

Şivan: Evet baba Mam Reşo’nun oğlu Seyidxan söyledi. Şivan Perver ile yapılan bir röportajı görmüş. Konserlerinde hep söylediği fakat kasetlerinde yer vermediği Serhıldan Jiyan e, Pesmergen me , Min Beriya Te kırıye ve belki de başka şarkılarda olacak kasetinde.

Ferhat: Güzel… 2 senedir kaset çıkarmıyordu. Umarım güzel olur. Bu arada Duhok’tan Ezdin amcan aradı ve çok hasta olduğunu söyledi. Hem onu görür hem de elimde denkleştirdiğim bir miktar para ile borçlarımı ödemeye Zaxo’ya gidip döneceğim. Ben yokken ev sana emanet oğlum. 3 haftaya kadar dönerim ve sonra da hayalini kurduğumuz yaylaya çıkarız hep birlikte.

Ve vakti gelmiştir artık yolculuğun. Ferhat çocukları ve eşiyle vedalaşır. Eşi Zozan yapmış olduğu keteleri ve yeni ütülediği elbiseleri Ferhat’a verirken “zu were” (tez gel) der. Ferhat tam yola çıkacakken Şivan’ın sesini işitir,

Şivan :Baba Zahox’tan dönüşünde eğer çıkmışsa bana Şivan Perver’in yeni kasedini getirebilir misin?

Ferhat : Ben de dört gözle bekliyorum Şivan’ın kasedini. Eğer çıkmışsa söz veriyorum sana getireceğim.

Ferhat’ın Halepçe’de olmadığı bir gün takvimlerin 16 Mart 88’i gösterdiği gün gökyüzünden sinsi ve alçak kimyasal bombalar yağmur olur düşer. Halk olayın kimyasal bir bombalama olduğunu anlamadan sağa sola kaçışırken ölümün en sinsi olanıyla başedemez. Ağıtlar yankılanır dağlara: Hawaaar hawaaar hawaaar!!!

Zozan ve Helin evde Şivan ve Şilan da dışardadırlar o esnada. Zozan çocuklarını yanına almak için bir yandan “Şivaan lawoo” bir yandan da “Şilaan Keçee” diye seslenir sürekli.

Sonrası derin sessizlik, toz duman…

Ferhat olayı duyduğu an Halepçe’ye gitmek istese de, yakınları onu bırakmaz ve sakinleştirmek için seferber olurlar. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra sonunda Halepçe’ye, doğru yola çıkar. Elinde Şivan Perwer’in son kasedi de vardır. Araba Halepçe’ye yaklaşırken Ferhat’ın gözlerinin önüne oğluyla konuştukları gelir. Şivan Perwer’in kasetinin adı “Helebce”dir.Halepçe’ye vardığında yurdunun yerle yeksan olmuş evlerini ve talan edilmiş sokaklarını görünce içinde büyük bir fırtına belirir ve kendini tutamayıp gözyaşı damlalarını gözlerinden akıtır. Aklına oğlunun: “Baba eğer Şivan Perwer’in son kasedi çıkmışsa getirir misin” sorusu geldikçe gözyaşları derin bir yutkunuşa karışarak çoğalır… (2) Ferhat gökyüzüne bakar ve Şivan Perwer’in Helebce şarkısını üstüne basa basa söyleyerek haykırır:

Ax birîndar im wey lo lo lo wey lo…

Ah yaralıyım vay oğul, oğul, oğul. Vay oğul

Hey lê lê…. wey lê lê… Ferman e ûy… hawar… hawar…

Ey kızım kızım… Vay kızım kızım… Fermandır oy… İmdat! … İmdat!

Dîsa li me ferman e

Yine bize fermandır!

Li jor tête gire-gir û hume-huma bavirok û têyaran e

Yukarıdan jetlerin gümbürtüleri, homurtu (sesleri) geliyor.

Her der xistiye nava agir û mij û dûman e

Her yeri ateş, duman ve sis içinde bırakıyor.

Li jêr tête qîre-qîra zarokan, hawara dayik û bavan e

Aşağıdan ise çocukların çığlıkları, anne babaların imdatlarının (sesleri) geilyor

Dîsa dîrok xwe nû ve dike weke carek ji caran e

Tarih yine kendini tekrarlıyor ; zamanlardan bir zaman gibi ( her zamanki gibi)

Weke Diyarbekir, weke Palo û Gênc û Agirî, Dêrsim

Diyarbakır gibi, Palu, Genç , Ağrı ve Dersim gibi

Weke Mahabat û weke Berzan e

Mahabat gibi ve Berzan gibi

Îro dîsa li Deşta Silêmaniyê, li kêleka Hendirê, li bajarê helebçê

Bugünkü tekrar Süleymaniye ovasında, Hendir’in kenarında, Halepçe şehrinde…

Fermana me Kurdan e, ferman e, ferman e…

Biz Kürtlerin fermanıdır, fermandır, fermandır…

Dîsa hatin qelandin zarok û zêç tev dayik û bavan e

Yine gelip kızarttılar çocukları, kadınları, bütün anne ve babaları…

Düne Bakmak, Bugünü Sorgulamak

Evet , Irak ve Irak Kürdistan’ında yaşayan halklar Halepçe katliamını, tecavüzleri, göçleri Saddam’ın zülmünü gördü. ABD’nin Irak’ı işgalinden, Saddam yönetiminin devrilmesinden sonra meydanlardaki Saddam Hüseyin heykelleri de yıkıldı. ABD, Irak’a “özgürlük” ve “insan hakları” getirdiği imajını da Saddam zulmüne son verdiğini söylerek çiziyordu. Ezcümle henüz kredi kartı kullanmayan milyonlarca Ortadoğu’lu vardı neticede ve onlar da uluslararası sermaye birikiminde yerlerini almalıydılar.

“Hoş” geldi Neo-Liberalizm! Üzerine kan ve gözyaşı sıçramış da olsa dolar, dolardır!

İnsan öldürmeye programlı kimyasal bombalar üreten ve bunları dünya halklarına yağdırmak için seçtiği diktatörlere satan, sonra da büyük bir pişkinlikle “insan hakları” ve “demokrasi”den bahseden ikiyüzlüler; “hoş” geldiniz! Bir yerden tanıdık geldi sanki simanız. Evet, evet şimdi tanıdık sizi. Siz Halepçe’siniz, Guernica’sınız, Hiroşima’sınız , Nagazaki’siniz, Dersim’siniz, Uludere’siniz… Yoktur birbirinizden farkınız !

“İnsan nasıl iyi öldürülür?” sorusuna kilitlenen ölüm tezgahlarınızı henüz yok edemedik bu bize dert oldu, fakat biz de ısrarla “İnsan nasıl daha iyi yaşar?” diye soracağız bu da size dert olsun.

Acımız sadece gözyaşımız değil, öfkemizdir de aynı zamanda.

Bugün Günlerden Halepçe!

Caner Bingöl

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s