Erwartungen an Deutschland


Erwartungen an Deutschland

382662
VON RECEP TAYYIP ERDOGAN , STAATSPRÄSIDENT DER TÜRKEI

Wie sich die „deutschen Freunde“ das „Wohlgefallen des türkischen Volkes“ erwerben könnten und was aus Sicht des türkischen Staatspräsidenten Recep Tayyip Erdogan geschehen müsste, um die „Unstimmigkeiten“ im deutsch-türkischen Verhältnis zu überwinden. Ein Gastbeitrag.

Dass die Bundesrepublik Deutschland und die Türkei in den bilateralen Beziehungen eine neue Seite aufschlagen, um ihre Unstimmigkeiten beiseite zu lassen und sich auf ihre gemeinsamen Interessen zu konzentrieren, ist im Hinblick auf die globalen dramatischen Ereignisse der letzten Zeit für beide Seiten unabdingbar. Zumal beide Staaten mit der Terrorgefahr, der Migrations- und Flüchtlingsfrage und dem Wiedererstarken des Merkantilismus vor gemeinsamen Herausforderungen und Bedrohungen stehen.

Die Türkei hegt den Wunsch, ihre Beziehungen zu Deutschland, ebenso wie mit anderen Staaten, auf Augenhöhe und auf Grundlage gegenseitigen Respekts weiterzuentwickeln.

Alle Kanäle des Dialogs offenhalten

Wir sind verpflichtet, unsere Beziehungen auf Basis beiderseitiger Interessen und fern von irrationalen Befürchtungen vernunftorientiert fortzuführen. Lassen Sie uns auf unsere gemeinsamen Interessen, gemeinsamen Herausforderungen und gemeinsamen Bedrohungen konzentrieren. Hierbei sollten wir bei Meinungsverschiedenheiten stets alle Kanäle des Dialogs und des Austausches offenhalten und mit einem Höchstmaß an Empathie versuchen, unsere gegenseitigen Befindlichkeiten zu verstehen.

Insbesondere die aktuelle, einseitige und verantwortungsferne Vorgehensweise der amerikanischen Regierung treibt unsere Welt zunehmend in eine Phase rücksichtsloser Handelskriege, die allen Beteiligten schaden wird. Deutschland als globaler Handelsstaat und die Türkei, die ein exportorientiertes Wachstumsmodell ihrer Wirtschaft beherzigt, sind gemeinsam angehalten, im Schulterschluss mit weiteren verantwortungsbewussten Staaten multiperspektivische Schritte zum Schutze aller Staaten einzuleiten, um derart destruktive Handelskonflikte zu verhindern.

Des weiteren erstrebt die Türkei eine Reform des UN-Sicherheitsrats unter Berücksichtigung der globalen Mächteverlagerungen, so wie es die Bundesrepublik Deutschland seit jeher thematisiert. Aus diesem Grund verfechten wir seit langer Zeit die These: „Die Welt ist größer als Fünf.“ Zumal der Sicherheitsrat der Vereinten Nationen in seiner bestehenden institutionellen Form und seinen Entscheidungsmechanismen insbesondere nach dem Ende des Kalten Krieges nicht mehr imstande war, kriegerische Auseinandersetzungen, Bürgerkriege oder gar ethnische Säuberungen zu verhindern. Mit dem Terror und den Flüchtlingsströmen, die durch den syrischen Bürgerkrieg entstanden sind, haben zunächst die Nachbarstaaten Syriens und im Anschluss die europäischen Staaten einen sehr hohen Preis für die Unfähigkeit des UN-Sicherheitsrates bezahlt.

Rechtsradikale Parteien und Gruppierungen, die Terrorangriffe und Flüchtlingskrisen für ihre politischen Ziele instrumentalisieren, sind heute europaweit auf dem Vormarsch. Wir beobachten, dass in einigen EU-Ländern rechtsextremistische Parteien Regierungspartner werden. Der Anstieg des Rechtsradikalismus und der institutionelle Rassismus sind heute die größten Gefahren für die freiheitlich-demokratische Ordnung der Europäischen Union und ihr Ideal des friedlichen Zusammenlebens von unterschiedlichen Kulturen und Religionen. Dieser Hass richtet sich insbesondere gegen Muslime, die aufgrund ihrer sozioökonomisch und politisch unzulänglichen Stellung zur Zielscheibe werden. Die Geschichte Europas lehrt uns jedoch, dass sich der Rechtsradikalismus zunächst schwächere Gruppen und Minderheiten als Ziel nimmt, um nach seiner Erstarkung alle andersdenkenden Gesellschaftsmitglieder zum Angriffsziel zu erklären. An diesem Punkt sollten wir bedenken, dass rechtsradikale, menschenverachtende Terroristen wie Anders Breivik nicht nur Muslime, sondern auch Nichtmuslime im Visier hatten. Vor diesem Hintergrund ist es besonders wichtig und im Sinne der Interessen sowohl der Türkei als auch der Bundesrepublik, dass der NSU-Terror und die Morde an türkeistämmigen Bürgerinnen und Bürgern in Deutschland umfassend aufgeklärt werden und dass eine wirkungsvolle Auseinandersetzung mit Islamfeindlichkeit erfolgt.

Advertisements

Türkiye’de GENEL AF zaruridir.


Türkiye’de GENEL AF zaruridir.

35 : 45 Hochformat
35 : 45 Hochformat

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Türkiye’de bir GENEL AF çıkarılmasının zaruri olduğu kanaatindeyim. 82 Milyon insanın yaşadığı Türkiye’de toplumsal uzlaşma ve barış yasası niteliğinde olacak “ayrımsız” bir genel af çıkarılması gerektiği görüşündeyim. Hapishaneler dolmuş vaziyette. Bunlar da dikkate alınarak bu düzenleme mutlaka yapılacak, bunun geri dönüşü yok artık Hepimizin bildiği gibi Af çok hassas bir konudur, toplumdada önemli bir beklenti var. Caydırıcılık, suçla mücadele gibi çerçeve yaklaşımlarla ortaklaşılarak ele alınmalıdır.

Bu toplum cezaevlerinde en üst rütbede insanları gördü. Örneğin Sayın İlker Başbuğ paşayla ilgili olan o dava. O davada o gün bu millet vay be dedi. Herkesi suçlu görmeye alıştık. O kadar alıştık ki İlker Başbuğ paşanın bile mağdur olduğu o dönem hiç akla gelmiyordu. Başkan Erdoğan da cezaevinde bir süre yattı. Bira ara Berlin’de İnsan hakları temsilcileriyle görüştüğünde ’’Ben cezaevindeyken neredeydiniz, bir şiir okuduğum için içerde yattım dedi.’’ Biz onu o toplantıda orada dinlediğimizde kendimizden utandık. Başkan Erdoğan Meseleyi en iyi bilen bir insan. Mağduriyetin ne olduğunu herkesten daha iyi biliyor, çünkü oda Anadolu’nun yetiştirdiği bir insan, herkesin arkasının parasının olmadığını biliyor.

Bu bağlamda şunuda belirtmekte yarar görüyorum. MHP ve AK – Partinin milletvekili sayısı genel af çıkarmaya yetmediğinden, Milliyetçi Hareket Partisi ‘’İnfaz Yasası Değişikliği’’ adı altında bir af yasası çıkarmak amacı gütmektedir. Ülkede adalet sisteminden mağdur olan insanlar için MHP umut oldu. Olmaya devam ediyor. Af teklifi durup dururken gündeme gelmemiştir. Bir birikimin ve ihtiyacın sonucudur.​ HDP sessizliğini gidermeli bir GENEL AF’FIN çıkarılması için hukuki , siyasi , sosyolojik ve felsefik bir konsept TBMM’ine sunmalıdır. Eğer AK-P, CHP, MHP ve HDP ve İYİ Parti anlaşırlara bir Genel AF mümkündür.

Bir af, suçu tüm neticeleriyle ortadan kaldırıyorsa o af genel aftır. Genel af, suça dair kamu davasının düşmesi veya ceza mahkumiyetinin tüm neticeleriyle ortadan kalkması anlamına geldiğinden, sadece bir suça dair genel af çıkarmak dahi mümkündür.

MHP’nin af tasarısını Başkan Erdoğan değerlendirdi:“Af devlete karşı işlenen suçlarda olabilir, şahıslara karşı af yetkisi devlette değil“, dedi. Türkiyede hepimizin bildiği gibi yargı devlet ve milet adına ceza vermektedir. Dolayısıyla devlet yargının verdiği cezayı affetme yetkisinede ülkemizde sahiptir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, üye tam sayısının 3/5 (beşte üç) çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına ülkemizde karar verebilir. (Anayasa madde 87). Yani, 600 milletvekilinin bulunduğu bir mecliste en az 360 milletvekilinin kabul oyu ile bir genel af kanunu çıkarılabilir.

Genel Af çıkarılmalı.

Ben niçin Genel AF çıkarılmasının zaruri olduğu kanaatindeyim onuda anlatayım. Günümüzdeki adalet dağıtımı adil yürümemektedir. Bekir Kaya kendisine tebliğ edilmeyen bir mutâla ile 8 Yıl 9 ay ceza aldı. Budur Türkiye de hukukun ve adaletin resmî. Vicdan kısmına hiç girmiyorum bile. Padişahlar döneminde keyfi yönetim söz konusuydu. 1923 – 2018 döneminde ise “AFLAR”, “ADALET DAĞITIMINI” yargımızın becerememesi yüzünden gündeme gelmiştir. Bir af, suçu tüm neticeleriyle ortadan kaldırıyorsa o af genel aftır. Genel af, suça dair kamu davasının düşmesi veya ceza mahkumiyetinin tüm neticeleriyle ortadan kalkması anlamına geldiğinden, sadece bir suça dair genel af çıkarmak dahi mümkündür. Hiç kimse günahkar doğmaz. Hiç kimse suçlu doğmaz. Yeni mağdurlar yaratmamak için sosyal politikalara önem vermeliyiz. Bunun için en yararlı başlangıç MAHKUMLRA GENELAF olabilir

Adalet herkese eşit olmalı.

Dr. Devlet Bahçeli’nin getirdiği “af teklifi kamuoyunda “Rahşan Affı” diye algılanan “AF” hadisesi gibi, sun’i bir hadisedir. Kendi içinde affın kapsamında kalabilecek veya kalmayacak suçlar sınıflandırılmasına gidilebilirimi? Elbette gidilemez, bu öncelikle anayasanın “eşitlik” ilkesine ve “aynı hukuki yararı düzenleyen aynı suç tipinin alt başlıklarında fark gözetilmesi” yasağına aykırıdır.

Günümüzde Türkiye’de yargının görevini tam yapamadığı da bir gerçek olduğu için ben 2019 seçimlerinden önce bir GENEL AFFIN çıkarılmasını doğru buluyorum. Her şeyini kaybetsen bile merhametini kaybetme. Merhamet, insanı insan yapan en önemli duygudur.

Ayrıca hepimizin anlaması gereken şudur.

Hükümetin yanlışını söylemek, Erdoğan karşıtı olmak anlamına gelmez. Hükümetin doğrularını anlatmak da iktidara biat etmek değildir. Sorunlarımızı çözmek için, hükümetin yanlışlarını açık açık dile getirmekte fayda var. “Gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez!” Bu söz hem bireyler hem de devletler için geçerlidir ve stratejik hedefin önemine işaret eder.

Yani hayatta ne yapmak istediğinizi bilmiyorsanız önünüze gelen tüm fırsatları da kaçırırsınız ya da bir devlet olarak ulaşmak istediğiniz bir hedef yoksa gelişen olayları da doğru kavrayamazsınız. Malumdurki affetmek, bağışlamak bir “erdem” dir. “Affedilme”yi ümid edenler, önce kendileri affetme konusunda erdemli bir tavrı ortaya koymalıdırlar. İnsan düşmekten değil, düşerse ‚hadi kalk‘ diyebilecek bir dost sesi duyamamaktan korkar.

Af için artik bütün siyasi partilerin ve TBMMi üyelerinin taşın altına ellerini sokmaları gerekir. Devletin sahibi millettir. Millet TBMM’ye gönderdiği temsilcileri ile devleti yönetir. Meclis ve hükümeti oluşturan siyasetçiler milletin sayesinde ordalar. Milletin taleplerini dikkate almak onların en önemli vazifesidir. En büyük zulm kulun kula yalvartılmasıdır. 5 milyon Suriyeliye sahip çıkan 81 milyon kendi insanlarına sahip çıkmayacak mı? Zorluklar insanlar içindir.

Bir DELİ’den ALLAH’a Mektup


Bir DELİ’den ALLAH’a Mektup;
1965 yılında vefat eden Elazığ Tımarhanesindeki bir “deli“ nin (ortadaki) Allah’a yazdığı mektubu…
bir deli

“Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, (El-Aziz –Elazığ ) Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

Ben gam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım.

Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir)

Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir.

Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir.

Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin…

Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir.

Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!..

Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!…

Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!..

Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!.

Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi…

Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!…

Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

Hakk’tan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?..

Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetini mi istedim?..

Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim?

Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücuduma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim!

Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

Sultanım Efendim:

Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir.

Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin.

Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım…

Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım…

Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım…

Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım…

Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

Ey Rabbim, Efendim!

Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!..

Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum…

Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!..

Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun!

Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!

Selam ve dua ile

Selahattin Demirtaş’ın makalesi


1200px-Selahattin_Demirtaş_cropped (1)
İşte Demirtaş’ın ANF’de yayımlanan makalesinin tam metni:

„24 Haziran seçimlerini üzerinden neredeyse iki ay geçti. Elbette seçimin bütün tarafları kendilerince değerlendirmeler yapıp sonuçlar çıkardı, çıkarıyor. HDP de bu kapsamda kendi kurumlarını işletip iç değerlendirmelerini yaptı.

Yine takip edebildiğimiz kadarıyla, yeni oluşan Meclis grubu da üç günlük bir eğitim kampı ile kendi değerlendirmesini yaptı.

Tabii bütün bu toplantılarda nelerin, ne düzeyde tartışıldığını bilemiyoruz. Biz sadece, açıklanan sonuç bildirgeleri ve ortaya konulan pratik siyasetten yola çıkarak değerlendirmeler yapabiliyoruz. Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var ki, benim yazdıklarım tümüyle kişisel görüş ve önerilerimdir.

HDP’yi temsil eden bir görevim olmadığı için, HDP’yi kurumsal olarak temsil eden görüşler değildir. Partimizin yetkili kurulları ve sözcüleri bunu zaten yapıyorlar. Ben HDP’de ‘yetkili’ değilim ama bütün arkadaşlarım gibi halka karşı ‘sorumlu’yum.

Bundan sonraki siyasi mücadelemi de bu sorumluluk bilinciyle sürdüreceğim. Bu yazı vesilesiyle yapacağım öneri ve eleştiriler de bu sorumluluk bilincinin gereği olarak algılanmalıdır.

Öncelikle, HDP yönetimi seçimlerin nasıl bir küresel politik süreçte, nasıl bir Ortadoğu ve Türkiye politik atmosferinde gerçekleştiğini, tarihsel bağları ve bağlantılarıyla birlikte gerçekçi bir analizle ele almış olmalıdır.

24 Haziran seçimlerinin, öyle sıradan bir anti demokratik seçim süreci olarak değerlendirilmesi ve ‘Artık oldu bitti, önümüzdeki seçimlere bakalım’ denilmesi hatalı ve eksik bir yaklaşım olur.

KEMALİST-İTTİHATÇI KESİMLER İLE İSLAMCI-İTTİHATÇI KESİMLER

Küresel kapitalist sistemin 2008’den beri devam eden ve giderek derinleşen krizini aşma çabasının, emperyal güçlerin Asya, Afrika ve Ortadoğu’yu hedefleyen paylaşım savaşlarının, o emperyal güçlerin özelde Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin de dahil olduğu bölgesel müdahalelerinin, Türkiye’de Meşrutiyet sonrası başlayan ve yüzyıllardır çeşitli biçimlerde devam eden devlet içi iktidar kavgası ve Kemalist-İttihatçı kesimler ile İslamcı-İttihatçı kesimlerin bu iç kavgalarında uluslararası güçlerin aldığı pozisyonun, tıkanan ulus devlet modelinin AKP-MHP faşist bloğu ile güncellemesi gayretinin, bütün bu gelişmelere karşı Kürt halkının ve Kürdistan’ın her bir parçasının geliştirdiği siyasal ideolojik hattın nasıl bir etki yarattığının, Türkiye devrimci güçlerinin bu gelişmeler karşısında aldıkları pozisyonun neye tekabül ettiğinin kapsamlı olarak değerlendirilmiş ve HDP yönetimi tarafından analiz edilmiş olduğunu varsayıyoruz.

Tabii ki, seçimlerde faşist bloğu geriletmek gibi net bir sonuç alma ihtimali vardı. Ancak çeşitli düzeylerde yaşanan basiretsizlikler, öngörüsüzlükler ve acemiliklerle bu fırsat iyi değerlendirilemedi. Bunda ben dahil, bütün yönetimin ciddi sorumluluğu vardır.

Bu konuda halka açık bir şekilde, yeterli ve tatmin edici bir özeleştirinin verilmemiş olması da büyük bir eksikliktir. En basitinden, sandıklara neden sahip çıkılmadığı, oyların çalınmasının neden önlenemediği, son 3 seçimdir problemsiz çalışan partinin merkezi bilgisayar sisteminin neden seçim akşamı çalışmadığı ve çöktüğü hâlâ izah edilebilmiş değildir.

Fakat temel sorun bu olmadığı için, bu meseleyi hatırlatmakla yetiniyorum. Çünkü az önce de belirttiğim gibi, seçimin antidemokratik olması ne bir sürprizdi ne de bunu önlemek için yeterince tedbir alınmıştı. Asıl meselenin seçime hazırlık noktasında eksiklik yaşanması olmadığı, seçim sonrasında daha net ortaya çıkmıştır.

Asıl mesele, seçim sonrasında ne yapılacağına dair hazırlıksız, öngörüsüz ve tedbirsiz yaklaşılmış olmasıdır. Sorunun büyüğü, hem bu seçimin sıradan bir seçim olmayacağı ve sonuçları ne olursa olsun faşizm ile mücadelenin her alanında derinleşeceğini tespit etmeniz hem de seçim sonrasında elinizde bir “mücadele yol haritasının” olmamasıdır.

Seçim sonrası muhalefetin çizdiği görüntü, halka heyecan ve umut vermekten uzaktır. Faşizm karşısında, sanki “eldeki tek ve son imkan olan seçimler de kaybedildiği için yapacak bir şey kalmadı” havası estiriliyor ki, bu tam bir apolitikliktir. Halkı faşizmin insafına terk etmektir.

Oysa öncünün yapması gereken ilk şey, tez elden yeni bir direniş hattı belirleyerek pratikte de ortaya koymak olmalıdır. Mücadeleyi tümüyle işlevsiz hale getirilmiş TBMM’ye sıkıştırma orada demokrasicilik oynama siyaseti tam da AKP-MHP faşist bloğunun arzu ettiği şeydir.

FAŞİZME “ELEŞTİRİCİKLER” YÖNELTMEK

Bu nedenle, HDP’nin bir an önce “tatil” havasından çıkıp sahaya inmesinde fayda var. Parlamentonun, Anayasanın, yasaların, yargının lağvedildiği bir ortamda demokratik protesto hakkını kullanmayan bir muhalefet halka nasıl umut olabilir ki?

Özellikle bazı siyasi sözcülerin muktediri kızdırmamak için özenle seçilmiş kelimelerle mutedil bir dil kullanarak faşizme eleştiricikler yöneltip muhalefet ediyor görüntüsü oluşturmaya çalışması çok fazla sırıtıyor ve eminim halkı da rahatsız ediyordur.

Halka öncülük yapması beklenen kesimlerin daha cesur ve kararlı bir duruş içerisinde olması gerekir. Öyle, kendine karşı korumacı yaklaşımlarla, faşizm ile örtülü uzlaşma arayışıyla halka öncülük yapılamaz. Bedel ödemeyi göze almadan da kimsenin bedel ödemesini bekleyemezsiniz.

Madem faşizmin kurumsallaşması aşamasına karşı etkili bir demokratik muhalefet yapılması gerektiğini tespit ediyorsunuz, o halde buna denk düşecek bir pratiğin de sahibi de olmalısınız. Mücadeleyi en etkili şekilde, toplumun bağrında yürütmelisiniz. Zamanınızın, enerjinizin büyük kısmını örgütlenme çalışmalarına ve demokratik eylem-etkinliklere ayırmalısınız.

Sürekli olarak yaşanan hukuksuz, haksız karar ve uygulamalar karşısında kitlesel protesto ve anayasal gösteri hakkının öncülüğünü yapmalısınız. Mitingler, yürüyüşler, forumlar ve benzeri her türlü demokratik hakkı, gerekirse her gün kullanmalısınız.

Bunun yanı sıra, toplumun bütün muhalefet kesimleriyle işbirliği ve dayanışma olanaklarını çoğaltmalısınız. Bütün ezilen kesimlerin tüm sorunlarını meydanlarda gündemleştirerek muhalefeti görünür ve etkili kalmalısınız.

BU DURUM DUYGUSAL KIRILMALARA YOL AÇAR

Savaş ve şiddet politikalarına karşı barışı savunurken çekingen ve kaygılı durmak yerine, her yerde sesinizi yükseltmeniz. Bu savaş döngüsünün kırılmasının en etkili yolunun, İmralı’da 4 yıldır devam eden ahlaksız ve hukuksuz tecride son verilmesinden, Sayın Öcalan’ın en güçlü barış aktörü olduğunun kabulünden geçtiğini bütün Türkiye’yi anlatmalısınız.

Direnmek dışında başka bir seçeneğin olmadığını idrak ediyorsanız bizzat kendiniz direnerek ve direnişi örgütleyerek halkın verdiği desteğe layık olmalısınız.

HDP’ye oy verenlerin bile açıkça tehdit edildiği bir durumda, halkın iradesine yeterince sahip çıkılamazsa bu durum halkta duygusal kırılmalara yol açar. Bu nedenle tabanla çok daha sıkı ve güçlü ilişkiler bağlar kurmak elzemdir.

Hapishanedeki binlerce arkadaşımız ve aileleriyle, diğer tüm değer aileleriyle sıcak samimi bir dayanışma sahiplenme ilişkisi kurulmalıdır. Son zamanlarda bu konuda ciddi bir sahipsizlik duygusunun geliştirilmek istendiği, HDP’nin çekirdek tabanı ile yönetimi arasındaki bağların koparılmak istendiği görülmeli ve bunun tedbirleri acilen alınmalıdır. Kendi değerlerine sahip çıkmayan bir hareket asla ayakta duramaz.

Ayrıca son zamanlarda, bazı milletvekili arkadaşlarımızın HDP’den ayrılıp kendi siyasi geleneklerinde çalışmalarına devam edeceklerini okuyoruz. Doğrusu, bu arkadaşlarla adaylık döneminde ne konuşulduğunu bilmiyoruz ama bize göre tüm milletvekili arkadaşlarımız HDP’yi kendi öz partileri olarak görmeli ve HDP’yi büyütmenin arayışı içinde olmalıdır.

KİMSE KENDİNİ MİSAFİR OLARAK GÖRMEMELİ

Kimse HDP’de kendini misafir olarak görmemeli, herkes HDP’nin tam da içinde ve sahibi olarak bulunduklarını idrak etmelidir. HDP yönetimi de bütün farklılıkların yönetimde etkili bir şekilde söz, karar ve eylem gücüne sahip olmasının önünü açmalı, en demokratik katılım ve temsiliyete imkan sağlamalıdır.

Bileşen ve bileşen hukuku yerine, HDP’li kimliği ve HDP’li kurumsallığı giderek daha ciddiyetle tartışılmalı ve yerli yerine oturtulmalıdır.

Türkiye muhalefetinin yeni bir partiye değil, daha güçlü bir hedefe ihtiyacı vardır. HDP bunu yapabilecek potansiyele sahip, güçlü bir halk tabanı olan, son derece önemli bir siyasi güçtür. Önemli olan bu potansiyeli doğru örgütlemek ve harekete geçirebilmektir.

HDP’nin yeni Meclis grubu son derece deneyimli, birikimli, dürüst ve cesur arkadaşlardan oluşuyor. Şimdi bu farklı kesimlerden ve deneyimlerden gelen arkadaşların, hep birlikte ortak bir perspektifle hareket etmesi ve ezilenlerin öncü gücü olması halkın beklentisidir.

HDP yönetimi de bu değerli ve etkili bileşeni doğru bir şekilde koordine etme ve planlama becerisi gösterebilmelidir. Hareketin, faaliyetin, çalışmanın olmadığı yerde dedikodu olur, çürüme olur ve bunca emeğe, birikime, potansiyele yazık olur.

Biz yeni dönemde, HDP’nin kendisinden beklenen öncü ana muhalefet rolünü bütün alanlarda cesurca dürüstçe yerine getirebileceğini inanıyoruz. İçeride rehin tutulan bütün siyasi kişiler adına şunu rahatlıkla söyleyebilirim; bütün gücümüz, kalbimiz ve pratiğimizle yanınızdayız, yanınızda olacağız.

Başaracağımıza ve halklarımızın özgür, demokratik, eşitlik içinde barış dolu yarınlara çok kısa zamanda kavuşacağına inanıyoruz.“

Erdoğan’ın Akşener sessizliğinin sırrı


erdoganin-aksener-sessizliginin-sirri-28071801_m2
Seçim süreci başladığından itibaren herkese cevap yetiştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan çok ilginçtir İYİ Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener’in çok sert eleştirilerini görmezden gelmişti.

Peki neden?

Bu soruya cevap verebilmemiz için biraz eskileri karıştırmamız gerekiyor…

2002 Genel seçimleri ve 2004 yerel seçimlerinden sonra DYP (Doğru Yol Partisi ) Genel Başkanı Mehmet Ağar ve ANAP (Anavatan Partisi) Genel Başkanı Erkan Mumcu; 22 Temmuz 2007 seçimleri için 5 Mayıs 2007 tarihinde partilerini birleştirip, seçime “merkez sağ”ın tek partisi DP olarak gitmeyi planlıyordu. ANAP’ın DP’ye “katılım” kararı alacağı 2 Haziran 2007 tarihli kongrede Mumcu, Ağar’ı neredeyse akşam saatlerine kadar kongrenin yapılacağı salonda bekledi. Ağar, kongre yerine şu anda FETÖ Lideri daha önce AKP destekçisi olan Fetullah Gülen’in düzenlediği Türkçe Olimpiyatları’nın finaline katılmış ve kongreye bir telgraf göndermek ile yetinmişti.

Nihayetinde bu birleşme gerçekleş(e)medi. Bir gizli el AKP’nin oy aldığı Merkez Sağ seçmenin tercih ettiği DYP ve ANAP birleşmesini engellemiş gibiydi. Erkan Mumcu’nun TV8 ekranlarında yayınlanan Selahattin Sadıkoğlu’yla Her Pazar Açıkça programında verdiği demeçte “DYP o gün ihanet etti. Ne için yaptı bilmiyorum. Nasıl seçimlerden önce, listelerin verileceği son gün ANAP bu birleşmenin gereği olarak seçime katılmayacağını, seçimlere DP çatısı altında katılacağını, YSK’ya verdiği dilekçeyle duyurdu? Biz 2 saat sonra ortak listelerin YSK’ya verilmesini bekliyorduk. O listede hiçbir ANAP’lı isim yoktu” diye konuştu.

Program sunucusu Sadıkoğlu’nun “Peki siz hiç sormadınız mı, listedeki ANAP’lıları neden çıkardınız diye” sorusuna Mumcu, “O listede Erkan Mumcu varsa ben yalan söylüyorum, yoksa hemen internetten baksın. Böyle bir şerefsizliğe maruz kalmışım artık ne konuşacaksınız? Ne diyeceksiniz?” şeklinde yanıt verdi.

Birçok siyasi kişi Mehmet Ağar’ın devam eden davalarında yargılanmama güvencesi karşılığında bu birlikteliği bozduğunu söyledi.

Sonuç olarak AKP, 2007 seçimlerinde % 46,58 oy ve 341 Milletvekili ile seçimlerin galibi oldu. Erkan Mumcu siyaset sahnesinden ayrıldı, Mehmet Ağar Genel Başkanlıktan istifa etti ve daha önce yerden yere vurduğu AKP için çalışmaya başladı. ANAP ve DYP’yi bitirme operasyonları sonuç vermişti.

Gizli eller AKP’nin istediği mutlak başarıyı sağlamak için iş başındaydı. Şayet birleşme olmuş olsaydı AKP’nin seçimlerde bu başarıyı yakalaması söz konusu dahi değildi.

SÜLEYMAN SOYLU’NUN AKP’YE İLHAKI

Süreç devam ediyordu. AKP şimdilik Merkez Sağ seçmeni konsolide etmiş ve sonraki seçimlere kadar rahat şekilde hareket edecekti. DYP’nin 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri öncesinde ANAP’la birleşme çabaları esnasında Demokrat Parti ismini alarak girdiği seçimlerde baraj altında kalması sonrasında Mehmet Ağar istifa etti. Yapılan Olağanüstü Genel Kurulun üçüncü turunda Soylu, geçerli 800 oyun 529’unu alarak Genel Başkanlığa seçildi. Demokrat Parti adına sahneye bu sefer Süleyman Soylu çıkmıştı. AKP’nin politikalarını çok sert şekilde eleştiriyor ve Demokrat Parti için bir umut olarak görülüyordu. Eleştirileri toplumun geniş kısmında da ses getiriyordu.

Beraber o eleştirilere göz atalım:

20 Nisan 2008: Bu ülkenin herkese çatan ve kaos yaratan bir Başbakanı var ki, akşam evine gittiğinde karısına ve çocuklarına boynu bükük kalan esnafın, çiftçinin yerine kendini koymuyor. Kendisi evindekilerin yüzüne nasıl bakıyor. AKP iktidarından önce işsizlik yüzde 6’ydı bugün 11.3’e çıktı. Başbakan at üstünde durmayı nasıl beceremediyse, ülke yönetmeyi de aynı şekilde beceremedi.

10 Aralık 2008: 29 Mart yerel seçimlerinde halk AKP hükümetine sarı, DP ise kırmızı kart gösterecek. AKP hükümeti, yanlış ekonomi politikası sonucu bayramları da millete zehir etti. İnsanlarımız gülmeyi unuttu. Beceriksizlik ve yetersizlikle, Türkiye’yi krizle karşı karşıya bıraktılar. Paçalarından yolsuzluk akıyor. Türkiye’de ihale ve yandaş belediyeciliği yapılmaktadır.

31 Aralık 2008: Çeviriyorsun, boş geliyor. Bir daha çeviriyorsun, pas geliyor. Günlerdir, Filistin’de Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı acılar ciğerimize saplandı. Sen Olmert’le görüşüyorsun, ertesi gün bu katliamlar oluyor. Eğer Kırat iktidarda olsaydı, gök kubbe bu katliamı yapanların başına yıkılırdı. Önce çıktın, ‘Arabulucuyum‘ dedin, şimdi bölgedeki Müslüman ülkelerin kalbini almakla görevlendirildin. Ey Recep Tayyip Erdoğan, boyun eydin, emir eri oldun, milletin ümitlerini boşa çıkardın. Boyan döküldü Tayip Erdoğan.

25 Şubat 2009: Yolsuzluklarla mücadele edeceğim diyen hükümet, Türkiye’yi yolsuzluk çukuru içine batırdı. Tüyü bitmemişin hakkını yedirmeyeceğim dediler. Her gün tüyü bitmemiş yetimin üzerinden siyaset yapıyorlar. Bu ülkeyi rant ülkesi yapmayacağım dedi sayın Başbakan, rantın babasını getirdi. Bunlar yarım doktor, yarım hoca.

14 Mart 2009: Seçim sürecinde Türkiye’de çok manidar işler oluyor. AKP mensupları uzun zamandır genel başkanları ve başbakanlarını, Başbakan da kendisini padişah olarak görmek istiyor. Ülkemizde sadaka kültürü var. Türkiye’de 3 kişiden biri fukaralık sınırının altındadır. Eleştirilmesi gerekenler insanları bu duruma düşüren hükümettir.

ANAP ve DYP birleşmesini engelleyen gizli eller tekrar devredeydi.Merkez Sağ’ın büyük umutlar beslediği Süleyman Soylu 5 Eylül 2012 tarihinde gerçekleşen AKP Genel Merkezi’nde genişletilmiş grup toplantısında düzenlenen törenle resmi olarak AKP’ye katıldı. Yukarıdaki eleştirileri sıralayan Süleyman Soylu 7 Haziran öncesi “Allah şahittir ki bütün bedenim kan gölüne dönse de Erdoğan’dan ayrılmayacağım” dedi.

YENİ HEDEF HAS PARTİ

AKP için bir tehlike daha bertaraf edilmişti. Merkez Sağ oylarını alabilecek bir aday çıkmasını istemeyen AKP’nin yeni hedefi hem Merkez Sağ hem de Milli Görüş geleneğinden gelen 2007 yılında AKP tarafından Milletvekilliği teklif edilen HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’tu.

Geçmişte aynı partide siyaset yapan Erdoğan ile Kurtulmuş’un yolları, RP’nin kapatılmasının ardından kurulan FP’deki “yenilikçiler” ile “gelenekçiler” arasındaki iktidar mücadelesi sırasında ayrıldı. Kurtulmuş, Erdoğan ve Abdullah Gül’ün başını çektiği “yenilikçiler” yerine Erbakan’ın başını çektiği “gelenekçiler”in safında yer almıştı

Numan Kurtulmuş daha önce AKP için şunları söylüyordu:

„İsrail en büyük zaferini AKP sayesinde kazandı. Birleşmiş Milletlerin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunda İsrail’in nükleer kapasitesi var mı, yok mu oylamasında Türk delegasyonu çekimser kaldı. Geçtiğimiz sene 2010 Mayısında da Türkiye İsrail’in OECD üyeliğini onayladı, veto ettiğimiz takdirde üye olması mümkün değildi. Daha önce bir çok ülke veto etmişti. Otel lobisinde değil, Birleşmiş Milletlerde, OECD salonlarında ‘one minute‘ demek marifettir. Sayın Başbakanın kalbi Ali diyor, dili Muaviye söylüyor.“

„Birleşmiş Milletler otel lobisinde One Minute dedin ondan sonra iki sefer İsrail’e destek olan karar aldınız“

AKP 12 Temmuz 2012 Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’a teklif götürdü ve Numan Kurtulmuş kabul etti.

SIRA İYİ PARTİ’YE GELDİ

Bu süreçten sonra AKP, sağ seçmen oylarında kendisine rakip olacak kimseyi istememekteydi. Sıra da MHP vardı. MHP içerisinde Türkeş’e teklif götürülüyor ve bu teklif kabul görüyordu. 1 Kasım seçimleri öncesinde MHP’nin içerisinden bir kişiye yine Başbakan yardımcılığı teklifi götürülüyordu. Bu isim Meral Akşener’di. Gelen teklifi Meral Akşener geri çeviriyor ve Kasım 2015 seçimlerinden sonra MHP içerisinde yenilgiyi ve basiretsizliği kabul etmeyen, MHP Genel Başkan adaylıklarını açıklayan Ümit Özdağ, Sinan Oğan, Koray Aydın gibi MHP’nin etkin isimleri ile bir mücadele süreci başlatıyordu.

Parti içi mücadelede her türlü engelleme ve hukuksuzluklar ile mücadele eden Meral Akşener, MHP yönetimi tarafından 19 Ağustos’ta MHP Tüzüğü’nün 11, 79 ve 81. maddesi ihlal edildiği gerekçesiyle Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edildi partiden ihraç edildi.

Bu dönemden sonra MHP Genel Başkanlığı için aday olmuş olan Ümit Özdağ, Koray Aydın ve MHP Milletvekili Yusuf Halaçoğlu gibi isimler ile AKP’yi var eden alternatifsizlik nedeni ile AKP ye oy veren, ya da sandığa gitmeyen Merkez seçmenin oylarına talip olacak bir parti kurmak için mücadeleye başladılar…

İlk süreç olarak ve ilk iş olarak Başkanlık Referandumuna ‘’Hayır’’ demek için İl, ilçe, köy seyahatlerine başladılar. Başkanlık sisteminin ülkeye getireceği zararları anlatmaya çalıştılar. Tabi bu esnada MHP içerisinde yaşadıkları engelleme ve her türlü hukuksuzluk “HAYIR” kampanyası esnasında da uygulanmaktaydı. Salon toplantıları iptal ettiriliyor, elektrikleri kesiliyor, toplantılar sabote ediliyordu.

Referandum sonrasında 28 Ekim 2017 tarihinde İYİ Parti, Meral Akşener başkanlığında Aytun Çıray, Ali Türkşen, İsmail Ok, Nuri Okutan, Mukadder Başeğmez gibi isimler ile birlikte kuruldu. Siyaset sahnesinde artık farklı bir bakış açısı ve diğer partilere emanet giden Merkez oyların toplanabileceği bir adres oluşmuştu. AKP süreci yakinen takip ediyor ve „Sözde İyi Parti“ dışında herhangi bir açıklama yapmıyordu. Ekonomideki daralma, pahalılık, kurlar da meydana gelen aşırı artış AKP iktidarını sallamaktaydı. Merkez de bir umut olarak doğan ve yurttaşların teveccüh gösterdiği İYİ PARTİ görmezlikten gelinse de AKP için büyük bir tehdit oluşturmaktaydı.

AKP ortağı gibi hareket eden, İYİ Parti’nin kurulması ile tüm teşkilatlarının büyük çoğunluğunu kaybeden ve günde güne eriyen, Türkiye’yi referanduma götüren süreci başlatan MHP bir anda danışıklı dövüş ile erken seçim istediğini dile getirdi. AKP de haberi yokmuş gibi bu talebi kabul edip beyan edilen tarihten daha önce bir tarihe erken seçim kararı verdi. Bütün siyasi partilerde bir anda inanılmaz bir hareketlilik başladı. AKP, MHP, BBP, HÜDA-PAR Cumhur İttifakını kurarken CHP, İYİ PARTİ, Saadet ve DP arasında ittifak görüşmeleri başladı. Seçime girecek olan partilerin açıklaması belirlenirken YSK, İYİ Parti’nin seçimlere girip giremeyeceği ilgili karar aşamasında iken Meral Akşener’in aldığı istihbarat neticesinde CHP Genel Başkanı’ndan talep edilen vekil transferi ile seçime girme sorunu giderilmiş oldu. Meral Akşener, Cumhurbaşkanı adaylığını zaten çok önceden açıklamıştı. İttifak görüşmeleri devam ederken “ÇATI ADAY” formülü üzerinde durulmuştu. Saadet Partisi ve CHP’nin ortak adayı Abdullah Gül’dü.

Meral AKŞENER’in dik durması ve diretmesi ile “ÇATI ADAY” formülü rafa kaldırılmış ve partiler adaylarını açıklamaya başlamışlardı. CHP, Muharrem İNCE; Saadet Partisi, Temel Karamollaoğlu’nu aday göstermiş ve Millet İttifakı kurulmuştu. CHP’li vekiller ile Meclis’te Grubu olmasına rağmen Meral Akşener Parti grubunun önerisi ile değil 2-3 saat içerisinde toplanan 100.000 imza ile Cumhurbaşkanı adayı oldu. Temel Karamollaoğlu da 100.000 imza ile Cumhurbaşkanı adayı oldu.

AKP için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. İYİ Parti’yi engellemek için uygulamaya koyduğu oyunların ve engellemelerin hepsi etkisiz oluyor ve AKP için işler iyiye gitmiyordu. Gündem oluşturma, psikolojik üstünlük tamamen muhalefetin eline geçmekteydi. Muhalefet partileri Erdoğan’ı sözlerinde ki tutarsızlıklar, ekonomi ve dış politikada sergilediği başarısız tutumları eleştirip projeler ortaya sundukça AKP daha önce ret ettiği birçok öneriyi seçim projesi olarak sunmaktaydı.

Meydanlarda Akşener’e karşı engellemeler bitmiyordu. Gaziantep’te yol güzergahı çöp kamyonları ile kesiliyor, Üsküdar’da elektrikler kesiliyor, Mitingleri TV ‚lerde yer bulmuyordu. Gündem yaratacak olan seçim vaatleri haber değeri bulmuyor ve engelleniyordu.

Peki, Meral Akşener’in mitingleri neden hiçbir TV’de yer bulamıyordu?

Birçok araştırma şirketinin yapmış olduğu anketlerde Cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli olan %50+1 oy hiçbir aday tarafından alınamıyordu. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalıyordu. İkinci tura ise Muharrem İnce ve Erdoğan kalınca Erdoğan kazanıyor, Meral Akşener ve Erdoğan kalınca Erdoğan kaybediyor gözüküyordu.

Bu anketler elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan’da mevcuttu. Boks turnuvalarında unvan ve kemer için rakip seçersiniz. Rakip seçerken menajerler kendi boksörlerinin kolay yenebileceği adayı seçer ve sanki çok zor maç olacakmış gibi basına, çevreye ilan ederler. İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan bu şekilde kendi rakibini belirleme yöntemine başvurdu ve Muharrem İnce’nin hiçbir engel ile karşılaşmadan ikinci tura çıkması için mitinglerinde sadece “Bay Muharrem” seslenişleri ile seçimin iki kişi arasında olduğu, rakibinin sadece İnce olduğu algısını yaymaya çalıştı.

Daha önce Merkez ve Merkez Sağ oylar için çıkan her adayın bir şekilde etkisizleştirilmesi için devreye giren gizli eller için 24 Haziran seçimleri çok çok büyük önem taşımaktaydı. Meral Akşener, AKP’nin bu oyununu çok önceden görmüş Erkan Mumcu, Mehmet Ağar, Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş’un düşmüş olduğu duruma düşmemiş ve direnmeye, Türkiye’nin kaderini değiştirmeye çalışmıştı.

AKŞENER’İ SUSTURMA OPERASYONU

Türkiye’nin siyasi kaderini değiştiren gizli ellerin tek hedefi şu anda Meral Akşener ve İYİ Parti’dir. İşte tam bu sebeple 24 Haziran’da Meral Akşener’in ikinci tura çıkmaması için yaptığı mitingler medyada yer almadı, verdiği mesajların duyulmasının önüne geçilmeye çalışıldı. 24 Haziran sonuçlarına bakıldığında ise “gizli ellerin” planladıkları bir nebze başarılı olmuştu. Meral Akşener, seçimlerden sonra süre gelen sessizliğini kendisinden beklenilmediği ölçüde, taa ki bugüne kadar devam ettirerek, mesajları Parti temsilcileri veya kendisinin Twitter hesaplarından yayınladı. Afyon kampında yaşanan tartışmalar ve Meral Akşener’in istifa haberi, parti yetkililerince istifa haberinin yalanlanması, Olağanüstü kongre kararı alması, ardından bu kongrede aday olmayacağını belirtmesi, tüm teşkilatların ısrarları ile aday gösterilmek istenmesi karşısında kararının kesin olduğunu bildirmesi, bugün ise o ısrarların sonucunda geri dönmesi, akıllara geçmiş dönemlerde yaşanan örnekleri getiriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllardır süre gelen tartışmalı da olsa seçim başarılarının arkasında bir Merkez Parti, Merkez Sağ Parti ve lideri olmamasıdır. Büyük umutlar ile kurulup rekor sayılacak bir zamanda teşkilatlarını tamamlayıp CHP’nin demokrasi adına yaptığı hamle ile seçimlere girme hakkını kazanan İYİ Parti son yaşanan/yaşanacak gelişmeler ile birlikte Türk Siyasi tarihinin kaderini çizecektir.

Murat Ağırel

Başkomiserimiz Hacı Turan DÜNDAR Beyefendinin şehadeti vesilesiyle kaleme aldığım Taziye Mesajı


37531376_2132690413678093_4056356028478914560_n
Tanıdığım günden beri ilmi ve faziletiyle Tekman halkının mümtaz simaları arasında yer alan ve uzun yıllar halkımıza Güvenlik alanında hizmet eden, gönül dili ve hizmet heyecanı ile Kürt halkı için koşturan, Tatoslu olarak ilçemizin ilk değerli Başkomiseri Hacı Turan DÜNDAR Beyefendi’nin, İzmir’de 19 Temmuz 2018 tarihinde kalp yetmezliği nedeni ile Hastanede Kalp ameliyatı sonrası nekahet dönemini atlatamayarak Hakk’a yürüdüğünü şimdi çok derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.

Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta ailesi ve tüm Tekman’lılar olmak üzere, dostlarına, yakınlarına ve yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederim.

Em ji XWEDA Hatine û Bêguman Dîsa Her Dê Vegerin Wî . Me wefata welatperwer, azadîxwaz û lehengê tekoşîna doza Kurdistanê, Siyasetwanê Kurd-Kurdistanî Birêz Hacı Turan DÜNDAR bi xemgînî bîhîstiye. Em ji XWEDAyê heq bi merhûm Birêz Hacı Turan DÜNDAR re rehmetê û ji malbat, rêheval, hezkiriyên wî û gelê Kurdistanê re jî sersaxiyê dixwazin.

XWEDÊ wî bi rehma xwe şad bike û cihê wî bike biheşt.

Ruhuna El Fatiha

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Celadet Bedirxan, M.Remzi Bucak ve Y. Uzun


Celadet Bedirxan, M.Remzi Bucak ve Y. Uzun
YUSUF-SERHAT-FAİK
Yusuf Serhat FAİK

Kürdistan tarihinde gezintimize devam ediyoruz. Yine dopdolu bir haftayı birlikte bilince çıkaralım. Kürt siyasetçisi, yazarı, aydını, Kurdolog Mir Celadet Ali Bedirxan 15 Temmuz 1951 tarihinde pamuk ziraatı yapmak için açtığı kuyuya düşerek yaşamını yitirdi. 1893 yılında İstanbul’da doğan Celadet bey, Bedirxan Paşa’nın oğlu Mir Emin Ali Bedixan’ın ikinci çocuğudur.

Celadet bey sürgünde doğdu yine memleketi olan Cizre Botan’dan uzakta Şam’da aramızdan ayrıldı. Babası Emin Ali Bedirxan Kürt Teavün ve Terakki, Kürt neşr-i Maarif Cemiyetlerinin kurucusu, Kürt Teali Cemiyetinin 2.başkanı idi.

İlk ve orta öğretimini İstanbul’da tamamlayan Celadet bey, 1922 yılında M.Kemal’in babası ve 2 kardeşi (Kamuran ve Süreyya beyler) hakkında çıkarttığı idam cezası nedeniyle Kahire’ye göç etti. Kahire’den Almanya’ya geçen Celadet bey burada hukuk fakültesini bitirdikten sonra tekrar G.Batı Kürdistan’a dönerek 5 Eylül 1927 yılında kuruculuğuna öncülük ettiği ilk modern Kürt örgütü olan Xoybûn’un başkanı oldu.

Ağrı Kürt Milli Harekatına katılmak üzere yola çıkmasına rağmen Ağrı harekatının bastırılması üzerine yeniden G.Batı Kürdistan’a dönen Celadet bey 1932 yılında burada “Hawar” dergisini çıkartarak ilk defa latin alfabesinin pratiğini bu dergide yaptı. Hawar’ın çıkış tarihi olan 15 Mayıs halen “Kürt Dil Bayramı” olarak kutlanıyor. Bu tarihten itibaren Kürt dili, üzerine çalışmalarını yürüten Mir Celadet 57. sayısında Hawar dergisinin yayınına son vererek aynı kadro ile birlikte Ronahi dergisini 1945 yılına kadar yayınlattı.

Hawar ve Ronahi Kürt dili ve edebiyatında bir ekol oldu. Eserleri arasında Elifba Kurdî, Rêzîmana Kurdî, Ferhanga Kurdî, De La Question Kurd (Kürt Sorunu), M.Kemal Paşa’ya Mektup, Dibaca Nimêjên Ezidiyan, Were Dotmam şiir kitabı (Şiirlerinin arasında Were Dotmam, Xençera mîn, Billûra min çok meşhurdur) Mezarı Şam’da Kürt mahallesindedir.
Yine Kürt siyasetçisi, yazarı, hukukçusu ve modern Kürt yurtseverliğinin sembolu M.Remzi Bucak, 15 Temmuz 1985 tarihinde Paris’te yaşama veda etti.

1912 yılında Siverek Çaylarbaşı Nahiyesi Anazo köyünde dünyaya gelen Remzi Bucak babası M.Tevfik Bey’in 1925 yılında sürgüne gönderilmesi üzerine ilk ve orta öğretimini İstanbul’da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Bir yıl Paris’te eğitim gören M.Remzi İstanbul’da Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra İstanbul’da avukatlığa başladı. 1941 yılında Ziya Şerefhanoğlu, Yusuf Azizoğlu, Musa Anter ve halasının oğlu Faik Bucak ile birlikte Saraçhane’de Bozdağın Kemerinde Kirazlı Mescit sokakta “Dicle Talebe Yurdunu” kurdu.

Bu Yurt’ta ileride Kürt özgürlük mücadelesinde önemli yerleri bulunan şahsiyetler eğitim gördü. Yine aynı yıl aynı kişilerle birlikte ”Kürtleri Koruma Cemıyetini” kuruyorlar. 1948 yılın da Diyarbekir’e taşınır. 1950 yılında Mustafa Ekinci, Yusuf Azizoğlu ile birlikte DP’den Diyarbekir milletvekili olarak TBMM gider.

Burada Mustafa Ekinci ile birlikte 33’ler ve Karaköprü olayının gündeme gelmesini ve faillerinin yargılanmasını sağlarlar. 21 Ocak 1952 günü Umumi Müfettişlik yasasının kaldırılması konusunda verdiği yasa tasarısının gerekçesinde ”Lakin ne garip hakikattır ki Umumi Müfettişlik kurulması ile kaldırılmasına kadar geçen zamanda baktığımızda adı geçen idareye tabi tutulmak bedbahtlığını yaşayan vilayetlerimizde tesis ve kuruluş amacı ile en ufak bir bayındırlık eserine tesadüf edilmemekte bilakis hemen her köşesinde “Hindistan Umumi Valiliği” idare tarzı kokusu gelmektedir.

Bu bakımdan Umumi Müfettişlikler idari ve siyasi tarihimizde iğrenç ve kanlı sahifeler ilave etmekten başka vazife görmemişler” demekteydi.11 Mayıs 1960 tarihin de Amerika’ya giden M.Remzi burada diplomasi faaliyetlerine devam etmiştir. 1964 Kıbrıs olayları nedeniyle İsmet Paşa’ya yazdığı mektupta ise ”60 bin Kıbrıslı için istediğiniz federasyon hakkı 8 milyon Kürt vatandaşınız için niçin kabul görmesin“ diyordu.1980 sonrası Paris’e yerleşen M.Remzi Paris Kürt Enstitüsü kurucuları arsında yer alıyordu. Oda birçok Kürt gibi sürgünde yaşamını yitirdi. Cenazesi Siverek’e getirilerek halası oğlu Faik Bucak’ın yanında toprağa verildi.

19 Temmuz 1987’de Kürt özgürlük Mücadelesi ile baş edemeyen ANAP iktidarı selameti D.Bekir, Bingöl, Elazığ, Siirt, Hakkari, Mardin, Dersim, Van ve Bitlis’te OHAL idaresi ilanında buldu.

21 Temmuz 1994 tarihinde PKK’nin öncü kadrolarından, Siverek mücadelesinin öncülerinden Yılmaz Uzun ve arkadaşları bindikleri otomobilin şoförünün devletle işbirliği yapması sonucu Silopi’de düştüğü kontra pususunda esir düştü. Mühendislik eğitimini yarıda bırakan Yılmaz özgür bir ülke inşa edilmesi için mücadele etti. Diyarbekir Zindanı direnişçilerinden biri olan Yılmaz Uzun kısa süren yaşamına çok şeyler katarak sonsuzluğa yürüdü.

20 Temmuz 2015 tarihinde Urfa’nın Pirsûs ilçesinde Kobanê’nin imarı için gitmek üzere Pirsûs’a gelen çoğunluğu SDGF üyesi olan gençler basın toplantısı yaparken IŞİD’in düzenlediği intihar saldırısında 34 kişi yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı.

ERZURUM’DA HEKAT (MASAL) ANLATMA KÜLTÜRÜ VE KÖSE HEKATI


ERZURUM’DA HEKAT (MASAL) ANLATMA KÜLTÜRÜ VE KÖSE HEKATI

Erzurum’da hekat (masal) anlatma kültürü çok eskilere dayanır. Önceleri öyle televizyonlar, sinemalar, internet, cep telefonları falan yoktu. İnsanlarımız, hekat anlatmak gibi vakit geçirmenin yollarını bulmuşlardı. Bunlar, günümüzde güncelliğini kaybetseler de yüzyıllarca kalıcı olmuş, hem güzel ortamlarda samimi duygulara tercümanlık etmişler hem de hoş vakitler geçirtmişlerdir.

Hekatlar, her ne kadar uçuk olup gerçeklerle çok ilgisi olmasa da dinleyenlerin düşünme kabiliyetlerini artırır bir yandan da çeşitli öğütler verirlerdi. Kısaca verilecek dersin hikayeleştirilmiş halleriydi.

Sözlü edebiyatın en güzel örnekleridir. Ne var ki, kültürümüze ait bu güzel değerler unutulmuş sadece birkaçı günümüze gelebilmiştir
Ben de ‘’Erzurum’ da hekat kültürü üzerinde duruken yine Erzurum’ a ait olan ‘’KÖSE HEKATI’’ nı anlatacağım. Eminim uzun zamandır bir hekat dinlememişsinizdir.

Malum, Erzurum’ da kışlar uzun ve soğuk geçer. Bu soğuk ve uzun kış gecelerinde dışarı pek çıkılmaz özellikle köylerde bir araya gelen dost, akraba ve komşular, sobanın başında dıjılayan (kaynamaya başlayan) büyük, çinko demlikler ve soba kazanlarından çıkan buharları teneffüs ederek, kocaman çiçek desenli rengarenk minderlere oturur, el emeği göz nuru ot yastıklara sırtlarını verir, çeşitli oyunlar oynar, şakalar yapar ve hekat (masal) anlatırlardı.

Eskiden bu hekatlar (masallar) küçüklere değil büyüklere anlatılırdı. Tabi seviyeleri de ona göreydi.
Genelde hekatı anlatanlar hep aynı kişilerdi. Bunlar, bildikleri hekatları her anlattıklarında üzerlerine biraz daha ekleme yapar abarttıkça abartırlardı. Yani Erzurum diliyle ‘’şoşartırlardı.’’ Çünkü bir masal ne kadar şoşartılır ve olağanüstü gösterilirse o kadar çok ilgi görürdü.

Nar kesmiş sobanın etrafında koyu sohbetler ve şakalar devam ederken bir taraftan da altına ve üzerine közlenmesi için kartollar konurdu. Hekat anlatanlar sıranın kendilerine de gelececeğini bilir ama bilmemezlikten gelirlerdi. Ne zaman ki biri;
‘’ Cevdet emmi, Yaşar dayı, Vehbi ağabey… (artık kim varsa o gün) Hele bize bir hekat annad .’’ dediğinde herkes bir ağızdan;
‘’ He… Hadi annat emmi’’ derler.

Anlatacak her kimse, saatlerdir sırasının gelmesini beklemektedir ama o yine de naz eder.
‘’ Yav arhadaşlar!.. Goymirsiz anburda ağız dadiynan bir çay içah?’’ der.

Çevredekiler ısrar ederler;
‘’Hadi emmiiii… Sonra içersen. Daha gece yarısına geder buradayıh. İşimiz ne? Daha gaç soba gazani devüreceyih!..’’
‘’Zaten annaddıhlarımi hep bülirsiz. Ne annadim?’’
‘’ Vardır, vardır… Sen de hekat bitmez. Hadi emmiiii…’’
‘’ Eh madem o gedden ısrar edisiz. Bir dene annadim.
Ama bahın!..
Hekata garışan olur, heç ele olur mi diyen çıharsa bırahır galharam. Bir daha da annadmam. Ona göre!..’’
‘’ Tamam emmi, sen hele başla.’’

Başla derler ama daha ilk cümlelerden itibaren karışırlar. Hekat anlatan da bırakıp gitmez. Üstelik bu müdahaleler hekat boyunca defalarca olur.
İçtiği kıtlama çayın son kalan kısmını sesli bir şekilde hüpletip yağlı güreşe çıkan pehlivan edasıyla anlatmaya başlar. Anlattıkça herkesten çok kendi zevk alır. Zevk aldıkça da şoşartır. Ara sıra da milletin gözlerine bakarak nabız yoklar. Gözler ne kadar hayretle bakıyorsa dozu ona göre artırır.
‘’ Pekiy, başlıyorum. Hazırsız?..’’
‘’He emmi. Annad. ‘’
Cevdet emmi başlar anlatmaya…

Bir varmış, bir yokmuş…
Hasangala tarafında bir kövde, bir köse ailesi yaşarmış. Köse’nin tek bir oğli varmış. Oğlan, gınga gahmış. Anasının yahasını tutmuş,
„Babama de beni eversin“ diye gadıni zora getirir olmuş.
Oğlanın ısrarlarından bıhan anasi sonunda erine der ki;
„Beyim hal beleyken bele. Oğlan evlanmah isdir. Heberin olsun. Bunun çaresine bah.“

Buni duyan da gocası diyir ki ;
„Madem ki evlanmah isdir. Şehere götürsün, öküzi satsın. Parasıni getirsin. Onun parasiynan başını bağliyah,“

Gari gidir, gocasının söylediklerini oğluna bir bir annadir;

„Baban dedi ki sabahtan öküzi şehere götürsün, satsın, parasını getirsin. Oni everim“

Buni duyan oğlan sevünir, havalara sıçcırir. Sabahi dar edir. Sabah olunca öküzi ahurdan çihardir, öğüne gatir, şehrin yoluni dutirrr…

Şehirde de yeddi tene menşur köse varmış. Bu köseler şehrin dışında ki yola dağılir, yoldan gelip geçenleri gandırir, mallarıni yoh fiyetten alirlarmış.

Oğlanın babasının adı Hasan’mış. Hasan da çoh menşur bir köseyimiş ama kövün dışında pek bilen yohmuş.
Oğlan Şeherin yoluni yari etmişdir ki, garşısına iki köse çıhır. Bunlar bahirlar ki oğlan birez safa benzir.

„Bele nereye gidirsen“ diyirler.
‘’Ökizi satmiya götürirem.’’ diyir oğlan
‘’Ne istirsen, biz alah’’
„On pankınot verin. Öküzi size verim.“ diyende, kösenin biri diyir ki:
„Ey hoş, fiyati de ey amma bu öküzün bir gusuri var.“
„Neymiş gusuri hele diyin bahim“.
Köse diyir ki;
„Bu öküzün boynuzları çoh sivri. Alan adam öküze alaf verende başıni bir sallasa adamın gözüni çıhardır. Sufatıni dağıdır.’’

Oğlan bu sözleri dinledihdan sonra öküze „ho“ diyir. Birez ilerliyen de;
„Ola ben ne edim? Nasıl edim? “ diyir.
Yerden bir daş almasiynan öküzün iki boynuzuni da gırir. O hışdık öküz olir golik…

Bele bu vaziyette yoluna devam edende garşısına iki tene köse daha çıhır. Bu köseler de meğer öbürlerindenmiş. Oğlani bunlar da birez saf göriller. Gandınp öküzi elinden almah isdirler:

„Bele nereye gidirsen deliganli? “ diyirler.
‘’Anbu öküzi götirirem ki şeherde satim’’
‘’Ne isdirsen? Biz alah,’’
„On pankınot verin yeter“ diyir.
Oğlan bele diyende köseler diyirler ki;
„Öküzün değeri var. 0n pankınot eder. Daha fazla da eder. Fiyati ey, hoş amma bu öküzün bir gusuri var.“
„Neresinde bir gusuri var? Hele gösterin?“ diyen deoğlan, Köseler diyir ki;
„Bu öküzün dudahlari çoh loşo. Alaf yiyende etrafa sıçcıradır.“

Oğlan köselere peki diyir, öküzi ögüne gatir. Biraz giden de cebinden piçaği çıhardir. Öküzün iki dudağını da dibinden kesir.Tebi öküz al ganlar içinde galirrr…

Bele bu veziyette giderken gine garşısına iki köse çıhır ve diyirler ki;
„Deliganli hele eylen, bele nere gidirsen?“
‘’Anbu öküzi şehirde satmiya götürirem.’’
‘’Ola ne ey bir öküzmüş bu öküz. Ne istisen biz alah,’’
‘’On pankınot isdirem.’’
‘’Eyyy , öküze göre fiyati bi şey değil de bu öküzün bir gusuri var, o da olmasa misli misli ederdi.’’
‘’Neymiş gusuri?’’
‘’ Bu öküzün pocçigi çoh uzun. Bir sallasa etrafi berbad eder.’’

Bu sözleri dinledıhden sonra köselerden ayrılan oğlan, şehre yahlaşdıği yerde gene piçağıni çıhardir. Öküzün poçciğini dibinden kesirrr…

Beçare öküz, onca gan ziyan edir ki, artık feri fesi kesilir. Ayahlari gövdesini daha galdirmir. Yüriyemir, oracıhda düşir, ölir.

Öküz ölende oğlan çoh üzülir ve diyir ki:
„O ki satamadım, bari derisini köve götürim.“
Öküzi soyir. Derisini heybesine goyir. Köve götürir.
Babasi Köse Hasan, oğlani görende sorir;
‘’Ola ne ettin? Dediğim fiyata saddın mi ökizi? Gaça saddın?..’’
Oğlan;
‘’Heç baba. Ökiz öldi…’’ diyir.
Babasi;
„Ola nasi oldu bu iş? “ diyip ellerini başına vurir.
Oğlan annadir;
„Hal beleyken bele“ Köselerin yapdıhlarını bir bir babasına diyir.

Köse Hasan, öbürlerinden daha yaman bir köseymiş. Oğluni dinnedıhdan sonra;
„Ya ele mi? Bahah ki el mi yaman, bey mi?“ diyir.

Hekatcı Cevat emmi, birden susar. Millet sorar;
‘’ Emmi, niye durdun? Hele annad daaaa…’’
Cevat emmi bir edayla cevap verir;
‘’Hele ordan bacıma diyin de bir gayfe yapsın. Ağzımız guridi.’’
Emminin bu tavrı aslında kahve içeceğinden değildir. Bir yandan farkını ortaya koymak isterken, hem merakları artırarak hekata değer katmak hem de insanların ne kadar ilgili olduklarını sınamak içindir.

Tıpkı Cevdet emmiye, Cevat emmi diyip fark ettiler mi? Diye, benim sizleri sınadığım gibi…

Neyse , devam edelim.

Ertesi gün sabah olanda garısına diyir ki:
„Hele eşşegi çıhart. Ben böğün şehire gidecağam“
Eşşegi çıhardirlar. Köse Hasan, oğlanın tarif ettiği yere yahlaşanda eşşegin gerisine bir tene altın tepir. Birez sonra köseler, Köse Hasan’ın ögüni kesirler amma bunlar onun da bir köse olduğuni bülmirler…

-Aga uğur ola. Nere gidirsen?
-Anbu eşsegi satmiya götürirem.
-Ne istirsen? Biz alah.
-Yüz pankınot.
-Aga bir eşşek de yüz pankınot ede. Hele olacağını dede alah
„Ahlız keserse, benim eşşeğimin değeri yüz pankınottur.“ diyir ve hama eşşegi modullir. Modulliyanda eşşek hama „dırt“ edir, arhasından altıni dışari atir. Köseler buni görende şaşırirlar.
„Bu nasıl iş? “ diyirler.

Köse Hasan, yere düşen altını alir, temizlir, dizine sürir, parlatir, kesesine goyir. Buni gören köseler diyirler ki;
Hele dur ağa bu eşşek her vahıt mi altın çihardir?
Benim eşşegin âdeti beledir, her vahit çıharır.
Bu iş nasıl olir ? Hele annat.

‘’Bu eşşegi bir yere gabatacahzan. Bir hafta heç yanına uğramiyacahsan. Bir hafta sora çıharıp bir modulladın mi, gördüğüz gibi altın çihardır.’’

Köse Hasan bele diyende öbürleri dinnirler, dinnirler, birbirlerinen pısır pısır gonuşduhdan sora diyirler ki:
„Gel bu eşşegi bize yetmiş pankınota ver.“

Başızi agırtmiyim. Köse Hasan, vur, dut eşşegi dohsan pankınota köselere satir, paraları cebine goyir, kövüne gelir…

Köse Hasan kövünde olsun, biz gelah eşşegi alan köselere…
Köseler, eşşegi alır almaz, götürir bir boş merege gabatirlar. Bir hafta heç yanına uğramirlar. Bir hafta sonra gidirler zırzanın üstündeki asma kilidi açirlar. Gapiyi itilirler amma gapi bir türli açılmir. Meğer eşşek acından gebermiş. Gapının arhasına yıhılmış.

Neyse devam edim. Zorlanirlar, zorlanırlar, gapiyi açirlar. Bir de ne görsünler?
Eşşeg gebermiş !..
Eşşegin cendegini dişari atirlar. Köse Hasan’a verir verişdirir.
„Helbet sen elimize geçersen, biz de sene edeceğimizi bülürih’‘ diyirler.

Biz gelah Köse Hasan’a…
Köse Hasan köve gelende, yoldan İki tene tilki enigi alir, eve gelir. Garısına diyir ki:
„Bah beni ey dinne. Ben beleyken bele ettim. Şimdi o köseler gelende onlara bir oyun oyniyacayıh“

Bele diyende garısi diyir ki:
„Gine kim bülür nasıl bir şeytannıh düşünmüşsendir? Hele annat.
Köse Hasan diyir ki:
„Bah şimdi, o adamlar gelende diyacahsan ki Hasan tarlada çalışir. Ben bu tilkilerden birini senin yanına bırahacağam. Öbür tilkiyi de tarlaya götürecağam. Sen evde bir ayran aşi, bir guşgana dolma, birez de pilav yap, hazır et. Köseler gelende ben onların yanında benim tilkinin kulağına diyecağam ki;
‘’ Eve get söyle. Gari şu şu yemekleri bişirsin, misafirim var.“ Emi?
‘’ Eeee…’’
‘’Tebi, tilkiyi bırahanda gacıp gidecahdır. Ondan sorasına sen garışma.’’

Köse Hasan hilesini garısına annatan da garısı. „pekiy“ diyir.
Köse Hasan tarlaya gidir. Aradan bir saat mi geçir, iki saat mi geçir?… Hilâf olmasın gapı dögilir.
Dögülende gari sövenin deliginden bahir ki köseler gelmiş:
-Kim o?
-Hasan Ağa evde mi?
-Yoh evde yoh…
-Ya nere getmiş?
-Anu garşıdaki tarlada çalışir.

Köseler „pekiy“ diyir. Hasan’ın yanına gidirler
– Selâm – eleykûmüselâmdan sonra köseler diyirler ki:
‘’ Bize sattığın eşşeg öldi.’’
‘’ Vah.! Çoh yazıh. Nasıl eddiz ki, öldi?’’
‘’Senin dediğin gibi bir hafta yanına uğramadıh.’’
‘’Yanına ot, su goyduz mu?’’
‘’ Yoh goymadıh.’’
‘’Vah ki vah zavallı eşşeg ! Allah eyiliğizi vere. Demah ki acından ölmüş. Acıdım, çoh acıdım hemde. Geddi o gılıhlım eşşeg… Ne edah? Canız sağ olsun. O ki olan olmuş. Üzülmeyin. Buraya gelmişgen bize gidah, bir yemeg yiyah sonra gidin.’’
‚Yoh, yoh eziyete düşme“ dedihlerinde Köse Hasan, adamların yanında, arabanın goluna bağli bulunan tilkinin gulağına onnarın duyacağı bir sesle diyir ki‘
„Get eve söyle, de ki ağanın iki tene misafiri var. Ayran aşi, dolma, pilav bişirsin. Bir saat sora gelecahlar.“
Bu sözleri tilkinin gulağına söyledihden sonra oni bırahır. Tilki adamın elinden kurtulanda tebi, gaçir gidir…

Köseler buni görir, şaşirir galirlar
‘’Tilki de insan dilinden anniya? Bu nasıl iş? Hele bahah soni nasıl cıhacah?’’ diyirler.
Tarlada Hasan Ağaynan birez yarenlik edirler. Birez sora Hasan diyir ki:
„Eee… Ağalar, gahın gidah bir garnımızi doyurah.“

Hep beraber toplanir, eve gidirler. Hasan Ağa evden içeri girir. Köseler onun ardasından girende bahirlar ki tarladaki tilki havluda, evin içinde dolanir. Eyce şaşirirlar. Ne ise biraz sora Köse Hasan’ın, tilkinin kulağına söylediği yemegler bir bir gelende köseler dayanamirlar, yemek yedihdan sonra diyirler ki;

‘’Ağa, anbu tilkiye heyran olduh. Gel buni bize sat.’’
‘’Olmaz, bu tilki çoh merifetlidir. satamam.’’
Hasan tebi bu sözleriynen müşteri gızışdırir. Yalandan birez gevüşek davranan da köseler israr edirler.
„Gel sat. Ne isdirsen verah.“
Bunların ısrari üzerine Köse Hasan da diyir ki;
‘’Peki madem ki bunca istirsiz iki yüz pankınot verin, tilkiyi alın, götürün.“

Ne başızi ağırdım. Vur dut tilkiyi yüz altmış pankınota alir gidirler…

Köse Hasan’nan garısi arhalarından gülirler, sevünirler. Köseler de ele bir sevincinnen tilkiyi alıp öteki köselerin yanına gidirler ki… Sormayın gedsin.

Tilkinin merifetini annadirlar. Köselerin başi diyir ki;
‘’Eleyse en evvel tilkinin kulağına ben söyliyim, bizim eve yolliyim. Yemeği bizde yiyah“ Ötekiler, „olur“ diyirler.
Baş köse. tilkinin kulağına birşeyler söylir. Evde hanıma börekler, pahlavalar ısmarlir. Sonra da tilkiye;
“ Haydi get de“ diyir.
Tilki tebi, adamdan gurtulur gurtulmaz gaçir, gidir. Birez sora köseler toplanir, baş kösenin evine yemek yemeye gidirler. Baş kösenin garisi diyir ki;
‘’ Heyirdir ola herif, bunca misafiri hebersiz neye getirdin?’’
‘’ Nasıl hebersiz?.. Tilki gelip söylemedi mi?’’
‘’ Ne tilkisi? Sen ne gonişirsan? Herif, tilki de heber getire heççç ?..’’

Köseler, üzüntüden birbirlerini suçliya dursunlar, biz gelah Köse Hasana…

Köse Hasan, garısına diyir ki;
“ Bah gari, bu herifler gene gelip beni bulacahlar. Ben şimdi sene bir şey ögretecağam. Ey dinne…’’
Garısi;
“ Pekiy“ diyir.

Köse Hasan diyir ki;
„Ben senin boynan bir bağırsah bağlıyacağam. Bağırsağın içine gan dolduracağam. Misafirler gelende ben sene yemekten sora derem ki, hele gadayıf dolmasi da getir. Sen de dersen ki, Gadayıf dolması yapmadım. Benim yalandan hersim çıhar. Seni onların yanında yatırır keserem. Sen de ölmüş gibi evvela çırpınır sonra cendeg gibi cansız yatarsan. Sonra adamlar sene acırlar. Ben de onlara derem ki;

‘‘ Madem ki çoh üzülirsiz, sizi üzüntüden gurtarim. Anbu gamış düdigi getirir gulağan üç defa öttürürem. O zaman sen cana gelir, ayağı gaharsan. Annadın mi?
Gadın;
„Herif senin bene bu ettiğin nedir?“ dedikten sora „pekiy“ diyerah gabul edir.

Köseler gene gelir. Köse Hasan binbir dille onlari yatışdırir. Tekrar yemeğe oturirlar…

Yemekler yiyildıhdan sora Köse Hasan , garısına diyir ki;
“ Hele gadayıf dolması getir sofradan gahah..“
Gansı diyir ki;
“ Ben gadayıf dolması yapmadım ki?“
Köse Hasan, buna çoh fena halde herslenir. Hama orada belinden hençeri çıharir, garının boynuna basir. Garının boynundaki bagarsah deşilir. Ortalıh gan içinde galir. Orada ki köseler buna çoh şaşırirlar.
“ Aman ağa ne ettin? Bizim yüzümüzden cinayet işledin! Vah vah!.. Çoh üzüldüh“ diyende. Köse Hasan misafirlere diyir ki;
“ Bunca ki üzüldüz, durun ben buni dirildim.“
Bele dedihden sora gahir terekten bir tene küçük gamış düdük getirir, yerde cansız yatan gansının kulağına bir defa öddürürir öddürmez gari çift sıççırir, bir daha öddirir gari oturir. Bir daha öddirir gari ayağıya gahir…

Oradakiler de hayret edirler. Birez sora bu düdüge talip olirlar.
Ne başızi agırdim…
Köse Hasan bu düdigi de ey bir parayla onnara satir…

Düdügi olan köseler gelir evlerinde ki garılarıni birer birer kesirler. Düdük heç birini diriltmeyince gene Köse Hasan’ın kövünün yoluni dutirlar…

Köse Hasan. Öteki köselerin gene köve gelecahlarıni ve bu defa canini gurtaramiyacağıni annir. Yeni bir oyun hazırlir. Garısına diyir ki;

“ Bah gari. Bu herifler gelir beni sorarlarsa sen ağliyarah de ki. Hasan öldi. Ben bir mezer yaptırıb içine gireceğam. Onlar mezerimi görür, öldüğüme İnanırlarsa gurtuluruh.“
Gansı „pekiy“ diyir.

Aradan çoh geçmir. Yeddi köse toplanir, köve gelirler. Hışmınnan, Hasan’ın gapısıni çalirlar… Garısi kederli kederli;
“ Kim o?“ diyir.
“ Hasan Ağa yoh mi?
‘’ Vay canım cıha !.. Hasan Ağa öleli iki gün oldi.’’
Gari, bunlari söyleyen de gapının arhasında dizlerine vurir, yalandan aglir. Köseler buni dinnedihden sonra diyirler ki;
“ Buraya geder gelmişgen gidah bari mezerinde bir Gulhuvallah ohiyah.“

Gabristana gidirler, sıraya düzülirler Gulhuvallah ohiyanda baş köse bahir ki, mezerin uç yerinde bir delik var. Meğer Köse Hasan orayi nefes deliği goymuş. Baş köse arkadaşlarına diyir ki;
“ Ola hele mezeri açın. Ben bu delikten şüpelendim.“
Köseler mezeri açirlar ki Köse Hasan mezerin ortasında oturir.
“ Sensen bize bu oyunları oyniyan“ diyerah Köse Hasan’i dutir bir çuvalın içine goyir götürirler…

Götürende bahirlar ki uzahdan davul çalınir, atlılar gaynaşir. Bir şennik, bir şamata gelir. Yanlarına gidirler ki düğün olir. Düğün sahibi bunlara da düğüne gatılmalari için ısrar eden de, Köse Hasan’ın bulunduğu çuvali bir ağaca bağlir, düğüne gidirler.

Hasan-bahir ki gettiler, gendi gendine devamli olarah;
“ İsdemirem!.. İsdemirem!.. İsdemirem!..“ diye bağırir.

O sırada sürüsi ile geçen bir çoban bu sese gulahlanir. Çuvalın yanına gelir ki, içinde ki adam boyuna „İsdemirem, isdemirem“ diyir.
‘’ Neyi isdemirsen baba? Sen kimsen? Ne işin var o çuvalın içinde?’’
“ Ah benim gardaşım!.. Nasıl annadim, bene begin gızıni vermah isdediler almadım. Beni bu çuvala goydular. Ben O’ni isdemirem.“
“ Vola sen ne ahılsız adamsan? İnsan begin gızıni almaz mi ?“
“ Eger sen istirsen, gel çuvala gir. Senin elbiselerin de bene ver. Begin gızıni? “
sen al.
Köse Hasan bele diyende çobanın ahli yatir.
“ Heeee…“ diyir.

Çoban çuvala girir. Köse Hasan, çoban gıyafetinde sürüyi alir gidir.

Biz gelah yeddi köseye…

Köseler dügünden dönirler ki çuval yerinde durir. İçindeki boyuna „beni çıhardın !.. Ben aliram, begin gızıni. Almıya razıyam. Ben alacağam.“ diye gonuşir.
Köseler diyirler ki;
‘’ Hasan ahlıni oynatmış. Çuvali alir getirirler. Çobandede körpüsünden aşşaği atirlarrr…
“ Di get, geber! Senin yanan bırahmadıhmadıh ya!..“ diyirler.
Köseler, intikamlarını aldıhlarıni düşinirken Köse Hasan, gıvrah zekasıynen gendini gurtarir. Çobandan aldıği süriynen bir öküzi bir süri edir. Dolandırıci köselerden aldıği paraynan da oğluni de evlendirir…
Bu hekatlar büyükler için. O yüzden gökten üç elma beklemeyin.
‘’ Bitti !..’’
Ha bu arada fotoğraf Aşkale’nin Abdalcık köyünden
Başka bir hekatta buluşmak üzere…
Çetin Külekçi.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE ERZURUM


KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE ERZURUM
Biraz uzun bir makale ama Erzurum tarihine gerçekten ışık tutacak bir çalışma.

Anadolu’nun kuzey-güney ve doğu-batı istikametinde uzanan yollarının geçiş noktasında bulunan Erzurum, stratejik konumu dolayısıyla tarihi süreç içerisinde pek çok medeniyetin ilgisini çekmişti. VII. yüzyılda Müslüman Araplar ve XI. yüzyılda Selçuklu Türkleri, Erzurum’a hâkim olmuşlardı. Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri sırasında toplanmalarına ve yeni yerlere dağılmalarına merkezlik yapan Erzurum, XII. yüzyıldan itibaren tamamıyla Türk-İslam şehri kimliğine bürünmüştü .

XVI. yüzyıla kadar Türk-İslam karakteri gelişerek devam ettiren Erzurum, pek çok devlet gibi Osmanlıların da ilgisini çekmişti. Osmanlı hâkimiyeti öncesinde Erzurum oldukça kötü bir vaziyetteydi. Safevî Sultanı Şah İsmail’i yakından takip eden I. Selim, bölgedeki Şiî sorununu çözmek üzere, 1514 yılında Şark seferine çıkmıştı .
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’in üzerine hem giderken hem de dönerken, Erzurum’un yakınlarından geçmişti . Osmanlı Sultanı, Safevî saldırılarından ötürü harap haldeki şehre uğramamıştı . Osmanlılar sefer münasebetiyle Erzurum’un civarında akınlarda bulunmalarına karşılık, şehri almamışlardı. Hatta Erzurum’da Osmanlı hâkimiyetini tanıyan Sevindik Han’a, Yavuz Sultan Selim tarafından fetihnâme dahi gönderilmişti .

Osmanlılar, Çaldıran seferini müteakiben doğudaki ilerleyişlerine devam etmişlerdi. Bu süreç içerisinde Osmanlıların Erzurum şehrini ne zaman kesin olarak hâkimiyetlerine aldıkları hususunda net bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak 8 Şevval 923/24 Ekim 1517 ile Şevval 924/Ekim 1518 tarihleri arasında Erzurum’un Osmanlı hâkimiyetine girdiği kabul edilmektedir . Nitekim bölgenin idarî durumunu belirlemek amacıyla 1518 yılında başlayıp 1520’de tamamlanan tahrir defterinde; Erzurum şehri, “hâli ve harab olmağın timara virülmeyüb dahil-i muhasebe değildir” şeklinde tanımlanmıştır.

Kanunî Sultan Süleyman’ın iktidara gelmesinin arifesinde Erzurum, Osmanlı sınırlarına dâhil olmuştu. Rûm (Hâdis) beylerbeyliğine bağlı Bayburd sancağının Şogayn kazâsına tabi bir nahiyeydi . Erzurum’un mevcut idari statüsü, Irakeyn seferinin sonuna kadar devam etti.

Muhteşem Süleyman’ın Erzurum’u tanıması tahta çıktığının on dördüncü yılında gerçekleşti. Doğu Anadolu Bölgesinde zuhur eden Safevî tehlikesinin bertaraf edebilmek için inisiyatifi alan Sultan Süleyman, bizzat ordunun başında harekete geçti. Osmanlı Sultanı, 5 Eylül 1534 tarihinde Erzurum’a gelmişti. Sultan Süleyman, maiyetinde bulunan Matrakçı Nasuh ile birlikte şehri etraflıca incelemişti . Sultan Süleyman karşılaştığı şehir “canib-i şimalisi azim sahra Erzurum abad ve canib-i cenûbisi Kûhistan olub zaman-i kadimde ulu şehir ve muhkem hisar iken haliya Kızılbaş melâinün zulmünden harab” şeklinde tarif edilmektedir. Sultanı özel ilgisine mazhar olan Erzurum için “Nazar-ı iltifat-i Padişahi ile manzur olup tamirine ferman olundu” denilmektedir.

Sultan Süleyman, Erzurum’da kaldığı süre içerisinde şehirdeki türbeleri ziyaret ederek dualarda bulunmuştur . Anlaşılacağı üzere sıcak çatışma alanı içerisinde yer alan Erzurum şehri, uzun yıllardan beri terk edilmiş ıssız bir vaziyetteydi. Sultan Süleyman’ın Erzurum’a gelişi ile birlikte şehrin eski görkemli günlere kavuşabilmesi için imar ve iskân işlerine hız verilecektir. Osmanlı idaresi, Erzurum şehrini özellikle Safeviler üzerine yapılacak olan seferlerde askeri bir üs konumuna getirecektir .

Tarihlere Irakeyn Seferi olarak geçen bu askeri harekâtın sonunda Doğu Anadolu kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştı. Osmanlılar; Kafkaslardan, Basra Körfezi’ne kadar olan yerler, İran’a kapatmış ve Azerbaycan’da üstünlük sağlamışlardı. Sultan Süleyman, Tebriz’den ayrılırken Sünni ahaliden isteyenlerin Erzurum’a gitmelerine olanak tanımıştır .

Sultan, bir yıl önce imarı için talimat verdiği Erzurum şehrinin şenlendirmesi açısından önemli bir karar daha vermişti. Sınırların genişlemesiyle birlikte yeni idari yapılanmalar haliyle Erzurum’u da etkilemişti . Nitekim 5 Ekim 1535 tarihinde kurulan divanda, Erzurum şehri civarıyla birlikte bir eyalet haline getirilmiştir . İmar faaliyetlerine hız verilen şehre, Tebriz’den gelen Sünnî ahali yerleştirilmiş olup şehrin bayındır bir hale gelmesi için canla başla çalışmışlardır .

Muhteşem Süleyman’ın hükümdarlığının yirminci yılında Erzurum, “şehr-i mezkûr serhâdde olmağla Kızılbaş ve Gürci fetretinden ahalisi perakende olub nice zaman hali ve harab kalub Hazret-i padişahî ‘alempenâh hâllede mülkehû kıbelinden kal‘ası tamir olınub ve hisar eri ve gönüllü yazılub mezkûrlar dahi kal‘a içinden evler binâ eylemek üzere henüz reâya cem‘ olmamağın kâdim mahalleri defter-i cedide kayd olındı ki reâyası gelüb kal‘a içinde ve taşra varoşunda mütemekkin olanlar defter olına zikr olınan kanunnâme mucebince hukuk ve rüsumlarının havâss-ı hümâyun eminlerine teslim eyleyeler” şeklinde tanımlanmıştır. Dikkat çeken nokta, 1540 yılı itibariyle şehrin tahkim edilerek yavaş da olsa iskân edilmesidir.

Uzun yıllardan beri süre gelen Safevî meselesi, Muhteşem Süleyman devrinde de etkisini devam etmiş özelde Erzurum olmak üzere Doğu Anadolu bölgesinde kendisini hissettirmiştir

Nitekim 1540 yılına ait kayıtlarda, Safevîler yüzünden Erzurum şehrinde arzu edilen ölçüde iskânın gerçekleşmediği anlaşılmaktadır . Osmanlı idaresi, bu soruna karşı alternatif çözüm önerileri geliştirmiştir.

Alınan tedbirler neticesinde en dikkat çekeni 1545 yılı itibariyle Erzurum beylerbeylerinin, Bayburt şehrinde ikamet etmeyerek Erzurum şehirde meskûn olmalarıdır . Elbette bölgenin en yetkin kişi konumunda olan beylerbeyinin Erzurum şehrinde kalmaya başlaması ahali nezdinde fevkalade olumlu tesir göstermiş olup kısa süre içerisinde imar ve iskân faaliyetleri hız kazanmıştır.

Kanunî Sultan Süleyman, ülkenin doğu sınırlarına karşı özel bir alaka göstermişti. Bu vesile ile bölgede yeni yapılanma içerisinde bulunulmasına dikkat etmişti. Safevî tehlikesine karşı bölgenin tahkim edilmesine ciddi çaba göstermişti. Ancak bu girişimlere rağmen, Sultan Süleyman, Avusturya seferinde iken Safevî Şahı I. Tahmasb, Tebriz, Nahçıvan ve Van’ı ele geçirmişti .

Şii hâkimiyeti güçlü bir şekilde tesis etmeye çalışmış ve bölgeye casuslar göndermişti. Tahmasb, Erzurum eyaleti sınırları içerisinde tam bir terör havası estirmiştir. Hınıs, Pasinler ve Erzurum, Safevilerden en fazla sıkıntı yaşayan yerleşim merkezleriydi .

Bu arada Erzurum’un imdadına yetişen Osmanlı kuvvetlerinin ilerleyişi üzerine Tahmasb, etrafı ciddi anlamda tahrip ederek geri çekilmiştir . Safevîlerin faaliyetlerinden ciddi anlamda rahatsızlık duyan Sultan Süleyman, 1548 yılında İran üzerine ikinci defa sefere çıkmıştı .

Kanunî Sultan Süleyman, Şah Tahmasb ile kozları paylaşmak düşüncesiyle ilerlerken Sivas üzerinden Erzurum’a gelmişti . İlk gelişinden tam on dört yıl sonra ikinci gelişinde Erzurum’da sekiz gün kalmıştı . Propaganda için Anadolu’ya gönderilen Safevî casusları, ellerindeki mektuplarla birlikte yakalanarak Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkartılmışlardı .

Nihayetinde Osmanlı Sultanı, Tebriz üzerine yürüyerek Safevîleri, Doğu Anadolu topraklarından uzaklaştırdığı gibi sefer sonunda topraklarını genişletmiştir. Özellikle kuzeydeki Gürcü kalıntıları büyük oranda ortadan kaldırılmıştır. 1549 yılında Gürcistan seferi olarak bilinen ve yaklaşık altı hafta süren bu askeri harekât neticesinde Erzurum eyaleti daha güvenli bir hale getirilmiştir . Ancak bütün bu çabalara rağmen bölgedeki Safevî saldırılarının istenilen ölçüde önüne geçilememiştir .

İlerleyen zaman içerisinde, Erzurum ve havalisine karşı Gürcü ve Safevî akınları artarak devam etmiştir. 1550 – 1552 yılları arasında Safevi baskıları bölgede hat safhaya ulaşmıştır. 1551 yılında Erzurum Beylerbeyi İskender Paşa, Gürcü Atabeylerinin elinde kalan son yerlere akınlar düzenleyerek Ardanuç’u almış ve sancak merkezi haline getirmiştir .

İskender Paşa’nın Ardanuç’u ele geçirmesi üzerine Gürcü beyleri, Şah Tahmasb’tan yardım istemişti . Tahmasb önce İskender Paşa’nın üzerine yürüdü ise de kışın yaklaşması üzerine bir sonuç alamadan Karabağ’a dönmüştü . 1552’de Tahmasb ordusunu dört kola ayırarak Osmanlı topraklarını işgale başladı. Erzurum’da İskender Paşa’yı sıkıştıran Tahmasb, Ahlât’ı ele geçirdikten sonra büyük bir tahribat gerçekleştirmişti .

Sultan Süleyman, Şah Tahmasb’ın Erzurum üzerine yüklenmesi üzerine hemen bölgeye yardımcı kuvvetler sevk etmiştir . Kış mevsimi yaklaştığından Erzurum kalesinde asker barındırmanın güç olduğunun farkında olan İskender Paşa, askerin bir kısmına izin vererek göndermek zorunda kalmıştır .

İskender Paşa’nın durumu kendi lehlerine değerlendiren İsmail Mirza idaresindeki Safevi kuvvetleri, Erzurum kalesi önlerine kadar gelmişlerdi. İskender Paşa elindeki kısıtlı kuvvetlerle Safevilere mukavemet etmiştir .

Zira Erzurum düştüğü takdirde bütün Doğu Anadolu bölgesinin Safevilerin eline geçmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Bu düşünceyle İskender Paşa, şehrin savunması için olağanüstü bir çaba göstermiştir. Erciş ve Muradiye’yi de zapt eden Safevî ordusu, l553 yılının baharına kadar Doğu Anadolu’da ciddi anlamda yıkımda bulunmuştur .

Safevîlerin 1550 – 1552 yılları arasında Erzurum başta olmak üzere Doğu Anadolu’da yaptıkları talan, yağma ve yok etme girişimleri üzerine Osmanlılar, yeni bir sefer kararı almak zorunda kaldılar .

Gerçi, Şah Tahmasb Osmanlı ordusunun karşısına hiçbir zaman çıkmamaktaydı. Nitekim 1534-1535 ve 1548-1549 yıllarına ait iki seferde de Sulatn Süleyman, Safevîlerin payitahtı olan Tebriz’e savunmasız bir şekilde girmişti. Osmanlı ordusunun geri dönmesiyle birlikte Şah, çekildiği dağlık bölgelerden gelerek Tebriz’i yeniden ele geçirmekte ve Osmanlı idaresine geçen mahallere baskınlar düzenleyerek yeniden sahip olmaktaydı. Bu kısır döngü bu şekilde devam edip durmaktaydı.

Safevîlerin, Erzurum ve çevresini ele geçirmek için çok ciddi şekilde harekete geçerek kendilerini hissettirmeleri üzerine Osmanlılar, Safevîlere karşı üçüncü kez İran seferine çıkmışlardı .

1554 yılında Erzurum-Kars istikametinde Safevî topraklarına giren Osmanlılar; Nahçivan, Revan ve Karabağ taraflarını topraklarını ele geçirmişlerdi . Sultan Süleyman, sefer dönüşünde Erzurum’a gelmişti. Sultan Süleyman, yorgun ordunun dinlenmesi için kaplıcaları ile meşhur Ilıca’da yaklaşık yirmi dört gün kalmıştı . Padişah, erzurum’da kaldığı süre zarfında beyleri ile askerlerine rütbe ve bahşişler ihsan etmiştir .

Durumun daha da vahim bir hal almasından çekinen Şah Tahmasb, Osmanlılara barışmak arzusundaydı. Şah, Veziriazam Ahmed Paşa ve Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa’ya barış talebini içeren iki mektup göndermişti .

Her iki mektuba kısmen de olumlu cevap almıştı. Sultan Süleyman, Erzurum’da iken mektuplar Şah’a ulaşmıştı. Osmanlı padişahının yeniden Nahçivan üzerine yürüyerek Erdebil’i gelme ihtimali karşı Şahkulu adındaki elçisini hemen göndermişti . Şahkulu Kaçar Ağa, Sultan Süleyman’ın huzuruna kabul edilmiş ve barış için görüşme yapılması uygun görülmüştü .

Barış için gelen safevî elçilik hayeti Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa tarafından karşılanarak Amasya’ya uğurlanmıştır . Nihayetinde 1 Haziran 1555 tarihinde Osmanlılar ile Safevîler arasında yapılan Amasya Anlaşması imzalanmıştı . Böylelikle Muhteşem Süleyman devrinde Erzurum ve havalisinde sükûnet sağlandı.

XVI. yüzyılın ortalarında meydana gelen şehzadeler arasındaki mücadele Erzurum’da kendini hissettirmişti. Başlangıçta Şehzade Bayezid ile Şehzade Selim arasında soğuk rüzgârların estiği bu iktidar mücadelesi 1559 yılında sıcak çatışma haline dönüşmüştü . İki şehzade arasındaki kıyasıya gerçekleşen iktidar mücadelesi, Erzurum ve havalisinde hareketli günlerin yaşanmasına neden olmuştu . Şehzade Selim’e karşı askeri bir harekât neticesinde başarısız olan akabinde asi ilan edilen Şehzade Bayezid, Amasya sancağına çekilmişti. Burada tutunamayacağını anlayan Bayezid, babası Sultan Süleyman nezdinde affedilmesi için yaptığı girişimlerin engellenmesi üzerine İran topraklarına doğru hareket etmişti.

Bir taraftan doğuya doğru ilerleyen Şehzade Bayezid diğer taraftan da babası tarafından affedilmeyi beklentisindeydi. Özellikle çok güvendiği Lala Mustafa Paşa’nın aleyhinde hareketleri iyiden iyiye gözden düşmesine sebep olduğu gibi yakalanması için peşinden kuvvet sevk edilmişti .

Bu arada Erzurum’a gelen şehzade, Ayas Paşa tarafından karşılandı . Merkezin açık talimatına karşı Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa, Osmanlı hanedan üyesine karşı oldukça hoş bir karşılamada bulunmuştu. Ayas Paşa, şehzadenin affedilmesi için girişimlerde bulunurken şehzadeye de teskin edici konuşmalar yapmıştı .

Kanuni Sultan Süleyman’ın Bayezid hakkında tavrı netti. Bir an önce yakalanmasını arzu etmekteydi. Zira İran’a iltica etmesi, Sultan Süleyman’ı düşündürmekteydi. En büyük ümidi ise şehzadenin bir an önce özellikle Erzurum’da tevkif edilmesiydi. Ancak Şehzade Bayezid, Erzurum’da sıcak bir ilgiye mazhar olduğu gibi sair ihtiyaçları dahi karşılanmıştı . Bayezid, babasının tavrı karşısında yapılan girişimlerden bir netice alamamıştı. Artık Erzurum’da kalamayacağından İran topraklarına doğru yürüyüşüne devam etmişti.

Şehzade Bayezid, Erzurum’dan ayrılarak Safevi Sultanlığı’na iltica edince Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa, önce görevden azledilmiş daha sonra ise katledilmişti . Sultan Süleyman devrinin dikkat çeken bürokratları içerisinde yer alan Ayas Paşa, Erzurum’da hayır müesseselerinin inşasına ve şehrin onarımına gayret etmiştir.

Şehzade Bayezid’in firarinden sonra iki yıl süresince Erzurum’un da dâhil olduğu coğrafya’da olağanüstü tedbirler alınmıştı. Şehzade Bayezid’in olması muhtemel bir askeri harekâtına karşı alarma geçen Osmanlı sınır kuvvetleri, Erzurum’da konuşlanmışlardı. İran’a yaptırım kapsamında yapılan ticari tedbirler, Erzurum üzerinden gerçekleştirilmişti .

Muhteşem Süleyman Devrinde Erzurum’da İdari Yapılanma

Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534’deki Irakeyn seferinin sonunda devletin doğudaki sınırları genişlemişti. Alınan yerlerle birlikte Safevîlerin ve Gürcülerin topraklarına doğru ilerleme gerçekleşmişti. Ele geçirilen havalinin, Sivas’a yirmi sekiz, Diyarbekir’e on beş konak mesafede olması, özellikle Rum beylerbeyliği açısından birtakım askerî ve idarî güçlükler oluşturması kaçınılmazdı. Gerçi Erzincan-Bayburd beylerbeyliği resmî olarak mevcut ise de herhangi bir fonksiyonu olmadığından doğudaki uç bölgeleri için Erzurum beylerbeyliği vücuda getirilmiş ve Mehmed Han beylerbeyliğe tayin edilmişti.

1545 yılında itibaren Erzurum eyaletini merkezi olan Erzurum şehri, oldukça geniş bir nüfuz sahasına ulaşmıştı. Muhteşem Süleyman devrinde Osmanlı ilerleyişi ile birlikte eyaletin günümüz şartlarındaki nüfuz sahası; Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Erzurum, Gümüşhane ve Tunceli, kısmen Ordu (Merkez, Perşembe, Ulubey, Gölköy ve Mesudiye), Tokat (Reşadiye kazâsı), Sivas (Koyluhisar, Suşehri ve İmranlı ile kısmen Zara kazâları), Elazığ (kısmen Merkez ve Keban kazâları), Bingöl (Karlıova, Kiğı, Solhan, kısmen Merkez kazâları), Muş (Varto, Bulanık ve Malazgird kazâları), Ağrı (Patnos, Tutak ve Hamur ile kısmen Merkez ve Eleşgird kazâları) ve büyük bir kısmı ile Kars vilâyeti ile bugün hudutlarımız dışında bulunan Batum ve Poti’ydi .

Erzurum şehri eyalet merkezi olması yanında, 1545 yılından itibaren beylerbeylerinin ikamet etmeleriyle Paşa Sancağı statüsü kazanmış ve idaresi de beylerbeyine bırakılmıştı. Böylesine geniş bir sahada yer alan Erzurum eyâletinin, 1556’da sancak sayısı yirmi altıydı. Eyâletin ihtiva ettiği sancaklar; Paşa (Erzurum), Karahisar-ı Şarki, Trabzon, Hınıs, Ardanuç, Pasin, Batum, Faş, Şavşad, İspir, Büyük Ardahan, Kız-ucan, Kiğı, Mamervan, Tekman, Çemizgezek, Oltu, Pertek, Tortum, Kars, Acara-deresi, Mazgird, Livane, Sağman, Tavuskar, Peneskird ve Pertekrek’ti .

Muhteşem Süleyman Devrinde, Osmanlıların doğu sınırlarında meydan gelen değişiklik akabinde idari yapılanmasında da değişiklik gerçekleşmişti. Bu minvalde eyalet olarak teşekkül olunan Erzurum’da tespit edildiği kadarıyla on beş beylerbeyi görev yapmıştı .

Mehmed Han, Ferhad Paşa, Ali Paşa ve Musa Paşa, Erzurum şehri henüz tam anlamıyla yerleşim için uygun koşullara sahip olmadığından şehir dışında başka bir şehirde ikamet etmek zorunda kalmışlardır. Ancak gerek Safevi ve gerekse Gürcü saldırılarına tedbir bağlamında Temerrüd Ali Paşa’nın beylerbeyliğinin ikinci yılından itibaren şehirde kalmaları uygun görülmüştür. 1545 yılından itibaren beylerbeyi atananlar, Erzurum şehrinde kalmışlardır .

KANUNI SULTAN SÜLEYMAN DEVRİNDE ERZURUM BEYLERBEYLERİ

Beylerbeyi Görev Yılları
(Dulkadirli) Mehmed Han 1535 – 1539
Ferhad Paşa 1539 – 1541
(Hadım) Ali Paşa 1541 – 1542
(Kızıl Ahmedlü) Musa Paşa 1542 – 1544
(Temerrüd) Ali Paşa 1544 – 1548
Ulema Paşa 1548 – 1548
(Tekeli) Mehmed Paşa 1548 – 1549
(Kara Şahin) Mustafa Paşa 1549 – 1550
(Çerkes) İskender Paşa 1550 – 1553
Ayas Paşa 1553 – 1559
Mustafa Paşa 1559 – 1562
Lala Mustafa Paşa 1562 – 1563
(Temerrüd) Ali Paşa (İkinci Defa) 1563 – 1564
(Koca) Sinan Paşa 1564 – 1565
Ali Paşa 1565 – ?
Şehzade Bayezid’e yardım ettiği gerekçesiyle önce azıl daha sonra katledilen Ayas Paşa, Sultan Süleyman Devrinde atanan beylerbeyleri arasında en fazla süre vazife başında kalandı. Beylerbeyliği dönemi içerisinde gelirlerinin büyük kısmını emrinde çalışan görevlilerin geçimine ayırmış, geri kalanının bir kısmını da Erzurum’da bazı hayır müesseselerinin inşasına ve bazı yerlerin onarımına sevk etmiştir .

Muhteşem Süleyman Devrinde Erzurum Şehri’nin Fiziki Yapılanması

Sultan Süleyman devrinde doğudaki sınırların güvenliği için Erzurum’un müstahkem konuma gelmesine özen gösterilmiştir. Selçuklular zamanındaki gibi yönetim ve ticaret merkezi özelliğini devam ettiren şehir, doğudan gelebilecek saldırılar için bir set görevi üstlenmiştir. Erzurum şehrinin, Osmanlı idaresi altındaki durumu hakkında fikir sahibi olabilmek açısından fiziki pozisyonu değerlendirmek gerekir. Özellikle Kanunî Sultan Süleyman zamanında şehir kimliğine yeniden kazanan Erzurum’da hummalı bir şekilde imar faaliyetlerinin yürütüldüğü görülmektedir.

MAHALLELER:
Erzurum şehrindeki gelişimi takip edebilmek gayesiyle şehirlerin çekirdeğini teşkil eden mahalle üzerinde durulmuştur. Erzurum Şehri’ne ait mahalleler, Türk-İslam şehirlerinde olduğu gibi şehrin çekirdeğini teşkil etmektedir. Osmanlı hâkimiyetiyle birlikte mahallelerin durumu sistematik bir şekilde tespit edilebilinmektedir. 1520 yılında on iki ve 1540’da yirmi yedi mahalle vardı.

Muhteşem Süleyman devrinde yapılan imar ve iskân faaliyetleri neticesinde, şehirdeki fiziki büyüme mahalle ölçeğinde fark edilmektedir.

XVI. YÜZYILDA ERZURUM MAHALLELERİ (1520 1540)

Ahi Pir Mahmud Zaviyesi Abbas Derviş Zaviyesi
Baba Kulu Zaviyesi Ahi Eyvâd
Edhem Şeyh Zaviyesi Ak Şeyh Zaviyesi
Erzincan-kapı Alaca Kilise
Hasan-ı Basrî Zaviyesi Baba Kulu Zaviyesi
Hasan Şeyh Zaviyesi Cami-i Kebir
Haydarîhâne Zaviyesi Edhem Şeyh
Kân-kapı Erzincan-kapı
Kılıç-oğlu Zaviyesi Hasan-ı Basrî Zaviyesi
Melik Saltuk Zaviyesi Hasan Şeyh Zaviyesi
Tebriz-kapı Haydarîhâne
Ziyad-oğlu Zaviyesi Kalem-oğlu Zaviyesi
– Kân Kapı
– Kara Kilise
– Kılıç Derviş Zaviyesi
– Kırkçeşme
– Mansure
– Mehdi Baba Zaviyesi
– Mekeç-oğlu
– Melik Saltuk Zaviyesi
– Mirza Mehmed Mescidi
– Ser-gerdân Tepesi
– Sülûk
– Şeyh Süle
– Tabbağan
– Tebriz-kapı
– Yakutiye

PAŞA SARAYI:
Beylerbeyi, ailesi ve kapı halkı ile birlikte şehirde kendisine tahsis edilmiş bir mekânda (Paşa Sarayı) kalmışlardı . Eyâlete ait işlerinin yürütülmesinde, şehirle ilgili sorunların görülmesinde ve zaman zaman reâya ile askerî kesim arasında meydana gelen anlaşmazlıkların çözülmesinde müracaat edilen Paşa Sarayı, teorik olarak herkes tarafından bilinen bir mevkideydi. 1535 yılında Erzurum eyâleti kurulmasına rağmen, beylerbeyleri 1544’e kadar Erzincan ve Bayburd’da ikamet etmişlerdi . 1544’ten sonra Erzurum’da kalmaya başlayan beylerbeyi için, 1563 senesinden önce Kanunî Sultan Süleyman tarafından Lala Mustafa Paşa Camii’nin karşısında müstakil bir saray yaptırılmıştı .

CAMİLER:

Camiler, diğer Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi, Erzurum’da da fizikî yapının ayrılmaz bir parçasıydılar. Kanunî Sultan Süleyman zamanında imar faaliyetlerinin yoğun olduğu şehirde, yeni yapılan camilerin yanı önceki dönemlere ait olanların da faaliyetlerinin aksamadan devam etmesine özen gösterilmiştir.

ALİ PAŞA CAMİİ:
Ali Paşa Mahallesi’nde ahşap direkli ve son cemaat yeri toprak dam örtülü cami, Erzurum beylerbeyi Ali Paşa tarafından 974/1566 yılında yaptırılmıştı

AYAS PAŞA CAMİİ:
Ayas Paşa mahallesinde caddesi üzerindeki cami, 966/1559’da Erzurum beylerbeyi Ayas Paşa tarafından inşa ettirilmişti. Ahşap sütunlar üzerine oturan son cemaat yeri ve içten ahşap, dıştan toprak dam örtülü ibadet mekânından müteşekkil cami, toprak dam örtülüydü . Caminin doğusunda bugün yerinde işhanı olan hamamın olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır.

CAMİ-İ KEBİR / ULU CAMİ:
Şehirdeki en eski camilerden olan Cami-i Kebir (Ulu Camii), 575/1179 yılında Saltukoğulları’ndan Ebü’l-Feth Melik Muhammed tarafından inşa edilmişti . Tebriz-kapıda Çifte Minareli medresenin batısındaki caminin 1540 yılında vakıfları harabe hamamdı .

MUSTAFA (LALA) PAŞA CAMİİ:
Osmanlı dönemine ait ilk eserlerden olan cami, Erzurum beylerbeyi Lala Mustafa Paşa tarafından 970/1562 senesinde yaptırılmıştı . Paşa sarayının karşısındaki caminin vakıfları çoğunlukla şehir dışındaydı. Mustafa Paşa, cami için Şavşad, Livane, Pertekrek sancağında züema, sipahi, ocak erleri, Gürcü beyleri ve Anzavurların mülklerini satın alarak vakfetmişti. Bunlar arasında; köyler, bağlar, bahçeler, değirmenler ve tarlalar vardı . Ayrıca, şehir içerisinde Muytâplar çarşısında beş ev, Paşa sarayı yakınlarında muhtelif evler, 10 dükkân, 10 mağaza, cami yakınlarında 26 dükkân, büyük bir ahır ve beş oda da vakfa aitti .

Bulgar Ahmed Sarayı olarak bilinen yerde, Kanunî Sultan Süleyman tarafından bir cami yaptırılmıştı. Fakat zaman içerisinde harabe haline gelen cami, zimmî tâife tarafından kiliseye çevrilmişti. Bunun üzerine kilise haline getirilen caminin yeniden eski haline getirilmişti . Günümüzde, bahsi geçen eserden herhangi bir iz yoktur.

Kanunî Sultan Süleyman Zamanında Erzurum Şehri’ndeki Camiler

Caminin Adı Mahallesi Tarihi
Ali Paşa Ali Paşa 1566
Ayas Paşa Ayas Paşa 1559
Boyahâne Bakırcı 1566
Cami-i Kebir / Ulu Cami Cami-i Kebir 1179-1180
Lala Mustafa Paşa Lala Paşa 1562-1563
Yeni Cami / Kurşunlu Mirza Mehmet XVI. yüzyılın ikinci yarısı

KİLİSELER:

Erzurum’da Gayr-i Müslim ahalinin ibadetlerini yerine getirdikleri kiliseler hakkında sınırlı sayılabilecek derecede bilgi bulunmaktadır. 1540 yılında şehirde; Kara kenise ve Alaca kenise isminde iki tane kilise olup Kara kenise harabe bir durumdaydı .

MEDRESELER:

Önemli kültür merkezleri arasında sayılan Erzurum’da, daha önceki dönemler de olduğu Kanunî Sultan Süleyman zamanında medreselerin fonksiyonlarını yerine getirmesine çalışılmıştır.

AHMEDİYE MEDRESESİ:
Murat Paşa mahallesindeki medrese, 1314-1323 tarihinde Gani Ahmed bin Ali bin Yusuf tarafından inşa edilmişti. İlhanlı dönemine ait medrese, Osmanlılar zamanında da eğitim hizmetine devam etmişti . Arşiv kayıtlarda Sultaniye Medresesi olarak da zikredilen yapının 1540 yılında; yıllık geliri 1000 akçelik bir çiftlik, harabe bir hamam ve yıllık kirası 60 akçe olan bir değirmeni vakıf gelirleri arasındaydı .

ÇİFTE MİNARELİ/ HATUNİYE MEDRESESİ:
Tebriz-kapı civarındaki dış-kale surlarının doğu duvarlarına bitişik medrese, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad’ın kızı Hûndi Hatun tarafından 1250’li yıllarda yaptırıldığı düşünülmüştür . Ancak son yıllarda yapılan incelemeler neticesinde medresenin XIII. yüzyılın sonlarına doğru, 1290’larda İlhanlılar tarafından yaptırıldığı anlaşılmıştır .
1680 m2‘lik bir alan üzerindeki iki katlı medresenin alt katında 14, üst katında 28 tane olmak üzere toplam 42 odası mevcuttu. Günümüze kadar ulaşabilen bu kıymetli eser, şehrin sembolü mahiyetindedir. İlhanlılardan itibaren eğitim hizmeti veren medrese, Osmanlı idaresi altında da fonksiyonuna devam etmişti. 1540 yılında medrese vakfının harabe bir hamamı mevcuttu .

YAKUTİYE MEDRESESİ:
Şehirdeki gösterişli yapılardan olan medrese, İlhanlı hükümdarı Sultan Olcayto zamanında Cemaleddin Yakut Gazanî tarafından 710/1300’de yaptırılmıştı. 1286 m2 lik bir alan üzerindeki medrese, günümüzde Lala Mustafa Paşa Camii’nin batısında sağlam bir şekilde durmaktadır. İlhanlı devrine ait medresenin güney eyvanında yerden iki metre yukarıda ikişer satır halindeki taş kitabesinde medrese vakıfları yer almaktadır . 1540 yılında şehir merkezinde harabe bir hamam ve iki tane de kervansaray medresenin vakfıydı .

ZAVİYELER:

Erzurum şehrinin, fizikî yapısının oluşumunda önemli bir fonksiyonu yerine getirmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasından itibaren zaviyeler; yeni fethedilen memleketlerin şenlendirilmesinde, imar ve iskânında etkin bir rol oynamışlardı .

Osmanlı idaresinin ilk yıllarında, Erzurum’da, 1520 yılında 9 tane zaviye vardı. Ahi Pir Mahmud, Baba Kulu, Edhem Şeyh, Hasan-ı Basrî, Hasan Şeyh, Haydarîhâne, Kılınç-oğlu, Melik Saltuk ve Ziyadoğlu zaviyeleri bulundukları mahallelere isimlerini verdikleri gibi, bayındırlık faaliyetlerinde etkili olmuşlardı .
Sultan Süleyman zamanında şehrin mamur bir hale gelmesi için hizmet veren zaviye sayısında artış olmuştu. Daha ziyade sur dışındaki mahallelerdeki zaviye sayısı on ikiydi.

1540 yılı itibariyle Abbas Derviş, Ak-Şeyh, Baba Kulu, Hasan-ı Basrî, Hasan Şeyh, Kalem-oğlu, Kılınç Derviş, Mehdi Baba ve Melik Saltuk zaviyeleri ki bulundukları mahallelere isimlerini vermişlerdi. Ebu İshak Kazerûnî, Gâib Er ve Abdurrahman Gazi zaviyeleri ise müstakil olarak kaydedilmişlerdi .

ABDURRAHMAN GAZİ ZAVİYESİ:
Palandöken dağının eteğinde, sahabe-i kirâm zevi’l-ihtiramdan Seyyid Abdurrahman Gazi alemdar-i sâni hazret-i fahrü’l-enâm-ı aleyh efazlu’l-salâvât ve’l-islâm hazretlerinin türbesine izafeten kurulan zaviye, Erzurum’daki en eski zaviyelerdendi . Seyyid Abdurrahman Gazi, Seyyid Abdurrahman, Seyyid Abdurrahman Dede, Seyyid Abdurrahman Çelebi, Gazi Abdurrahman Çelebi, Abdurrahman Çelebi Dede ve Abdurrahman Dede isimleriyle anılan zaviyenin kanuni Sultan Süleyman zamanında vakıfları arasında; senelik geliri 920 akçe olan bir çiftliği ile şehirde bir tarlası vardı .

EBU İSHAK KAZERUNİ ZAVİYESİ:
Erzurum’daki en eski zaviyelerden olan Ebu İshak Kazerûnî, Cami-i Kebir mahallesindeydi. Günümüzde faaliyet halinde olmayan zaviyenin arkasındaki türbe pek çok kişi tarafından ziyaret edilmektedir. 1540 yılında basit bir mimari yapısı olan zaviyenin vakıfları; Sultan Süleyman tarafından bağışlanmış ve yıllık geliri 1440 akçe olan bir çiftlik ile Tebriz-kapı yakınlarında harabe bir hamamdı .

HASAN-İ BASRİ ZAVİYESİ:
Sultan Süleyman devrine ait kayıtlarda; 1540 yılında zaviyenin vakıfları arasında Kanunî Sultan Süleyman tarafından bağışlanan 1440 akçelik yıllık geliri olan bir çiftlik vardı .

HAMAMLAR:

Tarihi geçmişi oldukça eskilere dayanan hamamlar, İslam kültürünün vazgeçilmez unsurlarındandı . Temizliğe önem veren İslam’ın etkisi ile hamam yapımına ehemmiyet verilmişti . Bu noktada Osmanlı Devleti oldukça hassas bir politika takip etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman zamanında imar ve bayındırlık faaliyetleri kapsamında yapılan eserler arasında hamamlar dikkat çekmektedir.

AYAS PAŞA HAMAMI:
1559 yılında Erzurum beylerbeyi Ayas Paşa tarafından yaptırıldı . Ayas Paşa mahallesinde bulunan hamam hakkında fazla malumat olmamasına karşılık, eserin güney istikametinde dükkânlarla hamamcıya ait bir ev vardı . Osmanlı dönemine ait en eski eserlerden birisi olan hamamın yerinde bugün vakıf işhanı bulunmaktadır.

BOYAHANE HAMAMI:
1566 yılında Hacı Emin Paşa tarafından yaptırılan hamam, erkekler ve kadınlar tarafından istifade edildiğinden, çifte hamam da denilmektedir. Günümüzde Bakırcı mahallesinde bulunan hamam, amacına uygun bir biçimde faaliyete geçmiştir .

LALA MUSTAFA PAŞA / ÇÖPLÜK HAMAMI:
Günümüzde Narmanlı mahallesinde bulunan hamam, Tebriz-kapı yakınlarındaydı . Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan hamam, Çöplük hamamı olarak da anılmıştır.
Halk tarafından aktarılan bilgi ışığında hamamın civarında çöplük olmasından dolayı, çöplük hamamı ismi verilmişti. Ancak, çöp toplanması, halk sağlığı açısından ciddi problemler teşkil ettiğinden, şehirlerdeki çöplerin büyük bir kısmı hamam kazanlarında yakıt olarak kullanılmıştı.
Bundan dolayı kazanlarında çöp yakılan hamamlar, çöplük hamamı ismiyle anılmışlardı. Dolayısıyla Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan hamama, Çöplük hamamı denilmesi kazanlarında çöplerin yakılarak değerlendirilmesinden dolayıdır . Şehirdeki en eski hamamlardan birisi olan yapı, halen faaliyettedir.

ÇEŞMELER:

İslamiyet’te suyun temin edilmesi, en hayırlı işlerden birisi olarak kabul edilirdi. Bunun için durumu müsait olanlar, şehirde hayrat amacıyla çeşmeler yaptırmışlardı .

Osmanlı şehirlerinin simgesi haline gelen cami, bedesten gibi çeşmelerin de fizikî çehrenin oluşmasına katkıları olmuştu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında da çeşme yapımına ehemmiyet verilmişti.

AYAS PAŞA ÇEŞMESİ:
Çeşme, Ayas Paşa Camii’nin önünde inşa edilmişti. Osmanlı dönemine ait en eski mimari eserlerden birisi olarak kabul edilen çeşme, XVI. yüzyılda yaptırılmıştı. Kitabesi mevcut olmayan çeşme, sağlam bir şekilde faaliyettedir.

KIRK ÇEŞME:
Ayas Paşa mahallesinde ve Kırkçeşme hamamının yakınında bulunmaktadır. Ancak çeşme kitabesi günümüze kadar ulaşamamıştır. Çeşmenin, Kanunî Sultan Süleyman’ın vezirlerinden Rüstem Paşa tarafından 1552 yılında yaptırılmıştı . Bugün dahi çeşme sağlam bir şekilde olup suyu akmaktadır.

ŞABAHANE / ŞAFİİLER ÇEŞMESİ:
Tebriz-kapı semtinde Şafiiler Camii’nin altındaki çeşmeler, Kanunî Sultan Süleyman döneminde 1556 yılında Yakup isminde bir hayırsever tarafından yaptırılmıştı. Bugün dahi çeşme sularından istifade edilmektedir.

RÜSTEM PAŞA KERVANSARAYI / TAŞHAN:
Rüstem Paşa kervansarayı ya da Taş han olarak bilinen yapı, günümüzde Ayas Paşa mahallesindedir. Kanunî Sultan Süleyman’ın veziri Rüstem Paşa tarafından 1555-1560 yılları arasında yaptırıldığı kabul edilmektedir. Muntazam kesme taştan ve iki katlı olan han; imarethâne, mescid, tabhâne (Dinlenme yeri), bezirgân dükkânları ve ahırları ile şehirdeki en müstahkem han konumundaydı.

XVI. yüzyılda Rüstem Paşa, Kanunî Sultan Süleyman’ın veziriazam olduğu gibi damadı da olmuştur . Rüstem Paşa, Erzurum’da tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1555-1560 yılları arasında bir kervansaray yaptırdığı tahmin edilmektedir . XVI. yüzyılda şehirdeki imar faaliyetlerine iştirak eden veziriazam, yaptırdığı kervansarayla şehrin ticaret hayatına fevkalade önemli bir katkı sağlamıştır. İki katlı kervansaray; misafirler için dinlenme yeri, mescid, imarethâne, bazirgan dükkânları ve ahırlardan müteşekkil müstahkem bir yapıydı .

Muhteşem Süleyman Devrinde İskân:

Erzurum şehrinin 1520 yılına ait resmi kayıtlarda;“hâli ve harab olmağın timara virülmeyüb dahil-i muhasebe değildir” şeklinde tanımlanmıştı. Kanunî Sultan Süleyman’in iktidarı öncesinde şehirde meskûn nüfusun olmadığı kanaati olmuşsa da aynı belgede; on iki mahalle ve 15 000 akçe gelirin olduğu kaydedilmişti . Dolayısıyla kesin sayısı belli olmamakla birlikte, şehirde ikamet eden nüfusun varlığı anlaşılmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman, 1534 yılında Irakeyn Seferi sırasında uğradığı Erzurum’u 1535’te beylerbeylik olarak ihdas etmişti . Sultan Süleyman, 1535 senesinde Tebriz’den ayrılırken Sünni ahaliden isteyenlerin Erzurum’a gitmelerine olanak dahi tanımıştı . Böylelikle Sultan, bir yıl önce imarı için talimat verdiği Erzurum şehrinin şenlendirmesine katkı sağlamak gayesiyle nüfus sevkiyatında bulunmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında şehrin yavaş yavaş iskân edildiği anlaşılmaktadır . “Vilayet-i mezbure müceddeden kitâbet olındıkda ol hâli ve harâb olan kûranın ahâlisinden ba’zı kayd-ı hayâtda olanları Hazret-i Hüdavendigar-ı gerdün iktidarün eyyam-ı ‘adaletinde vilâyet emn ü eman üzre asûde hal olmağla gelüb her biri yerlü yerlerinde mütemekkin olub şenlenüb” ifadesinde de şehirde bir nüfus hareketliliği gözlenmektedir. Erzurum kalesi tamir edildiği gibi daha fazla insanın güvenli bir şekilde hayatını devam ettireceği bir yerleşim birimi haline getirilmeye çalışmıştır. 1539 – 1541 yılları arasında Hisar eri ve Gönüllülerin kale içindeki evlerde ikamet edebilmelerine olanak sağlandı .

1540 yılına ait kayıtlara bakıldığında şehirdeki 27 mahallede 21 Müslüman hâne yanında vergiden muaf zaviye görevlileri ile zemin ve çiftlik tasarruf edenler de göz önüne alındığında toplam 76 hâne kayıtlıydı . Genelde nüfus sayısı için kabul gören bir hanenin beş kişiden meydana geldiği görüşünden hareket edildiğinde Erzurum şehri için 76 x 5 = 380 rakamına ulaşılmaktadır. Vergi veren nüfusun yanında vergiden muaf olanların da dâhil edilmesi ile şehirdeki nüfus; 500 civarındaydı.

1520 ile 1540 yılları arasında şehir nüfusunun oldukça az olmasında 50–60 yıldan beri devam eden Kızılbaş İstilası’nın etkisi olsa da bayındırlık faaliyetleri neticesinde şehir nüfusunun 1540 ile 1555 tarihleri arasında muhtemelen 2 000 ile 3 000 civarında bir rakama ulaştığı söylenebilir .

Netice itibariyle Osmanlı Sultanı Muhteşem Süleyman kırk altı yıllık saltanatı süre içerisinde Erzurum şehrini üç defa ziyaret etmiştir. 1534 yılında terk edilmiş ve harap bir görüntü içerisinde olan şehri bir an önce mamur bir görünüme sahip olması için olağanüstü bir gayret sarf etmiştir. Şehirde süratli bir şekilde imar işleri devam ederken dışarıdan nüfus sevkiyatında da bulunarak şehrin şenlendirilmesi katkı sağlamıştır. Nitekim Sultan Süleyman’ın girişimleri neticesinde Erzurum, Osmanlıların en mümtaz ve stratejik bir şehri haline gelmiştir.erzurum 3

TAYİP ERDOĞAN’IN BALKON KONUŞMASI


TAYİP ERDOĞAN’IN BALKON KONUŞMASI
TAYİP ERDOĞAN’IN BALKON KONUŞMASI
cumhurbaskani-erdogan-dan-tarih-balkon-konusmasi-1529888800
Cumhurbaşkanı Erdoğan tarihi zaferin ardından Ankara’daki AK Parti Genel Merkezi’nde tarihi bir balkon konuşması gerçekleştirdi.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, „Şahsıma, ittifakıma ve partime güvenen tüm kardeşlerime, milletime şükranlarımı sunuyorum. Cumhur İttifakı’nın bir diğer kanadı olan Milliyetçi Hareket Partisinin Genel Başkanı sayın Bahçeli’ye ve MHP’nin tüm mensuplarına teşekkür ediyorum. Aynı şekilde merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun yadigarı Alperenlere teşekkür ediyorum. Hangi partiye oy vermiş olursa olsun sandığa giderek, demokratik hakkını kullanan her vatandaşıma teşekkür ediyorum.“ dedi.

Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Seçimi’nin ardından İstanbul’daki programını tamamlayarak Ankara’ya gelen Erdoğan, AK Parti Genel Merkezi’nin balkonundan vatandaşlara hitap etti.

Konuşmasına „Sevgili milletim“ ifadesini kullanarak başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, tüm vatandaşları selamladı.

Vatandaşların, „Dik dur eğilme bu millet seninle“ şeklindeki sloganları üzerine Erdoğan, „Hiç endişeniz olmasın, beşer planında hiçbir gücün önünde eğilmedik. Sadece ve sadece Allah’ın huzurunda rükuda ve secdede eğildik.“ karşılığını verdi.

Erdoğan, biraz daha erken bir saatte Ankara’da olmayı planladığını ifade ederek, „İstanbul’da Cumhurbaşkanlığı Konutu’nda yaşanan elim bir kazada küçük bir evladımız ağır bir yaralanma geçirdi. Onu hem hastanede ameliyata girinceye kadar doktorlarla şöyle bir hasbihal ettim, aileyle bir arada oldum ve ondan sonra izinlerini alarak Ankara’ya rücu ettik. Gereken müdahaleler yapılıyor, şu anda ameliyattalar. Rabbimin bu evladımıza – 7 yaşında – Şafi ismi şerifiyle muamele etmesi için sizlerden de dua istiyorum.“ diye konuştu.

„Vandallara ve ihanet çetelerine hep birlikte karşı koyduk“Coşkuları, sevgileri, destekleri ve havalimanından genel merkeze kadar yol boyunca karşılama töreni sebebiyle Ankaralılara şükranlarını sunan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

„Sizler 3 Kasım 2002 seçimlerinde yanımızdaydınız, bizi iktidara taşıdınız. Durmadınız, ‚Durmak yok, yola devam.‘ dediniz, ‚Bu şarkı burada bitmez.‘ dediniz. Sizler 22 Temmuz 2007 seçimlerinde yanımızdaydınız, vesayete karşı hep birlikte mücadele ettik. Sizler 12 Haziran 2011 seçimlerinde yanımızdaydınız, ülkemize hep birlikte çağ atlattık. Sizler Gezi olaylarında, 17-25 Aralık emniyet-yargı darbe girişiminde, cumhurbaşkanlığı seçiminde yanımızdaydınız. Vandallara ve ihanet çetelerine hep birlikte karşı koyduk. Sizler 2015 seçimlerinde, özellikle 1 Kasım’da yanımızdaydınız. Ellerini ovuşturarak Türkiye’nin diz çökmesini bekleyenlere derslerini hep birlikte verdik.

Sizler 15 Temmuz darbe girişiminde buradaydınız, genel merkezimizi bombalamaya, işgale gelmek isteyenler oldu. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin çevresindeydiniz, buradaydınız, Meclis kavşağındaydınız, Ankara Emniyetinin önündeydiniz, Kahramankazan’daydınız, Gölbaşı’ndaydınız, velhasıl nerede bir darbeci varsa hepsinin karşısında oldunuz. Feto ihanet çetesine ve onlarla birlikte hareket edenlere sokakları hep birlikte dar ettik. Ülkemizi, bayrağımızı, ezanımızı, özgürlüğümüzü, namusumuzu darbecilerin pençesinden hep birlikte kurtardık. Nereye kaçtılar? Amerika’ya. Şimdi ölçüye bakıyorum, Amerika’daki oylara bakıyorum, oradan ana muhalefete bayağı oy gelmiş. Halep oradaysa arşın sandıkta.“

Cumhurbaşkanı Erdoğan, vatandaşların 16 Nisan 2017’de gerçekleştirilen halk oylamasında sandıktaki iradeleriyle yine kendi yanlarında bulunduğuna işaret ederek, „Bugün ülkemizin gelecek yarım asrının, bir asrının belirleyicisi olan 24 Haziran seçimlerinde yine yanımızda oldunuz.“ dedi.

„Siz tarih yazıyorsunuz, asırlar sizi çok farklı anacak“

Seçim sonuçlarının hayırlara vesile olmasını Allah’tan niyaz eden Erdoğan, şunları söyledi:

„Bu seçimin galibi demokrasidir, milli iradedir, milletimizin bizatihi kendisidir. Bu seçimin galibi 81 milyon vatandaşımızın her bir ferdidir. Türk siyasi tarihinin en yüksek katılımlı serbest seçiminde sandığa giderek bu demokrasi şölenine katılan tüm vatandaşlarıma teşekkür ediyorum. Siz tarih yazıyorsunuz, asırlar sizi çok farklı anacak. Gelişmiş ülkeler başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde seçimler bizdekinin yarısını bile bulmayan katılımlarla yapılıyor. Türk milleti sandığa, sandıkta tezahür ettirdiği iradesine sahip çıkarak, demokrasiye ve onun ayrılmaz bir parçası olan haklarına ve özgürlüklerine ne kadar önem verdiğini bu seçimde tekrar göstermiştir. Dün darbecilerin tanklarını, toplarını, uçaklarını, helikopterlerini, silahlarını çıplak elleriyle durduran bu millet bugün aynı ellerle istiklaline ve istikbaline sahip çıkmıştır.“

Türkiye’nin 24 Haziran gecesini geleceğine bu sabah olduğundan çok daha fazla güvenle bakarak tamamlayacağını vurgulayan Erdoğan, şunları kaydetti:

„İşte Yüksek Seçim Kurulu Başkanı az önce bu seçimin galibinin salt çoğunlukla Erdoğan olduğunu açıklamıştır. Bildiğiniz gibi en yakın arkadaşımızla aramızdaki fark – baktınız değil mi- 20 puanın üzerinde, 22 puan. Şahsıma, ittifakıma ve partime güvenen tüm kardeşlerime, milletime şükranlarımı sunuyorum. Cumhur İttifakı’nın bir diğer kanadı olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı sayın Bahçeli’ye ve MHP’nin tüm mensuplarına teşekkür ediyorum. Aynı şekilde merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun yadigarı Alperenlere teşekkür ediyorum. Hangi partiye oy vermiş olursa olsun sandığa giderek, demokratik hakkını kullanan her vatandaşıma teşekkür ediyorum.“

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, „Milletimizin sandıkta partimize verdiği mesajı da aldık. Önümüzdeki dönem, milletimizin karşısına tüm bu eksikliklerimizi tamamlayarak çıkacağımızdan emin olunuz.“ dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti Genel Merkezi’nin balkonundan vatandaşlara hitabında, „Türkiye bu seçimde, pek çok yeniliğin yanı sıra partilerin ittifak tecrübesini de yaşamıştır. Görüldüğü gibi bu, hem partiler hem de ülkemiz açısından hayırlı bir tecrübe olmuştur.“ diye konuştu.

„Milletimizin sandıkta partimize verdiği mesajı da aldık“

Seçimlerde çalışan AK Parti teşkilatına teşekkür eden Erdoğan, „Gece demediniz, gündüz demediniz, koştunuz, çalıştınız, çabaladınız. Şunu da açıkça ifade etmek isterim; Milletimizin sandıkta partimize verdiği mesajı da aldık. Önümüzdeki dönem, milletimizin karşısına tüm bu eksiklerimizi tamamlayarak çıkacağımızdan emin olun.“ ifadelerini kullandı.

AK Parti’yi millet ile kurduklarına işaret eden Erdoğan şöyle devam etti:

„Bugünden sonra da gözümüz ve kulağımız yine milletimizde olacaktır. Hemen yarından itibaren, milletimize verdiğimiz sözleri yerine getirmek için koşturmaya başlıyoruz. Yeni yönetim sistemimizle ilgili hazırlıklarımızı büyük ölçüde tamamlamıştık. Televizyonlarda herhalde dinlediniz, takip ettiniz. Meclis toplanıp, cumhurbaşkanlığı yeminimizi yapana kadar, bu çalışmaları tekrar gözden geçirecek ve kemale erdireceğiz. Yemin töreninin hemen ardından da bakanlarımızı, bürokratlarımızı belirleyip programımızı uygulamaya başlayacağız. Türkiye’nin kaybedecek tek bir anının dahi olmadığı bilinciyle gece gündüz çalışacağız.“

Türkiye’nin bir demokrasi imtihanını daha tüm dünyaya örnek olacak şekilde geride bıraktığını ifade eden Erdoğan, „Milletimiz, sandıkta tercihini 16 yıldır olduğu gibi bu defa da kavgadan değil, hizmetten yana kullanmıştır. Kazanan demokrasimiz, kazanan hizmet siyaseti, kazanan milli iradenin üstünlüğü, kazanan Türkiye, kazanan Türk milleti, kazanan bölgemizdeki tüm mağdurlar, kazanan dünyadaki tüm mazlumlar olmuştur. Bizlere bugünleri gösteren Rabbimize hamd ediyorum. Bizleri, milletimize mahçup etmeyen Rabbimize hamd ediyorum. Bizleri, kalbiyle ve gözüyle ülkemizi takip eden kardeşlerimize mahçup etmeyen Rabbimize hamd ediyorum. Sizlerin sevgisine layık olabilmek için daha çok gayret gösterceğiz. Sizlerine güvenine karşılık verebilmek için daha çok ter dökeceğiz. Sizlerin desteğinin hakkını verebilmek için daha çok mücadele edeceğiz. Sandıkta bize verdiğiniz güçle, ülkemizi 2023 hedeflerine inşallah hep birlikte ulaştıracağız.“ şeklinde konuştu.

„Her bir vatandaşımızın huzurunu ve refahını daha ileriyle taşıyacağız“

Terör örgütlerinin üzerin çok daha kararlı bir şekilde gidileceğinin altını çizen Erdoğan, „Ülkemizin uluslararası alandaki itibarını çok daha yükseklere çıkartacağız. Bayrağımız, inşallah çok daha nazlı dalgalanacak. Ezanlarımız çok daha huşuyla okunacak. Her bir vatandaşımızın huzurunu ve refahını daha ileriyle taşıyacağız. Rabiamızı çok daha gür bir sesle ifade edeceğiz.“ ifadelerini kullandı.

„Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet“ vurgusu yapan Erdoğan, „Bunun için bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, hep beraber kardeş olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız.“ dedi.

Türkiye’nin tercihini demokrasisine, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaktan, reformlarını devam ettirmekten yana kullandığını belirten Erdoğan şunları kaydetti:

„Türkiye tercihini, büyümeden, gelişmeden, kalkınmadan, yatırımdan, zenginleşmeden, her alanda dünyanın itibarlı, onurlu, sözü geçen bir ülkesi olmaktan yana kullanmıştır. Türkiye tercihini, 2023 hedeflerinden 2053 ve 2071 vizyonlarından yana kullanmıştır. Türkiye tercihini PKK’dan FETÖ’ye kadar tüm terör örgütleriyle kararlı bir şekilde mücadele etmekten yana kullanmıştır. Bu sonuçlar, aynı zamanda Suriye topraklarını özgürleştirmeye ve ülkemizdeki misafir kardeşlerimizin güvenle evlerine dönüş yollarını açmaya devam edeceğimizin ifadesidir. Bu sonuçlar, aynı zamanda Türkiye’nin dünyanın neresinde olursa olsun tüm mazlumların ve mağdurların elinden tutmaya devam edeceğinin ifadesidir.

„Demokrasideki hedeflerimize bir adım daha yaklaştığımızın ifadesidir“

Bu sonuçlar, aynı zamanda ülkemize kem gözle bakan terör örgütlerinden, küresel çıkar çevrelerine kadar herkesin karşısında dimdik durulacağının ifadesidir. Bu sonuçlar, aynı zamanda demokrasideki ve ekonomideki hedeflerimize bir adım daha yaklaştığımızın ifadesidir. Milletimiz bu seçim sonuçlarıyla o kadar çok çevreye, o kadar farklı mesajlar vermiştir ki, dünyanın tüm siyaset bilimcileri bir araya gelip yıllarca çalışsa yine de bunu zor çözer.“

Cumhurbaşkanı Erdoğan, „Böyle bir milletin mensubu, evladı olmakla ne kadar iftihar etsem, Rabbime ne kadar hamd etsem azdır. Şu güzel manzara için sizlere bir kez daha teşekkür ediyorum. Seçim sonuçlarının, demokrasimize, ülkemize, milletimize hayırlı olmasını Allah’tan diliyorum.“ dedi.

Erdoğan, alanda toplanan kalabalık ile beraber „Durmak yok, yola devam“ sloganı attı.