ERZURUM


ERZURUM
Doğu Anadolu Bölgesinde olan Erzurum’un kuzeyinde Artvin-Rize, batısında Gümüşhane-Erzincan, güneyinde Bingöl-Muş, doğusunda Ağrı -Kars illeri bulunmaktadır.

YERŞEKİLLERİ :

Erzurum, Fırat nehrinin başlangıcı olan Karasu’nun yukarı havzasında kendi adı ile anılan Erzurum Ovası’nın güneydoğusundaki Palandöken dizisinin Eğerli Dağı (2.974 m.) eteğinde bulunmaktadır.

Erzurum’un doğu ve batısında Pasinler ve Erzurum Ovaları bulunmakta olup, kuzey ve güneyi dağlık bir görünümdedir. Pasinler ve Erzurum ovaları tektonik olaylar sonucu, kırılmalardan meydana gelmiş çöküntü alanlarıdır.

İlin kuzeyinde doğudan batıya doğru Çilligül, Yeniköydüzü, Ziyaret Tepesi, Kargapazarı, Gavur Dağlarının uzantısı olan Dumlu Tepesi, Yeşerçöl ve Kop dağları; güneyinde ise Akbaba, Sakaltutan, Nalbant, Şahveled, Alibaba, Dumanlı, Turnagöl, Palandöken ve Karagöl Dağları bulunmaktadır. Türkiye’nin en yüksek ili olan Erzurum’un toprakları sıradağlar ve yüksek yaylalarla kaplıdır.

Erzurum akarsu bakımından da çok zengindir. Özellikle karların erimesi ile birlikte akarsular, yataklarının derinliğinden ötürü taşkınlık meydana getirmezler.

İl topraklarında Çoruh, Aras ve Fırat Nehirleri kaynaklarını Erzurum dağlarından alırlar. Erzurum Ovası’nın kuzeydoğusundaki Dumlu Dağı’nın eteklerinden doğan Karasu, Gürcü Boğazını geçtikten sonra, Kargapazarı Dağından gelen küçük bir akarsu ile birleşerek Erzurum Ovasına girer. Bundan sonra Ovacık Yaylasından gelen Serçeme Deresi ile birleşerek 60 km. uzunluğundaki Aşkale Boğazına girer. Daha sonra da Tuzla Suyu ile birleşir. Mescit Dağının batı yamaçlarından doğan ve derin olmayan bir vadide Çoruh Nehri akmaktadır.

Gümüşhane il topraklarından geçen bu nehir, Bayburt’tan sonra Erzurum’dan da geçerek Artvin’e ulaşır. İki ana koldan oluşan Oltu Çayının bir kolu Kargapazarı Dağlarından doğarak Oltu ilçesinden geçer ve Sarıkamış’ın batısındaki Allahuekber Dağlarından çıkan ikinci bir kolla birleşir.

Erzurum Oltu ilçesini sulayan bu akarsu daha sonra Çoruh Irmağı ile birleşir. Bölgedeki diğer akarsulardan Tortum Çayı Mescit Dağlarından çıkarak ilçenin bulunduğu havzanın bütün sularını toplayarak Tortum Gölüne dökülür.

Bingöl Dağları’nın Erzurum il sınırları içerisinde kuzey yamaçlarından doğan Aras Irmağı ise Tekman yaylasının bütün sularını toplar, kuzey yöne akarak Pasinler Ovasından gelen suları da içerisine alır ve il sınırları dışına çıkar. Bingöl Dağlarının doğu yamaçlarından çıkan Hınıs Çayı da Hınıs Ovasından geçerek il sınırları dışında Murat Irmağı ile birleşir.

Erzurum’un en önemli gölü Tortum Gölü olup, Tortum Çayının yakınındaki Kemerlidağ’dan toprak kayması sonucu oluşmuştur. Buradaki çağlayan hidroelektrik enerji üretimi için değerlendirilmiş ve turizm yönünden de önem kazanmıştır.

İl toprakları eğimli bir yüzeye sahip olup, denizden 1850-1980 m. yüksekliktedir. Yüzölçümü 25.066 km2., toplam nüfusu ise 242.391’dir.

İKLİMİ :
Erzurum’da şiddetli ve uzun bir kış mevsimi hüküm sürmektedir. Bölge genellikle Sibirya antisiklonu ve Basra siklonu etkisi altındadır. Kış aylarında Sibirya antisiklonunun etkisinde bulunmaktadır. ilkbaharda, Sibirya antisiklonunun etkisi yavaş yavaş azalmaya başlar, kararsız bir rüzgar ve sıcaklık hüküm sürer. Erzurum’da en erkan 20 Ekim’de kar yağmaya başlar ve 15 Mayıs’a kadar devam eder.

EKONOMİSİ :

İlin ekonomisi tarım, hayvancılık, madencilik, sanayii ve ormancılığa dayalıdır.
Türkiye’nin önemli ticaret yolları üzerinde bulunuşu, özellikle hayvan alım satımı ile doğunun önemli bir merkezi konumundadır.

Erzurum, Anadolu-Kafkasya-İran demiryolu bağlantısında olup, Ortaçağdan beri, İran-Hint ve Orta Asya ticaretinin Akdeniz ülkelerine giden önemli bir konaklama ve ticaret merkezidir. Tiflis-Kars üzerinden gelen Kafkas yolu ve Tebriz-Doğubeyazıt’tan geçen Kuzey İran yolu; diğer taraftan Sivas üzerinden Diyarbakır-Irak-Suriye-Basra körfezine ve Akdeniz kıyılarına giden yollar ile, yine Sivas üzerinden Ankara-İstanbul, Ankara-İzmir’e giden yollar burada birleşir.

Kuzey Anadolu dağlarını Kop ve Zigana geçitleri üzerinden aşarak Trabzon’da Karadeniz’e ulaşan transit yolu da Erzurum’dan geçmektedir. Bu tarihi yolların yanı sıra Erzurum İspir üzerinden Rize’ye, Bingöl üzerinden de Diyarbakır iline bağlanmıştır.

İlde yetiştirilen tarımsal ürünler, buğday, arpa, şeker pancarı, patates, sebze ve meyvedir.

Sebzecilik ve meyvecilik ilin Karadeniz Bölgesi’ne yakın Çoruh Vadisi ile ona açılan küçük vadilerde yoğunlaşmıştır.
Oltu, Tortum, İspir ve Olur’da kış sebzeleri ile elma, armut, dut ve kızılcık yetiştirilir.

XIX.yüzyıldan itibaren hayvan ve hayvansal ürünlerin satışını yapan Erzurum aynı zamanda başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin bu yöndeki gereksinimini karşılamaktadır. Özellikle sığır, mor karaman ırkı koyun ile keçi yetiştirilir. Cumhuriyet sonrasında kurulan Ilıca Atçılık Aygır Deposunun at yetiştirilmesine büyük katkısı olmuştur.

Tavukçuluk ve arıcılık da yaygındır. Et, yağ, peynir ve yoğurt, yapağı ve deri üretimi de önem taşımaktadır.

SANAYİSİ: :

Erzurum 1968’de kalkınmada öncelikli yöreler arasına alınmıştır. Bununla birlikte özel imalat sanayii gelişmemiştir. Büyük kuruluşlar kamuya ait olup, başlıca imalat dalları gıda, dokuma, metal eşya ve makinadır. İlde süt , şeker, ispirto, yem, briket, bitkisel yağ, linyit fabrikaları ve bütan gazı dolum tesisleri bulunmaktadır. Oltu taşı işlemeciliği, ev dokumacılığı gibi el sanatları da yaygındır.

Erzurum maden yönünden oldukça zenginse de bunların çoğu işletilememektedir. Şenkaya yakınlarında bakırlı prit, Aşkale yakınlarında alçıtaşı, Pasinler yakınlarında perlit, Merkez’de tuğla ve kiremit hammaddesi, Aşkale, Çat, Tortum, Tekman, Hınıs, Narman ve Şenkaya’da tuz, İspir, Aşkale, Şenkaya, Oltu ve Pasinlerde linyit yatakları bulunmaktadır. İlin pek çok yerinde de kaplıcalar ve maden suyu kaynakları vardır.

TARİHİ :
Erzurum yöresindeki Hasankale’de 1942 yılında başlatılan yüzey araştırmalarında Paleolotik Çağın obsidyen ve bazalttan yapılmış aletleri bulunmuştur.
Bunun ardından Ilıca’nın yakınlarındaki Karas Höyüğünde Kalkolitik ve İlkçağın çanak çömlekleri ile karşılaşılmıştır. Erzurum’un 20 km. güneybatısındaki Pulur Höyüğünde yapılan kazılarda da M.Ö.4000’e inen bir yerleşim ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca Erzurum’un 15 km. kuzeydoğusundaki Güzelova Köyündeki kazılar sonucunda MÖ.3000’lerde hayvancılıkla uğraşan insanların yaşadığı anlaşılmıştır.

Bütün bunlar Erzurum yöresinde ilk yerleşimin tarih öncesi çağlara indiğini göstermektedir. Bugünkü Erzurum’un bulunduğu yerde, daha önce tarihin çeşitli dönemlerinde Karin, Karna, Garin, Kornoi, Kalai ve Karnak olarak isimlendirilen bir kentin bulunduğu bilinmektedir.

Yine aynı dönemlerde Erzurum Ovası’nın batı bölümünde Erzen, Erzeron isimli bir kentin var olduğunu tarihi kaynaklar ortaya koymuştur.

Erzurum’da Hitit döneminden kalma tabletlerle karşılaşılmıştır. Boğazköy tabletlerinde yörenin bir çok savaşa sahne olduğu belirtilmiştir. MÖ.IX.yüzyılda Urartular, sonra Persler buraya egemen olmuşlar, MÖ.331’de de Makedonyalıların eline geçmiştir.

Erzurum yöresi MÖ.II.yüzyılda Romalılar ile Partların MÖ.III. yüzyılda Sasaniler ile Bizanslılar arasında sürekli savaşlara sahne olmuştur.

Bizans İmparatoru II. Teodosious (M.S. 408-450) döneminde Erzurum Ovası’nı doğudan gelen Pers saldırılarından korumak amacıyla, bugünkü Erzurum’un olduğu yerdeki Karin şehrine hakim bir tepe üzerinde bir kale inşa edilmiştir. Bundan sonra buraya imparatorun adına izafeten “ Teodosiopolis” ismi verilmiştir.
Bizans kaynaklarında Teodosipolis olarak geçen şehre, Araplar Kalikala adını vermişlerdir.

Arap tarihçilerden Belazuri’ye (ö. 892)göre, şehir bu ismi kurucusundan almıştır.

Bizans döneminde bölgeyi ele geçiren bir beyin karısı olan Kali, bir şehir yaptırmış ve şehre de Kalikala adını vermiştir.

M.S.1048 ‘de Bizans topraklarına giren Selçuklu Türkleri , Yinaloğlu İbrahim Bey komutasında, ovanın batısında ki Erzen’i (Arze) ele geçirmişlerdir.

Erzen’in bu kuşatmada bi harabe halini almasından sonra, geride kalanlar bugünkü Erzurum şehrinin bulunduğu yerdeki Kalikala’ya sığınmışlar ve şehre de Erzen ismini vermişlerdir. Saldırılar sonucunda harap olmuş asıl Erzen şehrine ise Türkler , Kara Erzen demişlerdir.

Bu isim zamanla halk dilinde Kara Arza, Kara Arz ve sonunda Karaz’a dönüşmüştür. Bundan ötürü de Erzurum’la ilgili çeşitli tarihi metinlerde, kitabelerde ve basılan paralarda Erzi-i Rum, Erzen-ir Rum , Arz-ı Rum isimleri kullanılmıştır.

Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra, Erzurum ve çevresi büyük Selçuklu Sultanı Alparslan tarafından Ebl-ul Kasım’a verilmiştir.

Eb-ul Kasım, Melik Danişment Ahmet Gazi ve Emir Mengücek gibi, Doğu Anadolu’nun fethi için Büyük Selçuklu Sultanı tarafından görevlendirilen bir Selçuklu komutanı idi. Erzurum’ da kurulacak ve sonradan Eb-ul Kasım’ın torunlarından birisi olan Saltuk Bey’in adı ile anılacak olan beyliğin kurucusu olan Eb-ul Kasım, yörenin Selçuklu egemenliğine girmesi yönünde büyük çabalarda bulunmuştur.

Gazan Mahmut Han zamanında (1304 –1317) İlhanlıların hakimiyetine girmiştir.
Gazan Han’dan sonra yerine geçen Olcaytu Han zamanında, Erzurum şehri büyük ölçüde imar edilmiştir. Ebu Said Bahadır Han zamanında ise Erzurum’un yönetimi Sultanın veziri Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş’a verilmiştir.

Emir Çobanla İlhanlı Sultanı ile arası açılınca, Bahadır Han, İrencin Noyan adlı komutanını Erzurum üzerine gönderdi, bu durumdan korkan Timurtaş Mısır’a kaçmış, Erzurum’un yönetimi de Eretna Bey’e verilmiştir.

Eretna Beyleri tarafından 50 yıl yönetilen Erzurum 1385’Karakoyunluların hakimiyetine geçmiştir.

Timur Karakoyunlu egemenliğine 1387’de son vermiş, Erzurum’a vali olarak torunu Gıyaseddin Sagar’ı göndermiştir. Timur’ un ölümünden sonra (1404), Erzurum, Karakoyunlular ve Akkoyunlularla, Timur’ un oğlu Şahruh arasındaki çarpışmalara sahne olmuş, bu dönemde şehir tahrip edilmiştir. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Gürcistan seferi sırasında Erzurum’dan geçmiş, 1468’de de kente hakim olmuştur. Yöre kısa bir süre Safavilerin hakimiyeti altında kalmış Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi dönüşünde 1517’de Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman zamanında Erzurum kalesi ve şehir yeni baştan imar edilmiştir. Kanuni’nin 1534 ve 1548 yıllarında İran üzerine düzenlediği seferlerde, Erzurum şehri, Osmanlı ordusunun önemli bir askeri üssü olmuştur.

Kanuni’nin İran seferi dönüşünde (1535) Dulkadirli Mehmet Han’ı Erzurum Beylerbeyliğine tayin etmiş, Erzurum şehri de Erzurum Beylerbeyliğine bağlı bir sancak durumuna getirilmiştir.

Ali Cevad Memalik-i Osmaniye’nin Tarih ve Coğrafya Lügatı isimli eserinde, XIX.yüzyıl Erzurum’undan “Doğu Anadolu’nun en önemli şehirlerinden biri ve vilayet merkezi” diye söz etmiştir.

Erzurum Ruslar tarafından Temmuz 1829’da işgal edilmiş, Edirne Antlaşması (14 Eylül 1829) uyarınca da işgal kaldırılmıştır. Ruslar 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında yine Erzurum önlerine kadar gelmişlerdir. Şehir güçlü bir direnişten sonra Rusların eline geçmiştir.

Bu savaşta direnişçiler arasında bulunan Nene Hatun savunmanın simgesi olmuştur. Berlin Antlaşması ile (13 temmuz 1878) bu işgal sona ermiştir.

Ruslar Şubat 1916’da yeniden Erzurum’a girmiş, ancak Sovyet İhtilali sonrasında Aralık 1917’de kentten çekilmişlerdir. Brest-Litovesk’da yapılan antlaşmayla (3 Mart 1918) Erzurum yeniden Osmanlı topraklarına katılmıştır.

I.Dünya Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal Paşa, 9.Ordu Müfettişliğine tayin edilerek 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a geldi ve 4 Temmuz’da da Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni ziyaret etti.

Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da çevre illerinden gelen 56 delegenin katılımı ile yapıldı. Mustafa Kemal Paşa ile Hüseyin Rauf Bey istifa eden iki delegenin yerine seçilerek kongreye katıldı. Kurtuluş Savaşı’nın ilk aşamasını oluşturan ve 7 Ağustos’a kadar çalışmalarını sürdüren Erzurum Kongresi’nde önemli kararlar alındı:

1- Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür ayrılık kabul edilemez;
2- İşgal ve müdahaleler sonucu Osmanlı Devletinin dağılması halinde millet tek vücut olarak yurdunu savunacaktır;
3- Vatanın bağımsızlığını korumaya İstanbul Hükümeti’nin gücü yetmediği takdirde, geçici bir hükümet kurulacaktır.
4- Bu hükümet milli kongre tarafından seçilecektir;
5- Kongre toplantıda değilse bunu Heyet-i Temsiliye üstlenecektir;
6- Kuvâ-yı Miliyeyi etken ve milli iradeyi hakim kılmak esastır;
7- Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez;
8- Manda ve himaye kabul edilemez; Milli Meclis’in hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.

Kongre çalışmaları sonunda Heyet-i Temsiliye ismi altında bir yürütme organı seçildi. Bu heyette Mustafa Kemal Paşa, Hüseyin Rauf Bey, İzzet Bey, Raif Efendi, Servet Bey, Şeyh Fevzi Efendi, Bekir Sami Bey, Sadullah Efendi ve Hacı Musa Bey bulunuyordu.

Erzurum’da günümüze gelebilen tarihi eserler arasında; V.yüzyılda Bizans İmparatoru II.Theodosios zamanında yapılan kalenin kalıntıları, Erzurum Kalesi, Oltu Kalesi, Avnik Kalesi, Hasan Kale, XII.yüzyılda yapılan İzzeddin Saltuk’un Kale Mescidi, Saltuklu yapısı olan Tepsi Minare (Saat Kulesi), Erzurum Ulu Camisi, Lala Mustafa Paşa’nın Lala Mustafa Paşa Camisi, Kuyucu Murat Paşa Camisi, Gürcü Kapısı Camisi (Ali Ağa), Boyahane Camisi, Caferiye Camisi, Kurşunlu Cami (Feyziye), Pervizoğlu Camisi, Derviş Ağa Camisi, Gümrük Camisi, Bakırcı Camisi, Ali Paşa Camisi, Narmanlı Camisi, İbrahim Paşa Camisi, Abdurrahman Gazi Camisi, Ayas Paşa Camisi, Şeyhler Camisi, Cennetzade Camisi, Esat Efendi Camisi, Kasımpaşa Camisi, Ane Hatun Türbesi, Ebu İshak’ı Kâzuruni Türbesi, Abdurrahman Gazi Türbesi, Alaeddin Ali Türbesi, Emir Şeyh Türbesi, Habip Baba Türbesi, Mahmut Paşa Türbesi, Hatuniye Medresesi (Çifte Minareli Medrese), Yakutiye Medresesi, Ahmediye Medresesi, Kurşunlu Medrese, Pervizoğlu Medresesi, Şeyhler Medresesi, Emir Saltuk Kümbeti, Karanlık Kümbet, Gümüşlü Kümbet, Cimcime Sultan Kümbeti, Rabia Hatun Kümbeti, Üç Kümbetler, Rüstem Paşa Kervansarayı, Çoban Köprüsü, Aziziye Anıtı, 1293 Savaş Anıtı bulunmaktadır. Ayrıca 1965 yılında heykeltıraş Hakkı Atamulu’nun yaptığı Atatürk Anıtı vardır. Erzurum’da Türk sivil mimarisi özelliklerini gösteren evler bulunmaktadır.

GENEL BİLGİLER

Yüzölçümü: 25.066 km²
Nüfus: 848.201 (1990)
İl Trafik No: 25
Doğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük kenti olan Erzurum oldukça eski bir yerleşim birimidir. Palandöken Dağı eteklerinde kurulu olan kent son yıllarda kış turizmi açısından büyük önem kazanmıştır. Tarihi yönden çok zengin bir çok eseri barındıran ve adeta bir kültür merkezine benzeyen kent günümüzde önemli bir turizm potansiyeli taşımaktadır.

İLÇELER

Erzurum (merkez), Aşkale, Çat, Hınıs, Horasan, Ilıca, İspir, Karaçoban, Karayazı, Köprüköy, Narman, Oltu, Olur, Pasinler, Pazaryolu, Şenkaya, Tekman, Tortum, Uzundere.

Pasinler:

Pasinler ilçesi, IV. yy.da Bizanslıların, 615 yılında Arapların, 1084 yılında ise Türklerin eline geçmiştir.

Pasinler’de bulunan 3702 kişi kapasiteli, 39 derece su sıcaklığı olan termal tesis, ilçe dışından gelen hastalara konaklama hizmetiyle birlikte; böbrek,sindirim sistemi, idrar yolları, romatizma, siyatik, lumbago, nevralji ve çeşitli kadın hastalıklarının tedavisinde olumlu etki yapmaktadır.

Köprüköy:
Köprübaşında kurulmuş köy anlamına gelen Köprüköy’ün kuruluşu çok eskilere dayanmaktadır.
Köprüköy (Deli Çermik) Kaplıca suları, sindirim sistemi, böbrek ve idrar yolları, kan dolaşımı ve kalp hastalıkları, metabolizma bozuklukları ve romatizmal hastalıklara olumlu etki yapmaktadır. Su sıcaklığı 26 derecedir.

Uzundere:

İlçenin 3000 yıla yakın geçmişi vardır.
İlçe sınırları içinde bulunan Tortum Gölü ve Tortum Şelalesi yaz aylarında çok sayıda yerli ve yabancı turistin uğrak yeridir. İlçeye bağlı Çamlıyamaç Köyü’nde l0.yy ‘dan kalma Öşvank Gürcü Kilisesi bulunmaktadır.

Ilıca:

Yapılan araştırmalar Ilıca’daki hayatın M.Ö.4000′li yıllara kadar uzandığını göstermektedir.
İlçede kükürtlü sıcak su kaynakları bulunmakta, termal tesisler sayesinde şehir dışından gelen hastalara da konaklama ve tedavi için olanaklar sağlanmaktadır. Kaplıcalarda kadın hastalıkları, romatizma, mide, bağırsak, karaciğer, safra kesesi, beslenme bozuklukları gibi rahatsızlıkları olumlu etkilediği bilinmektedir.

İspir:

Kuruluşu M.Ö. 19. yy.a kadar inen İspir,Yavuz Selim’in 1514!deki İran seferi sonrası Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Dünyanın en hızlı akan nehirlerinden birisi olan Çoruh nehri Rafting sporu için oldukça elverişlidir.

Olur:

Turizm açısından önemli bir potansiyel göstermekte olan ilçenin Keçili Köyü’ndeki Van Kilisesi, Yıldızkaya Köyü’ndeki Kivi Mağarası görülmeğe değerdir.

GEZİLECEK YERLER

Palandöken Kayak Merkezi

3185 m. zirveye sahip Palandöken dağları, Erzurum’un güneyinde yer alır ve doğu-batı yönünde uzanır. Türkiye’de kış turizmi için yapılan ilk ciddi ve kapsamlı proje Erzurum-Palandöken Kış Sporları ve Turizm Mastır Plan Çalışmasıdır. Yapılan çalışmada Palandöken Dağlarının doğal yapısı ve iklimi ile uluslararası kış sporları merkezi niteliğine sahip olduğu tespit edilmiştir. Projede, üç alan üzerinde gün toplam 32 bin kişinin kayak yapabileceği, uluslararası yarışmalar hatta kış olimpiyatlarının düzenlenebileceği, 6 bin kişinin doğrudan istihdam edilebileceği öngörülmektedir.

Ulaşım: Erzurum’a Ankara ve İstanbul’dan her gün uçak seferleri bulunmaktadır. Kayak Merkezi Erzurum Şehir Merkezine 5 km. uzaklıktadır. Hava alanına ise yalnızca 10 dakika mesafededir. Kış mevsimi boyunca şehir merkezinden halk otobüsü seferleri bulunmaktadır.

Coğrafya: Erzurum Türkiye’nin en yüksek ve soğuk illerinden biridir. Sert kara iklimi hüküm sürer. Yılın 150 günü karla örtülüdür. Normal kış koşullarında 2-3 metre kar yağışı almaktadır. Hakim rüzgar yönü güney ve batı yönlerindedir.
Kayak alanı 2200 – 3176 m. yükseklik kuşağı üzerinde yer almaktadır. Karasal iklim nedeniyle, mevsim boyunca “toz kar” üzerinde kayak yapılmaktadır. 10 Aralık-10 Mayıs arasındaki dönem kayak etkinlikleri için en uygun zamandır.
Konaklama ve Diğer Hizmetler: 4 ve 5 yıldızlı konaklama tesisleri, kayak evi, günübirlik tesisler ve lokantalar bulunmaktadır. Kayak dersi ve malzeme kiralama hizmetleri verilmektedir.

Mekanik Tesisler ve Pistler: Palandöken Kayak Merkezindeki pistler dünyanın en uzun ve dik kayak pistleri arasında yer almaktadır. En uzun pisti 12 km. olan kayak pistlerinin toplam uzunluğu 28 km.yi bulmaktadır. Başlangıç yeriyle varış noktası arasındaki yükseklik farkı 1000 m. olan Palandöken’de Slalom ve Büyük Slalom yarışmaları için 2 adet tescilli Kayak Pisti mevcuttur. (Ejder Pisti ve Kapıkaya Pisti)

Kayak Merkezinde 5 adet telesiyej (toplam 4500 kişi/saat kapasiteli), 1 adet teleski (300 kişi/saat kapasiteli ), 2 adet baby lift ( toplam 1800 kapasiteli ) ve 1 adet gondol lift (1500 kişi/saat kapasiteli) hizmet vermektedir.

Müzeler

Erzurum Arkeoloji Müzesi
Erzurum Atatürk Evi Müzesi
Erzurum – Türk İslam Eserleri ve Etnografya Müzesi (Yakutiye Medresesi)
Erzurum – 23 Temmuz Kongre Salonu Müzesi

Örenyerleri

Erzurum Kalesi
Erzurum Çifte Minareli Medrese
Üç Kümbetler
Kuleler ve Kaleler

Saat Kulesi:

İç kale mescidine minare olarak yaptırılan Saat Kulesi, Tepsi Minare ve Kule diye de adlandırılmaktadır.Şehre hakim bir tepe üzerinde kurulu bulunan Erzurum Kalesi’nin surlarındaki Saat Kulesi her taraftan çok rahatlıkla görülebilmektedir.

Erzurum Kalesi: Erzurum İli’ne 79km uzaklıktaki Horasan-Pasinler-Erzurum tarihi İpek Yolu üzerindedir. İlk inşa tarihi kesin olarak bilinmeyen Erzurum Kalesi’nin M.S. 5.yy ilk yarısında Bizanslılar tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir.

Camiler ve Kiliseler

İl merkezindeki Lalapaşa Cami, Üç Kümbetler ve Ovşank Kilisesi görülmeye değerdir.

Üç Kümbetler:

Üç kümbetlerden sekiz köşeli plan üzerine oturtulmuş olan Saltuklu Devleti’nin kurucusu Emir Saltuk’a ait olduğu sanılmaktadır. Tamimiyle kesme taştan yapılmış olan kümbetlerin diğer ikisini kimlerin yaptığı bilinmemektedir. Kümbetlerin genel olarak 13 üncü yüzyıl sonu ve 14 üncü yüzyıl başına ait oldukları kabul edilmektedir. Üç kümbetler Türklere ait diğer kümbetlere nazaran değişik planları, kullanılan malzeme ve süslemeleri açısından ayrı bir yer tutar.

Medreseler

Çifte Minareli Medrese: 13′üncü yüzyılın sonlarında İlhanlılar tarafından yaptırılmıştır.Anadolu Selçuklu Mimari geleneğinde açık avlulu, iki katlı ve iki minareli eğitim kurumu, Anadolu’nun en büyük medresesidir.
Yakutiye Medresesi: Hoca Celaleddin Yakut tarafından MS 1310 yılında inşa edilmiştir.İlhanlı döneminden günümüze kalan nadir eserlerden birisidir. İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Köprüler ve Bedestenler

Çobadede Köprüsü: 1297-98 yıllarında İlhanlıların Veziri Emir Çoban Salduz tarafından yaptırılmıştır.Aras nehri üzerinde 7 kemer gözlü olarak inşaa ettirilen önemli bir yapıttır.
Rüstempaşa Bedesteni: Kanuni Sultan Süleyman’ın Sadrazamı Rüstem Paşa tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşıyan iki katlı bina halen çarşı olarak kullanılmaktadır. Çarşıda daha ziyade oltu taşı satıcıları faaliyet göstermektedir.

Mesire Yerleri

Tortum Çağlayanı: Tortum Gölü’nün son kısmında, Tortum Çayı’nın 48 m yüksekten düşmesiyle meydana gelen çağlayan vadideki bir dağın heyelan sonucu çayın önünü kapatmasıyla oluşmuştur. Erzurum’a 120 km mesafededir. Baharda suyun bol olduğu mevsimde tabii manzarası ve heybetiyle seyrine doyum olmaz.

Kaplıcalar

Tekman Termal Turizm Merkezi, Maman, Hamzanlar Kaplıcaları

Suyun Isısı: 39oC -45oC
PH Değeri: 6,5
Özellikleri: Bikarbonatlı, Klorürlü, Sodyumlu, Karbondioksitli, kısmen radyoaktif bir bileşime sahiptir.
Yararlanma Şekilleri: İçme ve banyo kürleri
Tedavi Ettiği Hastalıklar: Romatizma, sinir ve kas yorgunluğu, sinirsel hastalıklar, eklem ve kireçlenme gibi hastalıklara olumlu etki yapar.
Konaklama Tesisleri: Konaklama tesisleri yoktur.

Pasinler Termal Turizm Merkezi
Yeri: Pasinler ilçe merkezinde ve Erzurum-Tahran uluslar arası geçiş yolu üzerinde yer alır.
Ulaşım: İlçe merkezindedir.
Suyun Isısı: 39oC -45oC
PH Değeri: 6,5
Özellikleri: Bikarbonatlı, Klorürlü, Sodyumlu, Karbondioksitli, kısmen radyoaktif bir bileşime sahiptir.
Yararlanma Şekilleri: İçme ve banyo kürleri
Tedavi Ettiği Hastalıklar: Romatizma, sinir ve kas yorgunluğu, sinirsel hastalıklar, eklem ve kireçlenme gibi hastalıklara olumlu etki yapar.
Konaklama Tesisleri: Konaklama tesisleri yeterli konfora sahip değildir.

Kuş Gözlem Alanı
Doğu Karadeniz Dağları
Erzurum Ovası

Sportif Etkinlikler

Rafting: Erzurum’un İspir ilçesi sınırlarından geçen Çoruh Nehri rafting yapmaya en elverişli akarsulardan birisidir. Derin kanyonları ile ilgi çeken Çoruh, her yıl turistlerin akımına uğrar. 1993 yılında Dünya Rafting Şampiyonası Çoruh Nehrinde yapılmıştır.

Trekking: Erzurum’un kuzeyinde yer alan Dumlu Dağları üzerinde yabancı turistler tarafından günü birlik doğa yürüyüşleri yapılmaktadır. Bu yürüyüşe gidenler üç saatlik bir yürüyüşle Dumbu Baba diye adlandırılan ve Fırat Nehri’nin önemli kollarından biri olan Karasu’nun kaynağı durumundaki soğuk su gözesine varırlar, burada bir süre dinlenen ziyaretçiler dönüş yürüyüşüne Kırkgöze Köyü üzerinden yaparlar buna benzer dağ yürüyüşleri Erzurum’un güneyinde bulunan Palandöken Dağları üzerinde de yapılmaktadır.

NE YENİR?

Su böreği, ekşili dolma, kesme çorbası, ayran aşı (yayla çorbası) çiriş, şalgam dolması, yumurta pilavı, kadayıf dolması Erzurum’un geleneksel mutfağını oluşturur.
Erzurum’dan Yemek Tarifleri
Çağ kebabı
Malzemeler:
1 kuzu budu (yağsız ve sinirsiz)
1 adet kuru soğan
100 gr. Yoğurt
tuz karabiber
lavaş ekmeği
domates, yeşil biber
Hazırlanışı: Yağı ve siniri ayıklanmış kuzu budundan parmak kalınlığında yapraklar kesilir. Yoğurt, tuz, karabiber ve yemeklik doğranmış soğan karıştırılır ve etler hazırlanan bu terbiyenin içinde bir gün bekletilir. Terbiyelenen yaprak halindeki etler şişe takılır ve yatay haldeyken ateşte çevire çevire kızartılır. Pişen kısımlardan dönerde olduğu gibi ince bir tabaka şeklinde parçalar kesilir ve Çağ kebabına mahsus küçük şişlere takılarak lavaş ekmeğinin üzerinde servis edilir. Ateşte pişmiş biber, domates ve kuru soğan ile süslenir.
Den Çorbası
Malzemeler:
250gr. Yarma
1 adet soğan
1/2 limon suyu
3 yemek kaşığı tereyağı
2 yumurta sarısı
500 gr. Yoğurt
10 su bardağı kemik suyu
2 kahve fincanı un
tuz karabiber, nane, kırmızıbiber
Hazırlanışı: Yarma önceden haşlanır. Ayrı bir tencerede un, yumurta ve 1 çay bardağı su pütürsüz olana kadar karıştırılır. Üzerine kemik suyu ilave edilir. Haşlanmış yarma karıştırılarak eklenir. Ayrı bir tavada ince doğranmış soğan 1 yemek kaşığı yağda pembeleştirilir. Yoğurt nane ve limon suyu eklenir, iyice karıştırılır ve kaynayan çorbaya ilave edilir. Tuz karabiber ile tatlandırılır. 2 yemek kaşığı tereyağı ile kırmızıbiber kızdırılır ve çorbanın üzerine dökülerek servis edilir.

Cevizli kadayıf dolması

Malzemeler:
1/2 kg. burma kadayıf
200 gr ceviz içi
2.5 su bardağı toz şeker
1/2 limon suyu
4 adet yumurta
1 su bardağı süt
2.5 su bardağı su
2 su bardağı sıvıyağ (kızartmak için)
200 gr kaymak
Hazırlanışı: Burma kadayıftan avuç içi büyüklüğünde parçalar kopartılır ve içine dövülmüş ceviz içinden konur, dolma gibi sarılır. Diğer tarafta yumurta ve süt çırpılır. Dolmalar bu karışıma batırılıp kızgın yağda nar gibi olana kadar kızartılır. Diğer tarafta su ile toz şeker kaynatılır. Limon suyu ilave edilir. Bir iki taşım daha kaynatıldıktan sonra ılınmaya bırakılır. Kızaran kadayıf dolmaları sıcak sıcak ılık şerbetin içine atılır ve şerbeti çekmesi için biraz bekletilir. Üzerine kaymak ve dövülmüş ceviz ile süslenerek servis edilir.

NE ALINIR?

Erzurum oltu taşı işçiliği ile çok meşhurdur. Oltu taşından yapılan tespihler, ağızlıklar, bilezik, gerdanlıklar, broş, küpe, saç tokası yörenin önemli hediyelik eşyalarıdır.

YAPMADAN DÖNME
Tekman’ın Palandöken’de kayak yapmadan,

Çifte minareli Medreseyi,Yakutiye Medresesi’ni ve müzeleri görmeden
Yolunuz İspir’e düşerse rafting sporu yapmadan,
Yolunuz Tortum’dan geçerse Tortum Şelalesi’ni ve gölünü görmeden,
Cağ kebap, su böreği ,ayran çorbası ,kadayıf dolması yemeden
Dönmeyin.

Advertisements

Kürtlerin hal-i ahvali


’Kürdün aklı sonradan başına gelir’’. Sözü Kürtler arasında hep söylenegelmiş bir deyimdir. Neden Kürtler in aklı sonradan başına gelir üzerine düşündüğümüz zaman görürüz ki bu durumun tarihsel ve sosyolojik bir arka planı (kültürel, sosyo-ekonomik, coğrafik) vardır. Kürtler ile ilgili geçmişten itibaren kafa yoran, araştırmalarda bulunan bilginler başta olmak üzere her hangi bir eğitim aşamasından geçmemiş kendi halinde Kürt bireyleri dahi Kürtler için bu deyimi dillendirirler.

Bunun nedenlerine bakıldığı zaman şu cümleler ile açıklamaktadır. Kürt halkının bilinçsiz, farkında lığı düşük, safiyane derecesinde iyi niyetli olma, duygularını kontrol altına alamama, ani ve sert tepkiler verme, kendi milletine diğer bir değişle halkına güven duymama, başka millet ve halkları daha çok önemseme, taklit etme, o milletlerin ileri gelenlerinin söylediklerini kendi milletinin ileri gelenlerine tercih etme, çabuk kanma ve inanma sonucu ihanete uğrayıp kandırıldığını hata yaptığını anladıktan sonra, aklının başına gelmesinden kaynaklı olarak kullanılmaktadır. Bu cümlenin sosyal ve tarihsel arka planına bakıldığı zaman Kürt’lerin birlik ve beraberlik içinde olamamaları başıboş, denetimsiz asi bir yığın olarak görülmesi, yüzyılı aşkındır direniş gösterip herhangi bir kazanım elde edememelerinden kaynaklı olarak söylenmiş bir sözdür. Bu bağlamda bu söze onay veren birçok tespit analiz mevcuttur.

Kürt tarihi ile ilgili araştırma içine girildiği zaman görülür ki Kürtlerin bilinen ilk tarihlerinden itibaren hep bir birlik olamama kendi milletinden diğer bir değişle halkından hoşlanmama güvenmeme bu nedenle ‘’keklik cinsi’’ gibi diğer bir deyimi de Kürt halkının ihanet bağlamında durumunu örneklendirmek için söylenen bu mit’e (halk öyküsüne) de tanıklık ederiz.

Bu durumu Kürt milletinin içine düştüğü trajedilerin temel sebebini şu örnekler ile açıklayabiliriz. ‘’Şerefname’’ Kürt tarihi kitabının yazarı kendisi de bir Kürt olan ‘’şerafhan’ın’’ Kürtler için yazdığı tarih kitabında Sultan Murat han’ın hocası Mevlana Saadettin Kürtlerin davranışını şu cümleler ile anlatır; ‘’Kürtler her biri bireysellik ve başına buyrukluk sancısı çekmiş (toplumsal bir kaygı taşımadan) dağlarda ve vadilerde kendi bireysel bağımsızlıkları ile yaşamaktadırlar’’ der.

Kadı Muhammed, Mahabad Cumhuriyetinin devlet başkanı seçilmiş Kürt din adamı. Mahabad’ın önde gelen ailelerinden Kadı ailesinden Kadı Ali’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. iran hükumetince idam edilmeden önce Kürt halkına öğütler bırakmıştır. Bunlar: kürtlerin aralarında sevgi, saygı, birlik, uyum içinde olmaları, aldanmamak için, eğitime önem vermeleri gerektiği, kürtlerin Birbirlerine siyasi, maddi, manevi ve namus alanlarında ihanet etmemesini salık vermiştir. tıpkı diğer Kürt düşünürleri gibi.

Yine Ahmedi Xanî, Kürtlerin içinde bulunduğu tarihsel ve sosyolojik gerçekliğin farkında olup Kürtlerin neden birlik oluşturamadığını ünlü eseri Mem u Zîn’de işlemiştir. Kürt beylerinin “kelime-i şahadet dışında Kürtlerin bir araya gelemeyeceklerini ve ayrı aşiretlerden oluşup aralarında sürekli çekişme olduğu” söyleminin devletleşmenin önündeki en ciddi engel olduğunu ifade etmiştir.

Kürt beylerin birbirine boyun eğmeyip diklenmelerine rağmen başkalarına boyun eğmeleri, Xanî için hoş görülebilecek bir durum değildir. Bu yüzden şair, Kürt beylerinin, milli şuura sahip olmayıp kendi devletlerini kurmak yerine Osmanlı ve İran’a bağımlı bir şekilde yaşamalarını “âr” (utanç verici) bulur. Kürtlere bu utancı yaşatan suçluları ararken aklına “namdar” olarak nitelediği Kürt beyleri ve şairleri gelir.

Xanî, bu bölünmüşlüğün kaynağını, Kürtlerin “kemalden yoksun, değersiz ” olmadıklarını, bundan ziyade “yetim ve şansız” olduklarını; “tamamen cahil ve bilgisiz değil, ancak kederli ve bir koruyucudan yoksun” oldukları için böyle bölünmüş başsız bir halde olduklarını duyumsar.

Milli şuur eksikliği sadece aşiret liderlerinde olan bir durum değildir. Nitekim böyle bir şuursuzluk Kürt beylerinde de mevcuttur. Yavuz Selim’e gönderilen “ ariza”da Kürt bey-lerinin: “Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uyma-mız mümkün değildir. Sünnetullah bizde böyle cârî olmuştur.”] şeklindeki sözleri, millet olma bilinçlerinin olmadığını yansıtması bakımından çarpıcıdır. Birbirlerine uymayan, boyun eğmeyen ve milli çıkarlar için bir araya gelmeyen bu beylerin, farklı bir milletin ve hükümdarın boyunduruğuna girme konusunda tam mutabık olması düşündürücüdür.

Milletler Cemiyeti Daimi Manda Yönetimleri Komisyonu’ndaki bir Britanya temsilcisi 1930’da Cemiyet’te yaptığı konuşmada: “Herkesin kabul ettiği gibi Kürtler kendilerine has birçok vasfa sahip olsalar da, Irak Kürtleri başarılı bir öz-yönetim için elzem olan siyasal birlik özelliğinden tamamı ile yoksundurlar. Teşkilatları ve görünüşleri aslında aşirete dayalıdır. Yaşam tarzları ilkeldir, çoğu okuma yazma bilmemektedir, terbiye edilmemiş, otoriteye karşı öfkeli ve disiplin ya da sorumluluk duygusundan yoksundurlar. Diyerek Kürtlerin Irak hükümetine bağımlı yaşamalarını haklı temellere oturtmaya çalışmıştır.

Kürtlerin 20. yüzyılda yetiştirdiği önemli âlimlerinden Said-i Kürdî, de Münazarat adlı eserinde Kürtleri “değerli, sahipsiz bir millet” olarak değerlendirir. Said-i Kürdî, bu değerlendirmede bulunurken hem Kürtlerin tarih sürecinde yaşadıkları trajedilerden hem de Osmanlı devletinin parçalanmasında büyük devletlerin Kürtlere sahip çıkmayarak onların kaderini başka milletlerin eline bırakıp büyük acılar yaşamalarından yola çıkmıştır. Xanî, Said-i Kürdî’nin bu tespitini yaklaşık üç yüz yıl önce yaparak Kürtlerin içinde bulundukları şartları Kürtlerin sahipsiz olmaları penceresinden de değerlendirmiştir.

Bu kapsamda ki yorum ve analizlere sık rastlarız. Yapılan gözlem ve yorumları yapanların içinde Türk, Kürt, Arap, fars, Alman, Fransız vd milletlerden birçok gözlemcinin birbirinden habersiz fakat aynı kategoride yaptıkları yorumlar olduğunu görünce, anlıyoruz ki Kürt’lerin birlik beraberlik içinde olup bir Millet olmamalarının asli unsuru; birbirlerine değer vermemeleri, birlik olamamaları fazlasıyla başına buyruk ve asi olmalarıdır.
Bu kanı; Kürtlerin geçmişten itibaren tarih sahnesinin medeniyet, devlet, ulus kurma aşamalarında genelde hep silik konumda olması, Kürtler için yapılan bazen dost bazen düşman yorumlarında şunlardır: Bugüne kadar hep birilerinin elinde kukla olmuş ve bundan maalesef ders almamış millet diye anlatılır.

Bu durum Kürt lerin içinden çıkmış, birçok mütefekkir, şair, sanatçı, siyasetçi, farklı görüşten, meslekten ve milletten insanında ortak düşüncesidir.
Neden Kürtler tarihten itibaren bir ulus millet çatısı altında birlik olamadılar? Neden kendi içlerinde sevgisizlik iletişimsizlik duygusu hâkimdir? Kürtler neden birbirlerine güvenip sevmezler? Gibi birçok soru bu anlamda sorulabilir.

Kürtlerin birbirlerini sevmemeleri karşılıklı soğuk ve merhametsiz söylem ve eylemleri kendi içlerinde aile, aşiret çatışma ve öldürmenin çokluğu bu yazılanları doğrular niteliktedir. Bu anlamda Kürtlere yönelik bulundukları coğrafyalarda sistemin yaptığı ötekileştirme ve bunun sonucunda gelişen zulümle karışık değersizleştirmeyi unutmadan, özeleştiri yapılmıştır. Farkında lığı çoğaltmak için.

Özetle; Kürtler köklerinden kopuk, derinliksiz, özünü geliştirip önemsemeyen bir kulvar da yüzyıllardır savrulmaktadırlar. Kürt siyasi ve toplumsal hareketlerine yön vermeye çalışan bazı ana aktörler bu anlamda yaşadıkları coğrafyalarda toplumun genel kanısında değer ve anlam bulan ideoloji ve değerleri, diğer bir değişle toplumda tutunup yer edinenleri değil de, tutunamayan macera peşinde koşan, toplumunun değerlerinden uzak halkın kültürü, inancı, değerleri ve etnisite’sinden bihaber ideolojilere bağlandıkları için hatalarını çoğaltıp çoğaltıp akılları sonradan başlarına gelmektedir. Yorgun ve yenilmiş insanlığı artlarında sürükleyerek.

Tuğba Çiçek / Tekman Post

Dılovan İdris Barzani’nin vefatı dolayısıyle kaleme almış olduğum taziye mesajım.


29595043_595419427457774_3955529611532806753_n
Kürdistanın Başbakanı
Neçirvan Barzani’nin İkiz kardeşi
Dılovan İdris Barzani geçirdiği kalp krizi sonucu bugün hayatını kaybetmiştir.

Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta Barzani ailesine ve, yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederim.

Ruhuna El Fatiha

Tanıdığım günden beri ilmi ve faziletiyle Kürt halkının mümtaz simaları arasında yer alan ve uzun yıllar halkımıza Kürdistan’a hizmet eden, gönül dili ve hizmet heyecanı ile Kürt halkı için koşturan, değerli Dılovan İdris Barzani’nin geçirdiği kalp krizi sonucu bugün Hakk’a yürüdüğünü derin üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.

Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta Barzani ailesi ve tüm Kürdistan’lılar olmak üzere, dostlarına, yakınlarına ve yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederim.

Em ji XWEDA Hatine û Bêguman Dîsa Her Dê Vegerin Wî . Me wefata welatperwer, azadîxwaz û lehengê tekoşîna doza Kurdistanê, Siyasetwanê Kurd-Kurdistanî Birêz Dılovan İdris Barzani bi xemgînî bîhîstiye. Em ji XWEDAyê heq bi merhûm Birêz Dılovan İdris Barzani re rehmetê û ji malbat, rêheval, hezkiriyên wî û gelê Kurdistanê re jî sersaxiyê dixwazin.
XWEDÊ wî bi rehma xwe şad bike û cihê wî bike biheşt.

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu / TATOS – TEKMAN – ERZURUM LÜXSEMBURG

02.04.2018 Luxsemburg

‚Sarkozy paramızı aldı, borcunu bombalarla ödedi‘


Sarkozy paramızı aldı, borcunu bombalarla ödedi‘ © AP Photo/ Christophe Ena
AFRİKA

1032807795
Fransa’da yolsuzlukla suçlanan eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye karşı soruşturma devam ediyor. Sarkozy, seçim kampanyası için Eski Libya lideri Muammer Kaddafi’den 50 milyon euro almakla suçlanıyor. Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam’ın yandaşları, Sputnik’e açıklamasında, gizli anlaşmanın Libya’ya ekonomik ablukayı delme amacını taşıdığını anlattı.

Nicolas Sarkozy
© AFP 2018/ GEOFFROY VAN DER HASSELT
Fransız işadamı, Sarkozy’nin nasıl Libya’dan para aldığını anlattı
Sarkozy gözaltına alındıktan sonra Seyfül İslam Kaddafi, anlaşmanın yapıldığını kanıtlayan belgelere sahip olduğunu açıkladı. Kaddafi yandaşlarının sözcüsü Frank Puccarelli, söz konusunun, Sarkozy temsilcilerinin ön görüşmeler için Trablus’a geldiği 2006’ın sonbaharında yapılan sesli ve görüntülü kayıtların olduğunu söyledi. Kayıtlar, Libya istihbaratı tarafından gizli olarak yapılmıştı.
Puccarelli, “Sarkozy, bu konuda yalan söyledi. O genelde Kaddafi’nin kendisinin onunla görüşmeye çalıştığını iddia ediyor. Ama aslında tam tersiydi. Sarkozy’nin finansal partnere ihtiyacı vardı, zira cumhurbaşkanlığı seçimlerine girmeyi planlıyordu. Libya devleti ise cömertliğiyle biliniyordu. Kaddafi büyük bir hevesle oyuna katıldı ama yaptırımların kalkmasını talep etti. Libya lideri, yakını Abdullah Senussi için İnterpol’ün verdiği arama yetkisinin geri çekilmesinde ve ülkeye karşı ekonomik kısıtlamalara son verilmesinde ısrar ediyordu” dedi.

‚KADDAFİ’NİN VERSAILLES ÖNÜNDE BEDEVİ ÇADIRI KURMASINA İZİN VERİLDİ‘

Muammer Kaddafi

‚Kaddafi devrimle değil, planlı bir komplo sonucu devrildi‘
Sarkozy’nin tüm şartları kabul ettiğini belirten Puccarelli, “Sarkozy yönetiminin ilk yıllarında gerçekten de Fransa ve Libya arasında yakınlaşma yaşandı. Kaddafi iki kez Paris’i ziyaret etti, Versailles önünde Bedevi çadırı kurmasına izin verildi. Her şey 2011’de değişti. Libya’da kitlesel gösterilerin bastırılmasına yanıt olarak Fransa, NATO’nun askeri müdahalesine destek verdi. Paris, herkesten daha aktif müdahaleye katıldı ve bu Kaddafi’nin hayatına mal oldu” diye hatırlattı.

‚BÜYÜK ORTADOĞU’YU YENİDEN İNŞA ETMEK İSTİYORLARDI‘

“Sarkozy’nin, Amerikalıların geliştirdiği planı hayata geçirdiğinden eminim” diyen Puccarelli, “Onlar, Büyük Ortadoğu’yu yeniden inşa etmek istiyordu. Mısır, Tunus ve Libya’daki laik rejimlere darbe indirildi. Bu ülkeler ABD’yi rahatsız ediyordu çünkü büyüme potansiyeline sahipti. Sarkozy, Amerikan oyununa katıldı. Bu şaşırtmıyor zira Fransa’yı NATO’nun askeri kanadına geri getirmişti” diye ekledi.

‚SARKOZY CİHATÇI VE RADİKAL GRUPLARI FİNANSE ETTİ‘

Nicolas Sarkozy- Muammer Kaddafi
© REUTERS/ PASCAL ROSSİGNOL
‚Sarkozy hakkında açılan soruşturma Libya’da memnuniyetle karşılandı‘
Kaddafi yandaşları, Sarkozy’nin yargılanmayı hakkettiğini düşünüyor, zira onun yüzünden Libya’da binlerce kişi hayatını kaybetti. Puccarelli, “Sarkozy, isyana katılan cihatçı ve radikal grupları finanse etti. Bu gruplar halen faaliyet gösteriyor. Onlar, Kaddafi rejiminin binlerce eski memura karşı baskıdan, on binlerce kişinin ölümünden ve işkencelerden sorumlu” dedi.
Puccarelli, “Batı’nın desteklediği ılımlılar dahil cihatçılar ve radikaller aralarında anlaşmaya vardı, bu çok tehlikeli. Libya’daki IŞİD yandaşları, tam da Sarkozy’nin 2011’de finanse ettiği yerel halk güçlerinin kontrolündeki bölgelerde barınıyor” uyarısında bulundu.

ABD’lerinin Kürt politikası


Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt politikası,
Ümit_Yazıcıoğlu_1908
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Bu çalışmada ABDnin Kürt politikası, Irak Kürdistanın bağımsızlığa giden yolu, Zeytin dalı hareketi, Ortadoğu ekseninde Türkiye, İran ve İsrailin siyasi ,askeri tavır ve tutumları, bilimsel olarak irdelenmiştir.

1.) Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt Politikası

Ortadoğu eksenli ABD’lerinin Kürt politikasının özünde bağımsız Kürdistan’ın kurulması ve Kurulacak olan bu bağımsız Kürdistan’ın Akdeniz’e açılım politikası mevcuttur. Aslında Türkiye’yle Amerika arasında dolaylı bir sıcak çatışmada var. ABD’nin askeri olarak eğittiği ve silahlandığı bir kaç gurup Türkiye’yle savaşıyorlar, çünkü PKK’nın Suriye kolu olan YPG‘yi ABD destekledi ve halen destekliyor. ABD bu politikasıyla Türkiye’nin çıkarlarını bölgede tehdit edeceğini görmemezlikten geldi. Dolayısıyla bu politika, Amerika’yı kısa ve uzun dönemde Türkiye açısından hileci, sözüne güvenilmez bir duruma soktu. Bu sorun her iki ülke arasında ilişkileri zedeledi ve düzelmesi epey zor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşmasında ‘’Türkiye’ye stratejik ortağımız“ diyeceksiniz, sonra teröristlerle iş birliği yapacaksınız. Bizimle stratejik ortaksan bizimle birlikte yürüyeceksiniz. Bizi aldatmaya kalktınız. Öyle bir aldatmaca ki, 5 bin TIR buraya silah soktunuz. O açılan tüneller, tünellerin içindeki silah mühimmat depoları, silah mühimmat evleri. Bunların hepsini yıkıyoruz. Onlar kaçıyor biz kovalıyoruz. Bütün mühimmat da yavaş yavaş bizim elimize geçiyor, geçecek.” açıklamasını yaptı.[1]

ABD ise bölgedeki Kürt kartını oynarken Türkiye’yi ve Arapları rahatsız etmek istemediği görünümünü vermek istiyor ama kimse ABD’nin ajitasyonlarına inanmıyor. ABD kendisinin siyasi ve ekonomik çıkarlarından rahatsız olan Türkiye ve diğer birkaç bölge ülkesini rahatsız eder kuşkusuna kapılarak, bölgedeki çıkarlarından vazgeçmiyor. Emperyalist İngiltere’nin bölgedeki mirasını da devralan ABD’nin Kürtlere olan ilgisi Rusya ile çekişmesinin bir yansıması olduğu gibi, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçasıdır ve bu ilgi her durumda taktikseldir. Bununla birlikte ABD’nin Kürt politikasında yeni bir aşamaya geçildi. Bu süreç sadece Irak’la sınırlı değil. Irak’ta IKBY lideri Mesud Barzani başkanlığında bağımsız bir Kürt devleti, Suriye’de ise ilk aşamada PYD-YPG kontrolünde ‚otonom bir Kürt yönetimi‘. Bu, ABD’nin uzun vadeli stratejisinin üçüncü aşamasına geçilmesi demekti.

Bu nedenle bir yandan ABD ve AB “Kürt kozu “nu ellerinde bulundurmak isterken öte yandan‘da Türkiye’yi de küstürmek istemiyor, çünkü Suriye’de ve Irak’taki iç karışıklıklar Türkiye’yi olumsuz etkileyecek, problemlere yol açabilecek, yeni gelişmelere neden olabilir tespitin bilincinde. Dolayısıyla NATO üyesi Türkiye’nin kendi sınırındaki sınır güvenliği gerekçesini ileri sürerek, Fırat Kalkanı Operasyonunun ardından 20 Ocak 2018 tarihin de Zeytin dalı Operasyonu ile Suriye topraklarında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) yapılanmasıyla birlikte askeri bir harekatı başlattı. Buna nazaran ABD’nin günümüzde Afrin hakkında yaptığı açıklamalar Zeytin Dalı Harekatı’nın nedenlerini, hedeflerini ve mahiyetini hala ya anlamamış ya da anlamak istemediğini de göstermektedir.

Ortadoğu’daki sorunları, Ortadoğu ülkeleri kendi aralarında tüm aktörlerin içinde yer alacağı bir Konferansta her şey hürce tartışarak çözmelidir. Aksi Ortadoğu’ya huzur getirmez.

Bölgede İsrail’in en önemli hasımı ise İran’dır. İran’ın da en büyük dostu Suriye’dir.

Amerika’nın Suriye’de iki büyük hata yaptı. Washington’un en büyük hatalarından biri DAEŞ’e çok fazla odaklanması, Suriye’deki çatışmayı görmezden gelmesi. İkincisi de alanda PYD gibi yerel militanlara çok ama çok dayanması. Türkiye-Amerika ilişkilerinin bozulmasının bu hale gelmesinin asıl sebebi ‘de budur. Yakın zamanda Suriye’de önemli bir değişiklik olmaz.

Ortadoğu’nun en önemli siyasi ve askeri oyunculardan diğer birisi ise İsrail’dir, çünkü İsrail’in stratejik menfaatleri onun Ortadoğu’da etkili bir devlet olmasını zorunlu kılıyor. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren aslında ABD’nin bölgedeki yanlış politikaları ve İran’ın Hizbullah’a ve Hamas’a gönderdiği silahlardır. İran’ın gönderdiği bu silahlar Hizbullah ve Hamas’ın eline Suriye’den geçerek ulaşıyor. Bundan dolayı İsrail kendi devlet çıkarları ve güvenliği nedeniyle, Suriye’yi de İran gibi düşman sayar. Fakat bu arada tekrar vurgulamakta yarar var. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İsrail değil bilakis emperyalistlerdir.

İran ise Ortadoğu’da hegemonik bir güç olmak istiyor. Bunun için Suriye’deki savaşı kazanması şart. Zaten ambargolar dolayısıyla çok sıkıştı, içeride de sorunları var. Yani İran ciddi tehlikelerle karşı karşıya. Suriye’deki savaşı kazanırsa, bunları aşabileceğini hesaplıyor. İran’ın geleceği, Suriye’deki bu savaşın gelişimine bağlıdır. Burada kaybederse, bırakın hegemon güç olmayı, şu anki varlığını bile sürdüremez. Bu nedenle Suriye’deki savaştan kazançlı çıkmak için, her yöntemi deniyor. En başta da bütün Kürtleri yanına almaya çalışıyor. Kürtleri yanına alamazsa kazanamayacağını biliyor. Bütün çabası bunun içindir.

Son yıllarda Orta Doğu ve bölgedeki durum günden güne kötüleşiyor. Türkiye ve İran açısından bakıldığında ABD’nin Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceği düşüncesi hâkim. Zira ABD Bölgede Irak sınırlarını koruyamıyor, dinci teröristlerle mücadele edemiyor. Bu durum değerlendirildiğinde Türkiye, sınırında devlet olmayan silahlı bir örgüt görmek istemediği gibi, bağımsız bir Kürdistan’ın oluşması yüzünden bölge sınırlarının yeniden çizilmesini de istemiyor.

2.) Bağımsız Kürdistan devletine giden yol.

Kürtler, dünyada devleti olmayan en büyük ve mazlum bir halktır. Cenab-i Allah beni Kürt anne babadan doğurmuş, ben Türk de, Amerikalı da Arap da, Ermeni‘ de olabilirdim. Ama Kürt doğmuşum. Şimdi benim elimde olmadan, Allah’ın isteğiyle olan bir şeyden, Kürt kimliğinden niye vazgeçeyim. Türklerle önce Müslüman, sonra akrabayız. Birlikte savaşıp bu ülkeyi kurduk. AK-Parti hükümeti kendini zamanında toparlayarak Kürtlerle barışmalı ve bazı meseleleri halletmelidir. Bu bağlamda ayrıca burada belirtmekte yarar var ABD’lerinin Kürt politikasının özünde yukarıda ‘da belirttiğim gibi bağımsız Kürdistan’ın kurulması ve Kurulacak olan bu bağımsız Kürdistan’ın Akdeniz’e açılması politikası mevcuttur.

Kürtler dört ayrı ülkeye dağılmış 45-50 milyona yakın nüfusları olan bir halk. Eskiden beri bağımsız Kürdistan istikametinde yollarına devam edeceklerini düşünüyorum. Bu büyük halkın bağımsız bir devlet olma hayali var. Bu bağlamda Self-determinasyon hakkındaki hukuki ve siyasi görüşleri dile getirmekte de fayda var kanaatindeyim. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, bir ulusun ulus olmaktan kaynaklı en temel hakkıdır. Bir ulus eğer isterse başka bir ulusla aynı coğrafyayı paylaşarak, aynı sınırlar içerisinde kendi kimlik dil ve kültürüyle kardeşçe beraber yaşayabilir, isterse de ayrı devlet kurma ve sınır koyma şeklinde de yaşayabilir. Hukuki ve siyasi gerçekler karşısında self-determinasyon ilkesi, uluslararası hukukun genel bir ilkesi olarak kabul edilmektedir. Kürtlerin bağımsız devletlerini kurmak istemeleri de son derece meşrudur. Bundan böyle Türkiye artık Kürt sorununu kendi iç meselesi olarak göremez, Türkiye’nin çözümü sadece kendisi için değil Irak’taki Kürtler be bölgedeki Kürtler , için de olmalıdır.

Bu bağlamda Başkan Barzani’nin hedeflediği “bağımsızlık referandumunu” Türkiye olarak onaylamalıydı. Irak Kürtleri bağımsızlıklarını ilan etmeliydiler Devamında da Irak Kürdistan’ının bağımsızlığının güçlenip, derinleşmesi için elimizden geleni yapmalıydık. Günümüzde Türkiye ‘yede bu gelişmenin herhangi bir zararı olmazdı. Devlet siyasetimizi bu bağlamda yürütseydik bu gelişim “Kürt kartını” kullanmayı seven ama “Kürt siyasi kimliğinin güçlenmesinden nefret eden” emperyalistler için sonun başlangıcı olurdu. Ama ülkemizi idare eden siyasilerimiz meseleye başka biz gözle baktılar, tarih kendilerinin bu konuda yanıldıklarını onalar bir gün gösterecektir.

Türkiye’nin Ortadoğu’da hem Irak’taki ve hem de Suriye’deki olaylara etkisinin belli bir sınırı vardır. Irak’ta ne olacağına ise Iraklılar karar verir. Eğer Iraklılar kuzeyde bağımsız bir Kürt bölgesi olmasına karar verirse. Türkiye’nin o Kürt bölgesiyle, yani bağımsız bir Kürt devleti ile, dostane ilişkiler sürdürmesi lazım. Bu bağlamda günümüzdeki siyasi ortamı değerlendirecek olursak. Ortadoğu’da Kürdistan‘ın bağımsızlık ilan edebilmesi için onu paylaşan devletlerden birinin izlediği Kürt politikasından vazgeçmesini gerekir. Örneğin KBY’inin bağımsızlık ilan edebilmesi için Kürdistanı paylaşan devletlerden en az birinin Kürtlerin millet-devlet olma hakkını tanıması gerekir.

Ayrıca Ortadoğu’da Kürdistan‘ın bağımsız olabilmesi için onu paylaşan devletlere rağmen Kürdistan’ın denizle irtibatlandırılmasının sağlanması gerek. Bunların yerine getirilmemesi nedeniyle Kürdistan’ın bağımsızlığının ilan edilebilmesi oldukça zordur (veya artık mümkün değil, elli yıl geri ertelendi) kanaatindeyim.

Değerli Başkan Mesut Barzani’ye bu ana kadar danışmanlık yapanlar bu gerçekleri görmedikleri için hem kendileri yanıldılar, Barzani’yi yanıltılar ve hem de aziz Kürt milletini yanıltılar.

Değerli Başkan Mesud Barzani’nin etrafını dalkavuklar, emperyalistler, işbirlikçi ve ihanetçiler sarmıştı. Elbette Kürtlere çok yazık oldu. Bana göre biz Kürtler bağımsızlık referandumunda uluslararası emperyalist desteğe güvenerek yanlış hesap yaptık. Maalesef bana danışmadılar. Eğer konuyla ilgili benim düşüncemi alınmış olsaydılar, bu konuların tek taraflı çözülmesinin zor olduğunu, Türkiye ve Rusya’nın resmi desteklerini almalarının zaruri olduğunu en azından detaylı olarak kendilerine belirtirdim.

Diğer taraftan Ortadoğu’da bölge devletlerinin zayıflanması ve bölünmesi ABD ve İsrail’in çıkarlarına uyuyor. Bağımsız bir Kürt devletinin oluşmasını ise İran ve Türkiye acısından bölgede baş ağrısı yapabilir kanaatinde olanalar var. Büyük bir ihtimalle Kürdistan’ın oluşması sadece Irak Kürdistan bölgesiyle sınırlı kalmayacak. Dolayısıyla Bülent Arınç, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığından yana oldukları açıklamasına dikkat çekerek ‘Dış mihraklar Irak’tan elini çeksin’ ifadesini kullandı’’.

Kürt milleti bağımsız devletlerini kurmak için kimseden izin isteyecek değil. Kürt halkının bir referandum yoluyla kendi kaderini tayin etmesinin zamanı gelmişti. Ortadoğu’da ve dünyada siyasi ortam buna müsait(ti). Referandum ise bağımsızlık ilanı anlamına gelmemekte. Daha ziyade Kürt halkının bağımsızlık konusundaki irade ve düşüncesinin ne yönde olduğunun bilinmesi ve Kürt siyasi liderliğinin uygun zaman ve koşullar altında halkın iradesini yerine getirmesi için yapılan bir seçimdi. Bu nedenle Sayın Barzani 25.9.2017 tarihinde Kürt halkına sordu. Bağımsız bir devlet istiyormusunuz? Kürt milletinin %92si bu soruya evet diyerek yanıt verdi. Bu sonuçtan Türkiye ülke olarak gocunmamalı. Ayrıca hepimizin bildiği gibi Güney Kürdistan dünyanın en değerli toprağıdır. Kürtlerde Türklerin hem dostları ve aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarıdırlar.

SETA’nın yayınladığı Temmuz 2014 tarihli bültene göre; “IKBY Başkanı Mesud Barzani, 1 Temmuz 2014’te BBC’ye verdiği bir röportajında, ilk kez dünya kamuoyuna Kürdistan bölgesi için bağımsızlık düşüncesinde olduklarını ve bunu artık gizlemelerine gerek olmadığını açıkça ifade etmişti. Bu açıklamaya en sert tepki ise, İran’dan gelmişti. İran, bağımsız Kürdistan’ın kurulmasının bölgede yeni bir kanser uru olacağını belirterek buna karşı çıkmıştı. İsrail başbakanı ise Kürtlerin siyasal bağımsızlığı hak ettiklerini, bundan dolayı bağımsızlık özlemlerinin desteklenmesi gerektiğini belirterek arka çıkmıştı. Türkiye ise (aynen bugün olduğu gibi) bu konuda büyük ölçüde sessiz kalarak nötr bir tutum takınmıştı.

Bu konuda sadece dönemin AK -Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Hüseyin Çelik konuşmuş ve Financial Times gazetesine verdiği röportajda ‘Irak bölünürse Kürtlerin de kendi geleceklerine karar verme hakkı vardır’ demişti. Bağımsızlık Kürt Milletinin ‘de en tabi hakkıdır. Kürtlerin bu meşru hakkına ve Kürdistan bayrağına karşı çıkanlar, Kürt düşmanıdır. Türkiye Irak Kürtlerinin bağımsızlığını kabullenmelidir. Kürdistan halkı, kendi kaderini tayin hakkını başkalarının bir hediye olarak kendilerine sunmasını bekliyorsa, bağımsızlığı hiçbir zaman için elde edemeyecektir. Halbuki bu hak mevcuttur ve Kürdistan halkı kendi kaderini tayin hakkını talep ederek Birleşmiş Milletler Cemiyetini harekete geçirmelidir.

Tüm Ortadoğu Uzmanları, Irak’ta yaşanan son olayların ülkenin etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünmesine yol açabileceği görüşünde birleşiyorlar. Bağımsız Kürdistan devleti gözümüzün önünde oluşuyor. Tabii ki bu süreç hızla ilerlemez, yıllarca sürebilir’. İsrail’in Irak Kürdistanın’daki gelişmeler ile ilgili tutumu ise zaten önceden belliydi. Türkiye ile stratejik ilişkilerin kesilmesi, Arap komşuları tarafından resmen tecrit edilmesi ve İran’ın ona karşı tavır alması İsrail’i yeni bölgesel ortaklarla ilişkiler kurmaya mecbur bırakıyor.

Diğer taraftan Kürtler açısından bilinmesi gereken gerçek şudur: Ne var ki Kürdistan’ın dört tarafı içten ve dıştan hainlerle çevrilidir. Kürdistan lakin ve lakin metre kare başına en fazla ajan ile hain barındıran bir coğrafyadadır. Dolayısıyla Paranoyak ve deli olmak için haklı nedenlerimiz var. Örneğin Pavel Kürt milletine ihanet etmiştir. İhanetin telafisi, kahpeliğin bahanesi olmaz. Tarihte Kürt hareketlerinin ortak hatası kendi öz güçlerine güvensizlik, Emperyalist veya Sosyalist ülkelere bel bağlama olmuştur. Bu durum Kürtlerin bağımsız devlet olmalarını hep engellemiştir. 25.9.2017 tarihli Referandumun sonuçları Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının tapusudur. Değerli Başkan Mesut Barzani ‘de büyük bir devrimcidir. Talabani’nin çocukları ise işbirlikçidir. Bu bağlamda bilinmelidir ki Kerkük’te yaşanan dört sömürgeci devletin ordu, polis ve özel kuvvetlerinin ortaklığına dayanan ve terörist çetelerin, Kürd karşıtı dünya sistemi ile Kürdistan’da ki iç ihanetin katkıları sayesinde Kürdistan’da olgunlaşan bağımsız devlet fikrinin yok edilme çabasıdır. Kerkük hadisesi Kürd sağının veya Kürt vatanperverlerinin yenilgisi değildir.

Türkiye Kerkük’teki Musul’daki Türkmenleri silahla kurtaracağız diye işgale kalkarsa yanlış yapar. O zaman tüm dünya ülkeleri başta ABD, AB, Suriye, Irak, Iran, Rusya bu gelişmeye karşı çıkarlar. Kerkük ve Musul Türkiye toprağımı diye sorarlar? Kürtleri ‘de yanınıza alamazsınız.

Kim ne derse desin ABD’leri Ortadoğu’daki kendi ulusal çıkarlarından vazgeçmez. Bilakis bu çıkarları nedeniyle Kürt gençlerinin ölüme gönderilmesine hem sebep olmuştur ve hem de göz yummuştur. Şöyle ki Kürt gençlerini NATO’nun en güçlü ordusunun önüne emperyalistlerin yani AB ve ABDnin direktifleri sonucu yem olarak atanlar Efrin’de beş bin Kürdün ölümüne ve on binlerce Kürdün evsiz kalmasına sebep oldular. Hiç bir Kürt aydını bu realiteyi inkar edemez. İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Türkiye ve Ortadoğu’daki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır. Mutlu insanlar; her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir.

NATO üyesi Türkiye’nin kendi sınırındaki sınır güvenliği gerekçesini ileri sürerek, NATO, AB, ABD ve Rusya’nın onayıyla, Fırat Kalkanı Operasyonunun ardından 20 Ocak 2018 tarihin de Zeytin dalı Operasyonu ile Suriye topraklarında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) yapılanmasıyla birlikte askeri bir harekata başlattı. Bana göre Türkiye’yi sosyal emperyalistler ve emperyalistler büyük bir tuzağın içine çektiler. Televizyon ve Radyolarda ellerinde sopalar ile konuşanların büyük bir kısmı halkı yanlış bilgilendiriyor ve yanlış yönlendiriyor. Türkiye acık açık Suriye’de aslında ABD ile çatışıyor. Bu savaş çok uzun sürebilir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti İkna edilmeli, bu savaş acilen durdurulmalı. Bu doğru tespitime çağımız Türkiye’sinde siyaset siyasi bir çözüm bulmalıdır.

3. ‘’Zeytin Dalı ‘’ harekatının neden ve sonuçları

Bu arada bir realiteyi tekrar dile getirmek istiyorum. Osmanlı Meclis-i Mebusanın’da, 28 Ocak 1920’de, tam bundan 98yıl önce Misak-ı Millî sınırları kabul edildi. Terörist DAEŞ in Musul ‘u işgalinden sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sık sık konuşmalarında Misakı Milli sınırları vurgusunu hep gündeme getiriyordu, yeni Nesil’e bunu anlatmak en önemli görevlerimizdendir diyordu. Dolayısıyla Ortadoğu’daki son siyasi durum yani ‘’Zeytin Dalı ‘’ harekatı 28. Ocak 1920 de alınan Misak-ı Millî kararlarının uygulanmasının Türkiye acısından zaruri hale geldiğinin ifadesi olarak

okumak lazım. Diğer taraftan günümüzde „Türkiye yeni bir Kobani hadisesi yaşamak istemiyor. Dolayısıyla 28 Ocak 1920’de alınan kararlara sadık kalarak bugünden itibaren Suriye’de daimi kalacak, geri dönüş yapması Türkiye acısından artık mümkün değildir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki askeri etkinliğine Şam, Tahran, Moskova, AB, ABD’de karşı çıkmıyor. Efrin’e yapılan askeri operasyondan sonra Suriye’de de Kuzey Kıbrıs benzeri yeni bir durum uluslararası arenada doğdu. Türkiye etki alanını daimî tutmak ve denetlemek zorunda kendini hissettiği için, dengeli görünüyor ama Suriye’de kalıcıdır. Suriye’de iç savaşının başladığı tarihten bu yana ABD’nin gizli bir ajandasının olduğu malum. Lozan’ı Millete zafer diye yutturmaya çalışanlar var, ama bağırsan sesimizin duyulacağı adaları Lozan’da hediye ettiler. Lozan ne bu ülkenin tapu senedi nede Efrin harekatının nedeni değildir.

Üzülerek belirtmeliyim ki “Bizim Efrin’e girmemizde kesinlikle işgal gibi, toprak kazanma gibi bir amacımız yok. Amacımız terör örgütünü oradan tamamen temizleyerek terör tehdidini ortadan kaldırmaktır“, demekle sorun bitmiyor, çünkü ana Sorun, Siyasi, Sosyolojik ve Hukukidir. İster “Öcalan bunları yakalasa sopayla kovalar “deyin, isterseniz sabah akşam bomba yağdırın, örgüt bu metotla bitmez! Öcalan 1999’da yakalandı. O dönemden bu zamana kadar 19 yıl geçti. Kürt gençleri niçin dağa çıkıyor sorusuna cevap bulamadığınız için örgüt bitmedi ve bitmez. Eğer Türkiye’de Çekiç Güç konuşlanmasaydı PKK de tüm ülkede ve Ortadoğu’da bitecekti görüşünde olan siyasetçilerimizde külliyen yanılıyorlar. Eğer 01 Mart 2003’de TBMM sunulan başbakanlık tezkeresi meclis tarafından red edilmeseydi, o zaman ordu Güney Kürdistan’a girip Kerkük, Musul ve hatta tüm KBY‘i coğrafyasındaki Kürtlere federatif yapı vererek ülkeye bağlayacaktı görüşünde olanlarınızda yanılıyorsunuz.

Rojava’ya daha doğrusu bilakis Efrin’e yapılan askeri müdahalenin asıl gayesi, yeni Suriye’nin inşasında Kürtlerin siyasi haklar kazanmasını engellemektir, görüşünde olan Avrupa Parlamentosu üyeleri , batı basını ve diğerlerinin bu konudaki görüşlerinde haklılık payı vardır, kanaatindeyim. Çünkü bugünkü koşulların ötesinde Türkiye açısından en büyük tehlike, bu savaşın bir şekilde bitmesinden sonraki Suriye’nin siyasi devlet ve idari yapılanmasındaki durumudur. Dolayısıyla Suriye’de muhtemelen Irak’a olduğu gibi. yeni bir anayasa kabul edilecek. Türkiye acısından esas tehlike bu gelişmeden kaynaklanıyor. Zira Irak anayasasına koyulan 117.ci Madde var. Irak anayasasının bu 117.ci Maddesi diyor ki, Irak’ın kuzeyinde Kürt bölgesi olacak, Kürt bölgesinin yasama, yürütme organı, yargısı olacak ve silahlı gücü olacak. Yani tercümesi şu adı konulmamış bir Kürt devlet merkezi hükümete bağlı işlev yapacak. Aynı şeyin Suriye’de yapılacağından Türkiye çekiniyor. Bu nedenle Türkiye böyle bir gelişmenin kendisi için beka sorunu doğuracağı kanaatinde. Bu eğer Irak’ın kuzeyindeki siyasi yapılanma Suriye de günümüzde ortaya çıkarırsa , o zaman bu durumun Türkiye için bir güvenlik riski olduğunu Türkiye vurguluyor, daha açık belirtmek gerekirse bu gelişmenin Türkiye coğrafyasında yaşayan yirmi beş otuz milyon Kürdü ‘de etkileyeceğinden çekiniyor. Nitekim bugün Irak’ın kuzeyinde Irak devleti yok, Irak ordusu yok, Irak polisi yok, Irak valisi yok. Ne oluyor orada? Orası Kürdistan Bölge Yönetimi tarafından idare ediliyor. Anı şeyin Suriye’de olmasını Türkiye istemiyor. Burada Türkiye’nin tehlikeli gördüğü siyasi gelişme Irak’ın kuzeyindeki rejimin Suriye’nin kuzeyinde inşa edilmek istenmesidir. Bu gelişmeyi önlemek için Türkiye Efrine operasyon yaptı, yoksa amaç sadece PYD, PKK’yi bitirmek değildir.

Suriye’de bir başka gerilim noktası daha var oda büyüyor. ABD ile Türkiye’nin bölgedeki çıkarları giderek daha da farklılaşıyor. Aslında NATO müttefiki olan bu iki ülke, barikatın farklı taraflarında. Ankara, Türk ordusunun Efrin’deki eylemlerinin Suriye’deki siyasi sürece yönelik faaliyetleri ile çelişmediği ve bu yönde hareket etmeye devam edeceği yönünde Rusya’ya güvence verdi. “Bu arada başka şeylerin yanı sıra, ABD de eylemleriyle Efrin’deki durumu alevlendiriyor. Bu durum bölgedeki istikrarsızlığı daha da arttırabilir.

Sonuç:
Çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle 1991-2003 döneminde atılmayan adımlar günümüz Türkiye’sinde Stratejik hata olarak değerlendirilmekte, dolayısıyla 1991-2003 döneminde yapılan hataların, bugünkü Suriye coğrafyasında yapılmaması için Rojava’ya ve Efrin’e operasyon yapılıyor.

Fakat Türkiye Coğrafyasında bir Kürd sorunu var ve bu sorun günümüzde uluslar arası bir sorun statüsünde. Türkiye’nin geleceği açısından da bu sorun hayati önem taşımaktadır. Eğer bu soruna biz ülke olarak çözüm bulamıyorsak, ya da bu sorunun çözümüne siyasi yanlış yaparak yaklaşıyorsak, emperyalistler veya başkaları bizi rahat bırakmaz. Hem Emperyalistler ve hem de yeni dostumuz olan sosyal emperyalistler o zaman ülkemizdeki kronikleşmiş bu yaraya parmaklarını sokar bu yarayı kaşırlar, Anadolu’yu karıştırırlar, sıkıştırırlar, güçsüzleştirmeye çalışırlar.

82 Milyon hep bir ağızdan böyle dostluk olur mu, bu yaptığınız müttefikliğe sığarmı, diye bağırırsak bile, hiç bir şeyi değiştiremeyiz. Kürt sorunu tarihi, hukuki, politik, felsefi ve sosyolojik olarak ele alınmalı, ve bu sorun Anadolu’da ve Ortadoğu’da çözmelidir. Efrin’e yapılan operasyonlarla bu sorun çözülmez. Efrin başımıza Vietnam‘da ABD’nin yaşadıklarını, Afganistan’da Rusya’nın yaşadıklarını getirebilir

Zeytin, huzurlu ve sakin bir hayat ise incir fantezi ve sanattır. Zeytin ile incir birlikte ve uyumlu olduğunda ülke huzur ve mutluluğu elde eder. Türkiye, Kürt sorununu tarihi, hukuki, politik, felsefi ve sosyolojik olarak ele almalı, ve bu sorunu çözmelidir. Efrine yapılan operasyonla Ortadoğu’daki Kürt sorunu çözülmez ve şimdi bu sorun tüm dünyaya yayılmış bulunmaktadır.

Her ne kadar ‘’Kerkük düşmeseydi, Efrin’e saldırı zor olurdu’’, görüşü Kürt aydınları tarafından tartışılıyorsa da Türkiye’nin Efrin‘e yaptığı askeri operasyonu Kerkük de yaşanan iç ihanetin sonucuna bağlamamak çok erkendir. Zira, her iki hadisenin ‘de uluslararası bağının olduğunu unutmamak gerekir. Bu bağlamda Rus Diplomatlar Birliği Başkan Yardımcısı Baklanov, Kürt devleti konusunu gündeme getirmek için ortaya çıkan fırsatlara rağmen, bunun için gerçek koşulların bulunmadığını ve böyle bir sloganla ilerlemenin çok tehlikeli bölgesel sonuçlara yol açabileceğini belirtti.

Baklanov‘un bu tespitine rağmen unutmamak gerekir ki 25.9.2017 tarihli Referandumun sonuçları Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının tapu senedidir. Hepimizin kabul ettiği gibi Kerkük’e yapılan saldırı yürekleri dağlayan tarihsel bir olaydır. Bağdat’la anlaşanlar mensup oldukları aile çıkarlarını öne çıkararak Kürdistanı düşmana peşkeş çektiler, elbette bular ihanetçidirler, bir gün bunun hesabını aziz Kürt milletine vereceklerdir. Dolaysıyla Kürtler Kerkük yenilgisi nedeniyle birbirlerini suçlamamalı, zaten ihanet teşhir edilmiştir, süreci karşılamak, oyunu bozmak için Kürdler güçlerini birleştirmelidir. Kürtler açısından asıl önemli olan darbe almak değil, alınan darbeye rağmen hep ayağa kalkabilmektir.

Efrin’de yaşayan Kürdler, kendi yaşadıkları alanları, yaşadıkları toprakları kolay kolay terk etmezler, savunurlar, örgüt direnir, kanaatindeyim. Efrin Kerkük gibi olmaz. Efrin’de iç ihanet yok ama dayanışma var. Bu bağlamda hadiseyi objektif değerlendirecek olursak, Türkiye’yi sosyal emperyalistler ve emperyalistlerin büyük bir tuzağın içine çektiğini fark edebiliriz. Türkiye’de bazı Televizyon ve Radyolarda elinde sopalar ile konuşanların büyük bir kısmı halkı yanlış bilgilendiriyor ve yanlış yönlendiriyor. Türkiye acık açık Suriye’de ABD ile çatışıyor. Bu savaş çok çok uzun sürer. Savaş her şeyin babasıdır, yüce kralıdır” diyerek, insandaki ve evrendeki mücadelenin varlığına dikkat çeken düşünürlerden ilki Herakleitos dur. Dünyadaki tüm öğelerin karşıtını içinde barındırdığının, her varoluşun çatışmalı bir ilişki yapısı ortaya koyduğunun felsefesini yapmaya çalışan Herakleitos; gölgenin de ışığın da, kötülüğün de iyiliğin de birbirinden ayrılmaz bir bütün ve doğalarının da aynı olduğunu vurgulamıştır.

Alman ARD TV kanalı bugün yerel saatle 22:45 de yapmış olduğu bir yayında Türkiye’nin “Meşru Müdafaa“ iddialarını çürüten haberler yaptı ve birde bu haberlerin yanına batı basınında çıkan makaleleri eklersek, dış politikada Türkiye’nin Efrin hadisesi nedeniyle yavaş yavaş zor durumlarla karşı karşıya kaldığıda malum.

Filistin’de bir kişinin kolu kırılsa bütün dünyada gündem olur. Fakat basına bakıyorum Efrin bombalanıyor insanlar ölüyor Avrupa’daki Kürtlerden başka ses çıkaran yok. Bölgede çıkarlarını düşünen devletlerin çoğaldığı, fedakârlığın azaldığı yerlerde yalan, dolan, hile, ahlâksızlık artar ve Kürtlerin dostu olduklarını iddia eden devletlerde iki yüzlü olurlar. Demek ki başkasının anlayacağı dilden konuşamıyoruz. Böyle bir ortamda doğru sözlü olan, sözünü esirgemeyen ve sakınmadan herkesi eleştiren kişiyi kimse sevmez. Herkes onu kınar. Beni sevmemekte, kınamakta kanınızca sizde haklısının, sadece rica edeyim hiç olmazsa küfür etmeyin.

Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olan Kürdün bahçesine bir damlası bile düşmez. Birçok acemi Kürd müneccim, gökte yeni yıldızlar keşfedeyim derken gaflete dalarak yollarının üzerindeki kuyuyu göremediler. Kürtler akıllanmalı tarihlerinden ders almalılar.

[1] Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, „Afrin’deki gelişmelerden kaygılıyız“ diyen ABD’ye, “Kaygılarımızı sizlere ilettiğimiz zaman neredeydiniz. Bizi aldatmaya kalktınız“ diyerek tepki verdi. http://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/200320182

Şehir, Şehirlilik, Medeniyet


311101201411815613249167
Prof. Dr. Mustafa ILICALI
Şehir, Şehirlilik, Medeniyet

Bugün siz değerli okuyucularımla; şehir, şehirlilik, medeniyet kavramları üzerine paylaşımlarda bulunacağım ve bu bağlamda günümüze ve ülkemize dair çıkarımlar yapacağım.

Ulaştırma; tarih boyunca toplumların gelişimine önemli katkı sunmuş olup teknolojik gelişmelerin itici gücü olmuştur. Ulaştırma imkânlarının artması paralelinde, toplumların birbirleriyle iletişimi ve etkileşimi güçlenmiş, bu da insanlığın ortak medeniyetine önemli katkılar sunmuştur. Ulaştırma; günümüzde önde gelen hizmet sektörlerinden birisi olup sosyal, teknik, ekonomik, kültürel ve politik parametrelerle etkileyen ve etkilenen bir ilişkiye sahiptir.

Modern süreçle birlikte; teknik imkanların alabildiğine gelişmesine paralel, sadece kavramların dönüşmesine değil aynı zamanda yeni kavramların meydana çıkmasına da şahitlik ettik. Bu çerçevede; bizler teknik imkanların hizmet ve insan odaklı olarak seferber edilmesine paralel, verimliliğin mevcut olanaklar dahilinde azami ölçülere çekilme gayesine esas alan anlamda ‘akıllı’ kelimesini kullanmaktayız. Akıllı yollar, akıllı binalar, akıllı şehirler ve benzeri kavram yaklaşımlarımız buna birer örnek teşkil etmektedir.

Bulunduğumuz yerden, yerkürenin tamamına baktığımızda, içinde bulunduğumuz süreci 100 yıllık, 150 yıllık, 300 yıllık yakın geçmişimizin sorunları, artıları-eksileri, kazançları ve kayıplarıyla beraber oluşturduğu deneyimden hareketle, son 20 yılda gelmiş olduğumuz siyasi süreçle, stratejik bir nokta olarak okumaktayız. Bu ise bize; modernite ile 150 yıllık teknik, felsefi, sosyolojik, ekonomik, kültürel bir yüzleşmeyi hem zorunlu kılmakta ve hem de bir imkan olarak sunmaktadır. Bu anlamda; kapsamlı ve bütüncül bir mevcut durum analizi, GZFT analizi ve Gelecek Projeksiyonu yapmamız gerektiği ve bu çerçevede ilgili, yetkili ve muhatap olan herkese hayati görevler düştüğü ortadadır.

Ülkemiz; şehirleşme ve şehirlilik kavramının içini gerek teoride gerekte pratik uzun yıllar boyu tam olarak dolduramamış, bu da her alanda olduğu gibi planlama eksiklikleri ve disiplinler arası koordinasyon kopukluğu gibi sebeplerle birleşerek karmaşık problemlere yol açmıştır. Kültürel ve sosyal düzeyde üretilemeyen çözümler, ekonomik kısıtlarla da birleşince göç olgusu büyük bir ivmeyle ortaya çıkmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca 4 ana göç dalgası ortaya çıkmıştır. Bu göç dalgalarının her birinin dönemsel ve karakter olarak kısmi farkları olmasına karşın, geneli itibariyle önce köyden köyün bağlı olduğu kasaba, nahiye, ilçe ve il merkezine, sonraki adımda; il merkezlerinden yöre merkezlerine, sonrasında bölgesel merkezlere, son adım olarak ise İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Mersin, Kocaeli, Konya, Antalya, Samsun ve Manisa gibi merkezlere doğru bir göç yönü ortaya çıkmıştır.

Şehir; bir yerleşim biriminin tarihi ve sosyal bütünlüklü sürecini ihtiva eder, topografyasından beşeri yapısından vurgular taşır, teknik imkanları dahilinde bunu farklı şekillerde ortaya koyar. Sözgelimi; Ankara; karasal iklimin hakim olduğu, Cumhuriyet döneminde başkentliği sebebiyle hızla gelişmiş ve dolayısıyla daha rahat planlanmış, daha düzenli(regular) ve olağan bir şehirleşme süreci takip etmiştir. İzmir; kozmopolitliğini ‘Mübadeleler’ ile birlikte daha cumhuriyetin ilk yıllarında farklı bir şekilde yeniden formatlamış, sürdüre gelmiş ve 3.büyük kent olarak on yıllar boyu göç alan bir yapıya sahip olmaya devam etmiş ve fakat çoğu zaman bu süreci iyi yönetememiştir. Konya; genelde düzlük bir topografya üzerinde kurulu, Selçuklu Başkentliği tecrübesi ve tarihi zirve şahsiyetlere ev sahipliğiyle, Cumhuriyet’ in kuruluşundaki büyük şehirlerden biri olup, son 30 yılda; üst düzey yerel yönetim hizmetleriyle göçü çok iyi yönetmiş ve Kayseri, Gaziantep v.b. örneklerle birlikte düzenli, geniş caddeli sokaklarıyla göçü başarılı bir şekilde yönetmiştir. Memleketim olan Erzurum; uzun tarihi süreç boyunca sürekli olarak önemli tecrübelere ev sahipliği yapan Merkezi ve Sürekli Şehir Kültürlenmesi tecrübesini yaşatan bir şehir olarak Anadolu’ daki zirve şehirlerdendir. On yıllar boyu; merkezi ve yerel yönetimler bazındaki zaaflar; Cumhuriyet’ in kuruluş döneminden beri en büyük şehirlerden biri olan Erzurum’ umumuzda zaman zaman bu ivmenin kaybedilmesine yol açmıştır. Bu zaaflar; sert iklim, iletişimsizlik ve ulaşımsızlık gibi problemlerin boyutunu olduğundan daha da büyütmüştür. Erzurum; halen ‘Şehir Kültürü’ yapısını ciddi şekilde korumaktadır. Aynı şekilde; Urfa, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Trabzon ve Sivas v.b. şehir tecrübeleri de başlı başına incelenmeye değerdir. Bu anlamda; eşsiz İstanbul örneğine bakacak olursak; Tarihin en hızlı aktığı Coğrafya’ nın en büyük tehditlere ve fırsatlara gebe olduğu Anadolu-Mezopotamya-Kafkaslar-Balkanlar-Ön Asya’ nın Merkezliğindeki Megakent; Avrupa’nın onlarca ülkesinden daha büyük bir nüfusa, eşsiz doğal ve tarihi güzelliklere, Boğaziçi’ ne ve Dünya’ daki bütün güncel teknolojik v.b. iletişim araçlarına doğrudan erişilebilirlik imkanına sahiptir. Bu imkanların arkaplanındaki tarihi sürece baktığımızda; bunun ‘sürekli işgaller, kuşatmalar, engebeli topografya, büyük göç hareketleri üzerinde bulunma’ gibi gerçeklerle buluştuğunu görüyoruz. Bütün bu tecrübesiyle İstanbul doğal yapısı ve tecrübesi itibariyle olağan dışı(irregular) bir devasa şehirdir. İstanbul; şehirleşme-ulaşım-göç-hizmet-silüet-dönüşüm v.b. parametreleri itibariyle çok daha büyük ölçeklerde ve kendine has özellikleriyle değerlendirilmesi gereken bir yapıyı ifade etmektedir.

Hepinize sağlıklı, huzurlu, mutlu, başarılı haftalar dilerim.

Tahir Elçi’nin kızı: Adalet yerini bulacak‘ demek çocukluk!


tahir_elcinin_kizi_adalet_yerini_bulacak_demek_cocukluk_h2491

Tahir Elçi’nin kızı: Adalet yerini bulacak‘ demek çocukluk!18 Ocak 2016 Pazartesi 23:53Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin ailesi 28 Kasım 2015’ten bu yana bir kabusu yaşıyor…Paylaş
Tweet
Tahir Elçi’nin kızı: Adalet yerini bulacak‘ demek çocukluk!
Tahir Elçi’nin kızı Nazenin Elçi, T24’ten Hazal Özvarış’a konuştu. İşte o röportaj:
Robert Kolej’de son sınıfta okuyan Nazenin Elçi, 18 yaşında. Büyüklerin kirlettiği bir dünyada Nazenin’lere düşen bu; 18’inde, sonunda babasını da çalan siyasi cinayetleri konuşmak…

O günü, öncesini, sonrasını, rüyalarını, kardeşini, Diyarbakır’ını anlatan Nazenin Elçi’ye cevaplamayı arzu etmediği sorular için ısrar etmedik, söyleşi metnine son biçimini vermeyi kendisine bıraktık. Faili meçhul siyasi cinayetlerle annelerin, babaların, eşlerin, evlatların sonsuza kadar yaralandığı memleketin geride bıraktığı hâller için, buyrun.

– Seninle babanı son yolculuğuna uğurlarkenki feryadınla tanıştık. Adını da çığlığınla birlikte öğrendik. Ama şu soruların cevaplarını bilemedik; ne demek Nazenin, hikâyesi ne?

İsmimi annem koydu, annem edebiyatı çok sever. Nazenin ismi de divan edebiyatında çok geçiyormuş. Bir gün bir şiirde görüp karar vermiş. Farsçadan geliyor, narin yapılı, nazik endamlı demek. İsmimi seviyorum ama ‘narin’ veya ‘kırılgan’ olmak istemem açıkçası. Başka bir adım daha var; Pahiz. Kürtçede sonbahar demekmiş. Bu ismimi de babam koydu.

– Tahir Bey’in ölümü ardından anlatılanlardan hem 1998’de, hem 1993’te JİTEM merkezinde işkence gördüğünü öğrendik. Bu anılar sen büyürken duyduğun, evde anlatılan hikâyelerden miydi?

Hayır. Bir yerlerden biliyordum, ama bunu hiçbir zaman evde açıkça konuşmadık. Beni uzak tutmaya çalışıyorlardı. Çok küçükken bir gün babamın bürosunda, kitaplarının arasında bir bilgilendirme kitapçığı görmüştüm, içinde işkence görmüş insanların resimleri vardı. Onu görünce şok olmuştum. Küçüktüm, ama ne olduğunu anlamıştım. O kitabı karıştırdığımı görünce babam çok üzülmüştü.

– 1992’den itibaren bölgede insan hakları avukatlığı yapan, katliamları, faili meçhulleri ortaya çıkarmaya çalışan bir babanın çocuğu olmak ne demek; büyürken başka nelere tanık oldun?

Annem ve babam her zaman davaları konuşurlardı. Anlatılanlar ne kadar trajik olursa olsun başka hayatlarla ilgiliydi. Bana farkındalık kattı, ama acıyı kendin yaşamakla aynı değil.

– Çocukluğunu da gözümüzde canlandırabilmemiz için anlatır mısın; baban seni nasıl güldürür, nelerle kızdırırdı?

Annem ve babam, her zaman çok iyi anne ve babalardı. Ben babamı bildim bileli sadece beni mutlu etmeye çalıştı. Her anne baba çocuğunun iyiliğini ister ama onun ekstradan bir çabası vardı. Bana yeni şeyler öğretmek istiyordu, büyümemde yardımcı olacağını düşündüğü her şeyi paylaşmaya çalışıyordu. Örneğin, Türkiye’de olanları anlamak zor, ben sürekli haberleri takip ederdim, anlamadığımda “Peki baba, bu neden oldu” diye sorardım, o da kendi bakış açısından açıklamaya çalışırdı.

– “Sürekli haber takip ediyordum”, bölgede yaşamayan akranlarının sık kurmayacağı bir cümle.

İstanbul’a gelip de Diyarbakır’dan uzak kalmakla ilgili bence. Orada bir şeyler oluyor ve ne olduğunu öğrenmek için haberlere bakıyorum. Mesela, 40’ı aşkın kişinin öldüğü 6-8 Ekim Kobanê olaylarında… O zaman yurtta kalıyordum ve çok farklı bir dünya vardı. Herkes dersleriyle, sosyal hayatlarıyla ilgileniyordu. Ben de bunun parçasıydım. Ama bu durum bana acı geliyordu; insanlar ne olduğunun farkında değildi. Çocukluğumu geçirdiğim sokaklarda insanlar birbirlerini öldürüyordu. İkide bir haberleri açıp ne oldu, ne bitti diye bakıyordum.

– Arkadaşların ne yapıyordu?

Kötü durumda olduğumu görüyorlardı.

– Tepkileri bununla mı sınırlı kalıyordu?

Kişiden kişiye çok değişiyor. Yine ilgilenen var, ama genel olarak orada yaşanan gerçekleri bilmeme hali var. Fakat diğer okullardakine kıyasla bizim okulda insanlar biraz daha ilgili ve duyarlı.

– Sen Kürt olduğunu ne zaman fark ettin? Bu yüzden ayrımcılığa uğradığın oldu mu?

Fark etmek gibi bir durum yoktu, her zaman Kürt olduğumu biliyordum. Evet rahatsızlık verici tepkilerle karşılaştım.

– Ne gibi?

İlk söylediğimde Kürt olduğuma inanmamaları gibi. İnanınca da önyargılı bakışlarla ve sözlerle karşılaştım.

– Nereden geldiğini bildikleri için mi?

Evet. Çoğu zaman şaşırıyorlardı, “Peki nasıl böyle düzgün konuşuyorsun?” diyerek. Ya da onlara benzemem şaşırtmış olmalı. Ama bu tepkileri verenleri hiçbir şekilde suçlamıyorum, böyle görmüşler, duymuşlar. Akıllarına kendisine benzemeyen bir Kürt resmi yerleştirilmeye çalışılmış. Okuldaki arkadaşlarımdan “Aa sen busun!” diye bir tepki hiçbir zaman görmedim, ama şunu gördüm: Bir kopukluk var, birbirimizi tanımıyoruz. O yüzden beni görünce şaşırıyorlar.

– Behice Boran’dan Halil Berktay’a, Abidin Dino’dan Cem Karaca’ya Robert, Türkiye’nin en kalburüstü insanlarının geçtiği eğitim kurumu oldu. Diyarbakırlı bir avukatın kızının kimileri tarafından ‘beyaz Türk ekolü’ olarak da görülen, girmenin muazzam bir başarı istediği Robert Kolej’e sen nasıl girdin?

Robert’in nasıl bir okul olduğunu biliyorduk. Sizin de söylediğiniz gibi önemli insanların mezun olduğu bu okula gitmemi babam çok istiyordu. Gözümde Türkiye’nin en iyi okuluydu, hâlâ da öyle. Bunun için çok istemiştim oraya girmeyi. Çok seviyorum okulu, iyi ki girmişim.

– Burslu mu girdin, yoksa maddi yükü de var mıydı?

Maddi yükü vardı, ödedi babam. Benim çok istediğimi bildiği için onun için zor olsa da ödedi.

– Hukukçu olmaya ne zaman karar verdin?

3-4 yıldır istiyordum.

– Bu süreçte Tahir Elçi, mağdurların avukatı olarak AİHM’e taşıdığı 1993’teki Ormaniçi, 1994’teki Kuşkonar, Koçağılı katliamları davalardaki süreci, kazandığındaki hisleri eve nasıl yansıtıyordu?

Ben onun işinin çok zor olduğunu, zorlandığını biliyordum. Bizim yanımıza her geldiğinde çok mutlu oluyordu. Bizim etkilenmemizi istemezdi. Ben ona “Avukat olacağım” dediğimde şaşırdı, durdu, düşündü biraz ve “Yok ya” dedi. Neden diye sorunca, “Çok zor, çok tehlikeli, gerek yok” dedi.

– Seni olumsuzluklardan sakınırken “Avukatlık tehlikeli” demesi senin zihninde nasıl yankılandı?

Haklı olduğunu bilsem de, tam olarak ne demek istediğini onu öldürdüklerinde anladım. Ama fikrim değişmedi, korkmuyorum.

– Tahir Elçi’nin gözaltına alınmasına yol açacak “PKK terör örgütü değildir” dediği CNN Türk’teki programı izlemiş miydin?

Normalde izlerdim. O akşam o programa çıkacağını bilmiyordum. Ertesi gün okulda yanımda oturan arkadaşım Ekşi Sözlük’e bakarken sayfanın solundaki listede babamın adını gördüm. İyi bir şey olsa en çok konuşulanlar arasına girmez diye düşündüğüm için kötü oldum. Açıp okuyunca öğrendim haberi. Sonra aradım, konuştuk. “Böyle bir şey demişsin baba, çok olay olmuş” dedim, o da “Evet, olay oldu da önemli değil” dedi, pişman değildi.

– Gözaltına alındığında neredeydin?

İstanbul’a getirildiği gün yanındaydım. Baroda gözaltına beklerken telefonda konuştuk, o kadar sakindi ki “Boşver kızım, bir şey olmayacak” dedi. Sabah kalkar kalkmaz Diyarbakır’dan 2 civarı alınıp İstanbul’a getirildiğini okudum. Hemen evden çıktım, Bakırköy Adliyesi’ne gittim. Savcıyla konuşmaları çok uzun sürdü. Savcının hâkime gidip gitmeyeceğine karar vermesi gerekirken Adalet Bakanı (Kenan İpek) daha onlar görüşürken “Tahir Elçi hâkim önüne çıkacak, kararı bekleyelim” dedi. Söylediği komikti çünkü bu kararın ne kadar yukarıdan verildiğini gösteriyordu.

Sonra savcının odasından çıktı, beni gördüğünde ilk söylediği şey “Sen neden okula gitmedin?” oldu. Güldüm, “Gelmek istedim baba” dedim. Sonra onu alıp hâkimin yanına götürdüler. Ben de izlemek için ısrar ettim. Ve babamı, hâkim karşısında savunmasını dinledim. Söylediklerinin arkasındaydı, yanlış anlaşılmasına sebep olan o cümleyi hukuki gerekçeleriyle açıkladı. Şimdi diyorum ki iyi ki o gün oraya girip onu dinlemişim. Çünkü o kadar etkilendim ki. Çok kendinden emindi. Duruşu o kadar etkileyiciydi ki… Babama bir kere daha hayran kaldım.

– Tahir Elçi gözaltından çıktıktan sonra geçen 31 gün nasıl geçti, neler konuştunuz?

Bir tehlikenin olduğunu biliyordum. O bana “Korkma” diyordu ama sürekli tehditler aldığını biliyordum Twitter’dan. O da söylüyordu ama korkutmamaya çalışıyordu. İçten içe gergin olduğunu düşünüyordum ama bize göstermek istemiyordu. Daha çok annem gergindi. Tedbirli olmaya çalışıyordu. Sürekli dışarı çıkarken “Dikkat et” diyordu. Babam daha rahattı.

– 28 Kasım günü haberi nasıl aldın, neredeydin?

Okuldaydım, deneme sınavında. Cumartesi günüydü. Çıkmak istedim. Beni bekleyen bir öğretmen vardı. Seni müdürün odasına götürmem lazım, dedi. Ne oldu diye sordum, “Bir şey yok, öğrenirsin. Benimle gel” dedi. Davranışlarından bir şey olduğunu anladım. Annemi aramayı düşündüm, ama korktum. Nedense babamı aramayı düşünmedim çünkü babama bir şey olduğunu içten içe biliyordum. Sonra telefonu elime aldım, bir sürü kişi aramıştı. Elim haberlere gitti. Nedense haberleri açınca görecekmişim gibi bir his geldi. Açınca siyah ekranın üzerinde “Tahir Elçi öldürüldü” yazıyordu. İnanmadım. Gerisi zaten kötü… Diyarbakır’a geldim. Hâlâ inanmıyorum. O kadar gerçeküstü geliyor ki. Bazen telefonu elime alıyorum babamı aramak için ve arayamayacağımı fark ediyorum, şaşırıyorum.

– Kardeşin nasıl?

Kardeşim hep içine kapanıktı, hiç konuşmuyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.

– 28 Kasım’dan itibaren olay anını gösteren videolar internete düştü. Hiçbirini izleyebildin mi?

Hiçbirini izlemedim, izlemek de istemedim. Hatta bilmiyorum, o videolarda vurulduğu an var mı… Annem de izlememiş. Haberleri okuyorum sadece. Ama ölümünün ertesi günü internette bir fotoğraf gördüm. Babamın suratı, yakından… Kan içindeydi. O fotoğraf sonra kaldırıldı. Onu görünce ilk düşündüğüm “Kardeşim bu fotoğrafı görmemeli” oldu. Hiçbir çocuk babasını bu şekilde görmemeli. Ama sonra öğrendim ki kardeşim zaten görmüş o fotoğrafı. Annem de görmüş. Bana söylememişler. O ne hissediyordur o yaşta bilmiyorum.

– Türkan Elçi ilk konuşmalarında ‘suikast’ dedi, fakat Aralık, 2015’te Amberin Zaman’a “Büyük ihtimalle polis diye düşünüyorum. Kişisel tepki mi, organize mi bilmiyorum. Kaza da olabilir” dedi. Sen ne düşünüyorsun?

Ben şöyle düşünüyorum; bir kaza olduğuna hiçbir zaman inanmadım, inanmıyorum. Kişisel de değildir, organize olduğunu düşünüyorum. Ve ‘neden yapsınlar’ diye sorarsanız da babam her zaman “Barış istiyorum” diyordu. Ve onun gibi düşünen çok fazla insan yoktu. Barış isteyen sadece halk var. Babam da barışı istemeyen, söyledikleri işlerine gelmeyen, sözlerinden rahatsız olanlar tarafından öldürüldü. Suikasttı.

– Hem Tahir Elçi’nin kızı, hem de hukukçu olmak isteyen Nazenin Elçi olarak, sen soruşturma sürecini ne kadar takip edebildin, soruşturmanın gidişatı olayın aydınlatılması yolunda hukuka dair sana bir ümit veriyor mu?

Hiçbir umudum yok. Kaç gün olmuş hiçbir şey bilmiyoruz ve bilmeyeceğiz. “Katili bulacağız, adalet yerini bulacak” demek saflık, çocukluk olur.

– Bir yandan yıllardır saklanan katliamları belgeleyip yargının gündemine sokan bir Tahir Elçi gerçeği varken bunu demene yol açan ne? Örneğin Hrant Dink cinayetinin çözülmemesi mi?

Evet. Umutsuzum çünkü katliamları belgeleyip yargının gündemine getiren bir Tahir Elçi artık yok. Babam gibi cesaretli ve dürüst bir hukukçunun yetişmesi kolay değildir. Bu özelliklere sahip insanların kıymetinin bilinmemesi beni bu noktada üzdü.

– Senin, sizin devletten talebiniz ne? Failin bulunması mı yoksa 80 darbesinden önce öldürülen Savcı Doğan Öz’ün “Aile olarak hiçbir zaman tetikçinin peşinde koşmadık” diyen kızı Bengi Öz’ün dediği gibi cinayetin arkasındaki teşkilatın nasıl bir teşkilat olduğunun ortaya çıkması mı?

Aynen öyle. Tetikçiyi bulmak, kurşunun kimin silahından çıktığını bilmek çok önemli olsa da onu kimlerin yönlendirdiğinin bilinmesi çoğu şeyi çözer. Ama işin arkasında kimin olduğunu ortaya çıkarmak bana imkânsız gibi geliyor. Çünkü devlet istemediği sürece bu cinayet çözülmez.

– Bunları söyleme konumuna getirilmiş bir insan ülkeye dair ne düşünür; örneğin “Türkiye’de doğmasaymışız” aklından geçen cümlelerden biri mi?

Türkiye’nin nefret dolu bir ülke olduğunun hep farkındaydım, ama babam ölene kadar hiçbir zaman başka bir ülkede doğsaydım diye düşünmedim.

– Teselliler işe yarıyor mu yoksa yoruyor mu?

Çok işe yarıyor. Cenaze töreninde kendimde değildim, yanımdakiler beni uzaklaştırmaya çalışıyor, çekiştiriyordu. Benim gibi ağlayan bir kız o sırada beni durdurup omuzlarımdan tuttu, “Benim de babamı öldürdüler” dedi. Sustum, kendime geldim. Acımı paylaşan insanlar var. Babamı hiç tanımamış, ama onu anlamış insanlar var. Onların varlığını bilmek beni rahatlatıyor. Keşke o kıza, bizi anlayanlara teşekkür edebilsem.

– Robert’ten arkadaşlarının “Yanındayız” yazılı bir pankartın arkasında çektirdiği fotoğrafı gördük. Görmediğimiz neler oldu?

O pankart tamamen arkadaşlarımın fikriymiş. Ben yokken öğrencilerin çıkardığı okul gazetesinin o sayısı babama ithaf edildi. Okul yönetiminin de istediği benim okula geri dönüp normal hayatıma devam etmem. İyiliğim için beni bu konulardan uzaklaştırmak, eski hayatıma geri döndürmek istediler.

– Ne kadar süre sonra okula dönebildin?

Bir hafta sonra dönmemi istediler. Yaklaşık 10 gün sonra döndüm. Ama derslerin hiçbirini dinlemedim, çoğu zaman derslerin yarısında çıktım. Çünkü kalabalık geldi. Orada olmak anlamsız geldi. Ama şu an alıştım.

– Rüyalarında neler oluyor?

Rüyalarımda hep babamın öldüğü güne geri dönüyorum. Bazen bir yerden çıkıyor ve gülümsüyor, “Gerçek değildi kızım, burdayım” diyor. Başka sürekli gördüğüm bir rüyada da annemi arıyorum evin içinde, sonra tanımadığım biri “Astılar onu” diyor.

– Ölümlerin ardından bazen sevdiklerimizin eşyalarını tutarız; senin öyle bir eşyan oldu mu?

Öldüğünün ertesi günü, o an yanında olan eşyalarını, çantasını getirdiler. Tek başıma odama gittim, çantasını açtım, en son elinde olan çantayı… Ve oradaki her şeye teker teker baktım. Mesela tarağı vardı. Not defteri, kalemi vardı. Onları aldım. Hiç o çantanın içindekileri çıkarmak istemiyorum. Hep orada kalsın istiyorum. İstediğim zaman açıp bakmak istiyorum oraya. Benim için bir yarım kalmışlığın göstergesi çünkü. O da her insan gibi sabah kalkıp çantasını almış ama orada öyle kalmış… Fotoğraflara çok bakıyorum.

– En sevdiğin fotoğrafınız hangisi?

Ölmeden bir hafta önce, bir düğünde çekildiğimiz fotoğrafı çok seviyorum. Başka fotoğraflarımız da var seyahatlerimizden. Biz ailece gezmeyi çok seviyoruz. Tatillerde hep bir yerlere gidip geziyorduk, o yüzden seyahatlerden çok fotoğraflarımız var.

– En çok eğlendiğiniz hangi ülkeydi?

İspanya’ydı. Barcelona’nın eğlenceli bir tarafı var. Biz de şehirde hep yürüdük. Hâlâ oradan fotoğraflar var, kardeşimle babam salıncakta sallanıyor, annem onları sallıyor. Ben de onları çekmiştim.

– Şu an hayat senin için, sizin için nasıl devam ediyor?

Bu benim için farklı, annem için farklı, kardeşim için çok farklı… Ben her ne kadar dediğim gibi günlük işlerimi yapsam da, okula gitsem de gelsem de kafamda sorular var.

– Senin soruların neler?

Şimdi ne olacak? Çünkü ne yapacağımı bilemiyormuş gibi hissediyorum. Her ne kadar 46 gün geçse de babamın öldüğü gerçeğini kavrayabilmiş değilim, tam olarak kabullenemedim. İstanbul’dayken daha rahatım, arkadaşlarım ve okul beni meşgul ediyor. Ama Diyarbakır’dayken aynı değil. Diyarbakır’da bir savaş var ve geçen 2 hafta tatil için oradayken silah sesleriyle uyandım. Ben oradayken geceleri uyuyamıyorum. Çünkü sadece karşıdaki dumanları görüyorum, sadece silah seslerini duyuyorum. Evimiz şehirden biraz uzak olmasına rağmen, aramızdan Dicle geçmesine rağmen her şeyi duyuyordum. Diyarbakır’dayken sürekli bir korku içindeyim. Sürekli annemle kardeşime bir şey olacakmış gibi hissediyorum. Evimize birileri girecekmiş, bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum. Birisine zarar gelecekmiş gibi hissediyorum.

– Ailen dışında birilerine zarar geldiğinde ne hissediyorsun?

Haberlerden okumak çok ayrı, ben de herkes gibi haberlerden okuyordum. Görmüyorsun çünkü orada ne olduğunu. Geçen hafta İstanbul’dan 106 kişinin geldiği barış toplantısına gittim. Annemle Rakel Dink konuşma yaptı, onlardan sonra Sur’da yaşayan bir aile çıktı ve oradaki anne herkesin karşısında kızının tişörtünü çıkarıp vücudundaki yaraları gösterdi. Ve o an benim için her şey değişti. O savaş, her ne kadar haberlerden okuyup, “Bugün yine insanlar öldü”, “O kadın evinde vuruldu”, “Şu kız annesinin cenazesini pencereden izledi ama gidip alamadı” haberlerini okuyorsun ama görene kadar anlamıyorsun. O gün o insanların konuşmasını dinleyince daha bir gerçek oldu ve alt üst oldum, Diyarbakır çok tehlikeli bir yer oldu.

– Senin barışa dair bir umudun var mı?

Umutlu olmak çok zor, ama barışı sürekli umut etmek zorundayız.

Rusya-İngiltere krizinin merkezindeki Noviçok sinir gazı hakkında bilinmesi gerekenler


Rusya-İngiltere krizinin merkezindeki Noviçok sinir gazı hakkında bilinmesi gerekenler

İngiliz istihbaratının kullandığı eski Rus casus Sergey Skripal ile kızı Yuliya’nın İngitere’nin Salisbury kentinde sinir gazıyla zehirlenmesi vakasının ardından, Noviçok sinir gazı gündeme oturdu.

İngilizce’de Newcomer, Novichok agent diye adlandırılan Noviçok kimyasal ajanları grubu, 1980’li yılların ortalarında Sovyetler Birliği’nde üretildiği tahmin edilen bazı zehirli maddeler için kullanılan genel bir addı.
Eylül 1992’de Moskovskie Novosti gazetesi, Organik Kimya ve Teknoloji Araştırma Enstitüsü’nden (GNİİOHT) Vil Mirzayanov’a ait bir makale yayınladı. Rus uzman, yazısında SSCB’nin uluslararası anlaşmaları ihlal ederek 3. nesil kimyasal silahların üretim ve testlerini yapmaya devam ettiğini ileri sürmüştü.

ÜRETİM PROGRAMI 1973’TE BAŞLADI

Mirzayanov’un aktardığı bilgilere göre yeni kimyasal silahların üretim programı (Foliant) 1973’te başlamıştı. Programın başlıca hedeflerinden biri, sinir sistemine tesir eden 3. nesil yeni kimyasal maddelerin üretimiydi. Söz konusu kimyasalların zehirleme etkisi, o zamana kadar bilinen yerli ve yabancı menşeili tüm V gazlardan fazla olmalıydı.Yeni kimyasal silahın üretim programına 200’ün üzerinde kimyager ve mühendis istihdam edildi. Program kapsamında 3 yekpare kimyasal ajan (madde 33, A-232 ve A-234), ardından bu maddelerin bazında ‘Noviçok’ kod adını alan 5 tür ikili kimyasal silah üretildi.

NOVİÇOK 1990’DA SOVYET ORDUSUNA TESLİM EDİLDİ

Sovyet menşeili V gazın (madde 33’ün) ikili türevi olan Noviçok gazına herhangi bir numara verilmemiş, 1980’lerde Novoçeboksarsk kentinde bu maddeden onlarca ton üretilmişti. Noviçok 1990’daysa Sovyet ordusuna teslim edilmişti.

A-232’nin bazında geliştirilen Noviçok-5’in zehirleme etkisi VX gazlarına göre 5-8 kat yüksek. Bu madde ile zehirlenmenin standart panzehirlerle tedavi edilmesinin çok zor olduğu biliniyor. Noviçok-5’in test üretimi Volgograd’da başlatılmış, testleriyse 1989-1990 yıllarında Özbekistan’da bir poligonda gerçekleştirilmişti.

A-230’un bazında geliştirilen Noviçok-7 maddesinin uçuculuğu Soman bileşiğindeki gibi, fakat zehirleme oranı ona göre 10 kat fazla. Noviçok-7’nin test üretimi Saratov bölgesinde yapılmış, madde 1993’te aynı bölgedeki poligonda test edilmişti.

Noviçok-8 ve Noviçok-9 maddeleriyse aynı enstitüde sentezlendi, fakat üretimine başlanmadı.

ÇALIŞMALAR 1992’DE DURDURULDU

Londra Emniyet Müdür Yardımcısı Mark Rowley ile İngiltere Kamu Sağlığı İdaresi Başkanı Dame Sally Davies

Bazı bilgilere göre Foliant programı kapsamındaki tüm çalışmalar 1992’de durduruldu.

Sinir gazları kişinin sinir sistemini doğrudan zehirler ve hayati fonksiyonları felce uğratırlar. Tüm sinir gazları saf haliyle renksiz ve kokusuz sıvılardan oluşuyor. Solunum organlarına gaz veya havada gaz gibi davranan çok küçük katı parçacıklar veya damlacıklar şeklinde nüfuz eder. Sıvı haldeki sinir ajanları vücuda deri veya mukozadan nüfuz eder. İnsan ayrıca sinir ajanları ile kirlenmiş sıvı veya katı yiyecekler yiyerek zehirlenebilir.

SİNİR AJANININ BELİRTİLERİ

Sinir ajanının solunum yollarından vücuda girmesi halinde hızlı bir zehirlenme olur, insan 1-10 dakika arasında ölür. Ajan ciltten girdiğinde ise zehirlenme daha yavaş gerçekleşir. Açık ciltte VX’in ölümcül dozu, bir veya iki damlaya (5-15 miligram) eşit.

Sinir gazının düşük dozda olması halinde insanda genel olarak şiddetli nezle, gözbebeklerinde anormal kasılma, görme bozukluğu ve göğüste baskı hissi oluşur. Daha yüksek dozda bu belirtilerin tezahürü daha da belirgin hale gelir.
Diğer belirtilerse mide bulantısı ve kusma, spazmlar, istem dışı kasılmalar, istem dışı dışkı ve idrar çıkarma, çırpınma ve koma olarak meydana gelir. Tüm bunları solunum durması ve ölüm izler.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben.


Ümit_Yazıcıoğlu_1908
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Sayın Cumhurbaşkanım,

biraz eleştiri yapacağım, umarım kırıcı olmaz. Yerel seçimler öncesi 21 Mart 2014 günü geldiğiniz Erzurum’da, İstasyon Meydanındaki mitingde “İnşallah Tekman tünelini de talimatını verdim, onun üzerinde de ayrıca çalışıyoruz. Çünkü o yolu tünelle iyice kısaltacağız ve o sorunu çözeceğiz inşallah” bu cümlelerle ‘Tekman Tüneli’ni ilk kez dillendirdiniz.

O gün zat-ı alilerinizin Yukarıdaki bu sözlerini biz Tekmanlılar ve tüm Erzurumlular müjde olarak kabul ettik ve çok sevindik.

Ama bugüne kadar bu Tünel bir türlü yapılmadı.

Tam 1946 yılından beridir 66 kilometrelik Erzurum- Tekman yolu bitirilemedi. Nenehatun köyünden giriliyor, sürekli rampa ve virajlar alarak Ejder tepesinin arkasına çıkıyoruz. Bir bakım evi var içinde kimse yok. Zaten, kış geldiğinde yol hemen kapanıyor.

– Peki Tekman’a özellikle kışın nasıl gidip- geliniyor?, diye sorabilirsiniz

– Erzurum’dan Pasinler- Köprüköy- Çobandede- Yağan üzeri gidiliyor. Erzurum’un en yakın ilçesine bu güzergah izlendiğinde 156 kilometre yol alarak ulaşıyorsunuz.

TEKMAN TÜNELİ ACILIRSA BU TÜNELİN ULAŞIMA KATKISI NE OLACAK?, diye sorabilirsiniz.

– Tekman Erzuruma çok yakın ama gitmesi çok zor bir ilçe.

– Erzurum ile Tekman arasındaki Nenehatun’dan çıkan yola 6 kilometrelik bir tünel yapılırsa karayolu 166 kilometreden 41 kilometreye, 8,5 kilometrelik tünel yapılırsa karayolu 36 kilometreye düşecek. Çünkü özellikle kışın 2 bin 874 rakıma çıkmak imkansızlaşıyor.

– Ya diğer ilçeler ve Muş’un durumu ne olacak?, sorusuna Muş valiliğinden bilgi alabilirsiniz. Buna nazaran ben görüşümü belirteyim.

– Tekman Tüneli projesi, 165 kilometrelik Erzurum- Hınıs arası karayolunuda 91 kilometreye, 235 kilometre olan Erzurum- Muş arasını yoluda 190 kilometreye düşürecek. Istanbula her türlü hizmeti yaptırtıyorsunuz, biz Tekmanlılarda ilçemizin ihtiyacı olan hizmetlerin Tekmana yapılmasını talep ediyoruz.

– Tünelin komşu illerle ulaşımda bir faydası olur mu?, diye sorabilirsiniz.

– Olmaz mı, sadece Muş değil, Bitlis ve Van illerine de ulaşım kısalacak.

– Peki bu fikir şimdi tekrar nereden çıktı?, diyeceksiniz. O nuda harbi söyleyeyim Tekmana atadığınız kayyumda çalışıyor, çabalıyor ama verimli bir hızmet getiremiyor, biz Tekman’lılar zat-ı alilerinizden ilçemize hızmet getirilmesini, ilçemizin sorunlarının giderilmesini talep ediyoruz. Bu arada konuştuğum bir çok Tekmanlının “Kürt olduğumuz için devlet bizi hizmetten mahrum bırakarak cezalandırıyor“, sözünüde açık açık burada belirtmek istiyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

– Vallahi her Tekmanlı’nın hayalinde böyle bu Tekman Tünelinin açılması projesi vardır. Bu sorunu zat-ı alilerinizden rica ediyorum, rica ediyoruz lütfen çözün.

Erzurum-a-15-yilda-22-katrilyon-liralik-yatirim--201803161653

Diğer taraftan bugün Erzurumda yapmış olduğunuz konuşmanızda Cumhurbaşkanımız ve AK-Parti Genel Başkanı olarak Erzurum İl Kongresinde önemli açıklamalarda bulundunuz. “16 Nisan halk oylamasında yüzde 75’lik oranıyla Türkiye sıralamasında beşinci sırada yer alarak vefasını gösteren Erzurum’a bir kez daha şükranlarınızı sunduğunuzu dile getirdiniz ve „İlçeler arasında öne çıkan yüzde 91’lik evet oyuyla Pazaryoluna, yüzde 90’lık Tortum ve Köprüköy’e yüzde 85’lik oranla Uzundere ve İspir’e, yüzde 83 ile Aşkale ve Narman’a, yüzde 82 ile Aziziye, Oltu ve Pasinler ilçelerimize özellikle teşekkür ettiniz“.

İzninizle zat-ı alilerinizden sormak istiyorum biz Tekman’lılar, Hınıs’lılar ve Erzurumun diğer cenup ilçelerinde yaşayan vatandaşlarımız hiç zat-ı alilerinizden teşekkür almayı hak etmiyorlarmı?

Erzurum’a 15 yılda 22 katrilyon liralık yatırım yaptıklarınızı anlattınız. „Niye siz bize aşıksınız ama biz de size aşığız. ‚Aşkınan koşan yorulmaz‘ dedik yorulmadık yorulmayacağız cümlelerinizi çok takdir ettim. Dolayısıyla biz tüm Tekman’lılar Erzurum için yapılan bu 22 katrilyon liralık yatırımdan Tekmana yatırım yapılmasını zat-ı alileriniz den rica ediyoruz.

Ayrıca bu bağlamda belirtmekte yarar görüyorum. Devlet 29. Ekim 1923 den bugüne Tekman’a yeterli bir hizmet getirmemiştir ve hep yöre insanına hor gözle bakmıştır. Bu durumun ana sebeplerinden birisi Şeyh Said İsyanının 6 Ocak 1925 yılında Şeyh Said ve Seyda Ömer’in yörenin ileri gelenleriyle birlikte Tekman’ın Kırıkan köyünde ilk değerlendirme toplantısını yapmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Seyda Ömer Yazıcı Zaza Kürtlerindendir, büyük bir İslam alimidir, aslen Bingöl Kiğili‘dir, 1925 Şeyh Said hareketinde Tekman’ın Hırbe Xello ( şimdiki ismi Erence ) köyünde Köy imamıdır ve aynı zamanda zat-ı alileri benim de dedemdir.

Cenab-i Allah benide Tekman’lılarıda Kürt anne babadan doğurmuş, bende Tekmanlılarda Türk de, Amerikalı da, Arap da, Ermeni‘ de olabilirdik. Ama Kürt doğmuşuz. Şimdi elimizde olmadan, Allah’ın isteğiyle olan birşeyden, Kürt kimliğinden niye vazgeçelim.

Türklerle önce Müslüman, sonra akrabayız. Birlikte savaşıp bu ülkeyi kurduk. Türkiye kendini zamanında toparlayarak Kürtlerle barışmalı ve bazı meseleleride halletmelidir.

Diğer taraftan bu vesileyle AK-P hükümetinede bir tavsiyem olacak, Irak Kürtleriyle diplomatik ilişkileri geliştirerek tüm Kürtleri ülkeye kazanın. Irak Kürtlerini çeşitli nedenlerle İran acemlerinin ve Irak Araplarının yanına itmeyin.

En derin Saygılarımla teşekkür eder, işlerinizde başarılar dilerim,

Tekmanlı bir Vatandaşınız
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

uemityazicioglu@hotmail.de

Tekman Kaymakamlığının bir eksikliği


Tekman Kaymakamlığının bir eksikliğinizi söyleyeyim.
Ümit_Yazıcıoğlu_1908
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Erzurum’dan Palandöken dağını delerek Tekmana ulaşmak için gerekli olan Şah Welat yolu üzerinde iki tane tünelin halen açılmaması lütfen bu iki tünelin açılmasını sağlayın.

Cumhurbaşkanı Erzurum-Tekman-Palandöken yolunu ve bu yola iki tane tünel açtırarak faaliyete sokacağına söz vermişti. Halen bu tüneller yapılmadı ve ŞahWelat yoluda trafiğe açık değil.

Yarın Aziziye İlçesi Ilıca Mahalle AK-Parti teşkilatları CB Sn @RT_Erdogan ‘ın teşrifleriyle gerçekleşecek. Cumhurbaşkanı Erzuruma yarın geleceği için bu yolu şimdi bir greyderle açmak iyide, bu yolun her zaman trafiğe açılması lazım.

Lütfen değerli Kaymakam bey siz aynı zamandada Belediye kayyumusunuz ilgilenin yol güzergahına tüneller yapılsın.