ERZURUM


ERZURUM

Doğu Anadolu’da şehir ve bu şehrin merkez olduğu il.

Erzurum ovasının güneydoğu kenarında, bu ova ile Palandöken dağının temas sahasında kurulmuş olan Erzurum şehri meyilli bir alan üzerinde bulunur. Şehrin güneyindeki Yenişehir semti ve civarında yükseklik 2000 metreye ulaştığı halde orta kesimlerinde 1900-1950 metreye, istasyondan (1837 m.) daha kuzeydeki mezbaha çevresinde ise 1800 metreye düşmektedir.

Şehrin bilinen ilk adı, Doğu Roma (Bizans) İmparatoru II. Theodosios’a (408-450) izafe edilen Theodosiopolis’tir. Ermeniler ise burayı Karin veya Karnoi – Kalak adıyla anmışlardır. Bu ad Bizanslılar tarafından Yunancalaştırılarak Karintis şeklini almıştır. Belâzürî, bölgeye hâkim olan kişinin ölümü üzerine yerine geçen Kali adlı karısı tarafından kurulduğu için Kalikale (Kali’nin ihsanı) adı verilen şehre Araplar’ın Kālîkalâ قاليقلا)) dediklerini söyler (Fütûh, s. 282). Buraya mensup olanlar da Kālî nisbesini kullanmışlardır. Bunlar arasında Kadı Ebü’l-Asba‘ el-Kālî ve dilci Ebû Ali el-Kālî zikredilebilir. Türkler, eski çağlardan beri meskûn olan ovadaki Erzen’i fethettikten sonra (1048-1049) buradaki halkın bir kısmının sığındığı Theodosiopolis için Erzen adını kullanmışlardır. Ancak Siirt taraflarındaki diğer Erzen’den ayırmak ve bunun Anadolu’ya ait olduğunu belirtmek için sonuna Rum kelimesini eklemişlerdir. Nitekim burada basılan Selçuklu paralarında şehrin adı Erzenü’r-Rûm (ارزن الروم), Erzen-i Rûm (ارزن روم) ve Erz-i Rûm (ارز روم) şeklinde yazılmıştır. Daha sonra bu ad Arz-ı Rûm (ارض روم – ارضروم) olmuş, nihayet bugünkü Erzurum şeklini almıştır. Eski Erzen ise fetih sırasında tahrip edildiği için Karaerzen, Karaarz adlarıyla anılmış olup günümüzde buraya Karaz denmektedir.

Tarih. Anadolu’ya yönelik İran saldırılarına karşı muhtemelen 415-422 yıllarında kurulmuş olan Erzurum’un ilk devreleri hakkında bilgi yoktur. 502-503’te İranlılar’ın eline geçtiği, 504’te Bizanslılar tarafından tekrar geri alındığı bilinen şehir, Hz. Osman zamanında Habîb b. Mesleme kumandasındaki kuvvetlerce 653’te zaptedildi. Fetihten sonra Erzurum’u bir üs olarak kullanan müslümanlar buradan kuzey ve doğu istikametinde akınlar düzenlediler. Şehir 686’da Bizanslılar’ın eline geçtiyse de 700’de geri alındı. Bizans ordusunun 751’deki kuşatmasına karşı büyük direnme gösteren Erzurum, şehirdeki Ermeniler’in yardımı ile 753’te yeniden Bizanslılar tarafından ele geçirildi. Bizans ordusu kumandanı Ermeni asıllı Kusan şehri yağmaladığı gibi halkın bir kısmını katletti, bir kısmını da esir aldı. Ardından Halife Mansûr bir ordu gönderip şehri kurtardı (756). Halife Mehdî-Billâh zamanında Erzurum’a Türk birlikleri yerleştirildi. Ancak daha sonra şehrin tekrar Bizans’ın eline geçtiği (948), Hamdânîler tarafından geri alındığı ve ertesi yıl tekrar Bizans İmparatorluğu’nun idaresine girdiği (Rebîülevvel 338/Ağustos – Eylül 949) anlaşılmaktadır. İbn Havkal, Kālîkalâ’nın Rum ülkesinde (Anadolu) Azerbaycan, Cibâl, Rey ve civarındaki halkın gaza merkezi olan büyük bir uç şehri olduğunu kaydeder (Śûretü’l-arż, s. 343).

Selçuklu tarihçisi Azîmî ile (Târîħ, s. 6) bazı Bizans tarihçileri Erzen’le Kālîkalâ’nın 1048 yılında, bazı Ermeni tarihçileri ise 1049’da İbrâhim Yinal ve Kutalmış tarafından ele geçirildiğini belirtirler (Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, s. 20; İA, IV, 348). Daha sonra tekrar Bizans hâkimiyetine geçen şehir, Bizans ordusunun Malazgirt’te yenilmesinin (1071) ardından kısa bir süre için Bizans’ın Gürcü asıllı generallerinden Gregorios Bakurian’ın idaresine girmiştir. Ancak Sultan Alparslan zaferden sonra Erzurum’un çevresini Emîr Saltuk’a iktâ olarak vermiş ve onun aynı yıl (1071) Erzurum’u fethetmesiyle şehirde Türk hâkimiyeti kesin olarak başlamış, Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı Saltuklular Beyliği’nin temelleri atılmıştır (Turan, s. 3). Mükrimin Halil Yinanç ise Erzurum’un fethinin çeşitli sebeplerle geciktiğini ve bunun ancak Sultan Melikşah zamanında 1080 yılında gerçekleştiğini, Saltuklular’ın da bu tarihte kurulduğunu söyler (İA, IV, 348-349). Büyük Selçuklu Devleti’nin parçalanmasından (1157) sonra bu beylik Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlandı. II. Süleyman Şah Saltukoğulları Beyliği’ni ortadan kaldırarak Erzurum’u kardeşi Mugīsüddin Tuğrul Şah’a iktâ etti (1202). I. Alâeddin Keykubad meşhur kumandanlarından Mübârizüddin Çavlı’yı Erzurum’a subaşı tayin ederek yaklaşmakta olan Moğol tehlikesine karşı şehri tahkim etti ve gerekli tedbirleri aldı.

Erzurum 1242’de Moğol ordusu kumandanı Baycu Noyan tarafından tahrip edildi ve halkının çoğu kılıçtan geçirildi. Anadolu Selçuklu Devleti Kösedağ yenilgisinin (1243) ardından Moğollar’ın hâkimiyetini tanıyınca şehir bundan etkilendi. Anadolu’ya çeşitli vesilelerle akınlar düzenleyen Moğol ordularının uğrak yeri olması yüzünden çok zarar gördü. Halk başka yerlere göç etti. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından (1308) sonra İlhanlılar’a bağlandıysa da bu devletin parçalanmasının (1335) ardından en karışık dönemini yaşadı. İlhanlılar’ın bıraktığı boşluktan faydalanmak isteyen birtakım nüfuzlu beyler Erzurum ve çevresini mücadele sahası haline getirdiler. Bilhassa Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen aşiretlerinin mücadeleleri sırasında büyük tahribata uğrayan şehir daha sonra Sutay Noyan’ın oğlu Hacı Togay’ın eline geçti (1336). Emîr Çoban’ın torunu Şeyh Hasan 1340’ta Erzurum’a gelerek Togaylılar’ı şehirden uzaklaştırdı. Burada kaldığı bir ay boyunca müsadere ve tahribatta bulundu. Erzurum 1360’ta Eretnaoğulları’nın ve onların Erzincan valisi olan Mutahharten’in nüfuzu altına girdi. 1385’te Karakoyunlular’ın eline geçen şehir, 1387’de bütün Doğu Anadolu ile birlikte Timur ordularınca istilâ edildi. Şehri tahrip eden ve halkın büyük kısmını katleden Timur 1400 ve 1402’de iki defa daha buraya geldi. Ankara Savaşı’ndan dönerken şehrin idaresini tekrar Mutahharten’e verdi (1403). Mutahharten’in ölümünden sonra Yûsuf Ali adında bir Türkmen’i buraya kumandan tayin etti. Timur 1405’te ölünce Erzurum’da Karakoyunlular’la Akkoyunlular arasındaki mücadele yeniden alevlendi. Bu iki Türkmen beyliği arasında 1435’te Karaz civarında cereyan eden kanlı savaşı Karakoyunlular kazandı. Akkoyunlular’ı destekleyen Timurlular Karakoyunlular’ı uzaklaştırarak Erzurum’a bir kere daha hâkim oldular. Ancak fazla kalmayıp çekilmelerinden sonra Karakoyunlular burayı zaptettiler (1436). Nihayet Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Karakoyunlu Beyliği’ne son vererek şehri ele geçirdi (1467).

Uzun Hasan’ın Erzurum üzerinde büyük etkisi oldu. Onun tarafından konulan ve halk arasında “Hasan Padişah Kanunu” olarak bilinen kanunnâme Osmanlı fethinden sonra da bir süre yürürlükte kaldı. Otuz beş yıl Akkoyunlu yönetiminde bulunan şehir 1480-1490 yıllarında Safevî propagandalarından bir hayli etkilendi. Safevî Hükümdarı Şah İsmâil Akkoyunlu Beyliği’ni ortadan kaldırarak Erzurum’a hâkim oldu (1502). Şehri tahrip ettiği gibi halkı Şiîliğe zorladığından Sünnî halk başka yerlere göç etti ve bu yüzden şehir ıssızlaştı. Safevîler üzerine yürüyen Yavuz Sultan Selim Çaldıran’a gidip gelirken Erzurum’un çok yakınında konakladığı halde rivayete göre âdeta baykuş yuvası haline gelmiş olan kaleyi görmemek için şehre girmedi.

 

Çaldıran Savaşı’ndan (1514) sonra Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmı Osmanlı yönetimine girdiği ve civarı ele geçirildiği halde Erzurum’un tam anlamıyla zaptı bölgedeki İran nüfuzunun tamamen kırılmasına kadar gecikti. Bu sırada Erzurum’un kimin elinde bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Yavuz Sultan Selim’in gönderdiği fetihnâmeden şehrin Sevindik Han adında birinin hâkimiyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Padişahın istediği zahireyi göndermemesinden bu zatın daha sonra İran’a meylettiği tahmin edilmektedir. Erzurum’un ancak Mısır seferinden sonra 1518-1519 tarihleri arasında Osmanlı yönetimine dahil edildiği sanılmaktadır. Nitekim bölgenin 1520-1530 yıllarında yapılan tahrirlerinin genel sonuçlarını içine alan Karaman Rum Vilâyeti Tahrir Defteri’nde Erzurum Osmanlı sınırları içinde gösterilmektedir (BA, TD, nr. 387, s. 867). Aynı tahrirden anlaşıldığına göre şehir harap ve boş olduğundan padişah hasları içine alınmıştır.

Kanûnî Sultan Süleyman döneminde yeniden imar edilen ve iskâna açılan Erzurum, İran üzerine yapılan seferler sırasında önemli bir askerî üs haline getirildi. Kanûnî Irakeyn Seferi’ne çıkarken 5 Eylül 1534’te buraya geldi; 1554’te de Nahcıvan seferi dönüşünde yirmi dört gün kadar burada kaldı. Askerî önemi Erzurum’un gelişmesine yardımcı oldu; şehir Anadolu ve Karadeniz’den doğuya giden büyük askerî ve ticarî yolun üzerinde başlıca merkez olma karakterine yeniden kavuştu. Daha sonraki İran savaşları sırasında da Osmanlı ordularının toplandığı, erzak ve mühimmatın depolandığı başlıca ikmal ve hareket üssü olma özelliğini korudu. Şark seferi serdarı Lala Mustafa Paşa Erzurum’da iki kış geçirdi. Ondan sonra serdar olan Sinan, Ferhad ve Özdemiroğlu Osman paşalar da karargâhlarını burada kurdular. İran ile 1590’da yapılan antlaşma sonunda bölge geçici bir süre için emniyete kavuştu.

Ancak yine de bir serhad şehri olan Erzurum’un devamlı tehdit altında kalması, burada muhafaza için sürekli olarak fazla miktarda yeniçeri bulunmasını gerektirdi. İçkale’yi hâkimiyetlerine alan yeniçeriler şehirde bazı karışıklıklara yol açtılar. 1591’de şehir halkı ile yeniçeriler arasında olaylar meydana geldi ve durum İstanbul’un müdahalesini gerektirdi. Fakat bu mesele başka isyanların çıkmasına da zemin hazırladı. İran savaşları sırasında sayıları daha da artan yeniçeriler Erzurum halkına vergilerle baskı yapmaya başladılar. Yeniçerilerin zulüm ve yolsuzlukları halkın nefretini daha da arttırdı. Bu sırada Celâlî ayaklanmaları da Anadolu’yu kasıp kavurmaktaydı. Erzurum Celâlîler’in ve yeniçeri düşmanlarının başlıca merkezi haline geldi. Eski bir Celâlî olan Erzurum Beylerbeyi Abaza Paşa, II. Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesi üzerine onun kanını dava ederek Erzurum’daki yeniçerileri öldürttü ve büyük bir isyan başlattı (DİA, I, 11-12).

İran tehdidinin artması üzerine Revan Seferi’ne çıkan IV. Murad Erzurum’a da uğrayarak bir hafta burada kaldı ve birtakım imar faaliyetlerini başlattı (Temmuz 1635). Savaşlar yüzünden tekrar Erzurum’a yerleştirilen yeniçeriler halk üzerindeki baskılarına yeniden başladılar. Bir taraftan bunların zulmü, diğer taraftan idarecilerin yüklediği kanunsuz vergiler halkın merkeze başvurmasına yol açtı. IV. Mehmed’e gönderdikleri bir arzuhalde haksız olarak kendilerinden toplanan vergilerin hafifletilmesini, bu yapılmadığı takdirde şehri terkedeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine haksız uygulamaların yasaklandığına dair gönderilen fermanın bir sureti, Lala Mustafa Paşa Camii son cemaat yerinin sağındaki mihrap üzerine yazdırıldı (1 Muharrem 1081/21 Mayıs 1670).

Bu tür adalet fermanlarına rağmen Erzurum’da kanunsuzluğun önü alınamadı. XVIII. yüzyılın ilk yarısındaki İran savaşları Erzurum’un stratejik önemini yeniden ön plana çıkardı. Bu savaşlar sırasında Ruslar da ilk defa Güney Kafkasya’da Osmanlılar’a rakip olarak ortaya çıkmışlardı. Devlet İran ve Rusya’ya karşı Erzurum’u güçlendirmek için birtakım tedbirler aldıysa da başarı sağlanamadı. Bölgede ortaya çıkan bazı nüfuzlu kişiler ve beylerbeyiliği rüşvetle ele geçiren valiler bunların uygulanmasını devamlı şekilde önlediler. Bu arada III. Selim, Nizâm-ı Cedîd ordusunun masraflarını karşılamak üzere Erzurum’un bazı gelirlerini îrâd-ı cedîd hazinesine bağlamıştı. Fakat halk asayişsizlik yüzünden göç ettiği için vergiler toplanamıyordu. Ayrıca padişahın eyaletlerle ilgili kararına karşı çıkan Erzurum Valisi Gürcü Osman Paşa 1803 yılında isyan etmiş, üzerine gönderilen kuvvetler isyanı bastırmıştı.

XIX. yüzyılda şehrin askerî önemi daha da arttı. Ancak bu sıradaki askerî durum çok zayıftı. Bir savaş çıktığı takdirde şehri savunacak yeterli asker mevcut değildi. Yeniçeriler ise askerliklerini unutmuşlar, çiftçilikle uğraşıyorlardı. Bu durumdan faydalanmak isteyen İran 30.000 kişilik bir ordu ile Erzurum üzerine yürüdü. Fakat orduda çıkan kolera salgını yüzünden barış istemek zorunda kaldı. 28 Temmuz 1823’te imzalanan Erzurum Antlaşması ile savaş son buldu ve İran aldığı yerleri geri verdi. İran saldırısı, Erzurum’da Müftü Salih Vak‘ası olarak bilinen ve İran yanlısı bir grubun teşvikiyle ortaya çıkan olaylara yol açtı; ancak çıkan karışıklıklar bastırıldı, asayiş yeniden sağlandı. Ayrıca Galib Paşa’nın valiliği sırasında yeniçeri teşkilâtı herhangi bir olay çıkmaksızın kaldırıldı. Fakat askerî bakımdan oldukça zayıflayan şehir Ruslar’ın tehdidi altına girdi. General Paskevic kumandasındaki Rus ordusu 8 Temmuz 1829 günü Ermeniler’in gösterileri arasında şehre girdi. Erzurum Osmanlı yönetimine geçtikten sonra ilk defa istilâya uğramış oluyordu. Ruslar burayı harekât üssü haline getirmeye çalışırken imzalanan Edirne Antlaşması gereğince şehri geri vermek zorunda kaldılar (14 Eylül 1829). Üç aylık Rus işgali Erzurum’a büyük zararlar verdi. Müslüman halkın bir kısmı başka yerlere göç ettiği gibi Ruslar çekilirken çoğu sanat erbabı olan Ermeniler’i de birlikte götürdüler. Şehri yağmalayan ve pek çok nadide sanat eserini de beraberlerinde götüren Ruslar, İçkale’yi tahkim etmek üzere taş ihtiyacını gidermek için birtakım cami, türbe ve binaları da yıktılar.

Edirne Antlaşması ile Gürcistan üzerindeki hâkimiyeti tanınan Rusya’ya karşı yegâne savunma hattını oluşturan Erzurum’un önemi daha da arttı. Bölgeyi iyi tanıyan Esad Muhlis Paşa, vezirlik rütbesiyle birlikte fevkalâde zamanlarda Erzurum valilerine verilen şark seraskerliği unvanı da eklenerek Erzurum beylerbeyiliğine tayin edildi (1830). Altı yıl bu görevde kalan Esad Muhlis Paşa’nın gayretleriyle Erzurum’un yeniden imarı ve kalenin tahkimi gerçekleştirildi. 1839’da ilân edilen Tanzimat’ın uygulanması da şehirde karışıklıklara yol açtı. İlk altı yıl uygulanmayan bu yeni nizamın 1845’te tatbikine başlanınca özellikle malî konular ve vergiler dolayısıyla çeşitli ayaklanmalar meydana geldi. Hükümet karışıklıkları bastırmak ve Tanzimat’ın uygulanmasını sağlamak için Esad Muhlis Paşa’yı ikinci defa Erzurum valiliğine tayin etti (1845). Esad Muhlis Paşa’nın bu ikinci valiliği sırasında Erzurum bir taraftan Tanzimat’ın uygulanmasından doğan karışıklıkları yaşarken diğer taraftan Osmanlı Devleti ile İran arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için 1843’te başlayan konferansa ev sahipliği yapıyordu. Bu sırada İran delegelerinin sebep olduğu bir ayaklanma paşayı uzun süre meşgul etti. Bundan başka Erzurum’un nüfuzlu ailelerinden Cennetzâdeler’in yol açtığı karışıklıklarla da uğraşmak zorunda kaldı. Nihayet Esad Muhlis Paşa, yabancıların faaliyetleri konusunda almış olduğu tedbirlerden rahatsız olan Rusya ve İngiltere’nin baskılan yüzünden azledildi (1846).

1856 tarihli ıslahat fermanı hükümlerinin uygulanmasının da birtakım olaylara yol açtığı Erzurum’da büyük bir zelzele felâketi vuku buldu (3 Haziran 1859). Toplam 600 kişinin hayatını kaybettiği zelzelede 1462 ev, 867 dükkân tamamen yıkıldı. 1200’den fazla ev oturulamayacak hale geldi. Yirmi altı cami ve mescidle altmış medrese ve mektep, altmış iki han ve hamam ya tamamen ya da kısmen tahrip oldu (BA, İrade-Meclis-i Mahsûs, nr. 629, 650). Erzurum’da ilk köklü tedbirlere 1864’ten sonra girişildi. Bu tarihte ilk defa telgraf hattı çekildiği gibi çevreyle irtibatı sağlayan yollar yapıldı. Bunun hemen ardından Erzurum yeniden Rus tehdidiyle karşı karşıya geldi. 93 Harbi’nin çıkmasından sonra Ruslar Anadolu’nun kilidi sayılan Erzurum’u ele geçirmek için harekete geçtiler. 25.000 kişiye inen ordusu ile Erzurum Kalesi’ne çekilmek zorunda kalan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Ruslar’ın 5 Kasım 1877’de yaptıkları teslim teklifini kabul etmeyerek mücadeleye hazırlandı. Başta Nene Hatun olmak üzere, Erzurum halkının büyük desteğiyle 8-9 Kasım gecesi Aziziye ve Mecidiye tabyalarında Ruslar’a karşı büyük bir zafer kazanıldı. Savaşla alınamayan şehir 31 Ocak 1878’deki Edirne Mütarekesi ile Ruslar’a teslim edildiyse de 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile boşaltıldı. Antlaşma gereğince Ruslar elviye-i selâseyi (Kars, Ardahan ve Batum) aldıkları için Rus sınırı Erzurum’un 100 km. yakınına getirilmiş oldu. Antlaşmaya doğu vilâyetlerinde Ermeniler lehine ıslahat yapılmasına dair hüküm konulması da Erzurum için felâketli günlerin başlangıcı oldu.

Ermeniler, Osmanlı Devleti’ni parçalamak isteyen büyük devletlerin siyasetlerine alet olarak Erzurum’u da içine alan muhtar bir Ermeni devleti kurma hayaline kapıldılar. 1880’lerden itibaren dış destekli tedhiş faaliyetlerine başladılar. 20 Haziran 1890’da Ermeni Sanasaryan Mektebi’nde silâh araması yapan zabıtaya karşı ateş açılması şehirde büyük bir kargaşaya yol açtı. Bu durum daha sonraki dönemlerde tırmanarak sürdü. Ayrıca Erzurum, Ermeni komitacılarının olduğu kadar II. Abdülhamid muhaliflerinin de toplandığı bir yer oldu. Bunların hükümet aleyhine faaliyette bulunmaları üzerine Erzurum’da yeni karışıklıklar çıktı. Büyük bir ayaklanma için hem İttihat ve Terakkî Cemiyeti hem de Adem-i Merkeziyet Cemiyeti faaliyet içine girdiler. Ermeniler’in de desteğiyle hükümete karşı kuvvetli bir muhalif cephe oluştu. Hükümetin 4 Ağustos 1903’te çıkardığı hayvanat ve şahsî vergi kanununun halk arasında meydana getirdiği hoşnutsuzluk bu cemiyetlerin de rolü ile isyana dönüştü (15 Mart 1906). Bir yıl sonra 20 Mart 1907’de bazı malî düzenlemeler yapılarak isyan bastırılmaya çalışıldıysa da olayların ardı arkası kesilmedi. Sonunda Abdülvehhâb Paşa’nın valiliğe getirilmesinden (10 Ekim 1907) az sonra isyan hareketi askerî birliklerce bastırıldı, âsiler 25 Kasım 1907’de mahkemeye sevkedilerek çeşitli cezalara çarptırıldılar. Bazı yazarlarca, Abdülhamid yönetimine karşı ilk baş kaldırış ve II. Meşrutiyet’i ilân teşebbüslerinin başlangıcı sayılan (Mehmed Nusret, s. 57-71) bu hareket Erzurum’u sarstığı gibi Jön Türkler’in takip ettiği yanlış politikalar yüzünden burası Ermeni tedhiş örgütlerinin merkezi haline geldi. Taşnaksutyun adlı Ermeni tedhiş örgütü merkezini Erzurum’a nakletti ve I. Dünya Savaşı’ndan önce genel kongresini de burada yaptı. Kongrede alınan gizli karara göre Ermeniler, harp başladıktan sonra Ruslar’a yardım ettiler. Osmanlı hükümeti çıkardığı tehcir kanunu gereği, harp sırasında Ruslar’la iş birliği yapan Ermeniler’i Temmuz 1915’ten itibaren Erzurum dışına göç ettirmeye başladı. Ancak Ruslar savaşın başından itibaren başlıca hedef seçtikleri Erzurum’a Ermeniler’in de yardımıyla 16 Şubat 1916’da girdiler. Üçüncü defa Rus işgaline uğrayan Erzurum’un müslüman halkı ordu ile birlikte çekilerek Anadolu içlerine göç etti. Onlardan boşalan yerlere Rusya’dan getirtilen Ermeniler yerleştirildi.

Rusya’da 1917’de çıkan ihtilâl Erzurum için kurtuluşun başlangıcı oldu. Ruslar bir plan dahilinde Doğu Anadolu’dan çekildikleri halde Ermeniler çeteler oluşturarak Erzurum ve çevresinde silâhlı faaliyetlerini sürdürdüler. Bilhassa Rus ordusu kumandanlarından Ermeni komitacı Antranik’in yönettiği çete Erzurum şehrinde büyük katliama girişti. Müslümanlar toplu halde imha edildikleri gibi şehir de yakılıp yıkıldı, âdeta ıssız bir köy haline geldi. Nihayet Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki Türk birlikleri harekete geçerek 12 Mart 1918’de Erzurum’u Ermeniler’den kurtardılar. Şehirde yeniden düzen kurulunca başka yerlere göç etmiş olan Erzurumlular yavaş yavaş geri döndüler.

I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) Erzurum’da Ermeni meselesini tekrar gündeme getirdi. Mütarekenin 24. maddesi, herhangi bir karışıklık çıkması halinde Erzurum’un da dahil olduğu altı vilâyette İtilâf devletlerine işgal hakkı tanıyordu. Doğu Anadolu’da Ermeni devleti kurulması tehlikesi karşısında şehirde aydınlar tarafından İstihlâs-ı Vatan adıyla gizli bir cemiyet kuruldu. Kasım 1918’de tesis edilen Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaa-i Hukūk-ı Milliyye Cemiyeti’nin Mart 1919’da Erzurum şubesi açıldı. İstihlâs-ı Vatan cemiyetine son verilerek üyeleri bu yeni cemiyette görev aldılar. 13 Mart 1919’da XV. Kolordu kumandanlığına getirilen Kâzım Karabekir Paşa’nın 3 Mayıs 1919’da Erzurum’a gelmesinden sonra cemiyet çalışmalarını hızlandırdı. Bu sırada 3 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal Paşa III. Ordu müfettişi olarak Erzurum’a geldi. Hazırlanan kongre ile (bk. ERZURUM KONGRESİ) Erzurum yeni millî devletin kuruluşunda önemli bir rol oynadı.

Ekonomi, Nüfus, Fizikî ve Kültürel Yapı. Ortaçağ boyunca önemli ve kalabalık bir merkez özelliği taşıyan Erzurum bu durumunu uzun süre devam ettirmiştir. Çeşitli milletlerin idareleri altında gelişen ve büyüyen şehir müstahkem bir kale olarak Ortaçağ İslâm müelliflerinin ilgisini çekmiştir. XII ve XIII. yüzyıllarda Anadolu’nun en önemli ve mâmur şehirlerinden biri haline gelen Erzurum, XIV. yüzyılda Akkoyunlu – Karakoyunlu mücadelesi sırasında tahrip edildi. Nitekim 1336-1337’de burayı gören İbn Battûta şehrin çok geniş olduğunu, ancak büyük kısmının Türkmenler arasında çıkan karışıklıklar yüzünden harap bir halde bulunduğunu belirtir (er-Riĥle, s. 298). XV. yüzyıl başlarında Timur’un sarayına giderken Erzurum’a uğrayan İspanyol seyyahı ve elçisi Clavijo ise buranın kuleli surlarla çevrili, iç kaleye sahip bir belde olduğunu, önceleri çok büyük ve geniş iken şu andaki nüfusunun fazla kalabalık olmadığını, içinde az miktarda Ermeni bulunduğunu yazar (Timur Devrinde Kadis’ten Semerkand’a Seyahat, s. 103). Erzurum’un bu tarihten sonra fizikî durum ve nüfus yönünden gittikçe gerilemeye başladığı anlaşılmaktadır. Osmanlı hâkimiyetine girişi sırasında da bu harap durumunu koruyordu. Şehir, esaslı bir şekilde imar hareketini Kanûnî Sultan Süleyman’ın İran seferleri sırasında gördü. Nitekim Erzurum’un Osmanlı idaresine geçmesinden az sonra yapılan tahririne göre burası on iki mahalleden ibaret olup harap ve boş durumdaydı. Defterde mahalleleri Tebriz Kapısı, Erzincan Kapısı, Gez Kapısı, Melik Saltuk, Ahî Pîr Mehmed, Haydarîhâne, Edhem Şeyh, Babakulu, Kılıçoğlu, Hasan Basri, Ziyadoğlu ve Hasan Şeyh adlarıyla kaydedilmiştir (BA, TD, nr. 387, s. 868). Bunlardan dokuzunun zâviyelerin adıyla anılması, ileride yapılacak iskânın ne şekilde sağlandığının ve yönlendirildiğinin bir göstergesidir. Takip edilen bu iskân politikası sayesinde Erzurum yirmi yirmi beş yıl içinde giderek yeniden toparlanmaya başlamıştır.

Kanûnî Sultan Süleyman Irakeyn Seferi sırasında uğradığı Erzurum’un kalesini tamir ettirdiği gibi iskânı teşvik için bazı tedbirler de aldı. Şehrin harap ve terkedilmiş mülklerinin tapu karşılığında ellerinde bol para ve adamları bulunan aşiret beylerine satılmasını emretti. Erzurum’un ilk beylerbeyi Mehmed Han devlete 8000 akçe ödeyerek pek çok gayri menkulü satın aldı ve işler hale getirdi. Ondan sonra gelen Ferhad Paşa ve diğer yöneticiler de para ile çeşitli gayri menkulleri satın alarak imara yardımcı oldular (BA, TD, nr. 205, s. 18-19). Aynı şekilde kale muhafızlarıyla gönüllü erlerin de şehirde arsa satın almalarına ve kale içinde ev inşa etmelerine ilk defa burada izin verildi (Aydın, EFAD, I/1, s. 110). Bu arada İskân için bazı tarikat şeyhlerine de kolaylıklar sağlandı. 1540’ta halkın isteğiyle yürürlüğe konan Osmanlı kanunu bir kısım uygunsuz vergileri kaldırdı, bu durum Erzurum’un imar ve iskânını kolaylaştırdı ve halkın gelip şehre yerleşmesini hızlandırdı. Osmanlı fethinden beri ancak ova köylerinde görülen Ermeniler de tekrar şehre yerleşmeye başladılar (a.g.e., s. 114).

Yerleşmenin henüz yeni başladığı devreye ait 1540 tarihli Tahrir Defteri iskânın alt yapısının hazırlanmış olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim bu tahrire göre Erzurum’da yirmi yedi mahalle bulunuyordu. Bunlardan kale içindekiler Kân Kapısı, Mirza Mehmed Mescidi, Kırkçeşme, Sergerdan Tepesi, Erzincan Kapısı, Ahî Ayvad, Tabbağan, Yâkutiye, Karakilise, Tebriz Kapısı, Haydarîhâne, Câmi-i Kebîr, Mekeçoğlu, Hasan Şeyh Zâviyesi; kale dışındakiler de Melik Saltuk Zâviyesi, Edhem Şeyh, Şeyh Sûle (Bula), Alacakilise, Mansûre, Sülûk, Babakulu Zâviyesi, Kalemoğlu Zâviyesi, Hasan Basri Zâviyesi, Kılıç Derviş Zâviyesi, Abbas Derviş Zâviyesi, Mehdî Zâviyesi, Akşeyh Zâviyesi mahalleleriydi. Bu mahallelerden sadece altısı (Erzincan Kapısı, Tebriz Kapısı, Haydarîhâne, Hasan Basri Zâviyesi, Babakulu Zâviyesi, Kılıç Derviş Zâviyesi mahalleleri) bir önceki tahrirde mevcuttu; Gez Kapısı, Ziyadoğlu ve Ahî Pîr mahalleleri ise ortadan kalkmıştı. Dolayısıyla her iki tahrir arasında geçen yaklaşık on beş yirmi yıllık bir süre içinde yirmi yeni mahalle ortaya çıkmıştı. Bununla birlikte bu mahalleleri dolduracak kadar nüfus hâlâ mevcut değildi. Sadece beş mahalleye dağılmış bulunan “hâne” kayıtlı vergi mükelleflerinin on üçü sipahizâde, beşi zînetkeş (kuyumcu) ve üçü seyyid olmak üzere yirmi bir kadardı. Bunun dışında beş zâviye şeyhi ile beş kale muhafızının ve üç çiftlik işçisinin de isimleri kaydedilmişti. Ayrıca adları belirtilmeyen kırk üç görevli (imam, hatip, mütevelli vb.) daha bulunuyordu. Böylece 1540 tarihinde Erzurum’da kayıtlı nüfusun yetmiş yedi aile, yani 385 kişi olduğu ortaya çıkmaktadır. Kalede bulunan 1600 civarındaki asker ve aileleriyle birlikte bu sayı 2000’e ulaşmaktadır. Bu nüfusun 1540 – 1555 yıllarında 2000 – 3000 civarında olduğu tahmin edilmektedir (a.g.e., s. 114).

Amasya Antlaşması’ndan (1555) sonra iskân daha da hızlandı; Ermeniler tekrar şehre döndükleri gibi ticarî faaliyet de arttı. 1591’de yapılan tahrire göre Erzurum’da 524 hâne bulunuyordu. 1540’a oranla yarım asırlık süre içinde vergi verenlerin sayısında büyük bir artış meydana gelmişti. Bu vergi mükelleflerinin 295’i müslüman, 229’u da gayri müslimdi. Buna göre sadece vergi veren nüfusun, 1475’i müslüman ve 1145’i gayri müslim olmak üzere toplam 2620 olduğu tahmin edilmektedir. Diğer görevlilerle birlikte bu sayı yaklaşık 5 – 6000’e ulaşmaktadır.

 

Erzurum XVII. yüzyılda fizikî durum ve nüfus yönünden gelişmesini sürdürdü. Şehir çok büyüdüğü zamanda doğudan batıya yaklaşık 7 kilometrelik bir sahayı içine almakta, asıl şehir çifte surlarla çevrili, gidiş geliş yönlerine göre adlandırılan dört kapı ile dışa açılmaktaydı. Nitekim 1640’larda burayı ziyaret eden ve şehirde yetmiş müslüman ve yedi Ermeni mahallesinin bulunduğunu kaydeden Evliya Çelebi batıda Erzincan, doğuda Tebriz veya Acem, kuzeyde Gürcü ve güneyde Harput kapılarının yer aldığını yazar. İçkale’de askerî birlikler, sur içinde müslüman, sur dışında varoş kesiminde genellikle gayri müslim evleri bulunuyordu. Kale içinde 1700, dışında 3000’den fazla çoğu tek katlı toprak damlı hâne vardı. Güney varoşu pazar mahalli dahil yedi mahalleden oluşuyor, Tebriz Kapısı varoşu Darağacı mahallesinden Gümüşlü Kümbet’e uzanıyor, gelişmiş olan Gürcü varoşunda birçok han, hamam, dükkân ve gümrük yer alıyordu. Erzincan Kapısı kısmı ile bütün bu varoşlarda çoğunlukla gayri müslimler oturduğu için burada on üç kadar kilise bulunuyor, yabancı devletlerin temsilcileri de yine bu kısımda ikamet ediyordu (Seyahatnâme, II, 213-214). Evliya Çelebi’nin verdiği rakamlara göre şehrin bu tarihlerdeki toplam nüfusunun 20.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. XVIII. yüzyıl başlarında Tournefort’a göre şehirde 6000 Ermeni’ye karşılık 18.000 müslüman yaşıyordu. J. M. Kinneir, Erzurum’un XVIII. yüzyıl sonlarındaki nüfusunu 100.000, J. Saint Martin 1818’de 150.000 olarak verir. Ancak E. Smith ve H. G. O. Dwight, 1822’de Erzurum’da 4645 gayri müslim evine karşılık 11.733 müslüman evinin bulunduğunu belirtir ki buna göre 20 – 25.000 gayri müslime karşılık 60 – 65.000 müslüman nüfusun bulunduğu tahmin edilebilir. H. F. B. Lynch ve J. Brant 1827’de şehrin nüfusunun 130.000 civarında olduğunu belirtirler. Ayrıca Lynch, 16.378 ailenin yani 80 – 100.000 nüfusun müslüman Türk, 3950 ailenin yani 19 – 24.000 nüfusun da Ermeni olduğunu kaydeder.

1829’daki Rus işgali Erzurum’un nüfusunda azalmaya yol açtı. Özellikle Ermeniler’in büyük kısmı Ruslar’la birlikte şehri terkettiler. Nitekim J. Brant’a göre Erzurum’un 1835’teki nüfusu 15.000 civarına inmişti. Lynch’e göre ise aynı tarihte şehirde 15.000 müslümana karşılık sadece 120 Ermeni ailesi yaşamaktaydı. Osmanlı resmî kayıtlarına göre de Erzurum’dan 4230 hâne yani 21.150 Ermeni işgal sonrası Ruslar tarafından götürülmüştü. Sadece fakirlerden 180 kişilik 114 hâne yerlerinde bırakılmıştı. Daha sonra 202 kişiden oluşan 139 hâne de geri gelmişti (Beydilli, s. 408).

Ch. Texier’in ziyareti sırasında 1839’da surları hâlâ ayakta olan ve etrafında hendekler bulunan Erzurum, bu ilk Rus istilâsından sonra eski durumuna pek kavuşamadı. Kıtlık, pahalılık ve zelzele gibi tabii afetler ve kötü yönetim yüzünden nüfusu gittikçe azaldı. XIX. yüzyılın ikinci yansında nüfusu 20 – 30.000 olarak tahmin edilen şehir 93 Harbi’nde ikinci defa Rus istilâsına uğrayınca yeni bir sarsıntı geçirdi. H. Tozer’e göre işgal sonrası nüfusu 20.000 civarındaydı. V. Cuinet’in 1890’da verdiği rakamlara göre ise toplam nüfus 38.906 idi. Bunun 26.564’ü müslüman, 10.919’u hıristiyan, altısı yahudi ve 1417’si ecnebi ve İranlı olarak kaydedilmiştir. Lynch de 5 – 6000 kişiden oluşan askerî birlik hariç şehrin nüfusunun 40.000 civarında tahmin edildiğini, bunun 10.500’ünün Ermeni, 26.500’ünün müslüman Türk, 1400’ünün ecnebi ve İranlı, 500 kadarının da Rum olduğunu kaydetmektedir (Armenia: Travels and Studies, II, 207). Kāmûsü’l-a‘lâm’da verilen rakamlar da buna yakındır.

Berlin Kongresi’nden sonra (1878) Anadolu’da başlayan Ermeni karışıklıkları esnasında Erzurum’un nüfusunda büyük değişmeler oldu. Özellikle I. Dünya Savaşı sırasında Ermeni çetelerinin hareketleri, Rus işgali ve Ermeni tehciri gibi sebeplerle şehrin gerek müslüman gerekse Ermeni nüfusunda önemli düşüşler meydana geldi. Bu karışık devrin sona ermesinin ardından şehir fizikî yapı ve nüfus yönünden yeniden toparlandı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan sayımlar sırasında nüfusu 30.000’i geçmişti.

Çeşitli milletlerin hâkimiyetine giren Erzurum mevkiinin askerî önemi dolayısıyla tarihi boyunca canlı bir ticaret merkezi özelliği kazanmıştı. Ortaçağ Bizans ve İslâm kaynaklarına göre Erzurum zengin, birçok milletten tüccarın bulunduğu, halı imalinin yaygın olarak yapıldığı bir şehir durumundaydı. XIV – XV. yüzyıllarda sarsılan şehir Osmanlı hâkimiyeti döneminde yeniden ticarî canlılığına kavuştu. Tokat yoluyla Bursa’ya ulaşan “İpek yolu” üzerinde bulunması önemini daha da arttırmıştır. Asya ülkelerinden getirilen ipek, deri, pirinç ve baharat gibi mallar Avrupa ülkelerine ve Osmanlı Devleti’nin batı bölgelerine burda pazarlandığı gibi Batı ülkelerinden gelen hırdavat kumaş gibi mamul mallar da Asya ülkelerine buradan naklediliyordu. Malların şehre giriş çıkışlarında gümrük resmi alınır, demir ve bakır dışındaki malların geçişine izin verilirdi. Bu bakımdan Erzurum’un en önemli gelir kaynağı transit ticaretten alınan gümrük, nakliye ve depolama ücretleriydi. XVII. yüzyılda bir ara Erzurum Gümrüğü’nde görev yapan Evliya Çelebi’ye göre İstanbul ve İzmir’den sonra en işlek gümrük burası idi. Kalenin kuzey tarafındaki Gürcü Kapısı mevkiinde bulunan gümrüğün civarında çoğu kendi evlerinde oturan Arap, İranlı, Hintli ve hatta Uzakdoğulu tüccarlar bulunuyordu. Şehirde kervanların konaklamaları için yetmiş han, 800’den fazla dükkân ve dört kapılı bir bedesten vardı. Darphâne ise Erzincan Kapısı tarafında yer alıyordu (Seyahatnâme, II, 212).

XVIII. yüzyılda yeniden başlayan İran savaşları Erzurum’un transit ticaretten sağladığı gelirlerin düşmesine sebep oldu. Meselâ 1156 (1743) yılında masraflar düşüldükten sonra 100.837 buçuk kuruş olan Erzurum gümrük geliri ertesi yıl 81.126 kuruşa ve 1183’te de (1769-70) 42.106 kuruş 7 paraya düşmüştür. Aynı tarihte Erzurum Gümrüğü’nde faaliyet gösteren tüccar sayısı da doksan dördü müslüman olmak üzere 208 civarında idi.

XIX. yüzyılda Erzurum’un idarî düzeni değişirken malî teşkilâtı da değişti. Kars ve Ardahan gibi bazı komşu gümrükler Erzurum Gümrüğü’ne bağlandı. II. Mahmud tarafından Erzurum redîf-i mansûre hazinesine aktarılan bu gümrük, bağlı gümrüklerle birlikte 1248 (1832 – 33) yılında 544.985 kuruş gelir getirmişti. Diğer bazı gelirlerle beraber bu rakam 569.868 kuruş olmuştu. Aynı kaynaklardan elde edilen gelir 1250’de (1834-35) 739.175 kuruş 42 akçeye, 1254 (1838) yılında ise 786.523 kuruşa ulaşmıştı (BA, MAD, nr. 8173, vr. 126; Cevdet – Mâliye, nr. 16199, 17886). Bu gelirlerin tamamı Erzurum’daki askerin maaş ve aylık masraflarına tahsis edilmişti.

Tanzimat’ın uygulanmasından sonra Erzurum’un gelirleri azalmaya başladı. Ayrıca 1830-1840 yıllarında Kafkaslar’a yerleşen Ruslar’ın XIX. yüzyıl sonlarına doğru Güney Kafkasya demiryollarını inşa etmeleri ve bilhassa Culfa – Batum hattı, Erzurum’un İran transit ticaretinden elde ettiği gelirleri büyük ölçüde etkiledi. Buna rağmen yine de en önemli gelir kaynağı gümrük gelirleriydi. Özellikle İngiliz mallarının taşınması başta geliyordu. 1842 yılında İran’a sevkedilmek üzere Trabzon Limanı’na indirilen balya ve sandık sayısı 32.000’e ulaşmıştı. Bunların maddî değeri 300.000 sterline varıyordu. 1898’de ise bu malların ağırlığı 5000 tona, ticarî değeri de 600.000 sterline ulaşmış bulunuyordu (Lynch, II, 205-206). Erzurum tüccarlarının depolanmasından ve nakliyatından büyük gelir sağladıkları bu transit malların yıllık ortalama miktarı 12 – 16 ton arasında değişiyordu. Bunun para değeri ise 20 – 25.000 frank civarında idi. Erzurum aynı zamanda yöredeki bölgelerin tarım ürünlerinin başlıca pazarı durumundaydı. Hububat başta gelen ziraî ve ticarî faaliyeti oluşturuyordu. Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre kavun ve karpuzu ile patlıcan ve lahanası bol ve ucuzdu. Bu arada tütün üretimi ve pazarlanması da yapılıyor, arıcılıktan elde edilen balın bir kısmı Fransa’ya ihraç ediliyordu (Cuinet, I, 145-152). Temel endüstrisi silâh imalâtına dayanıyordu. Bilhassa tüfekleri, tabancaları, kılıçları, çakmak ve kundakları ünlü idi. Siparişe göre en eski modelden en yeni modele kadar her cins silâh imal ediliyordu. Burada üretilen silâhlar 1867 Paris, 1873 Viyana ve 1876 Philadelphia milletlerarası fuarlarına katılarak dereceye girdi. Demir endüstrisine bağlı olarak demircilik, dökümcülük ve diğer kolları da gelişmişti. Tunçtan dökme mangal ve şamdanları meşhurdu. Ayrıca ziraata ait alet ve edevat imal ediliyordu. Sağlam ve zarif görünümlü mutfak eşyası yanında bıçakları da şöhret kazanmıştı. Demir ve bakır işlemeciliğinden başka kuyumculuk ve mücevhercilik oldukça ileri seviyede idi (a.g.e., I, 175).

Erzurum’da önemli endüstri kollarından biri de mensucat sanayii ve halıcılıktı. Özellikle halının ilk defa Araplar zamanında burada imal edildiği ve adını da bu şehirden (Kali) aldığı ileri sürülmektedir (İA, IV, 347). Hemen bütün sancak ve kazalarda dokumacılık ve halıcılık yapılmaktaydı. Kürkçülük ve terzilik de gelişmişti. Burada imal edilen kürklerin bir kısmı komşu ülkelere gönderiliyordu. Ayrıca saraçlık, ayakkabıcılık ve mobilyacılık gibi sanatlar icra ediliyordu.

Tarihi boyunca mâruz kaldığı istilâlar dolayısıyla şehrin kalesi ve diğer tarihî âbideleri büyük tahribata uğramıştır. Üç kat surdan bugün yalnız iç kale ile (hisar) dış surlara ait birkaç duvar parçası ve kapıların adları kalmıştır. Günümüzde de şehre hâkim olan İçkale’de Paşa Sarayı, mahkeme ve hapishane bulunuyordu. Bizans yapısı olan kale Saltuklular, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde çeşitli zamanlarda tamir görmüştür. Erzurum’a Türk – İslâm karakterini kazandıran ve şehri âbidelerle donatan Saltuklular’dan kalma Tepsi Minare denilen ve geç devirde Saat Kulesi yapılan gözetleme kulesinin yine İçkale’de bulunan Kale Mescidi ile birlikte XII. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır. Ayrıca bugünkü Ulucami ve Üç Kümbetler de Saltuklular’dan kalmadır. Saltukoğulları Beyliği’nin merkezi olan Erzurum’da bugün de bu adla anılan bir mahalle bulunmaktadır. Selçuklular ve İlhanlılar’dan pek az eser günümüze kadar gelebilmiştir. Bunların içinde en önemlisi Çifte Minareli Medrese’dir. Hatuniye Medresesi de denilen bu yapı Anadolu’daki benzerlerinin en büyüğü sayılır. İlhanlılardan, 1310’da Hoca Cemâleddin Yakut tarafından inşa edilen Yâkutiye Medresesi kalmıştır. Ahmediye (Dârülhadis) ve Sultaniye medreseleriyle Gümüşlü Kümbet de bu dönemden kalma eserlerdir. Osmanlı devri yapıları arasında Mimar Sinan’ın eseri Lala Mustafa Paşa ile İbrâhim Paşa camileri başta gelmektedir. Evliya Çelebi’nin ziyareti sırasında şehirde yetmiş yedi cami ve mescid bulunuyordu. Kāmûsü’l-a‘lâm’a göre XIX. yüzyıl sonlarında burada sekizi büyük olmak üzere otuz cami yer alıyordu.

Erzurum Eyaleti. Erzurum, tarihi boyunca idarî bakımından önemli bir bölge merkezi oldu. Osmanlı fethinden sonra harap ve boş olduğu için kısa bir süre “nefs-i Erzurum nahiyesi” olarak Rum beylerbeyiliğine tâbi Bayburt sancağının Şogayn kazasına bağlandı. Kaza merkezi daha sonra Şogayn’dan Erzurum’a nakledildi. 1534’teki Irakeyn Seferi sırasında Erzurum beylerbeyiliği kurularak başına İran’dan iltica eden Dulkadırlı Mehmed Han getirildi. Erzurum hâlâ harap olduğu için yeni beylerbeyiliğin merkez sancağı Bayburt idi ve beylerbeyi orada oturuyordu. Erzurum da beylerbeyiliğe bağlı bir sancak haline getirilerek Dünbüllü aşireti beylerinden Hacı Bey sancak beyi tayin edildi. Hacı Bey’in 1537-1538’de diğer bir sancağa nakledilmesinden sonra buraya başka bir sancak beyi gönderilmedi, bir süre alay beyilik halinde idare edildi. İran savaşlarının artması üzerine 1548’den itibaren beylerbeyilerin Erzurum’da oturmaları emredildi. Erzurum sancağı da merkez sancak haline getirildi.

Erzurum beylerbeyiliği, 1568 – 1574 yıllarına ait sancak listelerine göre yirmi sekiz sancaktan oluşuyordu. Bu sancaklar arasında Trabzon, Karahisarışarkî (Şarkîkarahisar, Şebinkarahisar), Kiğı, Pasin, İspir, Çemişkezek, Mazgird, Oltu, Batum, Mamrevan (Namran), Ardanuç, Tortum, Ardahan, Livane, Kars, Acara, Malazgirt yer alıyordu. 1578’e doğru sancak sayısı otuza yükselmişti. Ancak 1578 – 1590 Osmanlı – Safevî savaşları dolayısıyla yeni beylerbeyilikler kurulunca sancak sayısı azaldı. 1609’da Ayn Ali Efendi’nin listelerine göre Erzurum beylerbeyiliği, Paşa sancağı Erzurum olmak üzere Şarkîkarahisar, Kiğı, Hınıs, Yukarı Pasin, Malazgirt, Tekman, Kozancan (Kızuçan), İspir, Tortum, Mamrevan, Mecinkerd sancaklarından oluşuyordu. Eyalet bu durumunu uzun süre korudu. Bu sıralarda beylerbeyinin hassı 1.214.600 akçe ile Osmanlı eyaletleri arasında önde geliyordu. Ayrıca timarlı süvari bakımından Osmanlı eyaletleri içinde dördüncü sırada yer alıyordu. Timarlı süvari sayısı tezkireli ve tezkiresiz 5157, zeâmet sayısı ise 120 idi (Ayn Ali, s. 52-53).

Erzurum beylerbeyiliğinin önemi XVI. yüzyıl sonlarındaki Osmanlı – Safevî mücadelesi sırasında oldukça arttı; bu önem XVII ve XVIII. yüzyıllarda daha da belirginleşti. Erzurum eyaletini çevreleyen Kars, Çıldır, Van, Muş gibi eyaletler Erzurum beylerbeyinin nüfuzu altında bulunuyordu. Erzurum beylerbeyi bu eyalet valilerini azledebildiği gibi komşu ülkelerle antlaşma yapma yetkisine de sahipti. Merkezî otoritenin sarsıldığı dönemlerde bu sistemde bazı aksaklıklar ortaya çıktıysa da Erzurum valilerinin yetkilerinin arttırılması suretiyle bunun önüne geçilmeye çalışıldı. II. Mahmud müşirlik teşkilâtını kurunca Erzurum da müşirlik statüsünü kazandı. İdarî, mülkî, malî ve askerî işlerin tek elde toplandığı bu sistem Erzurum’da 1836’da yürürlüğe konuldu. Şark seraskeri unvanı da verilen Esad Muhlis Paşa Erzurum müşirliğine tayin edildi. Erzurum müşirliği Erzurum, Erzincan, Hınıs, Kelkit, Malazgirt, Tortum, Şarkîkarahisar, İspir, Kuruçay, Pasin, Mamrevan, Kozancan, Kiğı, Mecinkerd sancaklarından oluşuyordu. Müstakil eyalet olan Kars, Çıldır, Van ile Muş sancağı da Erzurum müşirinin nüfuzu altında bulunuyordu. Bu yeni teşkilât, 1845’te Tanzimat’ın Erzurum’da uygulanmasına kadar sürdü. Müşirlere has yerine maaş bağlandı. Esad Muhlis Paşa’nın maaşı 15.000 kuruştu.

Erzurum’da Tanzimat’ın uygulanmasıyla birlikte idarî taksimat da yeniden düzenlendi. Erzurum merkez sancak olmak üzere Çıldır, Kars, Beyazıt, Muş ve Van sancaklarından oluşan yeni eyaletin başında bulunan valinin yetkileri de sınırlandırıldı. Eyaletin malî işleri müstakil defterdara, askerî işleri Anadolu ordusu seraskerliğine bırakıldı. Yalnız mülkî görevleri kalan valiye muayyen maaş bağlandı. Yetkileri kısılan valiler, yeni oluşturulan şehir meclislerine danışmadan hiçbir iş yapamayacaklardı. Tanzimat reformlarına karşı başlayan olayların bastırılamaması üzerine Van sancağı Muş sancağı ile birlikte Erzurum’dan ayrılarak Diyarbekir’e bağlandı (1264/1848). Bu durum 1266 (1849 – 50) yılına kadar sürdü. Bu tarihte Trabzon eyaletine bağlı bulunan Gümüşhane ve Ordu sancakları Erzurum eyaletine ilhak edildi. Bu iki sancak 1268’de (1851) tekrar Trabzon’a bağlandı. 1269’da (1852) Hakkâri eyaleti kurulunca buraya bağlanan Van sancağı 1272’de (1855) müstakil eyalet haline getirildi ve Hakkâri sancağı ona bağlandı. Muş sancağı da tekrar Erzurum’a ilhak edildi. 1272’den (1855) 1282’ye (1865) kadar devam eden bu yeni teşkilâta göre Erzurum eyaleti Erzurum, Çıldır, Kars, Beyazıt ve Muş sancaklarından oluşuyordu ve toplam kırk sekiz kazaya sahipti.

1864 tarihli vilâyet kanununa göre 1865’te yeniden düzenleme yapıldı ve Erzurum, sekiz sancak ve kırk sekiz kazadan oluşan bir vilâyet haline getirildi. Erzurum vilâyeti Erzurum, Çıldır, Muş, Kars, Şarkîkarahisar, Beyazıt, Erzincan ve Van – Hakkâri sancaklarından oluşuyordu. Şarkîkarahisar sancağı 1286’da (1869) Sivas’a bağlandı. 93 Harbi sonunda Erzurum vilâyetinin bir kısım toprakları Rusya’ya terkedildiği için idarî taksimat yeniden düzenlendi. 1299’da (1882) Erzurum vilâyeti Erzurum, Bayburt, Beyazıt ve Erzincan sancaklarından; 1317’de (1899) Erzurum, Erzincan ve Beyazıt sancaklarından oluşuyordu. 1914’te Erzincan Erzurum’dan ayrıldığı gibi 1925’te Beyazıt’ın da ayrılmasından sonra vilâyetin sınırları tekrar değişti. Cumhuriyet döneminde yapılan idarî düzenlemeden sonra Erzurum Aşkale, İspir, Tortum, Oltu, Pasinler (Hasankale), Hınıs, Tekman (Tatos) ve Karayazı olmak üzere dokuz kazadan oluşan bir vilâyet haline getirildi.

Erzurum eyaletine ait nüfus kayıtları özellikle XIX. yüzyılda başlamaktadır. 1831’de bazı eyaletlerde uygulamaya konulan genel nüfus sayımının tatbik edilmediği Erzurum’da 1252’de (1836) sayım yapılmışsa da usulüne uygun hareket edilmediği için sonuçları yayımlanmamıştır. Bu tarihlerde Erzurum ve çevresinden pek çok gayri müslim tebaa Rusya’ya göç ettiği halde hâlâ eski kayıtlara göre cizye toplanması mevcut reâyânın şikâyetine yol açmış olduğundan 1258 (1842) yılında sadece gayri müslim erkek nüfusunun sayımı yapılmıştır. Sayım sırasında gayri müslimlerin oturduğu pek çok köy ve mahallenin boşalmış olduğu, yine de Erzurum sancağına bağlı dokuz kazada 13.556 gayri müslim erkek nüfusun yaşadığı ve eski kayıtlara göre 6000’den fazla gayri müslim erkek nüfusunun azaldığı ortaya çıktı (Küçük, TD, XXXI, s. 204-231). Bundan iki yıl sonra müslümanları da içine alan bir genel nüfus sayımı yapıldı (1844). Fakat halk yeni vergiler yükleneceği endişesiyle gerçek nüfusu sakladığından sayım sonuçları yayımlanmadı. Bu sayım sonuçlarını yayımlayan Ubicini’ye göre Erzurum eyaletinin toplam nüfusu 100.000 civarında idi. Tanzimat’ın uygulanması sırasında yapılan ve sadece erkek nüfusun yazıldığı 1847 sayımına göre Erzurum sancağına bağlı on kazada (Erzurum, Bayburt, Tercan, Şiran, Erzincan, Pasin-i Ulyâ, İspir, Kiğı, Tortum ve Pasin-i Süflâ/Mecinkerd) 78.447 müslümana karşılık 27.182 gayri müslimin yaşadığı tesbit edildi. Erzurum merkez kazası ise elli üç mahalle ve 156 köyden oluşuyor, mahallelerden yirmi sekizinde gayri müslimler, yirmi beşinde müslümanlar, köylerin de 105’inde müslümanlar, elli birinde gayri müslimler oturuyor ve 18.458’i müslüman, 7848’i gayri müslim olmak üzere toplam 26.306 erkek nüfus bulunuyordu (Küçük, TED, sy. 7-8, s. 192 – 221).

Vilâyet kanununun uygulanmasından sonra Şarkîkarahisar hariç diğer yedi sancağın toplam erkek nüfusu 450.000 civarında olup bunun 330.000’i müslüman, 120.000 kadarı da gayri müslimdi. Erzurum merkez kazasının ve ona bağlı 158 köyün toplam erkek nüfusu ise 20.386’sı müslüman ve 10.030’u gayri müslim olmak üzere 30.416 idi (Erzurum Vilâyeti Salnâmesi [1288], s. 147-152). V. Cuinet’in verdiği bilgilere göre Erzurum vilâyetinin 1890’larda toplam nüfusu 645.602 kadardı (500.782’si müslüman, 134.967’si Ermeni, 3747’si diğer gayri müslimler, 6206’sı yabancı). Köyleriyle birlikte Erzurum merkez kazasının nüfusu da 87.619 idi (60.097’si müslüman, 24.946’sı Ermeni, 538’i diğer gayri müslimler ve 2038’i yabancı). Kāmûsü’l-a‘lâm’a göre ise Erzurum vilâyetinin toplam nüfusu 464.129’u müslüman, 109.835’i Ermeni ve geri kalanları da diğer gayri müslimler ve yabancılar olmak üzere 581.753’tü.

Erzurum eyaletinde 1287’den (1870) itibaren 1318’e (1900) kadar on beş Salnâme yayımlanmış ve ayrıca Anadolu’da ilk çıkan gazete de burada neşredilmiştir. 1283’te (1866) çıkan Envâr-ı Şarkiyye adlı bu gazete haftalık olup daha sonra bir yüzü Osmanlıca, diğer yüzü Ermenice olarak yayımlanmış, Cumhuriyet döneminde de Erzurum adını almıştır.

BİBLİYOGRAFYA:

BA, TD, nr. 183, tür.yer.; nr. 190, s. 4 vd., 69; nr. 197, s. 1-2, 69; nr. 199, s. 5-6; nr. 205, s. 15-20, 22-24, 30, 108-109; nr. 387, s. 867-872; BA, Cevdet – Maliye, nr. 10486, 15420, 16199, 17886, 17888, 22496; BA, Cevdet – Dahiliye, nr. 7107, 9060, 10511, 12901, 13736; BA, Ali Emîrî – Kanûnî Sultan Süleyman, nr. 170; BA, KK, nr. 209, s. 56-60; nr. 215, s. 62; nr. 218, s. 6; BA, MAD, nr. 8149, vr. 50-52; nr. 8161, vr. 118; nr. 8173, vr. 126; BA, Mesâil-i Mühimme, Erzurum Eyaletine Dair, nr. 2331 – 2348; BA, Erzurum Ayniyat Defteri, nr. 829; BA, İrade – Meclis-i Mahsûs, nr. 629.650; Belâzürî, Fütûh (Fayda), s. 266, 278, 282-283, 285-286, 292; Kudâme b. Ca‘fer, el-Harâc (Zebîdî), s. 128, 317, 324-326, 329; İbn Havkal, Sûretü’l-arz, s. 343; Azîmî, Târîh (Selçuklularla İlgili Bölümler: h. 430-538, trc. ve nşr. Ali Sevim), Ankara 1988, s. 6; Sem‘ânî, el-Ensâb, X, 33-34; Yâkut, MuǾcemü’l-büldân (nşr. Ferîd Abdülazîz el-Cündî), Beyrut 1410/1990, I, 181; IV, 339-340; İbn Bîbî, el-Evâmirü’l-Ǿalâǿiyye, s. 407-414; Kazvînî, Âsârü’l-bilâd, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), s. 421, 551; Marco Polo, Travels of Marco Polo (trc. M. Komroff), New York, ts., s. 21; Müstevfî, Nüzhetü’l-kulûb (Strange), s. 97, 192, 209, 212, 218; Clavijo, Timur Devrinde Kadis’ten Semerkand’a Seyahat (trc. Ömer Rıza Doğrul), İstanbul 1975, s. 103; İbn Battûta, er-Rihle, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), s. 298; Selânikî, Târih (İpşirli), bk. İndeks; Ayn Ali, Kavânîn-i Âl-i Osmân, s. 7, 23-24, 52-53; Kâtib Çelebi, Cihannümâ, s. 12, 422-429; a.mlf., Fezleke, II, 28, 32, 34, 52-53, 55, 170-171, 183; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 205-218; Osman, Tevârîh-i Cedîd-i Mir’ât-ı Cihân (haz. Nihal Atsız), İstanbul 1961, s. 15 vd.; J. P. de Tournefort, A Voyage into the Levant, London 1741, I, 258-276; III, 85-124, 219-236; J. M. Kinneir, Journey through Asia Minor, London 1818, s. 366 vd.; J. de Saint-Martin, Mémoires historiques et géographiques sur l’Arménie, Paris 1818, s. 66-69; W. J. Hamilton, Researches in Asia Minor, Portus and Armenia, London 1842, s. 178-182; E. Smith – H. G. O. Dwight, Missionary Researches in Armenia…, London 1834, s. 59-82; Ch. Texier, Description de l’Arménie, La Perse et la Mésopotamie, Paris 1842, s. 68 vd.; R. Curzon, Armenia: A Year at Erzeroum, London 1854; D. A. Ubicini, Lettare Sulla Turchia, Milano 1853, I, 51; H. F. Tozer, Turkish Armenia and Eastern Asia Minor, London 1881, s. 382-430; A. Puşkin, Erzurum Yolculuğu (trc. Zeki Baştımar), İstanbul, ts., s. 66-69; Cuinet, I, 130-243; Erzurum Vilâyeti Salnâmesi (1287 – 1318); H. F. B. Lynch, Armenia: Travels and Studies, London 1901, II, 198-224; Mehmed Nusret, Târihçe-i Erzurum, yahut Hemşehrilerime Armağan, İstanbul 1338; Ahmed Muhtar, 1244 – 1245/1828 – 1829 Türkiye – Rusya Seferi ve Edirne Muahedesi, Ankara 1928, I, 32 vd., 56 vd., 214-217; Abdürrahim Şerif Beygu, Erzurum Tarihi, İstanbul 1936; Kâzım Karabekir, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, İstanbul 1939, s. 138-255; Vehbi Kocagüney, Erzurum Kalesi ve Savaşları, İstanbul 1942, tür.yer; Barkan, Kanunlar, s. 62-72; Konyalı, Erzurum Tarihi, s. 332, 336-443; Mustafa Akdağ, Celâli İsyanları 1550-1603, Ankara 1963, s. 26-28, 58, 145; Erzurum İl Yıllığı, Erzurum 1967; E. Honigmann, Bizans Devletinin Doğu Sınırı (trc. Fikret Işıltan), İstanbul 1970, s. 208-210, ayrıca bk. İndeks; Dündar Aydın, Erzurum Beylerbeyiliği ve Teşkilâtı, Kuruluş ue Genişleme Devri: 1535-1566 (doktora tezi, 1972), Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi; a.mlf, “Erzurum Şehri’nin Osmanlı Fethini Müteakip Yeniden İmarı, İskânı ve İlk Sakinleri”, EFAD, I/l (1970), s. 101-114; Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 1973, s. 3-17, 21-29; a.mlf., Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul 1984, s. 20; Cevdet Küçük, Tanzimat Devrinde Erzurum (doktora tezi, 1975), İÜ Ktp., nr. 12211; a.mlf., Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı: 1878-1897, İstanbul 1984, bk. İndeks; a.mlf, “Tanzimat Devrinde Erzurum’un Nüfus Durumu”, TED, sy. 7-8 (1976-77), s. 185-224; a.mlf., “Tanzimat’ın İlk Yıllarında Erzurum’un Cizye Geliri ve Reâyâ Nüfûsu”, TD, XXXI (1977), s. 199-234; Hanım Kıvrak, 1183 (1769-1770) Tarihli Erzurum Gümrük Defteri (mezuniyet tezi, 1979), İÜ Ktp., nr. 14549; Faruk Sümer, Karakoyunlular, Ankara 1984, bk. İndeks; Abdülkerim Özaydın, “Saltuklular”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1988, VIII, 155-169; Muammer Demirel, İkinci Meşrutiyet Öncesi Erzurum’da Halk Hareketleri: 1906-1907, Ankara 1990; Enver Konukçu, Selçuklular’dan Cumhuriyete Erzurum, Ankara 1992; S. Faroqhi, Osmanlı’da Kentler ve Kentliler (trc. Neyyir Kalaycıoğlu), İstanbul 1993, s. 68, 226, 274-278, 294, 356; J. Brant, “A Journey Through a part of Armenia and Asia Minor”, JRGS, VI (1836), s. 200 vd.; Enver Ziya Karal, “Zarif Paşa’nın Hatıratı (1816-1862)”, TTK Belleten, IV/16 (1940), s. 471-494; Ömer Nasuhi Bilmen, “Erzurum’un Kıymet-i Tarihiyyesi”, Tarih Yolunda Erzurum, I/1 (1959), s. 6 vd.; Mithat Sertoğlu, “XVI. Yüzyılda Erzurum”, BTTD, II/8 (1968), s. 76-80; M. C. Şahabeddin Tekindağ, “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi”, TD, XVII/22 (1967), s. 49-75; Marcel Bazin, “Erzurum: un centre régional en Turquie”, Revue Géographique de l’Est, III-IV, Nancy 1969, s. 269-314; R. Jennings, “Urban Population in Anatolia in the Sixteenth Century: A Study of Kayseri, Karaman, Trabzon and Erzurum”, IJMES, VII/1 (1976), s. 21-57; A. L. Macfie, “Two Letters from Erzerum”, MES, XXII/4 (1986), s. 571-575; Kemal Beydilli, “1828-1829 Osmanlı – Rus Savaşında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler”, TTK Belgeler, XIII/17 (1988), s. 365-434; Kâmûsü’l-a‘lâm, II, 829-832; Besim Darkot v.dğr.. “Erzurum”, İA, IV, 340-357; Halil İnalcık, “Erzurum”, EI² (İng.), II, 712; Mücteba İlgürel, “Abaza Paşa”, DİA, I, 11-12.

Cevdet Küçük

MİMARİ. Evler. Erzurum’un sert iklimi geleneksel ev mimarisini etkilemiştir. Kalın taş duvarlara sahip olan tarihî evler ahşap tavan ve toprak dam ile örtülüdür. Genellikle çift katlı planlanmışlardır; ancak fakir halkın yaşadığı tek katlı basit evlere de rastlanmaktadır. Çoğunun kapalı birer avlusu vardır ve esas yaşama mekânı olarak planlanan zemin katta ahır, tandır evi (mutfak), merek (saman deposu) gibi mekânlar bu avluya açılır. Tandır evi genellikle, “kırlangıç örtü” adıyla anılan bindirme ahşap hatıllarla oluşturulmuş kubbeyi (sahte kubbe) andırır bir örtü ile (tüteklik) örtülüdür. Bu mekân yemek pişirme dışında yemek yeme, dinlenme, yatma, erzak depolama gibi amaçlarla da kullanılmaktadır. Pek çok evin zemin katında bir de ahır mevcuttur. Selâmlığı ayrı bir birim şeklinde planlanmamış olan evlerde baş oda (misafir odası) ve haremlik zemin katta yer almaktadır; üst katta sofa, gusülhâne, odalar ve yüklükler bulunur. Selâmlıklardaki baş odalarla diğer odalar cepheye nazaran dışa taşkın yapılmışlardır. Erzurum evlerinin en eskisi XVIII. yüzyılın ilk yarısına tarihlenmektedir (Zırnıklı Vehbî Bey Evi [1739] gibi). XVIII. yüzyılda inşa edildiği bilinen beş kadar eve karşılık otuz kadar evin XIX. yüzyıla tarihlendiği görülmektedir (Cevad Dursunoğlu Evi [1824], Narmanlıoğlu Evi [1827], Alemdarlar’ın Evi [1887] gibi). XX. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenen nitelikli ev sayısı ise altı yedi kadardır (Rıza Avcı Evi [1901], Nusret Gedik Evi [1913] gibi).

Savunma Amaçlı Yapılar. Erzurum’da savunmaya yönelik yapılar özellikle dikkat çeker. Şehir surlarının büyük ölçüde ortadan kalkmış olmasına rağmen Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin izlerini taşıyan İçkale ile XX. yüzyılda önemli bir onarım geçirmiş olan içindeki Tepsi Minare veya Saat Kulesi denilen gözetleme kulesi sağlam durumdadır. Saltuklu dönemine tarihlenen kulenin kaidesi taş, gövdesi tuğla ile örülmüştür. Erzurum’un çevresindeki stratejik noktalarda yer alan tabyaların sayısı yirmiyi aşar. İlk tabyaların hangi tarihte inşa edildiği bilinmemekle birlikte yapımlarına XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hız verildiği görülmektedir. Büyük ve Küçük Kiremitlik, Ahali, Mecidiye ve Aziziye tabyaları 1877’den önce, şehrin kuzey, güney ve doğusunda bulunan diğer tabyalar işe daha sonra yapılmıştır.

Cami ve Mescîdler. Kale Mescidi İçkale’de Tepsi Minare’nin doğusundadır. Güney duvarı ile surlara yaslanan mescidin Saltuklular devrinde (XII. yüzyıl) yapılmış olduğu tahmin edilmektedir (bk. KALE MESCİDİ). Ulucami Tebrizkapı semtinde Çifte Minareli Medrese’nin yanındadır. Bugün kayıp olan kitâbesine göre 575 (1179-80) yılında Ebü’l-Feth Melik Muhammed tarafından inşa ettirilmiştir (bk. ULUCAMİ). Lala Mustafa Paşa Camii Cumhuriyet caddesi üzerindedir; il merkezindeki Osmanlı camilerinin en önemlisi olup Mimar Sinan’ın inşa ettiği eserler arasında adı geçer. Mihrap kavsarasının üst kısmına yerleştirilmiş üç satırlık Arapça kitâbesine göre Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Lala Mustafa Paşa tarafından 970 (1562) yılında yaptırılmıştır (bk. LALA MUSTAFA PAŞA CAMİİ). Murad Paşa Camii’nin, altı sütun üzerine oturan beş kubbe ile örtülü bir son cemaat yeri vardır. Giriş kapısının üst kısmında üç satırlık inşa kitâbesi yer alır. Harim köşelerde tromplarla geçilen bir kubbe ile örtülüdür ve bir mukarnas şeridi kubbe kasnağını süslemektedir. Caminin minaresi yoktur; bitişiğindeki Ahmediye Medresesi Mescidi’nin minaresinden faydalanılabileceği düşünülmüş olsa gerektir. Kitâbesine göre II. Selim zamanında Kuyucu Murad Paşa tarafından 981 (1573-74) yılında inşa ettirilmiştir. Gürcükapı Camii, şehrin aynı adla anılan semtinde küçük bir meydanın kenarında yer alan düzgün kesme taş bir binadır; minaresi tuğladandır. Şehrin Osmanlı devrine tarihlenen bütün tek kubbeli camileri gibi (Lala Paşa Cami hariç) tromplar üzerine oturan bir kubbe ile, son cemaat yeri ise eş büyüklükte üç kubbe ile örtülüdür. Arşiv kayıtlarından caminin 1017 (1608) yılında yapıldığı öğrenilmekte, taçkapı üzerindeki kitâbeden de 1276’da (1859) köklü bir onarım geçirdiği anlaşılmaktadır. Boyahane Camii aynı adla anılan mahallede ve Boyahane Hamamı’nın bitişiğindedir. İçine, kuzeydoğu köşesinde bulunan tek kubbeli küçük bir mekândan girilir. Alışılmamış bu durum, mihrap nişi içindeki kitâbede açıklandığı üzere, 1030 (1620-21) yılında İlyas Ağa adında bir zat tarafından hamamın bir kısmının kapatılarak camiye dönüştürülmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Düzgün kesme taşlarla yapılan mihrabın mukarnaslı bir kavsarası vardır. Kısa tuğla minarenin külâhı altında ve şerefe mukarnaslarında yeşil sırlı tuğla sıraları görülür; caminin kubbesi de tuğladandır. Câferiye Camii Tebrizkapı’ya doğru giderken Cumhuriyet caddesinin solundadır. Son cemaat yeri dört yuvarlak sütunun desteklediği balıksırtı bir çatı ile örtülüdür. Tek kubbeli olan caminin minare ve köşeleri düzgün kesme taşlarla, diğer kısımları kırma taşla inşa edilmiştir. Kubbe kasnağına geçiş tromplar aracılığı ile sağlanmıştır. Mihrap taştandır ve mukarnaslı bir kavsarası vardır. Vakfiye kitâbesi harimin kuzey duvarı üzerindedir. Taçkapı üzerindeki inşa kitâbesine göre cami 1055 (1645) yılında Ebûbekir oğlu Hacı Cafer tarafından yaptırılmıştır. Kurşunlu Cami Feyzullah mahallesinde olduğu için Feyziye Camii adıyla da anılır; yanındaki medrese gibi düzgün kesme taşlarla inşa edilmiştir. Cami harimini tromplar üzerine oturan bir kubbe, son cemaat yerini ise silindirik dört taş sütunun desteklediği sivri kemerli üç tonoz parçası örtmektedir. Kadınlar mahfilini altı adet ahşap destek taşır. Mihrap kavsarası mukarnaslıdır. Cami, ahşap kapı kanadındaki bir sürgü üzerine kazınmış kitâbeye göre 1112 (1700 – 1701) yılında Erzurumlu Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi tarafından inşa ettirilmiştir. Pervizoğlu Camii Câferzâde mahallesindedir. Son cemaat yerinin üç küçük kubbesini dört yuvarlak sütun taşımaktadır; harim, geçişi tromplarla sağlanan bir kubbe ile örtülüdür. Mihrap sadedir. Minare gövdesi mukarnaslı şerefeye kadar düzgün kesme taşlarla, kalan kısım ise tuğla ile inşa edilmiştir. Kitâbesi yoktur; vakfiyesine göre yanındaki medrese ile birlikte 1128 (1716) yılında Pervizoğlu Hacı Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Derviş Ağa Camii, Taşmağazalar caddesinin alt ucundan Eskibadpazarı’na çıkan yol üzerindedir. Kuzey cephesi ve köşeleri düzgün kesme taş, diğer duvarları kırma taştandır. Son cemaat yeri dört sütun tarafından taşınan üç küçük kubbe ile örtülüdür; harimin kubbesine geçiş tromplarla sağlanmıştır. Kadınlar mahfili sekiz ahşap desteğe oturmaktadır. Minarenin kürsüsü kesme taştan, gövdesi tuğladandır. Taçkapı üzerindeki Türkçe onarım kitâbesi 1261 (1845) tarihlidir. Camiyi 1130 (1717-18) yılında yaptırdığı bilinen Hacı Derviş Ağa 1149’da (1736) vefat etmiş ve caminin avlusuna defnedilmiştir. Gümrük Camii Kongre Meydanı’ndan Mahallebaşı’na giden yol üzerindedir. Dış duvarlarının tamamı kesme taçlarla kaplanmıştır. Taçkapı üzerinde dört satırlık Türkçe bir kitâbe vardır. Kuzeybatı köşesine yerleştirilmiş olan minarenin kesme taşlarla inşa edilmiş kürsüsü halen ayaktadır; tuğla gövdesi ise yıkılmıştır. Harim geçişin tromplarla sağlandığı bir kubbe, son cemaat yeri mukarnas başlıklı dört silindirik sütun üzerine oturan üç kubbe ile örtülüdür. Altı adet ahşap destek üzerine oturan kadınlar mahfili harimin kuzey duvarına yaslanmaktadır. Taçkapı üzerindeki 1130 (1717-18) tarihli Kitâbeye göre caminin bânisi, Derviş Ağa Camii’ni de yaptırmış olan Hacı Bektaş oğlu Derviş Hacı İbrâhim’dir. Bakırcı Camii, Taşhan önünden Pelit Meydanı’na inen yol üzerindedir. Son cemaat yeri, başlıkları mukarnaslı dört silindirik sütunun taşıdığı üç kubbe ile, harim geçişi tromplarla sağlanmış bir kubbe ile örtülüdür. Taçkapı üzerinde altı satırlık Türkçe tarih kitâbesi yer almaktadır. Mihrap nişinin mukarnaslı bir kavsarası vardır. Altı destek üzerine oturan mahfil ahşaptır. Taçkapının üst kısmındaki kitâbesine göre cami 1133 (1720-21) yılında Bakırcı Mustafa Ağa tarafından yaptırılmıştır. Narmanlı Camii Tebrizkapı semtinde Çifte Minareli Medrese’nin yol aşırı doğusundadır. Yapının tamamı değişik tonlarda külrengi taşlarla kaplanmıştır. Taçkapı üzerinde dört satırlık Türkçe bir tarih kitâbesi vardır. Son cemaat yeri altı taş sütun üzerine oturtulmuş beş kubbe, harim ise geçişin tromplarla sağlandığı yüksek bir kubbe ile örtülüdür. Taş mihrabın mukarnaslı bir kavsarası vardır. Sekiz destek üzerine oturan mahfil ahşaptır. Taçkapı üzerindeki kitâbesine göre cami 1151 (1738-39) yılında Narmanlı Hacı Yûsuf tarafından inşa ettirilmiştir. İbrâhim Paşa Camii, Hükümet Meydanı’nda eski vilâyet binası ile Taşambarlar arasındadır. Dış duvarlarının tamamı düzgün kesme taşlarla kaplanmıştır. Son cemaat yerini örten üç kubbe, dört adet silindirik taş sütun üzerine oturmaktadır; sütun başlıktan mukarnaslıdır. Taçkapı nişinin köşelerinde süslü başlıklara sahip birer sütunçe vardır. Giriş aralığının üst kısmına, iki bölüm halinde düzenlenmiş beş satırlık inşa kitâbesi yerleştirilmiştir. Cami harimi sekizgen kasnak üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Ahşap mahfil sekiz destek tarafından taşınmaktadır. Taçkapı giriş aralığının üst kısmındaki 1161 (1748) tarihli kitâbeye göre caminin banisi İbrâhim Edhem Paşa’dır. Şeyhler Camii aynı adla anılan mahallede Şeyhler Medresesi’nin karşısındadır. Duvarları içten ve dıştan düzgün kesme taşlarla kaplanmıştır. Son cemaat yeri dört silindirik taş sütuna oturan üç kubbe ile örtülüdür. Minare yapının kuzeybatı köşesine yerleştirilmiştir. Harimi örten kubbe tromplar üzerine oturmaktadır. İçeride duvarlar 3 m. yüksekliğe kadar sıvasız ve badanasızdır. 1150-1180 (1737-1766) tarihleri arasında yapıldığı sanılan caminin inşa kitâbesi yoktur. Minare kürsüsünün üst kısmına yerleştirilmiş güneş saatinin yanındaki kitâbeden, minarenin Fehim adında bir usta tarafından 1185 (1771-72) yılında inşa edildiği öğrenilmektedir. Cennetzâde Camii, Aşağı Yoncalık mahallesinde Taşambarlar’ın güneyinden geçen yol üzerindedir. Yapının kuzey cephesi düzgün kesme taş ve diğer duvarları kırma taş olup kuzeybatı köşesinde yükselen minaresi tuğladandır. Son cemaat yeri dört sütunun taşıdığı üç küçük kubbe ile örtülüdür. Harim kubbesinin üzerinde sekizgen piramit şeklinde bir çatı bulunmaktadır. Taçkapı üzerindeki kitâbe yeri bugün boş olan cami, vakıf kayıtlarına göre 1200 (1785-86) yılında İsmâil Efendi adında bir kişi tarafından yaptırılmıştır.

Şehirde bunlardan başka otuz kadar cami varsa da harimleri ve son cemaat yerleri birer ahşap tavanla örtülü olan bu yapıların hemen hiçbirinin mimari değeri yoktur. Bu camilerin belli başlıları şunlardır: Ayaz Paşa Camii (966/1558-59), Gürcü Mehmed Paşa Camii (1058/1648), Kemhan Camii (1064/1653-54), Yeğen Ağa Camii (1072/1661-62), Kasım Paşa Camii (1078/1667-68), Mehdi Efendi Camii (1210/1795-96).

Medreseler. Erzurum’daki medreselerin en tanınmışı ve görkemlisi, Tebrizkapı semtinde Ulucami’nin güneydoğusunda yer alan Çifte Minareli Medrese’dir. Dört eyvanlı, açık avlulu medreseler grubuna dahil olan iki katlı yapının XIII. yüzyılın sonlarında inşa edildiği sanılmaktadır (bk. ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE). Yâkutiye Medresesi Cumhuriyet caddesi üzerindedir. Kitâbesinden, 710 (1310) yılında Sultan Olcaytu zamanında Hoca Cemâleddin Yakut tarafından yaptırıldığı öğrenilmektedir (bk. YÂKUTİYE MEDRESESİ). Ahmediye Medresesi Erzincankapı semtinde Murad Paşa Camii’nin hemen doğusundadır. Kuzey cephe duvarında görülen mihrap eskiden bitişiğinde bir cami olduğunu açıkça göstermektedir; halen mevcut minare 1940’lara aittir. Kapalı avlulu medreseler grubuna giren yapının avlusu bir manastır tonozu ile örtülüdür. Dikdörtgen planlı avlunun her kenarında ikişer hücre yer almaktadır. Avluya açılan iki eyvanın köşelerine yerleştirilmiş sütunçelerin bitkisel süslemeleri Yâkutiye Medresesi’ndekilere benzemektedir. Giriş kapısı üzerindeki kitâbeye göre medrese 714 (1314) yılında Ahmed b. Ali b. Yûsuf tarafından inşa ettirilmiştir.

Erzurum şehir merkezinde, Osmanlı öncesi döneme ait olanlar dışında mimari kıymeti bulunan medrese yok gibidir. Tarihî birer hâtıra niteliğiyle korunması gereken bu yapıların belli başlıları şunlardır: Kurşunlu Medrese. Aynı adı taşıyan caminin bitişiğindedir, Feyziye Medresesi adıyla da anılır. Halen mevcut on üç hücresi vardır. Güneydoğu köşesine rastlayan düzensiz üç hücre muhtemelen onarım görmüştür. Doğu duvarına paralel uzanan sekiz hücre kuzey – güney yönlü beşik tonozlarla örtülüdür. Her hücrenin batıya açılan birer kapısı ve ikişer penceresi vardır. Medrese, bitişiğindeki cami ile birlikte 1112 (1700-1701) yılında yapılmıştır. Pervizoğlu Medresesi. Pervizoğlu Camii’ne bitişiktir. Bugün sadece güneyindeki iki hücre ile güneydoğu köşesindeki tek hücre ayaktadır. Güneydeki iki hücre doğu – batı yönünde uzanan beşik tonozlarla, köşedeki hücre ise kuzey – güney yönlü bir beşik tonozla örtülüdür; kuzey – güney doğrultusunda bulunan diğer hücreler haraptır. Medrese Pervizoğlu Camii gibi 1128 (1716) yılında inşa edilmiştir. Şeyhler Medresesi. Şeyhler mahallesinde aynı adlı caminin yakınında yolun karşı kıyısındadır. Doğu duvarının görülebilen kısmı ile köşeler kesme, kuzey duvarı kırma taşla örülmüştür; kapısı doğu cephesindedir. Medrese dikdörtgen bir avlu etrafına sıralanmış on iki hücreye sahiptir. Hücrelerden üçünün girişi kuzey duvarında, ikisininki doğu duvarındadır. Kuzeydoğu köşesindeki hücreye doğusundaki hücrenin içinden geçilerek girilmektedir. Hücreler beşik tonozlarla örtülüdür. Giriş aralığının üstündeki mermer bir levha üzerine kazınmış dört satırlık kitâbesine göre medrese Şeyh Mustafa Efendi tarafından 1174 (1760-61) yılında inşa ettirilmiştir.

Türbeler. Çifte Minareli Medrese’nin güneyinde, bugün ortadan kalkmış eski bir mezarlık içinde yer alan ve Üç kümbetler adıyla anılan türbelerden en büyüğünün Emîr Saltuk’a ait olduğu ve XII. yüzyılın sonlarına doğru yapıldığı tahmin edilmektedir. Diğer iki kümbetin XIV. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır (bk. ÜÇ KÜMBETLER). Karanlık Kümbet Derviş Ağa Camii’nin karşısındadır. Güney penceresinin üst kısmına yerleştirilen 708 (1308) tarihli kitâbesine göre Sadreddin Türkbeg’e aittir. Gümüşlü Kümbet Karskapısı semtinde Asrî Mezarlığın karşısındadır. Kitâbe levhası boş olan kümbetin diğer kümbetlerle olan benzerliğine dayanarak XIV. yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin edilmektedir (bk. GÜMÜŞLÜ KÜMBET; KARANLIK KÜMBET). Cimcime Sultan Kümbeti Cumhuriyet caddesi üzerinde olup girişi bir evin avlusu içinde kalmıştır. Son onarımda aslî özellikleri bozulmuş, konik külâhın saçağındaki süsleme şeridi ortadan kaldırılmıştır. Dıştan ve içten daire planlıdır. XIV. yüzyıl başlarında inşa edildiği sanılmaktadır. Râbia Hatun Kümbeti Hasanbasri mahallesindedir. Konik külâhı, iç kubbesi ve güney duvarı yıkılmış ve gelişigüzel onarılmıştır. Kare planlı oturtmalık ile kümbet gövdesinin birleştiği noktada gövdeyi dolanan bitkisel süsleme şeridi Kayseri Döner Kümbet’tekini hatırlatır. XIII. yüzyıl sonuna veya XIV. yüzyıl başlarına aittir. Anî Baba Kümbeti Narmanlı mahallesinde Narmanlı Camii yakınlarındaki bir evin bahçesindedir. Doğu kesiminin yıkıklığına rağmen sekizgen planlı ve tromplarla istiridye şekilli geçiş unsurlarının varlığından dolayı içten bir kubbe ile örtülü olduğu anlaşılmaktadır. Kitâbesiz ve sade bir yapıdır; muhtemelen XIV. yüzyıla aittir. Mehdî Abbas Kümbeti içten kubbe, dıştan konik külâhla örtülüdür. Saçağı dolanan silme dışında herhangi bir süslemesi yoktur. Oturtmalığı ve cenazeliği bulunmamakta, bu özellikleri sebebiyle XIV – XV. yüzyıllar arasına tarihlendirilmesi gerekmektedir. Şehirdeki mimari yönden ilgi çekici iki Osmanlı türbesinden biri olan Ane Hatun Türbesi Murad Paşa Camii hazîresinin kuzeybatı kösesindedir. Kitâbesinden 1059 (1649) yılında Marav Han’ın kızı Ane Hatun için yapıldığı anlaşılan türbe, kesme taştan inşa edilmiş ve birbirlerine sivri kemerlerle bağlanmış dört kütlevî paye üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Mahmud Paşa Türbesi Mahmud Paşa Mezarlığı’nın güneyindedir. Ane Hatun Türbesi gibi birbirine kemerlerle bağlanmış dört kesme taş pâyenin taşıdığı bir kubbe ile örtülüdür; güney cephesindeki kitâbesine göre 1209 (1794-95) yılında inşa edilmiştir.

Hanlar. Ortaçağ kervan yollarının en işleklerinden biri üzerinde yer almasına ve canlı bir ticaret merkezi olmasına rağmen Erzurum şehir merkezinde Selçuklu kervansarayı yoktur; Osmanlı dönemine tarihlenen hanlardan ise sadece Taşhan mimari özellikleriyle ilgi çekmektedir. Rüstem Paşa Kervansarayı adıyla da anılan yapı, Pervizoğlu Camii ile Boyahane Hamamı arasında ve yol üzerindedir. 1960’lı yıllarda esaslı bir onarım geçirmiş ve kuzey duvarına bitişik olan kısmı temelden başlayarak yeniden yapılmıştır. İki katlı hanın bütün duvarları düzgün kesme taşlarla kaplıdır. Merkezî avlu, kalın dikdörtgen pâyeler üzerine oturan bir revakla çevrilidir ve arkada sivri kemerli tonozlarla örtülü hücreler yer alır; köşe hücrelerinden kuzeybatıdaki hariç diğerlerinin üstü kubbelidir. Alt katta toplam otuz bir hücre vardır. Kuzey revakının ortasında revakın akışını kesen derin bir eyvan görülür. Doğu yönüne açılan kapı ile taçkapıdan avluya geçişi sağlayan koridorlar da revakı bölmektedir. Taçkapının güneyindeki bir kapıdan doğrudan doğruya hanın üst katına girilmektedir. Bu katta yapıyı çepeçevre dolanan bir koridorun iki yanına, bugün önleri kapatılarak birer dükkân haline getirilmiş olan sivri kemerli derin nişler yapılmıştır. Köşelere ve kenarların ortasına birer kubbe yerleştirilmiş, kubbeler arasında kalan alanlar da beşik tonozlarla örtülmüştür. Üst kattaki mekânların işlevleri kesin olarak belirlenememektedir. Bugün taçkapı nişi içinde görülen kitâbenin başı ve sonu eksiktir. Kitâbede okunabilen Rüstem Paşa adına dayanılarak hanın, Kanûnî Sultan Süleyman’ın veziri Rüstem Paşa tarafından 1544-1561 yılları arasında yaptırılmış olduğu tahmin edilmektedir.

Taşhan dışındaki hanların mimari değeri yoktur. XVIII. yüzyıla tarihlenen Gümrük Hanı ile Cennetzâde Hanı gibi XIX. yüzyıla tarihlenen Kamburoğlu Hanı’nın da hücreleri düz ahşap tavanla örtülüdür.

Hamamlar. Mevcut hamamların en görkemlisi, Taşhan yakınında ve Boyahane Camii’nin bitişiğinde bulunan Boyahane Hamamı olup şematik açıdan birbirine benzer iki kısımdan meydana gelen bir çifte hamamdır. Küçük bir kapıdan doğudaki hamamın soyunmalık kısmına girilmektedir. Soyunmalıkla ılıklık arasında yer alan ara mekân sivri kemerli bir tonozla, ılıklık ise pandantifler üzerine oturan üç kubbe ile örtülüdür. Sıcaklık, haçvari düzende yerleştirilmiş dört adet tonozlu eyvanla merkezî bir kubbeli mekân ve köşelerdeki kubbeli halvet hücrelerinden meydana gelmektedir; halvet hücreleri sekizgen planlıdır. Batıdaki hamamın soyunmalığı sonradan camiye dönüştürülmüştür. Diğer hamamda görülen ara mekân kaldırılmış ve orada sekizgen planlı olan halvet hücreleri burada kare planlı yapılmıştır. İki hamamın su deposu müşterektir. Harap durumdaki kitâbesine göre 974 (1566-67) yılında Hacı Emin Paşa adında bir kişi tarafından inşa ettirilmiştir. Lala Paşa Hamamı Tebrizkapı semtindedir; Çöplük Hamamı adıyla da anılır. Soyunmalık tromplar üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Enine bir mekân olan ılıklığın üzerinde bir kubbe ile yanlarında yer alan iki tonoz vardır. Sıcaklık, kubbeli bir merkezî hacme açılan tonozlu üç eyvandan ibarettir. Güneydoğu ve güneybatı köşelerinde de yine kubbeli birer halvet hücresi görülür. Sıcaklığın batı eyvanından dirsekli bir geçitle usturalığa geçilmektedir. Yapının kitâbesi yoktur; adına dayanılarak bânisinin Lala Mustafa Paşa (ö. 1580) olduğu sanılmaktadır. Kırkçeşme Hamamı hayli tamir ve tadilât görmüştür. Hamamın aslî hüviyetini korumuş tek kesimi olan sıcaklık, ortadaki kubbeli bir merkezî mekânla haçvari şekilde düzenlenmiş dört eyvandan oluşmaktadır; köşelerde de kubbe ile örtülü birer halvet hücresi yer alır. Yapının kitâbesi yoktur; XVI veya XVII. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır. Küçük Hamam Alipaşa mahallesindedir. Soyunmalık tromplar üzerine oturan bir kubbe ile, ılıklık yan yana dizilmiş üç kubbe ve yanlarındaki birer tonozla örtülüdür. Kubbeli küçük bir tek mekândan ibaret olan sıcaklıkla güneybatı köşesinden geçilen usturalık muhtemelen sonradan inşa edilmiştir. Murad Paşa’nın vakıflarından olduğu bilinen hamam XVI. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Murad Paşa Hamamı Murad Paşa Camii’nin güneyinde aynı adla anılan mahallededir. Taçkapıdan kubbeli bir kare mekâna, buradan da tromplar üzerine oturan bir kubbe ile örtülü soyunmalık kısmına girilmektedir. Soyunmalığın güney duvarına açılmış bir kapıdan, enine bir mekân olan ve üzerinde üç küçük kubbe ile iki yanlarda birer tonoz bulunan ılıklığa geçilmektedir. Sıcaklık, merkezî bir kubbe ve haçvari düzende dört adet sivri kemerli tonozla örtülüdür. Köşelerde sekizgen planlı ve kubbeli halvet hücreleri yer almaktadır. Yapının adı, Murad Paşa Camii ile çağdaş olduğunu (XVI. yüzyılın ikinci yarısı) düşündürmektedir. Saray Hamamı Emîrşeyh mahallesindedir; içine sonradan eklenmiş bir dehlizden girilir. Soyunmalık kısmı tromplar üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Giriş kapısının karşısına isabet eden bir kapıdan üzerinde iki küçük kubbe bulunan bir mekâna geçilir. İlk yapılışında üç kubbeli olan ılıklığın sağda kalan kubbesi sonradan bir duvarla diğerlerinden ayrılmış ve elde edilen mekân bir kapı ile sıcaklığa eklenmiştir. Sıcaklık, tek kubbeli merkezî bir mekânla yine kubbeli iki küçük halvet hücresinden ibarettir. Giriş kapısı üzerindeki kitâbeye göre 1119 (1707-1708) yılında Derviş Ağa tarafından inşa ettirilmiştir. Gümrük Hamamı’nın bugünkü girişi ana eksen üzerinde değil yandadır. Soyunmalık tromplar üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Aslında üç kubbeli olan ılıklığın kenarlarındaki kubbelerinin altında kalan kısımları sonradan birer kapı ile sıcaklığa eklenmiş ve bu arada sağdaki kubbe de muhtemelen yenilenmiştir. Sıcaklık haçvari eyvanlı tipin değişik bir uygulamasıdır. Giriş eyvanı ile bunun iki yanında yer alması gereken kubbeli halvet hücreleri kaldırılmış, böylece üç eyvanlı bir plan elde edilmiştir. Köşelerdeki halvet hücrelerinin kapıları dipteki eyvana açılmaktadır. Hamam Gümrük Camii’nin vakfı olduğuna göre XVII. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenmelidir. Çifte Göbek Hamamı çok tâdil edilmiş olmasına rağmen Erzurum’un plan yönünden hâlâ en ilginç hamamıdır. Doğu duvarına açılan yeni bir kapıdan soyunmalığa girilir. Geçişi tromplarla sağlanmış bir kubbe ile örtülü olan soyunmalık, batı yönünde iki silindirik sütun üzerine oturan üç kemerle bu kısma açılan bir ek mekânla genişletilmiştir. İki sütun arasında kalan alanın bir kesimi bir kubbe, diğer kesimi sivri kemerli bir tonoz, sütunlarla duvarlar arasında kalan alanlar ise birer yarım manastır tonozu ile örtülmüştür. Ilıklık yapıldığında muhtemelen beş kubbeli idi; bugün bu kubbelerden sadece ikisi bu bölüme dahildir. Sıcaklık, kare profilli iki sütunla birbirinden ayrılan ve tromplar üzerine oturan iki büyük kubbe ile örtülüdür. Kitâbesi bulunmayan, fakat Bakırcı Camii’nin vakfı olduğu bilinen yapı XVIII. yüzyılın ilk yarısına tarihlenmektedir. Şeyhler Hamamı aynı adı taşıyan medresenin yanında ve caminin karşısındadır. Soyunmalık tromp geçişli bir büyük kubbe ile, buradan doğu duvarına açılmış bir kapıyla geçilen ılıklık ise yan yana üç küçük kubbe ve uçlarda bulunan sivri kemerli tonozlarla örtülüdür. Sıcaklık, kubbeli bir orta mekân ve haçvari düzende yerleştirilmiş dört eyvan ile köşelerdeki sekizgen planlı ve kubbeli halvet hücrelerinden ibarettir. Şeyhler Camii’nin vakfı olan kitâbesiz yapı XVIII. yüzyılın ikinci yarısına aittir. Tahta Hamam’ın soyunmalığı üzerinde bugün yapıya adını veren ahşap bir tavan bulunmaktadır. Bu kısmın batı duvarındaki bir kapıdan iki hücreli olan ılıklığa girilir; bunlardan ilk hücre doğu – batı, aradan geçilen ikinci ise kuzey – güney yönlü birer beşik tonozla örtülüdür. Sıcaklık beşik tonozlu bir mekândır. İbrâhim Paşa Camii’nin vakfı olan hamam XVIII. yüzyılın ortalarına tarihlenmektedir. Pastırmacı Hamamı Fuâdiye Hamamı adıyla da anılır; Gürcükapı semtindedir. Soyunmalık kısmı, ortasında sekiz dilimli ahşap bir kubbe bulunan ahşap bir tavanla örtülüdür. Ilıklığın aslında kuzey – güney yönünde bir beşik tonozla örtülü olduğu tahmin edilmektedir. Sıcaklık, kubbeli bir kare mekân ile etrafına dizilmiş çapraz tonozlu halvet hücrelerinden ibarettir; sıcaklıkla ılıklık arasında yer alan küçük eyvanın örtüsü ise sivri kemerli tonozdur. Hamamın kitâbesi yoktur; plan şemasına dayanarak XVII – XVIII. yüzyıllarda inşa edilmiş olduğu ileri sürülmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

Abdürrahim Şerif Beygu, Erzurum Tarihi, İstanbul 1936; Konyalı, Erzurum Tarihi, İstanbul 1960; Rahmi Hüseyin Ünal, Les monuments islamiques anciens de la ville d’Erzurum et de sa région, Paris 1968; a.mlf., “Erzurum İli Dahilindeki İslâmi Devir Anıtları Üzerine Bir İnceleme”, EFAD, sy. 6 (1973) s. 49-142; Aptullah Kuran, Anadolu Medreseleri, Ankara 1969, I, 116 130; Metin Sözen, Anadolu Medreseleri, İstanbul 1970, I, 64-74; II, 1-7, 54-57; Haşim Karpuz, Türk İslâm Mesken Mimarisinde Erzurum Evleri, Ankara 1984; F. A. Belin, “Extrait du Journal d’un voyage de Paris à Erzéroum”, JA, 4. série, XIX (1852), s. 365-378; H. Hotan, “Erzurum Evleri”, Arkitekt, XVI/181-182, İstanbul 1947, s. 27-30; J. M. Rogers, “The Çifte Minare at Erzurum and the Gök Medrese at Sivas”, Anatolian Studies, XV, London 1965, s. 64-85; M. Oluş Arık, “Erken Devir Anadolu – Türk Mimarisinde Türbe Biçimleri”, Anadolu, XI, Ankara 1969, s. 82-84, 91; Rüçhan Arık, “Erzurum’da İki Cami (Two Mosques in Erzurum)”, VD, sy. 8 (1969), s. 149-159; C. F. Ritter, “A Wooden Dome in Turkey”, OArt, XV/2 (1969), s. 113-115; Halûk Karamağaralı, “Erzurum’daki Hâtuniye Medresesi’nin Tarihi ve Banisi Hakkında Mülâhazalar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, III, Ankara 1971, s. 209-247; a.mlf., “Erzurum Ulu Camii”, AÜ İlâhiyat Fakültesi Yıllık Araştırmalar Dergisi, III, Ankara 1981, s. 137-177; T. Aşıroğlu, “Erzurum Tabyaları”, Tarih Yolunda Erzurum, XVII/1 (1980), s. 3-9.

Rahmi Hüseyin Ünal

Bugünkü Erzurum. XIX ve XX. yüzyılın başlarına rastlayan savaşlar ve işgaller yüzünden geçmiş devirlerdeki önemini büyük ölçüde yitirmiş ve nüfusu azalmış bir şehir olarak Cumhuriyet dönemine giren Erzurum, bu tahriplerin izlerini silmeye hazırlanırken yeni dönemin ilk yıllarında 13 Eylül 1924 tarihinde büyük zararlara sebep olan bir depremle sarsıldı. 1927 yılında yapılan ilk sayımda nüfusu 30.801’di. Bu rakam 100 yıl önceki nüfusunun yaklaşık dörtte biri kadardır. Ancak nüfus artışı bundan sonraki dönemlerde hızlanmaya başladı; 1940’ta 47.613’e yükseldi. Özellikle 1935-1940 yılları arasındaki artışın dikkat çekici ölçüde olmasında, Cumhuriyet döneminin ilk şehir planlarından olan ve Lambert planı adı verilen modern anlayışlı bir planın 1938’de uygulanması ve 1939’da da Anadolu demiryolu ağının buraya ulaşması önemli rol oynamıştır. Fransız şehircilik uzmanı Lambert tarafından hazırlanan ilk plana göre yaklaşık 100.000 nüfus ve 400 hektar tutan bir şehir alanı esas alınmıştı. Fakat 1965 yılında şehrin nüfusu planda öngörülen rakamı aşıp 105.317’ye ulaştı, ayrıca 1960’lı yıllarda şehrin kapladığı alan 950 hektarı geçerek planda öngörülen alanın iki katını geçti. Bunun üzerine yeni imar planları arayışı başladı. 1966 yılındaki Zeki Yapar planı ile 1981’de uygulamaya konulan Alim Çopuroğlu planı, ilkinin aksine nüfusun ve alan genişlemesinin çok büyük rakamlara erişeceğini varsayarak ovanın verimli tarım arazisinin önemli bir kısmını yerleşme alanı içine almaktaydı. Fakat bu planların hiçbiri başarılı olmadı. Cumhuriyet sonrasında şehrin doğu sınırı hemen hemen aynı kaldı ve büyüme batıya doğru yöneldi. Özellikle 1960’lı yıllara yaklaşırken şehrin büyük bir kültür kuruluşu olan Atatürk Üniversitesi’nin batı yönünde kurulması bu tarafa yönelik genişlemede etkili oldu.

Erzurum’un merkezi, tarihî kısmı içine alan çember şeklindeki bir yol sistemiyle çevrilidir. Bu yol Gürcükapı, Taşmağazalar, Tebrizkapı, Yenikapı, Erzincankapı ve Mumcu caddelerinden oluşur. Tebrizkapı doğuya, Gürcükapı kuzeye, Yenikapı güneye, Erzincankapı ise batıya yönelen yolların şehrin iç kalesinden çıkışını sağlayan kapılardır. Günümüzde bunlar cadde ve semt adları olarak varlıklarını sürdürmektedir. Aynı şekilde şehrin dış surlarından giriş çıkışı temin eden doğudaki Karskapı, kuzeydoğudaki Ardahankapı (Kavakkapı), kuzeybatıdaki İstanbulkapı, güneybatıdaki Harputkapı da semt adı olmuştur. Şehrin oturma mahalleleri ışınsal yollarla tarihî merkezi kuşatan çembere bağlanır. Bu yolların en önemlileri kuzeyde bulunan demiryolu istasyonu ile Gürcükapı arasında uzanan İstasyon caddesi, kuzeydoğudan Gürcükapı caddesine kavuşan Kongre caddesi ve şehrin doğusundan Taşmağazalar caddesine bağlanan Karskapı caddesidir.

Şehrin en önemli ekseni doğu – batı doğrultusunda uzanan Cumhuriyet caddesidir. Batıdaki Havuzbaşı Meydanı, doğudaki Tebrizkapı arasında uzanan Cumhuriyet caddesi ve bu caddenin doğu ucuna eklenen Taşmağazalar caddesi Erzurum’un en yoğun ticaret eksenleridir. Cumhuriyet caddesine kuzeyden kavuşan Ayaspaşa, Mumcu ve Çaykara caddeleriyle Cumhuriyet caddesinin güneyinde bulunan Yenişehir, Erzincankapı, Aliravi caddeleri ve bunlara bağlı ikinci dereceden caddeler de canlı ticaret alanlarıdır.

Erzurum’da ekonomik bakımdan asıl gelişmeler 1950 yılından sonraya rastlar. Özellikle 1960’lı yılların ardından Erzurum, Doğu Anadolu bölgesinin canlı ticaret merkezlerinden biri durumuna geldi. Nüfusu 1960’ta 100.000’e yaklaştığı gibi (90.069) iş yerlerinin sayısı da giderek arttı. Meselâ 1940 yılında Erzurum’da ticaret ve sanayi odasına kayıtlı 1047 iş yeri bulunurken bu sayı 1960’ta 1846’ya, 1970’te 2953’e, 1980 yılında ise 6455’e yükseldi (Doğanay, Erzurum’un Şehirsel Fonksiyonları, s. 288). Şehirdeki sanayi faaliyetleri arasında gıda sanayiine ait kuruluşların daha yaygın olduğu dikkati çeker (et kombinası, süt ürünleri, yem sanayii, un fabrikaları, sucuk – pastırma, kavurma yapım yerleri vb.). Giyim ihtiyacına cevap veren sanayi kuruluşları arasında deri ve kundura fabrikaları, lastik ayakkabı atölyeleri sayılabilir.

Şehirde ticaret ve sanayi faaliyetlerinin gelişmesi ve şehrin çevreye doğru büyümesi, diğer büyük şehirlerde olduğu gibi Erzurum’da da gecekondulaşmayı beraberinde getirdi. Erzurum’da gecekondulaşma II. Dünya Savaşı’ndan itibaren başladı ve özellikle 1950 yılından sonra hız kazandı. 1946’da Erzurum’da gecekondu sayısı elli altmış kadarken bu sayı 1961 yılının ilk aylarında 2142’ye, 1970’li yıllara yaklaşırken de 3000’e ulaştı. 1980’de gecekondu sayısı 10.000’i geçti; şehir nüfusunun 100.000 kadarı bu gecekondularda yaşıyordu. Günümüzde yetmiş dört mahallesi bulunan Erzurum şehrinin otuz kadar mahallesinde gecekondulara rastlanmaktadır. Bunlar daha çok Veyisefendi, Gaziler, Kırmacı, Abdurrahmangazi, Cırcır, Hasanbasri, Şehitler ve Rabiahatun mahallelerinde yoğunlaşmıştır. Ayrıca şehrin içinde de yer yer gecekondu alanları vardır. Meselâ Köşk, Çaykara, Gâvurboğan, Kapıkaya ve Yanıkdere boyları gecekonduların şehrin içine yoğun olarak girdiği alanlardır.

Gerek planlı gerekse gecekonduların yaygınlaşmasıyla plansız gelişen Erzurum şehrinin nüfusu 1970’te 133.444’ü buldu, 1980 yılında ise 190.241’e ulaştı. 1985’te 250.000’e çok yaklaşan nüfusu (246.053) 1990’da 242.391 olarak sayıldı. Son dönemde dikkati çeken nüfus azalması, 1985 sayımında şehrin belediye sınırları içinde bulunan Ilıca’nın sonradan ayrı ilçe merkezi haline getirilmiş olmasındandır.

Şehir nüfus artışının ve mekân üzerinde büyümesinin sonucu olarak 2 Eylül 1993 tarihinde kabul edilip, 9 Eylül 1993 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 504 sayılı kanun hükmünde kararname ile “büyük şehir” statüsüne kavuşturulmuştur. Bu karar uyarınca da büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde Dadaşkent, Kâzımkarabekir, Yakutiye ve Yenişehir adıyla dört belediye teşkilâtı kurulmuştur.

Çok sayıdaki tarihî ve mimari eserleriyle turistlerin de dikkatini çeken Erzurum şehri, yanıbaşında bulunan Palandöken kayak merkezinin varlığı sebebiyle önemli bir kış sporları merkezi haline gelmiştir. Şehirdeki en önemli eğitim kuruluşu olan ve 1957 yılında kurulan Atatürk Üniversitesi’ne günümüzde on iki fakülte, altı enstitü ve sekiz yüksek okul bağlı bulunmaktadır.

Erzurum şehrinin merkez olduğu Erzurum ili Rize, Artvin, Ardahan, Kars, Ağrı, Muş, Bingöl, Erzincan ve Bayburt illeriyle çevrilmiştir. Merkez ilçeden başka Aşkale, Çat, Hınıs, Horasan, Ilıca, İspir, Karaçoban, Karayazı, Köprüköy, Narman, Oltu, Olur, Pasinler, Pazaryolu, Şenkaya, Tekman, Tortum, Uzundere adlı on sekiz ilçeye ayrılmıştır. 25.066 km2 genişliğindeki Erzurum ilinin 1990 sayımına göre nüfusu 848.201, nüfus yoğunluğu ise otuz dört idi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1993 yılı istatistiklerine göre Erzurum’da il ve ilçe merkezlerinde 283, kasaba ve köylerinde 1079 olmak üzere toplam 1362 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı ise 142’dir.

BİBLİYOGRAFYA:

Cemil Bilsel, “Demiryolunun Erzurum’a Varışı”, Üniversite Haftası, İstanbul 1941, s. 11-55; Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, “Erzurum’un İktisadî Vaziyeti ve Türk İktisadiyatındaki Mevkii”, a.e., s. 143-163; a.mlf., Erzurum: Şehirleşmesi, İstanbul 1970; a.mlf., “Erzurum’da İçtimaî ve İktisadî Müşahedeler (Observations économiques et sociales à Erzurum)”, İFM, V/1 (1943), s. 1-11; a.mlf., “Erzurum: Şehirleşmesi ve Gecekondu Problemi”, a.e., XVI/1-4 (1966-67), s. 1-34; Sırrı Erinç, Doğu Anadolu Coğrafyası, İstanbul 1953, s. 98-103; Amiran Kurtkan, Şehirleşen Erzurum ve Sosyal Mobilite, İstanbul 1964; Osman Arıkan, Erzurum Şehrinin Ekonomik Esasları, Ankara 1973; Hayati Doğanay, Erzurum’un Şehirsel Fonksiyonları ve Başlıca Planlama Sorunları (doçentlik tezi, 1983), Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fak.; a.mlf., “Erzurum’un Turizm Potansiyeli”, Turizm Yıllığı, Ankara 1986, s. 188-206; a.mlf., “Erzurum’da Sanayileşme ve Şehirsel Arazi Kullanılışı”, Kentleşme – Sanayileşme Etkileşimi: Eskişehir Örneği Kolokyumu (6-8 Kasım 1985), Eskişehir 1985, s. 106-127; a.mlf., Erzurum’un Genel Coğrafya Özellikleri, Erzurum 1988; H. Louis, Landeskunde der Türkei, Stutgart 1985, s. 30, 33, 77, 82, 96, 132; Marcel Bazin, “Erzurum: un centre régional en Turquie”, Revue Géographique de l’Est, III – IV, Nancy 1969, s. 269-311; Necdet Sözer, “Erzurum’da Şehirleşme Hareketleri ve Gecekondu Problemi”, Türk Coğrafya Dergisi, sy. 24-25, Ankara 1967-68, s. 194-213; Besim Darkot “Erzurum”, İA, IV, 340-345.

 

 

 

 

 

 

Advertisements

ACI KAYBIMIZ


 

ACI KAYBIMIZ

Bingöl ili Kiğı ve Adaklı ilçesi eşrafından

Merhum Seyda Ömer ve Merhume Műgrê Yazıcı’nın kız evladı, 

Tekman Eski Belediye Baskan Abdulbaki Yazıcıoğlu’nun

 kız kardeşi,

Tekman Eski Daimî Belediye Baskan Vekili Ali Kaner,

Abdulkadir Acır, Şeyh Mehmet Acır ve Mahmut Ak’ın teyzeleri

Prof. Dr. Dr. Mag. Ümit Yazıcoğlu , Ahmet Efe Yazıcıoğlu,

Ömer Cemal Yazıcıoğlu ve Filiz Koca ’nın halaları,

Neslihan Turan, Gülizar Turan, Mehmet Şerif Turan und Hanifi Turan’ın

Biricik Anneleri,

Emekli Dilova Müftüsü Mehmet Resul HAKSÖYLER ‚in  halası

Bingöl Daimi İl genel Meclis üyesi Ziya Özdemir in teyzesi

Sakine Sezer’in annesi, Kızılçubuk Muhtarı Mehmet Ali Sezer in Anneannesi

Hacı Şemsi YAZICI

14.Ocak 2018 günü hakkın rahmetine kavuşmuştur

Cenaze 15. Ocak 2018 günü Bingöl’de defnedilecek

Taziyeler Bingöl Haci Hasip Camiinde alınaçaktır.

AİLESİ 

Merhumeye Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta ailesi ve tüm Bünğöl’lüler olmak üzere, dostlarına, yakınlarına yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederiz.

Dünyadaki bu geçici hayata elveda deyip ölüme merhaba diyen ruhlara hep birlikte dua edelim.

Kardeşin
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Merhumenin Ruhuna El fatiha : http://www.izlesene.com/liste/fatiha-suresi

 

 

Hasip Kaplan’ nın HDP’le ilgili sevimsiz açıklaması!


Hasip Kaplan’ nın HDP’le ilgili densiz açıklaması!
 ümit 345
von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
     1920 Yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından Kürtlere muhtariyet veya özerklik sözü verildi. Ancak Kurtuluş savaşından sonra bu unutuldu. Bugün Kürtlerin yapması gereken Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920 yılında aziz Kürt miletine verdiği sözün çağımızda en azından anadoluda yerine getirilmesini sağlamaktır.
     Hasip Kaplan „Demirtaş’ın yerine bir Türk göz dikmesin!“ demiş. Kendilerininde bildiği gibi ilkel milliyetçilik hastalıklı bir duygudur. Bazen insanı insanlığından edebilir.
Halkların Demokratik Partisi (kısaca HDP) Türkiye Cumhuriyeti’nin Kanunlarına göre kurulmuş ve bu bağlamda Türkiyede hareket ve faaliyet gösteren, çoğulcu bir siyasî parti. Halkların Demokratik Kongresi’nin 27 Ekim 2013’te yapılan kongreyle partileşmesi sonucu kuruldu. Parti liderliği eş başkanlık sistemi üzerinden yürütülmektedir. Halkların Demokratik Partisi, Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri sonrasında kurulan 63. Türkiye Hükûmeti’nde iki bakanlıkla temsil edildi, Kocaeli Milletvekili Ali Haydar Konca Avrupa Birliği Bakanı ve İzmir Milletvekili Müslüm Doğan ise Kalkınma Bakanı olarak görev yaptılar. HDP iktidara gelmiş ülkeyi yönetmiş bir parti. Tabidirki kongresinde Türk bayrağı olacak.
     Bayrak bir devletin ve milletin bağımsızlığını sembolize eder. Her insanın tek tek sembolü olan bayrak insanlık onuru gereği her bireyin şerefidir ve korunmalıdır. Bir bayrağın korunması için kendi bayrağımız olması gerekmez. Tüm bayraklar kutsaldır. Her millete ve ulusa saygı duymamız da insanlık onurunun bir gereği olduğundan başkalarının milli marşlarına ve bayraklarına da sahip çıkmalıyız. Böylece kendi marşımıza ve bayrağımıza saygı duyulmasını da sağlarız.
     HDP’e üye olan, secme ve secilme hakkına sahip herhangi bir vatandaş genel başkanlığına aday olabilir ve HDP in genel başkanı secilebilir. Eğer Hasip Kaplan yapmış olduğu bu olumsuz açıklamasında Ahmet Türk’ün HDP genel başkanı secilmemesini vurgulamak istiyorsa, hata yapıyor. Ahmet Türk’ün HDP’in genel başkanlığına aday olmasına bu partinin tabanı, meclisteki mebusları olumlu bakar ve açık açık destek verirler.
     Diğer taraftan Hasip Kaplan ın açıklamasında kullandığı dil eşitlik ilkesine aykırı ve hukukçulara yakışmıyor. Hasip Kaplan’a burdan sormak gerekir acaba Ermeni, Süryani, Laz, Çerkez, Türk ve ya Rum vatandaş HDP’in genel başkanı olamazmı? Bu insanlar da bu memleketin vatandaşı değil mi?
     Hasip Kaplan açıklamasında surci lisan etmedi, bilinçli olarak maksadını aştı, değerli Recep Maraşlı’nında belirttiği gibi o „Kürt ulusal hareketini temsilen birilerini kastetti. Ne var ki bunu konuşan da sıradan biri değil birkaç dönem milletvekilliği yapmış bir hukukçu“.
     Değerli Ahmet TÜRK, tüm kesimleri birleştirebilecek tecrübeli bir siyasetçi, kimsenin sözüne bakmadan, HDP genel başkanlığına aday olmalı ve HDPin genel başkanı secilmelidir. HDP acısınında bana göre doğru olan bunu yapmaktır, gerisi hikaye.
     Anayasanın eşitlik ilkesine göre secme ve secilme hakkına sahip olan her vatandaş HDP genel başkanlığına aday olabilir. Ahmet Türk tecrübeli bir siyaset adamı ve HDPin genel başkanlığına laiktir. Ayhan BİLGEN bu işe kulaç atmamalı, çünkü çiçek daha henüz açmamıştır. Ayhan Bilgen, güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlı bir siyasetçidir, bu meziyetlerini nerede ve nasıl kullanacağını bilmezse, sabah rüzgarlarında savrulur gider. Buna sebebiyet vermemeli.
 HDP Kürt, Türk, Ermeni, Süryani, Çerkez, Arap ve tüm Anadolu da yaşayan Halkların evlatlarının Onur, Cesaret, Özgürlük İnancı ve eşsiz fedakarlıklarıyla bugüne gelmiş bir parti. Keşke Kürtlerin birbirine olan düşmanlığı sadece, partiler ve sosyal medya düşmanlığı ile sınırlı kalsa. Diğer taraftan öz kardeşini öldürmek için sömürgecilerin ‘’paralı uşakları’’ olmak için sıraya giren cahşlara ne demeli?
Kommentare

TATOS BEĞLERİNDEN DEĞERLİ HACI BABA ULUÇAY’IN VEFATI NEDEYİYLE TAZİYE MESAJIM


Değerli Hacı Baba Uluçay, bey efendinin 22. Aralık 2017 tarihinde Hakk’a yürüdüğünü an itibariyle derin üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım.                                                                  Kendilerine Yezdâ-yı Müteal’den rahmet niyaz eder; başta tüm ailesi ve Tatos beğleri , ailes  tüm Tekman’lılar olmak üzere, dostlarına, yakınlarına ve yüce Kürt milletine sabr-ı cemil niyaz ederim. Em ji XWEDA Hatine û Bêguman Dîsa Her Dê Vegerin Wî . Me wefata welatperwer, azadîxwaz û lehengê tekoşîna doza Kurdistanê, Siyasetwanê Kurd-Kurdistanî Birêz Hecî Baba Uluçay bi xemgînî bîhîstiye. Em ji XWED Ayê heq bi merhûm Birêz Hecî Baba Uluçay re rehmetê û ji malbat, rêheval, hezkiriyên wî û gelê Kurdistanê re jî sersaxiyê dixwazin. XWEDÊ wî bi rehma xwe şad bike û cihê wî bike biheşt.    RUHUNA EL FATİHA

Kardeşiniz

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

https://www.izlesene.com/liste/fatiha-suresi

Fahndungsersuchen der Türkei


Fahndungsersuchen der Türkei

Kein Weg zurück dank Interpol

Der Hamburger PKK-Dissident Selim Çürükkaya wollte für zwei Wochen in den Nordirak fliegen. Jetzt sitzt er schon über zwei Monate in Erbil fest.

Ein Mann in Anzug und Krawatte

Fragwürdigen Vorwürfen ausgesetzt: der deutsch-türkische Schriftsteller Selim ÇürükkayaFoto: privat

Selim Çürükkaya hat jetzt Zeit für sein neues Buch. Er ist im Gästezimmer von Bekannten untergekommen und schreibt dort über seinen kleinen Bruder, dessen Leben fast noch bewegter verlief als sein eigenes. Nach dem Aufstehen macht Çürükkaya seine Gymnastik, nach dem Frühstück setzt er sich dann an den Computer und schreibt bis zum Abend durch: über Saids Zeit in der PKK, seine Flucht nach Deutschland, seine Rückkehr als Peschmerga und die Mine des IS, die ihn vor zwei Jahren vor Mossul tötete. Es wird ein dickes Buch. Aber wenn Selim Çürükkaya Pech hat, ist es fertig, bevor er aus dem Gästezimmer wieder auszieht.

Der Schriftsteller aus Hamburg hat nämlich ein Problem: Der 63-jährige Deutsche sitzt seit September in Erbil fest. Während einer Reise in den Nord­irak erfuhr der Erdoğan-Kritiker, dass die türkischen Behörden über Interpol weltweit nach ihm fahnden lassen. Zwar setzen weder die Behörden in Erbil noch die in Deutschland das Festnahmeersuchen um. Aber würde sich Çürükkaya auf den Weg zurück nach Hamburg machen, könnte er unterwegs hinter Gittern landen.

Anzeige

Seine Situation erinnert an die des Kölner Autors Doğan Akhanlı. Die Türkei hatte auch ihn über Interpol suchen lassen, im August wurde er deshalb in Spanien festgenommen, erst im Oktober durfte er zurück nach Deutschland. Der Fall löste Empörung aus, da er zeigte, wie autoritäre Regierungen die Interpol-Struktur missbrauchen können, um Kritiker mit fragwürdigen Vorwürfen in Schwierigkeiten zu bringen. Liefert der Fall Çürükkaya jetzt den nächsten Beleg für die Anfälligkeit des Fahndungssystems?

Die Türkei beschuldigt den Hamburger, Terroraktionen einer PKK-Splittergruppe unterstützt zu haben. Tatsächlich war der Schriftsteller einst Funktionär der kurdischen Arbeiterpartei und saß deshalb elf Jahre in türkischen Gefängnissen. Vor einem Vierteljahrhundert brach er aber mit ihr und fiel bei seinen ehemaligen Genossen in Ungnade. „Meinen Freund Selim heute wegen seiner Vergangenheit zur Fahndung auszuschreiben ist absurd. Interpol macht sich wieder mal zum Handlanger von Erdoğans Verfolgungswahn“, sagt der Journalist Günter Wallraff, der Çürükkaya 1995 kennenlernte und monatelang in Köln versteckte, um ihn vor der PKK zu schützen.

GÜNTER WALLRAFF, JOURNALIST„Meinen Freund Selim heute zur Fahndung auszuschreibenist absurd“

Kurz zuvor hatte sich der Schriftsteller selbst in Lebensgefahr gebracht – mit einem Buch, in dem er seine eigene Geschichte erzählte: Çürükkaya wuchs als Sohn einer kurdischen Familie im Osten der Türkei auf und war Gründungsmitglied der PKK. 1980 landete er deshalb im Knast, erst 1991 kam er frei und ging zurück in den Untergrund.

Was er in den Monaten danach in einem PKK-Camp erlebte, schockierte ihn. In seinen Augen hatte sich die Gruppe unter Abdullah Öcalan zu einer stalinistischen Sekte entwickelt. Wer Kritik wagte, landete im Kerker oder wurde direkt erschossen. Da war zum Beispiel ein ehemaliger Mitgefangener, der nach seiner Haftentlassung ebenfalls seine Illusionen verlor und sich anderes als Çürükkaya direkt von Öcalan abwandte. Der Mann gründete eine neue Gruppe und nannte sie „PKK/Wejin“. Zu Deutsch: Neugeburt. Er wollte den Krieg gegen die Türkei fortsetzen, ohne dem despotischen Parteichef zu folgen.

Die PKK verurteilte ihn dafür im Sommer 1991 zum Tode, eine Woche später wurde er erschossen. Çürükkaya selbst hatte für die Hinrichtung plädiert, obwohl er seinem ehemaligen Mithäftling insgeheim zustimmte. „Wenn ich gesagt hätte, was ich dachte, hätte es mir den Kopf gekostet“, schrieb er später in seinem Buch.

Çürükkaya fügte sich zwei Jahre lang, wurde als Funktionär nach Deutschland geschickt und kümmerte sich hier nach eigenen Angaben um die Propaganda der PKK. Erst 1993 setzte er sich ab, schrieb sein Buch und landete damit selbst auf der Todesliste der Organisation. Er versteckte sich in Deutschland, erhielt Asyl und später die Staatsbürgerschaft.

Zwischen den Stühlen

Seitdem sitzt Çürükkaya zwischen den Stühlen: Er schreibt weiter gegen Öcalan an, für dessen Anhänger er ein Verräter bleibt. Gleichzeitig kritisiert er in seinen Texten den türkischen Staat, zuletzt in der Woche vor seiner Reise nach Erbil. Weil türkische Behörden das Grab seines Bruders mit dem Bulldozer platt gemacht hatten, verfasste Çürükkaya einen offenen Brief an Präsident Erdogan. „Vergessen Sie nicht, dass auch Sie das Ende eines jeden Tyrannen treffen wird“, schrieb er.

Vielleicht liegt es an solchen Sätzen, dass der türkische Staat dem PKK-Dissidenten nie verziehen hat. Laut Çürükkaya liegt in der Türkei seit Jahren ein Haftbefehl gegen ihn vor. Die Staatsanwaltschaft beschuldige ihn der antitürkischen Propaganda. Dass er auch im Ausland Probleme bekommen könnte, ahnte er erstmals vor vier Jahren, als er mit seiner Familie in den Urlaub flog: In Tunesien, erzählt Çürükkaya, hielten ihn Grenzpolizisten vier Stunden am Flughafen fest, dann setzten sie ihn in den nächsten Flieger zurück nach Deutschland. Gründe nannten sie nicht.

Reisen in den Nordirak schienen aber sicher. Çürükkaya ist öfters in der kurdischen Autonomieregion, die Sicherheitskräfte hielten ihn nie auf. Auch als er am 19. September von Düsseldorf nach Erbil fliegt, läuft alles wie immer. Er will an einer Gedenkfeier zum Todestag seines Bruders teilnehmen und zwei Wochen später zurück nach Deutschland fliegen.

Ein Zufall bringt seine Pläne durcheinander. Am 25. September halten die Kurden der Autonomieregion ein Referendum ab und stimmen für die Unabhängigkeit vom Irak. Die Zentralregierung in Bagdad verhängt als Reaktion eine Blockade gegen den Flughafen von Erbil. Seitdem gibt es von dort keine Passagierflüge. Will Çürükkaya ausreisen, muss er nach Bagdad fahren und von dort fliegen.

Wegen der Erfahrung in Tunesien zögert er aber. Was, wenn ihn die Polizei in Bagdad in eine Zelle steckt und an die Türkei ausliefert? Um sicherzugehen, lässt er sich einen Termin im deutschen Konsulat geben und trägt dort seine Geschichte vor. Einen Tag später kommt eine E-Mail aus der Rechtsabteilung: „Erkundigungen haben ergeben, dass ein weltweites Fahndungsersuchen (Red Notice) der türkischen Behörden hinsichtlich Tatvorwürfen im Zusammenhang mit der PKK vorliegt.“

Die Frage der „Red Notice“

Eine Red Notice kann jedes Interpol-Mitgliedsland über das Generalsekretariat der Organisation verbreiten. Den anderen Mitgliedern steht es dann frei, ob sie die gesuchte Person festnehmen und ausliefern. Zuvor prüft die Interpol-Zentrale zwar, ob das Ersuchen den Statuten entspricht; Fälle politischer Verfolgung soll sie eigentlich aussortieren. In der Praxis rutschen aber immer wieder fragwürdige Fahndungen durch.

Was genau in der Red Notice gegen Çürükkaya steht? Mitte November erhält sein Anwalt in Deutschland Auskunft vom Bundeskriminalamt. Schon am 14. Juni 2011 ging demnach das türkische Ersuchen beim BKA ein. Der Vorwurf: „Finanzierung von Kalashnikovs samt Munition im Zusammenhang mit der PKK/Wejin in den Jahren 1991–1995.“ In dem Schreiben folgt eine Liste mit 21 Attentaten, die die Bande im gleichen Zeitraum ausgeführt haben soll.

PKK/Wejin? Das ist die Gruppe, die sich 1991 gegen Öcalan erhoben hatte und deren Anführer mit Çürükkayas Zustimmung sterben musste, obwohl dieser inhaltlich mit ihm auf einer Linie lag. Ist es denkbar, dass der Schriftsteller die Zelle nach seinem Bruch mit Öcalan unterstützte und in Deutschland Geld für Waffen sammelte?

„Das ist eine große Lüge. Ich war nie Teil der PKK/Wejin“, sagt Çürükkaya. Mehr noch: Nach der Hinrichtung des Anführers 1991 sei die Splittergruppe am Ende gewesen, bewaffnete Angriffe habe sie danach nicht mehr ausgeführt.

Tatsächliche liegen keine Belege für Attentate vor. Entsprechend setzten die deutschen Behörden das türkische Fahndungsersuchen weder um, noch stellten sie Çürükkaya in Deutschland vor Gericht. Zunächst halfen sie ihm aber auch nicht: 2011 informierten sie ihn weder über die Red Notice, noch drängten sie bei Interpol auf die Löschung.

Erst diesen November, nach Çürükkayas Besuch im Konsulat, werden sie aktiv. Das BKA teilt Interpol am selben Tag mit, dass Deutschland dem Gesuchten Asyl gewährte und ihn später eingebürgerte. Die deutsche Botschaft wendet sich an die irakische Polizei und versucht, freies Geleit auszuhandeln. Erfolglos: Mitte Dezember erhält Çürükkaya aus dem Konsulat die Auskunft, dass „eine Ausreise über Bagdad für Sie im Moment nicht ohne Schwierigkeiten möglich sein wird“.

So wird das Gästezimmer in Erbil für den Schriftsteller zum Wartesaal. Vielleicht wird Interpol das Fahndungsersuchen ­gegen ihn irgendwann löschen. Einen Antrag darauf hat sein Anwalt gestellt. Die Entscheidung kann aber dauern.

Ansonsten bleibt Çürükkaya nur die Hoffnung, dass aus Erbil irgendwann wieder Flüge nach Deutschland starten. Die Regierung in Bagdad müsste dafür die Sperre des Luftraums aufheben. Diese Entscheidung kann aber noch länger dauern.

Die Kurden als ein Volk ohne souveränen Staat.


ümit 345
von Prof. Dr. Dr. Mag. Ümit Yazıcıoğlu
     Prolog
     Es stellt sich die Frage, wo liegt Kurdistan? Dies wird in der ersten kurdischen Chronik von 1596, dem „Sheref-Nameh“ wie folgt beantwortet: „Du Kurde, weißt Du, wo Deine Stämme leben? Hör zu, ich beschreibe Dir die Heimat Deines Volkes. Vom Taurus bis Iskenderun, vom Westen bis zum Schwarzen Meer verläuft die Grenze Deiner Heimat, vom Schwarzen Meer durch Ardahan den Fluß Aras entlang, merke das, führt die nördliche Grenze Deiner Heimat, vom Alwand-Gebirge durch den Urmiyeh-See bis zur Quelle des Flusses Aras verläuft die östliche Grenze Deiner Heimat, von Ahwaz und dem Hamrain-Gebirge bis Sandjar und Nassibain führt die südliche Grenze Deiner Heimat“.
     Die Kurden als ein Volk ohne souveränen Staat.
     Auf den meisten Landkarten handelt es sich bei der geographischen Bezeichnung von Kurdistan um die Bergregion, die das Gebiet vom Südosten der Türkei über den äußersten Norden des Irak bis in den westlichen Iran umfaßt. Demgegenüber bezeichnen vor allem kurdische Quellen das ethnographisch geschlossene Siedlungsgebiet der heute etwa 40 Millionen lebenden Kurden als Kurdistan, mehr als ein doppelt so großes Territorium. Dies erstreckt sich von den Taurus – Ausläufern in der Zentraltürkei im Westen bis zur iranischen Hochebene im Osten. Im Norden geht das Gebiet vom Berg Ararat bis zu den Ebenen Mesopotamiens im Süden. Dieses Gebiet, in dem das kurdische Volk seit Jahrhunderten lebt und seine politische Selbstbestimmung erlangen will, umfaßt ca. 550 000 qkm und ist so groß wie Frankreich.
     Türkisch-Kurdistan ist ein Teil der türkischen Republik und die Heimat des Teiles des kurdischen Volkes, der innerhalb der Grenzen dieses Staates lebt. Bezogen auf das Staatsgebiet der Türkei umfaßt nach kurdischen Vorstellungen Türkisch-Kurdistan mit 230 000 qkm rund ein Drittel des gesamten türkischen Territoriums. Es handelt sich vor allem um Ost-, Süd- und Südost-Anatolien. „Nach einer jüngsten Berechnung des Nationalen Sicherheitsrates in Ankara wird es in 30 Jahren mehr Kurden als Türken in der Türkei geben“. Die Kurden stellen die Mehrheit der Bevölkerung in den südöstlichen Provinzen der Türkei, so in Ağrı, Binğöl, Bitlis, Erzurum, Diyarbakir, Hakkari, Mardin, Siirt, Şirnak, Adıyaman, Mus, Urfa, Van u.a. Verwaltungsmäßig machen sie etwa 30 von 81 Provinzen des Staates aus. Das Volk der Kurden ist in der Türkei seiner Identität und seines Rechts auf Selbstbestimmung beraubt worden. „Jeder, der einen legitimen Anspruch darauf hat, Kurde zu sein, das heißt, jedes Kind, das von kurdischen Eltern geboren worden ist, bekommt automatisch eine türkische Identität. Ihm wird das fundamentale Recht, Kurde zu sein, verweigert“. Trotzdem besitzt das kurdische Volk alle Merkmale einer Nation, die die modernste Stufe der gesellschaftlichen Entwicklung der Völker in unserer Epoche ist. Denn es hat eine gemeinsame Sprache, eine gemeinsame Geschichte, welche durch territoriale Einheit und geistige Zusammengehörigkeit gekennzeichnet ist.
     Ihrer Abstammung nach sind die Kurden nach Ansicht der Ethnologen Nachfahren von indoeuropäischen Stämmen583, die sich in dieser Gegend vor etwa 4000 Jahren angesiedelt hatten584. Ihrem eigenen Selbstverständnis nach fühlen sich die Kurden als die direkten Nachfahren der Meder. Diese eroberten 612 v. Chr. Ninova und wurden ihrerseits 550 v. Chr. von den Persern erobert.
     In seiner ganzen Geschichte hat das kurdische Volk, abgesehen von kurzlebigen Stammesdynastien und der vom 22. Januar 1946 bis zum Frühjahr 1947 bestehenden „Republik Mahabad“, keine politische Unabhängigkeit gekannt. Hingegen dienten die kurdischen Fürstentümer vom Untergang des Mederreichs bis zum ersten Weltkrieg immer wieder den Interessen fremder Mächte als Pufferzone. Im Mittelalter war das Kurdengebiet ein Puffer zwischen Türken und Persern .
     Die Geheimverträge der Alliierten über die Aufteilung der Türkei und Kurdistan führten 1916 zu der Deportation von 700 000 Kurden nach Westanatolien. Mit dem Zusammenbruch des Osmanischen Reichs 1918 schien es, daß die nationale Frage der Kurden, die seit Jahrhunderten Thema kurdischer Politik und Literatur war, einer Lösung nahegebracht werden könnte. Im August 1920 wurde der Vertrag von Sevres unterzeichnet .
     Der Vertrag von Sevres sah neben drei arabischen Staaten auch Kurdistan und Armenien als unabhängige Staaten vor. Dieser Vertrag wurde jedoch nie von der türkischen Nationalversammlung ratifiziert. Drei Jahre später wurde der Vertrag von Lausanne abgeschlossen.
     In ihm fanden jedoch nur noch die arabischen Staaten Hejaz, Syrien und Irak Erwähnung, von Kurdistan und Armenien hingegen war keine Rede mehr. Die Hoffnungen der Kurden auf einen Nationalstaat wurden nicht erfüllt. Diesen Vertrag hat die Türkei ratifiziert, weil die anatolischen Teile Kurdistans bei der Türkei blieben. So verlaufen bis zum heutigen Tag durch das Siedlungsgebiet des kurdischen Volkes Grenzen von vier Staaten.
     Seitdem die Araber das Siedlungsgebiet der Kurden im 7. Jahrhundert n. Chr. erobert haben, sind die Kurden fast ausschließlich Moslems. Zunächst hatten sie sich gegen die Übernahme des moslemischen Glaubens gewehrt. Im Laufe der Zeit entwickelte sich eine Art „Volks-Islam“, bei dem die Kurden ihre eigene Kultur in den Islam einbrachten. Heute ist die große Mehrzahl der Kurden der sunnitischen Glaubensrichtung des Islams zuzuordnen. Sie leben nach der schafiitischen Lehre. Daneben gibt es mehrere Hunderttausende Schiiten, welche sich als Qizilbas bzw. Alewiten darstellen.
Als Alewi bezeichnen sich die Mitglieder der Sekte der Nusairier. Diese haben vor allem in Syrien führende Positionen inne. In Iranisch- und Irakisch-Kurdistan gibt es daneben noch einen kleinen Prozentsatz Christen unter der dortigen Bevölkerung. Es handelt sich um Nestorianer und Assyrer. Dies sind jedoch nicht Kurden, sondern Angehörige der assyrisch-aramäischen Volksgruppe. Schließlich leben im türkischen Teil Kurdistans noch zwischen 30 000 und 50 000 Kurden als Yezidi. Die verschiedenen Dialektgruppen der kurdischen Sprache gehören mit dem Kurmandschi , Zazaki602, Sorani, Lori und Gorani der indo-europäischen Sprachfamilie an.
     Jedoch weist das Kurdische als Schriftsprache keine Tradition auf. Zu seiner Wiedergabe werden vielmehr arabische, lateinische und – von den verstreut in Armenien lebenden kurdischen Splittergruppen – kyrillische Schriftzeichen verwendet. Hinge gen verfügen die Kurden über ein reiches Potential an Märchen, Mythen und Legenden und auch über eine eigene musikalische Kultur, denn sie gelten als eines der ältesten Kulturvölker der Erde. Doch dieses literarische Erbe bleibt wegen des immer noch weit verbreiteten Analphabetismus einem Großteil des Volkes verschlossen. Insgesamt sind 70% der Kurden Analphabeten, in der Türkei liegt der Anteil der Analphabeten bei der kurdischen Bevölkerung sogar bei 72 % .
     Die natürlichen Grundlagen in Kurdistan zeichnen sich durch ein reichhaltiges Vorkommen an Bodenschätzen aus. Diese sind jedoch größtenteils noch nicht erschlossen. Die 1927 entdeckten Erdölvorkommen in der Gegend von Kerkük sind unermeßlich groß und führten seitens der irakischen Behörden zu der Behauptung, daß sie nicht als ein Teil Kurdistans anzusehen seien. Neben den heftig umstrittenen Erdölvorkommen in Irakisch-Kurdistan konnten auch in kurdischen Gebieten der Türkei, des Irans und Syriens Ölvorkommen festgestellt werden.
     Gefördert werden in einigen Regionen Eisenerz, Kupfer, Erdgas und Chrom, während die Ausbeutung der Gold- und Silbervorkommen sowie die dort vermuteten Uran-Lagerstätten bisher noch nicht bekannt geworden sind610. Eine unterentwickelte Infrastruktur und die verkehrstechnischen Schwierigkeiten in den gebirgigen Landschaften ließen Kurdistan auf einem wirtschaftlich unterentwickelten Niveau stehen bleiben. Trotz des natürlichen Reichtums gibt es kaum Arbeitsplätze in der Industrie Kurdistans; lediglich stellt die Mineralölbranche eine Ausnahme dar.
     Hingegen ist die Landwirtschaft trotz traditioneller Methoden und archaischer Eigentumsverhältnisse sehr produktiv und kann als offen für eine Integration in andere Märkte bezeichnet werden. Auch arbeiten drei Viertel der Bevölkerung im Agrarsektor6. Es ist eine abwechslungsreiche Fruchtfolge mit Weizen, Gerste, Reis und Tabak vorzufinden. Des weiteren werden zahlreiche Obstsorten angebaut. Das Vieh und hier insbesondere die Schafe liefern Fleisch, Milchprodukte und Wolle. Durch die Forstwirtschaft werden Bau- und Brennholz der Nutzung zugeführt. Jedoch ist der Lebensstandard in Kurdistan im allgemeinen bis heute sehr niedrig geblieben613. Nur durch Ausbau der Infrastruktur sowie durch erhebliche Investitionen in den Abbau und die industrielle Weiterverarbeitung der vorhandenen Bodenschätze ließe sich eine effektive Verbesserung der wirtschaftlichen Rahmenbedingungen erzielen

Kudüs sorunu ve çözüm önerilerim.


29424_113472778691693_8329273_n (2)

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

14.05.1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından Arap-İsrail Savaşları patlak vermiştir. Birleşmiş milletler 29.11.1947 tarihinde Filistin’in paylaştırılmasına karar vermiştir. O gün bu kutsal toprakların %56’si Yahudilere %44’si ise Filistinlilere bırakılmış, Kudüs’e Uluslararası statü verilmiştir.

29.11.1947 den günümüze Filistin ve İsrail Kudüs’ün kendi başkentleri olduğunu hep iddia etmektedir.  İsrailliler daha ileri giderek Kudüs’ün 3 bin yıldır İsrail Devleti’nin başkenti olduğuna inanmakta ve bunu her ortamda dile getirmektedir.   Bu makalenin konusu bu iddiaları şimdi irdelemek değildir, çünkü bu iddiaları irdelemek tarihçilerin işidir. İsrail, Doğu Kudüs’ü 1967 Altı Gün Savaşı sonrasında işgal etti ve ardından topraklarına kattı. Bu durum uluslararası alanda hukuken tanınmıyor. – Filistinliler, Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti yapmak istiyor. İsrail ise bütün Kudüs’ü başkenti olarak görüyor.

Günümüzde ise ABD ve Çekya devletleri, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu kabul etti. İsraillilerin nüfuz ettiği bazı Afrika ülkeleri ve birçok küçük ülkenin ise ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması kararına benzer kararlar almasında önümüzdeki aylarda mümkündür. Bu gelişmeleri hukuka aykırı bulan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ABD’nin Kudüs kararının iptali için BM’de girişim başlatacaklarını açıklamıştı. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etme kararının ardından konuyla ilgili bir tasarıyı gündemine almaya hazırlanıyor.

Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etme kararının ardından konuyla ilgili bir tasarıyı gündemine almaya hazırlanıyor.

18.12.2017 Pazartesi günü oylamaya sunulması beklenen taslak metin, Kudüs’ün statüsü konusunda BM’nin herhangi bir değişikliğe gitmeyeceğinin altını çiziyor. Türkiye diplomaside başarılı yol alıyor.

Araplar Kudüs’ü, Mekke ve Medine’yi emperyalizme sattı. Müslümanların ilk kıblesi kirli bir pazarlığa konu edildi. Satıldı, peşkeş çekildi. Petrol verip iktidar satın alanlar şimdi Kudüs’ü vererek iktidar pazarlığına girdiler. Dün yaşasın Trump diyenler bugün kahrolsun Trump diyorlar, Omurgaları yok, bugün sağa yarın sola eğilebilirler o yüzden bunların arkasından giden mutlaka duvara toslar kanaatindeyim. Bu Arap dikta rejimleri elbette bir gün tek tek yıkılacaklar.

Günümüzde Kudüs’ün statüsü, İsrail-Filistin çatışmasının en önemli sorunlarından biri olarak kendisini göstermektedir. Bana göre Filistin’in başkente Ramallah, İsrail’in başkentinde Tel Aviv olarak kalmalıdır.  Aksi bölgede büyük savaşların doğmasına sebep olacaktır.

Eski Kudüs, birçok önemli noktalara sahiptir. Bunlar Tapınak Dağı, Ağlama Duvarı, Kutsal Mezar Kilisesi, Kubbet-us-Sahra ve Mescid-i Aksa vardır. Birleşmiş Milletlerin yaptırdığı araştırmaların sonuçlarına göre Filistin’de işsizlik %39’a, yoksulluk %67’ye çıkmıştır. Bu ortamda Filistinlilerin bir barut fıçısı gibi patlamaları mümkündür. İsrail’in, buna sebep vermemesi gerekir, akli selimle hareket ederek תל אביביפו Tel Aviv-Jafo, başkent olarak kalmalıdır.

Diğer taraftan emperyalizmin denetimi ve yönlendirmesinde Ortadoğu’ya doğru yürüyen bir istila düşüncesi ve dalgası var, bu tuzağı hepimizin görmesi ve buna e hazırlıklı olmamız lazım. Araplar Kudüs’ü, Mekke ve Medine’yi emperyalizme sattı. Müslümanların ilk kıblesi kirli bir pazarlığa konu edildi. Satıldı, peşkeş çekildi. Petrol verip iktidar satın alanlar şimdi Kudüs’ü vererek iktidar pazarlığına girdi.

Kudüs’le ilgili konuşurken Diplomasiyi unutmayın. Kudüs’teki insanlığın ortak kültür hazinesini, tarihi eserlerini, yapılarını, kültür mirasını iyi öğrenin. Bunların İsrail tarafından nasıl tahrip edildiğini tüm dünyaya anlatın. BM’yi, UNESCO’yu diplomasiyle harekete geçirin. Kudüs konusunda Müslümanların protesto yürüyüşü yapması hukuka uygundur. Ama aynı sorunla ilgili sorunun sözde çözümü için fanatik İran molalarının tavsiyesine uymanız hukuka uygun değildir.

Küdüs hadisesini İran molaları su istimal ediyorlar.

Bunu Müslümanların iyi anlaması gerekir; İran molalarının tek amacı vardır Müslümanları ve saf Müslüman Kürtleri İsrail’e karşı piyade eri olarak kullanmaktır. Bu tuzağı Müslümanlar görmeli ve bu tezgâha düşmemeliler. Kimsenin mazlum insanları kandırmaya hakkı yoktur. Kürtlerin dini duygularını ve ezilmişlikleri yıllarca kullanıldı. Kudüs nedeniyle Kürtlerin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Din ve Irk ayrımı yapmadan tüm insanları seviyorum. Yaradan’ın yarattığı her şeye, hoşgörüyle, sevgiyle bakıyorum.

Kürt müslümanlarına tavsiyem. İranın yönlendirmesiyle hareket etmeyin. Filistin meselesi Kürtlerin sorunu değildir. Filistin konusunda kimsenin baston değneği olmayın. Yahudilerin savunucusu değilim ama bana bir Kürdü öldürmüş tek bir Yahudi söyleyin ve ben de size kendi ırktaşlarını öldüren binlerce Kürdü söyleyeyim.

Bundan sonra Kudüste her Cuma namazından sonra kan gövdeyi götürebilir. Kürt müslümanlar hadiselerden uzak durmalı. Kudüs sorunu sadece Kürtlerin sorunu değildir, Kürtler kimsenin piyade eri olmamalı. Kürdün ahı önce Fellahları tuttu, şimdi sıra acemlere gelecek, bundan kuşkunuz olmasın.

Eğri oturup doğru konuşalım: Kudüs insanlığın gözbebeği, Müslümanların ilk kıblesidir. Arap devletleri ise barbardır. İsrail, Arap devletlerinin yek ününden daha fazla ulus devlettir. Arap devletlerinin topunu bir araya getirsen, İsrail devleti kadar tarım, sanayi ve istihbaratı gelişmiş değildir. Kudüs sorunu askeri bir müdahaleyle çözülmez, çünkü karşınızdaki güçler askeri olarak atom gücü, ekonomik olarak tüm dünya bankalarını yönetiyorlar, uluslararası ilişkilerde tüm emperyalistlerin destekleri arkalarında var. Dolayısıyla güç kullanmak isteyenlerin başarılı olma şansları sıfır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan İsraili ve ABD’yi çok sert eleştiriyor, bu eleştirilerinin haklı yanları var.  Eğer diplomaside başarılı olursa Kudüs sorunuyla ilgili elde edilecek en başarılı sonuç aşağıdaki şekildedir:

  1. a) İsrail 1967’den beri uyguladığı genişleme politikasından derhal vazgeçmeli.
  2. b) İsrail ve Filistin adıyla iki ayrı Devleti kurulamalı
  3. c) Doğu Kudüs Filistin Devleti’nin başkenti olmalı.
  4. d) Batı Kudüs İsrailin başkenti olmalı.

Kudüs, üç semavi din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kutsaldır. Uzun tarihi boyunca, Kudüs, iki defa yok edildi, 23 defa işgal edildi, 52 defa saldırıya uğradı ve 44 defa ele geçirilip tekrar kurtarıldı.

Türkiye’nin haricinde ne Arap ülkeleri nede diğer Müslüman ülkelerin hiçbirisi İsrailli objektif olarak eleştiremiyorlar. Şimdi tüm Müslümanların gerçekleri bilmesinde fayda var. ABD’nin başkanı Donald Trump‘ un Kudüsle ilgili kararını, Suudilerin, Mısır’ın ve diğer Arap liderlerin onayını almadan açıklaması mümkün değildir. Kudüs’ü Arap fellahlar çoktan sattı. Aziz Müslümanlar oyuna gelmeyin.

Aslında Trump’ın Kudüs kararı diplomatik değil, siyasidir. Sheldon G. Adelson, 12 gün önce Trump ile özel bir görüşme yaptı. Arkadaşı olan Morton A. Klein’ı da bu görüşmeye çağırdı ve bu iki isim Trump’u Amerikan Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıması yönünde ikna ettiler.

Trump’ın damadı ve sözde Orta Doğu Barış Elçisi Jared Kushner, ABD’nin Ortadoğu politikasını yönlendiren isimlerin başında geliyor. Aslında Kushner çok genç ve diplomasi konusunda tecrübesiz bir danışman. Öyle ki Kushner’in dış politikadaki etkili pozisyonunun Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile Trump arasındaki gerilimin baş sebeplerinden biri.

Kushner’in Washington yönetiminin bölgede ilişkilerini oturtmadan elçiliğin taşınmasının gösterdikleri çabaları baltalayabileceğini söylemesi Adelson ve diğer İsrail yanlılarını kızdırdı ama Adelson’un Trump’ın secim kampanyasına 20 milyon dolar bağışta bulunmuştu.

Adelson, Beyaz Saray Başstratejisti Stephen Bannon ve Kushner’ın da bulunduğu Beyaz Saray’da düzenlenen özel bir akşam yemeğine eşiyle birlikte katıldı. ABD’nin Başkanıni ikna etti ve Trump Yahudi lobisinin önde gelen isimlerine Kudüs’ü başkent olarak tanıma sözünü vermişti ve bunu Çarşamba günü açıkladı.

Şimdi Türkiye Ortadoğu’da Kudüs nedeniyle yükselen Tansiyonu düşürmek için ne yapmalı,  

  1. Türkiye Ayasofya’yı ibadete açmalı.
  2. Ayasofya’nın 79 yıldır namaza kapalı olması artık ne tarihen, ne siyaseten ve nede hukuken kabul edilemez.
  3. Ayasofya Türkiye için bağımsızlık sembolüdür, resmî belgelerde, Fatih’in üzerine kayıtlıdır, yeniden ibadete açılışı Patrikhane’yi rahatsız eder ama yakın bir Cuma günü Aya İrini Kilisesi’iyle birlikte ibadete açılmalı ve açılışını Diyanet işleri başkanı veya Cumhurbaşkanı gerçekleştirilmelidir. Uluslararası diplomaside bazen çözülmesi zor olan tarihi sorunlar bu şekilde çözülebilir, şimdi zamanı gelmiştir kanaatindeyim.

Mümin kınayan, lanet eden, hayâsız, pis ve çirkin konuşan kimse değildir. Akıllı kimsenin lisanı kalbindedir, düşünerek söyler. Zayıf insanlar affedemezler. Affetmek güçlülere has bir özelliktir. Ahmak bir insanla tartışarak kanıtlayabileceğiniz hiçbir şey mümkün değildir.

Mazlumlar mazlumların acılarını yüreğinde his eder. Filistin’in çaresizliğine ağlamamız kendi halimize ağlamaktır. Kudüs- herhangi bir toprak parçası değil, her müminin gönülden bağlandığı ve aziz bildiği bir şehirdir- sadece Filistin ve Mescid-i Aksa civarında yaşayanların değil, tüm dünya Müslümanlarının ve insanlığın ortak meselesi, kapanmayan yaramız, dinmeyen sızımızdır. Mazlumların acılarını yüreğimde hissediyorum. Filistin’in çaresizliğine ve kendi halimize içim yanıyor. Hele ıstırap ve haksızlığa uğrayan Müslüman kardeşlerim için içim yanıyor. Sorunun çözümü için alternatifim yok. Emperyalistlere Arap ve Perslere güvenmiyorum.

ABD’nin Başkanı Donald Trump icraatçı olduğunu ispatlamamak için Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı.  ABD Kongresi elçiliğin Kudüs’e taşınma kararını ise 1995’te almıştı. Göreve geldiğinden beri somut icraat yapamayan Trump bu kararı 22 yıl sonra yerine getiren başkan oldu. Tüm müslümanlar gibi Yezdâ-yı Müteal’den sevdiklerimizin yüzü hürmetine Kudüs ve içindeki kutsallarımızı koruması için dua ediyorum. Ya rabim zalimlerden, şeytanın şerrinden, acemlerin ve emperyalistlerin uzantıları fellahların tuzaklarından Kudüsü koru, İlk kıblemizi ağlatma.

Doğru olanı ben inkâr etmiyorum. Trump’ın Kudüs hamlesi, El Kaide ve IŞİD için büyük ödüldür. Emperyalizmin savaş stratejisi teröre dayanır. 1978 ‚de Afganistan hadisesinde Ruslara karşı Talibani ABD kurup kullanmıştır. Dünyadaki bütün terör örgütlerinin ipleri CIA’nın elindedir. NATO’nun geçmişteki düşmanı komünizm idi. Şu anda İslamiyet’tir.

Müslümanlar protestolarında hukuken haklı, ama bu haklılık payı Ortadoğu’daki bu siyasi ortamda hiçbir şeyi değiştirmez. İran molaları Müslümanları ve dindar kürtleri İsraile karşı kullanmak peşinde. Ey İran’ın molaları İsrail yerinde turp gibi duruyor. Erkekseniz Kudüs’e girin.

İşte Kudüs’ sorununun çözümü.

  1. İsrail 1967’den beri uyguladığı genişleme politikasından derhal vazgeçmeli.
  2. İsrail ve Filistin adıyla iki ayrı Devleti kurulamalı
  3. Doğu Kudüs Filistin Devleti’nin başkenti olmalı.
  4. Batı Kudüs İsrailin başkenti olmalı.

Türkiye ve Rusya Kudüs sorununun çözümü için İsrail ve Filistinle diplomatik kanallar vasıtasıyla görüşmeli. – Türkiye Arap ülkelerine güvenmemeli. – Mahmud Abbas bazı Arap ülkeleri tarafından siyasi baskı altında tutuluyor, çünkü Abbas’ı ABD değiştirmek istiyor.

Donald Trump ‚un Kudüs hamlesi çalkantı halindeki Ortadoğu’yu daha çok istikrarsızlaştıracak. Eğer Kudüs sorunu belirtiğim içerikte çözülmezse, ABD’i Ortadoğu’yu ve Dünyayı ufukta sonu gözükmeyen bir yangına sürükleyecek demektir. Bu yangına gidişat aklı selimle önlenmeli.

Hamas, bölgede Kudüs‘ nedeniyle yeni bir intifada başlatma tehdidinde bulundu. – Filistin halkı intifalardan yorgun ve Hamasın bu tip açıklamalarıyla sorunun çözülemeyeceğini biliyor. – Rusya ve Türkiye’nin Kudüs sorununun çözümü için diplomaside aktif rol almaları lazım.

Sonuç:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye, bugün Batı için Osmanlı etkisi yaratan bir ülke konumundadır. Trump’ın Kudüs kararına en güçlü tepkiyi Cumhurbaşkanı Erdoğan vermiştir ve bu İsrail’in fazlasıyla canını sıkmıştır.

Ortadoğu’da barışın korunmasını için Filistin-İsrail sorunuyla ilgili, iki devletli ve sınırları uluslararası toplum tarafından tanınan çözümden yanayım. Trump’ın kararını yanlış buluyorum. Kudüs’ün statüsü ancak müzakerelerle belirlenebilir.

İki devlet, İsrail ve Filistin, barış içinde yan yana yaşamalı. Bu ancak müzakerelerle sağlanabilir. ABD gibi güçlü bir devlet tek taraflı olarak Kudüs’ü tanıyor. Bu uluslararası hukuk tarafından da kabul görmez ve İsrail’in güvenliği için de doğru bir siyasi yaklaşım değil.

 

 

Denizi olmayan dostsuz Kürdistan!


Denizi olmayan dostsuz Kürdistan
 ümit 345
Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
     Bana göre Ortadoğu’da Kürdistan’ın bağımsızlık ilan edebilmesi için onu paylaşan devletlerden birinin izlediği Kürt politikasından vazgeçmesi gerekir. KBY’inin bağımsızlık ilan edebilmesi için Kürdistanı paylaşan devletlerden en az birinin Kürtlerin millet-devlet olma hakkını tanıması gerekir.
     Ayrıca Ortadoğu’da Kürdistanın bağımsız olabilmesi için onu paylaşan devletlere rağmen Kürdistan’ın denizle irtibatlandırılmasının sağlanması gerek. Bunların yerine getirilmemesi nedeniyle Kürdistan’ın bağımsızlığının ilan edilebilmesi oldukça zordur (veya artık mümkün değil, elli yıl geri ertelendi).
     Değerli Başkan Mesut Barzani’ye bu ana kadar danışmanlık yapanlar bu gerçekleri görmedikleri için hem kendiler yanıldılar ve hem de Barzani’yi yanıltılar ve hem de aziz Kürt milletini yanıltılar Değerli Başkan Mesud Barzani’nin etrafını dalkavuklar, emperyalistler, işbirlikçi ve ihanetçiler sarmıştı. Elbette Kürtlere çok yazık oldu. Bana göre biz Kürtler bağımsızlık referandumunda uluslararası emperyalist desteğe güvenerek yanlış hesap yaptık. Maalesef bana danışmadılar. Eğer konuyla ilgili benim düşüncem alınmış olsaydı, bu konuların tek taraflı çözülmesinin zor olduğunu, Türkiye ve Rusya’nın resmi desteklerini almalarının zaruri olduğunu belirtirdim.
     Cenab-i Allah beni Kürt anne babadan doğurmuş, ben Türk de, Amerikalı da, Arap da, Ermeni‘ de olabilirdim. Ama Kürt doğmuşum. Şimdi benim elimde olmadan, Allah’ın isteğiyle olan birşeyden, Kürt kimliğinden niye vazgeçeyim. Türklerle önce Müslüman, sonra akrabayız. Birlikte savaşıp bu ülkeyi kurduk. Ama ben Kürdüm. Türkiye kendini zamanında toparlayarak Kürtlerle barışmalı ve bazı meseleleri halletmelidir. Evet ben değerli Başkan Mesut Barzani’niyi açık açık savunuyorum. Kerkük’de Kürtlerin kaybettiği bir şeyde yoktur. Ama YNK Politbüro Üyesi Mela Baxtiyar’ında belirttiği gibi “Kerkük’e yapılan saldırı yürekleri dağlayan tarihsel bir olaydır. Bağdat’la anlaşanlar yargılanmalıdır”, çünkü mensup oldukları aile çıkarlarını öne çıkararak Kürdistanı düşmana peşkeş çeken ihanetçiler, elbette bir gün bunun hesabını vereceklerdir.
     Üst aklın Ankara-Erbil ilişkilerini bozmak Türkiye ile Kürdistan’ı karşı karşıya getirmek icin büyük bir kumpas kurdukları ortada. Cumhurbaşkanı Erdoğan “niye bizimle görüşmediler”diyor, Kürdistanlı yetkililer iki ay boyunca “görüşmek istedik ama çok yoğun deyip görüştürmediler” diyor. Türkiye ile ilişkilerin güçlenmesi için Kürtlerin ve Türklerin çaba göstermesi gerekiyor. Türk-Kürt işbirliği bu kadar kolay çökmemeli. Türkiye ve Kürdistan krizi aşmak icin Ankara ile Erbil arasında diyalog kapılarını derhal acmalılar. Ben şahsen Ortadoğu’da bağımsız bir Kürdistan’ın Türkiyeye bağlanarak Konfederal bir Devlet olmasına karşı degilim, ama buna Kürd milleti karar vermeli, ben karar veremem, karar merciide degilim.
     Hiç şüphesiz Kürdistan’ı yönetenlerde değerlendirilmeli, eleştirilmelidir. Kürtler ateş gibi dir gür şekilde alev alırlar. Sözü yerinde ve zamanında söylemeliler, zamanı gelmeden söylenmesi infiallere yol açtı.
     a) Malumunuz KBY’i KDP ve KYB idaresinde idi. “Kürdistan bölgesi hiçbir zaman bütünleşmiş bir yapıda olmadı. Kürdistan yönetiminin birleştirilmesi için çabalar oldu ancak başarılamadı. KDP ve KYB’nin kendi Peşmerge güçleri vardı halende var. “Peşmerge güçleri KDP ve KYB’nin milis güçleri şeklinde kaldı” tek çatı altında birleşemediler.
     b) Diğer taraftan KDP ve KYB’nin iç ve dış politikaları kadar müttefiklik ilişkileri de zaman zaman birbirine zıt şekilde gelişti. IKBY’de KDP, Türkiye ve ABD’ye daha yakın bir çizgide politika gütmekte idiler. KYB ise Bağdat’a ve İran’a yakın durdu. Bu ikili yapı bağımsızlık referandumu öncesi daha da belirginleşti. KDP referanduma gidilmesini savunurken KYB’den bazı isimler ertelenmesi gerektiğini öne sürmüşlerdi.
     c) Nitekim, Kerkük başta olmak üzere çeşitli bölgelerden Peşmerge güçlerinin çekilmesinin ardından KDP ve KYB birbirlerini suçlasalar da halk her ikisine karşı tepkili. Ama Kürtler birbirlerini suçlamamalı, ihanet teşhir edilmiştir, süreci karşılamak, oyunu bozmak için Kürdler güçlerini birleştirmelidir. Biz Kürtler açısından asıl önemli olan darbe almak değil, alınan darbeye rağmen hep ayağa kalkabilmektir.
     Vatan-ül Arap tamamen içi boş bir laftır. Mısırlı ’Mısırlıyım’ diyor, Suriyeli ’Suriyeliyim’ diyor, ama Iraklı ’Iraklıyım’ diyemiyor.
Selam ve Saygılarımla

Kutb ul dairetul Arifin İmam Sedidi  Şeyh Muhammed Said Fırat Palevi Hazretleri


Kutb ul dairetul Arifin İmam Sedidi  Şeyh Muhammed Said Palevi nin vefatının yedinci seneyi devriyesinde onu rahmet ve minnetle anıyorum. (Rabbim bizi ona layık kılsın )

Şeyh Muhammed Said Fırat Efendi

von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu

Rahmetli Şehid Şeyh Said’ hazretlerinin torunu ve merhum Şeyh Selahaddin Efendinin oğlu Şeyh Said Efendi, Erzurum
Üniversitesi Tıp Fakültesi Aziziye Araştırma Hastanesi Diyaliz Ünitesinde Tedavi olurken, 01.12.2010, ğünü Saat 17.00 Sularında de dâr-ı bekâya irtihal ettiler, Merhum Şeyh Said efendinin cenazesi; Palu’da babası Şeyh Salahaddin Efendi Camiinde öğle namazını muteaakip, büyük dedesi Şeyh Ali Efendi’nin medfun olduğu kabristanda toprağa verildi.

“Elim bir hastalık sonucu hayatını kaybeden değerli şeyhim ve dostum merhum Şeyh Said Efendi’nin vefatı bizleri derinden
üzüntüye boğmuştur. Her zaman için halkının menfaatlerini ön planda tutan, dik duruşu ile sayılı din alimleri arasında yerini alan Merhum Şeyh Said Efendi’ye yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Kederli ailelerine, Yüce Kürt milletine , Nakşibendi tarikat camiasına ve ülke evlatlarına başsağlığı temenni ediyorum”

Rahmetli Şeyh Said Efendinin hatıraları ve medeni cesareti, kahramanlıkları, nasihat ve beyanatları, bizde canlı ve bakidir. O yüce şahsiyetin ölümünü değil, doğumunu hatırlamayı hep tercih edecegim. Onsuz bir dünyada, onunla birlikte yaşayamamış olsam da, onsuz olmayı hazmedemiyorum. Belki de ölümü ona yakıştıramıyorum… Ama kader bu… Allah’ın emri, ilahi bir kanun bu… Her canlının ölümü tattığı gibi en değerli varlıklarımızın da sonsuzluğa göçüne lakin engel olamıyoruz.

Rahmetli Şeyh Said Efendiyi çocukluğumda Tatosta tanıdım, sıraya girdim, saygıyla elini öptüm, Ülkeye gittiğmde birkaç kez kendisini ziyaret ettim, kendisiyle takriben iki ay önce bir telefon görüşmem oldu. Bu mubarek zatı her gördüğümde bende büyük bir etki bıraktı. Bir ara Almanya’da çok hastaydım, doktorlardan umudumu kesmiştim. Kendisini aradım, sağlığıma kavuşmam için benim içinde dua etmesini kendilerinden rica ettim.

Şeyh Said Efendi, ey büyük insan, büyük alim, Rahat uyu. Gözün arkada kalmasın… Sen görevini en iyi şekilde bizler için yaptın. Bir Kürd için, halkına, çocuklarına ailesine bırakabileceği daha değerli bir miras olabilir mi? Yattığın yer nur, mekânın cennet olsun. Şimdi önünde yine sayğıyla eğilerek, o mubarek ellerni öperek, sözü sana bırakıyorum, ey büyük alim.

“Ey İslam camiasının tüm efratları sizleri bağrıma basarak sevgi ve muhabbetlerimi selam ve dualarımı iletir cenabı haktan dini mübinin tüm etrafa yayılışını, inkişafını temenni ve niyaz ederim.

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ

İnned dîne indâllâhil islâm. (Âli İmrân-19)

Muhakkak ki Allah’ın indinde dîn, İslâm’dır ve tatbiki Allah’ın emridir. Dini iptali ve yürürlükten kalkışı dolayısıyla Cenabı Hakkın insanları İslam dinine davet ve çağrısı ve tüm icabatların yerine getirilmesine dair emrinin ittiba görmesi dinin ne zorluklarla nice kıymetli zatların kaybı ve ( لولاك لولاك لما خلقت الافلاك)* levlake levlake lema halaktul eflake” mucibi onun yüzü hürmetine yaratılan Peygamber (s.a.v) çektiği sıkıntı ve ızdırap neticesi zuhur eden dinin bugün ki ilgisizliği ve zafiyetini, gençliğin ahlâken ve dinen çöktüğünü müşahade etmekteyim dinen her şekilde korunması gerektiğini size haber vermekteyim. Tüm dinin gerek fiili yayılışı ve tatbiği herkese farzdır. Nice fedakârlıklarla meydana gelen dinin korunması ve ileriye yayılması elzemdir.Koruyucusu Cenab-ı Allah’dır. Herkesin O’nun beyan ve işaret ettiği yol üzere yürümesini tebliğ ve tavsiye ederim.

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn.

Muhakkak ki zikri ve dini biz indirdik ve hafızı biziz.(Hicr-9)

أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûn.

(Onlar, hâlâ Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi tav’an ve kerhen (isteyerek ve istemeyerek) O’na teslim oldular ve onlar, O’na (Allah’a), geri döndürülecekler.)

(Âli İmran-83)

Allah’ın dininden başka dinimi talep ediyorsunuz. Halbuki Allah’a yer, gök mutihtir ve herşeyin sonu Allah’a racihdir. Ve yine

وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Ve men yebtegi gayrel islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhireti minel hâsirîn

(Âli İmrân-85)

“Ve kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o taktirde kendisinden asla kabul edilmez ve o, ahirette “hüsranda olanlar”dan olur” ve bir diğer ayeti kerimede Allah’u Teala

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

Ve inneke le alâ hulukın azîm. (Kâlem-4).

Ve muhakkak ki sen, mutlaka çok büyük bir ahlâk üzeresin buyurmuştur.Peygamber (s.a.v) büyük ahlak üzere yaratılışı ümmetinin de büyük ahlak üzere oluşu ve tatbiki cihetine yürümesine amirdir.Bu zamanda görülüyor ki gençliğin kaptı kaçtı ve esrarcı, içkici, kumarbaz ve fuhuş yanlısı; namaz ve oruçtan uzak laubali durumlarını müşahede ederek mübelliği zaman olarak Cenabı Hakkın kullarına ikaz ve ihtarını ve dini mübinin ileri inkişafı için gayret ve çabanın gösterilmesi emri isteğini iletirim.Kanıtı Nur Suresinin 55. ayeti ve müceddidi elfisani İmam-ı rabbani ve geçmişte bazı mübelliğlerin mübelliğlik beyanlarıdır.Cenabı Hakkın her şey kadir oluşuna inanmak gerekmektedir.Bu doğrultuda Allah’ın kullarından isteğini Kur’an-ı Kerim’e dayalı olarak ilhamen iletmekteyim.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûn(Zariyat-56)

Ayeti mücibince insan yaradılışı gereğini bilmeli ve ona göre davranmalı. Kim olursa olsun Allah yolunda davete memur edildiğinde icabet etmeli ve destek verip ilerlemesine fayda sağlamalıdır. Hasete kapılmamalı ilim erbabından destek ve fayda görmelidir. Ortalık da cereyan eden batıl fikirlerden vahabilik işleyişinden uzak durmalı. Şeriat ahkâmına uymalı ehli sünnet vel cemaat ve eş’âri itikatı üzeri selefi salifinin beyan ettiği yolda olmalı. Günah ve nehiylerden kaçınılmalıdır.Bazı yerlerde para karşılığı din değiştirilmektedir. Bu büyük bir günahtır, yapan ve yaptırana zillettir.Cenabı Allah Âli İmran süresinin 133. ayetinde.

وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ

Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn.

Ve Rabbiniz’den olan mağfirete ve genişliği yerler ve gökler kadar olan, muttekîler için hazırlanmış olan cennete koşun!

Emri bugün ihmal edilmekte ve duyulmamaktadır. İnsanlar fiili fuhuş işlemekte ve Allah’ın tövbe emri karşılığı günahların silinmesine dair vaadine itibar edilmeyerek günahlarda ısrar görülmektedir.Bakara Suresinin 159. ayetinde;

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ

İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn.

Beyanı ilim erbabının kitapta insanlara beyan edilen hidayet yollarını belirtmemeleri dikkat çekmektedir.Bunun telafisini talep etmekteyim. Ve birde ;

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

Ve keyfe tekfurûne ve entum tutlâ aleykum âyâtullâhi ve fîkum resûluh, ve men ya’tesim billâhi fe kad hudiye ilâ sırâtın mustakîm.

Ayeti mucibince nasıl inkâr ve itaatsizliğe kalkışıyorsunuz.Allah’ın ayetlerini size belirtmekte, resulün ahkâm ve icraatini size anlatmakta ve itaat etmenizi talep etmekteyim.Kim ki Allah’ın ipine sarılırsa müstakim yolun hidayetine varır.Ve içinizden Emri bil maruf ve nehyi anil münkerin sağlanması istenmektedir.

(Âli İmran -101)

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَمَا تُقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

Ve ekîmus salâte ve âtûz zekât(zekâte), ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâh innallâhe bi mâ ta’melûne basîr.

Ve, namazı ikâme edin (kılın), ve zekâtı verin. Nefsleriniz için hayır olarak ne takdim ettiniz (sundunuz) ise , onu Allah’ın indinde bulursunuz. Muhakkak ki Allah, amellerinizi en iyi görendir.

(Bakara-110)

Ayeti mucibince namazınızı kılın zekatı ödeyin.Namazda tembellik , zekâtta tamahkarlık görüldüğünde ayet daima tekrarlanmaktadır ve nefsiniz için ölümden önce hayırda ne sevk ederseniz Allah katında karşılığını kat kat bulursunuz.Ve yine Âli İmran Suresinin 31. ayeti kerimesinde;

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm.

De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, o taktirde bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve sizin günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve Allah “Gafur”dur, “Rahîm”dir.”

Allah’ı seviyorsanız Peygambere tabî olun emrine uyun ki Allah’ta sizi sevsin ve bağışlasın.Allah’a ve Resulüne mutih olma her zaman tekrarlanmaktadır.Enfal Suresinin 24. ayetinde ise Cenabı Hak Taala buyuruyor;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Yâ eyyuhellezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va’lemû ennallâhe yehûlu beynel mer’i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn.

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah ve Resûl’ü sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman (davete) icabet edin! Ve Allah’ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve muhakkak sizin O’na haşrolunacağınızı bilin! (Hepinizin ruhu Allah’ta toplanacak ve Allah, ruhlarınıza meab olacak.)

Allah ve Resûl’ü sizi davet ettiği şeye icabet etmenizi emretmektedir.Her türlü fitne esbabının korunmasından korkun ki o fitne yalnız zulüm edenlere mahsus değildir, beraberinde yaş da yanar kuru da. Ve bilesiniz ki Cenabı Allah şiddetli ikâb sahibidir.Velhasıl İslam alemi efradını Allah yolunda yürümeye ve emrini tebliğ etmeye davet ediyorum.Hu vallahu huvel muvaffak vesselam âla menitteb’al hûda.

uemit@yazicioglu.de

http://www.muhammedsaidfirat.com/galleries.aspx?id=49&page=1

http://www.muhammedsaidfirat.com/galleries.aspx?id=47&page=1

http://www.muhammedsaidfirat.com/galleries.aspx?id=21&page=1

Bu yazı toplam 3813 defa okunmuştur Yazarın Diğer YazılarıBiz Kürdlerin sözcüleri!Başbuğ ve Uludere katliamıKürdistan’da domino taşlarıAlman Derin DevletiBilal Çınar, Mîrê TatosêAlmanya’daki Türkiyelilere karşı işlenen cinayetlerÇukurca’daki saldırı neden?PKK ve MİT GörüşmeleriKürt-Türk çatışmasıHemailxan Barzani – Başsağlığı mesajıDicle ile ilgili YSK’nin yanlışıYeni anayasada Kürt sorununun çözümüTekman ateş doluTekmanlılara çağrıBaşbakan Erdoğan’a – Notlar’Ey Firavun?’Yüzyıllık bir sistem devriliyorCumhurbaşkanı´nın Diyarbakir ziyaretiTatos – TekmanTürkiye’de Başkanlık SistemiAbdullah Öcalan ve Kürt PolitikasıChristian WulffPKK, En Büyük Kürt İsyanıYaşar Parlak olayındaki faili meçhul parmakAlmanya’nın Türkiye’deki Kürt kartı1925 den bugüne Kürt meselesiBaşkan Mesut BarzaniKemal KılıçdaroğluDeniz Baykal’ın Duruşu24 Nisan 1915Başkanlık SistemiAhmet Türk’e yapılan saldırıAnayasa değişikliğiCeza davalarında tavsiyelerDarbecilere DipnotlarŞeyh Muhammed Said FıratOskar LafontaineBülent Arınç’a yönelik suikast iddiasıDTP’ye yapılan haksızlıkÖcalan için çözüm bulunmalıKürt sorunu Mecliste TartışılırkenAbdullah Öcalan’ın açıklamalarıAbdülmelik FıratDiasporanın, sürgüdeki KürtleriKürt Sorunu Nasıl Çözülmez?Termên Şêx Said û hevalên wî morga GATA de neDr. Devlet Bahçeli’ye MektupBaşbakan’ın Kardeşlik ManifestosuŞeyh Said’in naaşı GATA’da mı?19 Ağustos’taki yol haritası

Annem – Tarih 2 Ağustos 2014


ümit

von Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu
Anne ve Teyze yönünden ben çok şanssızdım. Annem ağır hastaydı beş yıl boyunca tedavi gördü. Bana başta hiçbir şey söylemediler. Sonra ben yorgunluğundan, ellerinden, ayaklarından, hareketsizliğinden, kokusundan anladım bir şey olduğunu. Meğerse annem ileri derecede Parkinson hastasıydı.

Ne yaşayacağımı ne hissedeceğimi ne düşüneceğimi ne konuşacağımı öylesine bilemez oldum ki… Alışmaya çalıştım.

Annem kadar dik duran bir kadın daha görmedim ben Tekman’da. Annem yıllarca babamın ve bizlerin derdini çekti. Kimin kime dert çektirdiği önemli değil. Siz birisine haksız bir muamelede bulunuyorsanız, hak etmediği acıları çektiriyorsanız bu acılardan sorumlusunuz demektir. Anne, Baba veya Evlat da olsanız farketmez. Babam zor adamdır, onun derdini herkes çekemezdi, rahmetli Annem sacını süpürge etti Babamın derdini yıllarca çekti, her Kürt kadınının erkeğinin derdini çektiği gibi, Tatos buna şahittir.

Vakit tamam oldu. Gün 2. Ağustos 2014 Annem vefat etti, onu İslami kural ve kaidelere uygun olarak yıkadık, pakladık, tabuta koyup Hasankaleye,
Uçakla getirdik. Ve yine İslami kural ve kaidelere uygun olarak Hasankale’nin o kutsal toprağının içine sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık.

Bir ömür bitti, annem gitti… Tarih 2. Ağustos 2014.
Babamın ağzını bıçak 4. Ağustos 2014 de bile açmıyordu, onu o gün epey sert eleştirdim, çünkü annemin mitokondrisi bende kaldı, annem eleştir dedi eleştirdim.

Benim hücremde, benim her hücremde annemin mitokondrisi var.
Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum işte orda annemin mitokondrisi var.

Annem 2. Ağustos 2014’de bu dünyadan çekip ebedi istirahatgâhına gitti. Gerçekten kabir, son istirahatgâh mıdır? Bu soruya benim vereceğim cevap; Kabir, son mesken değildir, aksine kabir, bir merhaledir, çünkü son varılacak yer annem acısından cennettir. Biricik annen bana göre şu anda cenabı Allah’ın huzurunda. Dünya sıkıntılarından arınmış kimsenin karışmadığı en sakin olabilecek yerde ruhu dinleniyor durumda. Annen cennette eminim ki çok mutludur.

Bu arada açıkça belirtmekte yarar görüyorum, Annemin mitokondrisi ise bende kaldı… diyebilirim.
Enerji santrali, kaynağım annem…

İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı büyük ve zengindir.
İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.

Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir ve babadan değil, anneden gelir.

Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir.
Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.
Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez!!!
Biz farkında olmadan annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız.
Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder.
Ben bunu yazarken ve siz bunu okurken annelerimizin bizlere miras bıraktıkları mitokondrinin ürettiği enerjiyi kullandık farkında mısınız?

En karmaşık yapı…
Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri.
Kendine has DNAsı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var.

Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.

Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder.
Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.
Bu yüzdendir ki kim nerden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar.

Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik…

Ben bugün bilgisayarımın başında annemi düşünüyorum.
Gözlerimi açtım. Yanımda annem… Bende bir; onda 4 serum takılı.
-Anne ölecek misin? diye sordum.
-Herkes ölmüyor mu oğlum? diye cevap aldım.
Sustum… Sadece sustum.
Sonra annemin kokusu yine kayboldu…
Ben hep sustum… Gerekli olmadan konuşmadım. Ağlamadım da. Ağlayamadım…

02 Ağustos 2014 tarihinde vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti…
Evet benim Annem ‘de her canlı gibi vefat etti, ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı…